Diplomasi
Çin’in ABD’den enerji ithalatındaki düşüş Rusya’ya kapı açtı

Çin, ABD’den LNG, LPG, kömür ve petrol ürünleri ithalatını kayda değer ölçüde azalttı. Bu düşüş, ABD’nin enerji ihracatında pazar kayıplarına yol açarken, Çin’in diğer tedarikçilere yönelmesine neden oldu. Uzmanlar, bu durumun küresel enerji piyasasında pazar paylarının yeniden dağılımına ve Rusya gibi ülkelere potansiyel fırsatlar sunabileceğine işaret ediyor.
Çin, ABD’den enerji ithalatını azaltma yoluna gitti. Sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG), sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG), kömür ve petrol ürünleri alımında belirgin düşüşler yaşandı. ABD’den yapılan toplam doğalgaz ithalatı yüzde 44 azalarak 720 milyon dolara geriledi.
Çin, ABD’den LNG alımını tamamen durdurdu. Amerikan sıvılaştırılmış propan alımları ise yüzde 36 düşüşle 658 milyon dolara indi.
ABD, Çin’e LPG satışı yapıyor ve Çin bu gazları plastik formunda geri alıyor. Geçen yıl Çin’e tedarik edilen LPG’nin yüzde 60’ı ABD’den geliyordu.
Çin’in ABD’den kömür alımı ise üç kattan fazla azalarak 30,8 milyon dolara düştü.
ABD’den petrol ürünü tedariki de üç kattan fazla gerileyerek sadece 11,6 milyon dolar seviyesinde kaldı.
Sadece ham petrol ithalatı yüzde 22 artışla 326,2 milyon dolara yükseldi. Ancak bu artış yanıltıcı.
Geçen yılla karşılaştırıldığında düşüş bariz; 2023 yılında Çin, ABD’den ortalama aylık 502 milyon dolar değerinde ham petrol alıyordu.
Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGİMO) Ekonomik Uzmanlık Merkezi Direktörü Marsel Salihov, Vzglyad gazetesine yaptığı açıklamada, “2024 yılında ABD’den Çin’e enerji tedarikinin toplam hacmi 23 milyar dolar oldu. Bunun büyük kısmını LNG (14 milyar dolar), ham petrol (6 milyar dolar) ve kömür (2 milyar dolar) oluşturdu,” dedi.
Salihov, “Çin daha önce Amerikan LNG’sinin en büyük alıcılarından biri olduğu için bu durum LNG piyasası için hissedilir bir darbe,” diye ekledi.
Fakat ABD’nin kayıplarını Avrupa ve Japonya, Hindistan gibi diğer Asya ülkelerine tedarikleri yeniden yönlendirerek kısmen telafi edebildiğini belirten Salihov, “Ancak, Çin pazarının erişilemezliği göz önüne alındığında, ABD’nin planlanan yatırım projeleri muhtemelen yeniden gözden geçirilecektir,” ifadelerini kullandı.
Çin için ABD önemli olsa da, devasa Çin pazarında Amerikan enerji kaynaklarının payı genel olarak küçüktü.
Salihov, Çin’in toplam enerji ithalatının 504 milyar dolar olduğunu ve bunun yüzde 5’inden azının ABD’den geldiğini söyledi.
Çin Genel Gümrük İdaresi’nin 2024 yılı verilerine göre, Çin’in toplam LNG ithalatının (77 milyon ton) sadece yüzde 6’sı (4,3 milyon ton), taş kömürü ithalatının (352,4 milyon ton) yüzde 3’ü (12,1 milyon ton), ham petrol ithalatının (553,5 milyon ton) yüzde 2’si (9,6 milyon ton) ve petrol ürünleri ithalatının (48,3 milyon ton) yüzde 1’i (462 bin ton) ABD’den karşılandı.
Rusya Finans Üniversitesi ve Ulusal Enerji Güvenliği Fonu (FNES) uzmanı İgor Yuşkov ise, “Bu durum hem Çin hem de ABD için genel olarak nispeten sorunsuz geçti. Sadece satış pazarlarında bir değişim yaşandı,” diye konuştu.
Yuşkov, “Çin Amerikan LNG’sini almayı bıraktığında, bu gaz Güneydoğu Asya’daki diğer pazarlara, özellikle Japonya ve Güney Kore’ye daha fazla satılmaya başlandı. Aynı şey petrol için de oldu. Ve buna karşılık, bu Asya pazarlarında bulunanlar Çin’e geldi. Gazda bunlar ağırlıklı olarak Avustralya ve Katar, petrolde ise Irak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Afrikalı üreticiler,” değerlendirmesini yaptı.
Bunun yanı sıra Open Oil Market’in kurucusu ve genel müdürü Sergey Tereşkin, “Bir anlamda, 1970’lerde OPEC’in bir dizi gelişmiş ülkeye uyguladığı ambargo sırasında SSCB’nin Batı Sibirya kaynaklarını kullanarak Avrupa’ya petrol tedarikini hızla artırmasıyla bir paralellik kurulabilir,” yorumunu yaptı.
Tereşkin, “Şimdi enerji ticaretinin bölgeselleşmesinin ‘meyvelerinden’ büyük ihtimalle Orta Doğu ve Güney Amerika’dan, üretimlerini artırma teknik kapasitesine sahip hidrokarbon üreticileri yararlanacak,” dedi.
Bloomberg‘in haberine göre, Amerikan petrolünü işlemek için satın alan Çinli şirketler, ABD’den alımlarını yüzde 90 oranında azalttı ancak Kanada’dan ham petrol ithalatını rekor seviyelere çıkardı.
Kanada, Çin rafinerileri için uygun olan, yüksek kükürt içerikli ve daha ucuz petrolü Çin’e satıyor.
Çin, bu durumdan kârlı bile çıkabilir zira ticaret savaşı tüm enerji kaynaklarının fiyatlarının düşmesine yol açacak.
Tereşkin, “Çin’in hidrokarbon alım maliyetleri düşebilir: gümrük vergilerinin getirilmesi piyasa tarafından küresel ekonominin soğuma riski olarak algılanacak ve bu da fiyatlarda yeni düşüş turlarına yol açacaktır,” diye belirtti.
Rusya ise bu durumdan bir yandan küresel piyasada petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle kaybediyor. Rusya’nın Ural petrolü markası, varil başına 60 dolarlık tavan fiyatın bile altında işlem görüyor. Diğer yandan, Rusya da bazı alanlarda kazanabilir.
Salihov, “Rusya, ABD’nin yerini alarak Çin’e kömür ve petrol ürünleri ihracatını potansiyel olarak artırabilir,” ifadesini kullandı.
Salihov, “Petrol konusunda zor, çünkü mevcut lojistik, özellikle terminal kapasiteleri göz önüne alındığında, Çin’e zaten maksimum düzeyde tedarik yapıyoruz. ABD’den LNG alımından vazgeçilmesi, yeni Rus projelerini, özellikle Arktik LNG-2’yi destekleyebilir,” şeklinde konuştu.
Öte yandan “Çin’e hem petrol hem de gazı zaten maksimum düzeyde tedarik ediyoruz,” diyen Yuşkov, “Örneğin, Türkmenistan’ı geride bırakarak Çin’e en büyük boru hattı gaz tedarikçisi olduk. LNG tedarikleriyle birlikte Avustralya’ya da ulaştık,” diye ekledi.
LNG’ye gelince, Çin gazı iki büyük ölçekli Rus tesisinden, Sahalin-2 ve Yamal-LNG’den alıyor.
Sahalin projesinin Japon ve Koreli şirketlerle uzun vadeli sözleşmeleri bulunuyor. Fakat uzun vadeli sözleşmeler dışında kalan tüm LNG’yi Çin satın alıyor.
Yamal-LNG ile Çin’in (hisseleri dışında) yıllık 3 milyon ton LNG tedariki için uzun vadeli bir sözleşmesi var. Bu hacim genellikle Kuzey Deniz Rotası’nın doğu kısmından, buz yükünün en az olduğu temmuz-ekim aylarında teslim ediliyor.
Geri kalan hacimler Avrupa’ya gönderiliyor çünkü bu sadece yıl boyunca yapılabilen ve daha yakın bir rota olmakla kalmıyor, aynı zamanda genellikle ekonomik olarak daha kârlı.
Avrupa ve Çin’deki LNG fiyatları aynı olduğunda, daha yakın olan yere, yani Avrupa’ya taşımak daha kârlı. Şu anda Avrupa’daki fiyatlar Çin’den daha yüksek, bu yüzden Avrupalılara satmak yine kârlı.
Yuşkov, “Asya’daki fiyatlar Avrupa’dakileri aşsaydı, kış sezonunda bile şirketlerimiz Murmansk oblastında buz sınıfı tankerlerden normal tankerlere aktarma yaparak ve ardından Süveyş Kanalı üzerinden Asya’ya göndererek Çin pazarına daha fazla LNG ulaştırmanın bir yolunu bulurlardı,” dedi.
Uzman, “Ancak daha fazla taşınmıyorsa, bunun ekonomik bir anlamı yok demektir. Çin pazarını ne pahasına olursa olsun ele geçirme hedefimiz yok. Rusya için LNG’yi nereye satacağı önemli değil — Avrupa’ya mı yoksa Asya’ya mı— önemli olan kârlı olması,” şeklinde konuştu.
Ayrıca Yuşkov, “Devlet olarak Rusya açısından, Çin’de boşalan yere kendi LNG’mizi değil, ek boru hattı gazımızı göndermek daha kârlı çünkü LNG ihracatından gümrük vergisi ödenmiyor ve diğer vergilerde indirimler var, oysa boru hattı tedariklerinde bütçe doluyor,” diye belirtiyor.
Ancak bunun için Çin’e yeni bir doğalgaz boru hattı olan Sibirya’nın Gücü-2’nin inşa edilmesi gerekiyor. İlk boru hattı Çin’e tedarik için zaten dolu.
İgor Yuşkov, “ABD ve Çin arasındaki ticari gerilim, kuzeyden Sibirya’nın Gücü-2 ile güvenli tedarikler sunabileceğimiz için bizim lehimize işliyor,” dedi.
Yuşkov, “ABD ile ne kadar çok çatışma olursa, Çin o kadar çok sadece tedariklerin ekonomik fizibilitesini değil, güvenlik faktörünü de dikkate almak zorunda kalır,” diye ekledi.
Çin’in, nasıl davranırsa davransın ABD’nin kendisine baskı yapacağını anladığını belirten Yuşkov, “Madem ki ABD ithalat vergilerini bu kadar kolay uyguluyor, ticareti fiilen kesiyor, o zaman yarın ABD’nin Çin’e aynı hidrokarbon tedariklerini kesmeyeceğinin garantisi nerede? Sadece herhangi bir ülkenin deniz yoluyla güneyden Çin’e hidrokarbon tedarik etmesini yasaklayabilir ve böylece Çinlilere kaynak kıtlığı yaşatabilirler,” ifadelerini kullandı.
Yuşkov’a göre, daha yumuşak bir senaryoda ABD, Çin’i indirimli gelen İran ve Venezuela gibi ülkelerden gelen en kârlı hidrokarbon tedariklerinden mahrum bırakacak.
ABD’nin zaten bunu yapmaya çalıştığını, örneğin İran’a ve İran petrolünün Çinli alıcılarına baskı yaptığını belirten Yuşkov, İran’dan daha ucuz, yaptırım altındaki petrolü satın alan tek ülkenin Çin olduğunu söyledi.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









