Bizi Takip Edin

Diplomasi

CSIS raporu: ABD’nin mühimmat stokları hızla tükeniyor

Yayınlanma

ABD merkezli Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) tarafından yayımlanan yeni rapor, İran ile yürütülen savaşın ABD mühimmat envanterini kritik seviyelere düşürdüğünü ortaya koydu. Raporda, mevcut çatışmaların sürdürülebilirliği noktasında kısa vadeli bir risk görülmese de, özellikle Çin ile olası bir çatışma ve müttefiklere yönelik tedarik zinciri konusunda ciddi bir zafiyetin oluştuğu vurgulandı.

Washington merkezli prestijli düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), Amerika Birleşik Devletleri mühimmat envanterinin güncel durumuna dair kapsamlı ve uyarıcı bir rapor yayımladı.

1962 yılında kurulan ve küresel güvenlik politikaları konusunda dünyanın en etkili analiz merkezlerinden biri olarak kabul edilen merkez, “Son Mermiler mi? İran Savaşı Ateşkesinde Kritik Mühimmatların Durumu” başlıklı çalışmasında, ABD ordusunun cephaneliklerindeki kritik boşlukları gözler önüne serdi.

Raporda, İran ile yürütülen çatışmalarda Tomahawk, Patriot ve diğer stratejik füzelerin yüksek harcama oranlarına dair raporların ortaya çıkmasıyla birlikte, ABD mühimmat envanterinin statüsüne ilişkin endişelerin yoğunlaştığı belirtildi.

CSIS analistleri, yedi ana mühimmat türü üzerinde yaptıkları incelemede, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu savaşı her türlü makul senaryo altında sürdürmeye yetecek kadar füzesine sahip olduğunu saptadı.

Ancak raporda, “Asıl risk, gelecek yıllar boyunca devam edecek olan gelecekteki savaşlarda yatmaktadır” tespiti yapılarak, mevcut tablonun uzun vadeli stratejik planlamalar için bir tehdit oluşturduğuna dikkat çekildi.

“Mühimmat stokları savaş durumuna getiriliyor”

Kuruluşun verilerine göre, ateşkes öncesindeki 39 günlük hava ve füze harekatı boyunca Amerikan kuvvetleri, envanterdeki en pahalı ve sofistike sistemleri yoğun bir şekilde kullandı.

İncelenen yedi kritik mühimmattan dördü için Amerika Birleşik Devletleri, savaş öncesi stoklarının yarısından fazlasını tüketmiş olabilir.

Raporda, “Yedi mühimmat türü için savaş öncesi seviyelere geri dönmek, üretim hattındaki füzelerin teslim edilmesiyle bir ila dört yıl sürecektir” bilgisine yer verildi. Bu füzelerin sadece Ortadoğu için değil, aynı zamanda Batı Pasifik’te yaşanabilecek potansiyel bir çatışma için de hayati önem taşıdığı vurgulandı.

CSIS analistleri, mühimmat krizinin sadece İran savaşıyla başlamadığını, ancak bu süreçle birlikte derinleştiğini savundu.

Raporda, “İran savaşından önce bile mühimmat stokları, denk bir rakiple yapılacak bir mücadele için yetersiz görülüyordu; bu açık şimdi daha da keskinleşti ve Çin ile yapılacak bir savaşa uygun seviyelerde stok oluşturmak ek zaman alacaktır” ifadeleri kullanıldı.

Azalan envanterin, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ukrayna ve bu sistemleri kullanan diğer müttefiklerine yönelik Patriot, Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunması (THAAD) ve Hassas Vuruş Füzesi (PrSM) tedarikini de doğrudan etkileyeceği öngörülüyor.

“Düşük maliyetli alternatifler envanteri destekleyebilir”

Raporda, bazı kritik mühimmatlarda kıtlık yaşanmasına rağmen, birçok mühimmat türünün kabul edilebilir envanter seviyelerine sahip olduğu kabul edildi. Bu durum, en kritik füzeler azalsa veya tükense bile Amerika Birleşik Devletleri’nin mücadeleye devam edebileceği anlamına geliyor.

Kara saldırı mühimmatları için mevcut alternatiflerin çok daha ucuz olduğu, ancak aynı patlayıcı gücü sağladığı belirtildi. Maliyet farkını örneklendirmek amacıyla raporda, “Müşterek Doğrudan Taarruz Mühimmatı güdüm kiti takılmış bir bombanın maliyeti 100 bin dolardan azken, bir Müşterek Hava-Satıh Ayrılma Füzesi’nin (JASSM) maliyeti 2,6 milyon dolardır” denildi.

Her iki sistemin de yaklaşık 450 kilogramlık yükleri hassas bir şekilde hedefe ulaştırabildiği, ancak ucuz alternatiflerin menzilinin daha kısa olduğu ve bu durumun fırlatma platformlarını daha fazla tehlikeye attığı kaydedildi.

Bu mühimmatların yaygın olarak kullanılabilmesi için hava üstünlüğünün şart olduğu belirtilen analizde; Müşterek Doğrudan Taarruz Mühimmatı (JDAM), Müşterek Hava-Kara Füzesi (JAGM) ve Küçük Çaplı Bomba (SDB) gibi sistemlerin envanter durumları ve birim maliyetleri detaylandırıldı.

Raporda ayrıca, insansız hava araçlarına ve seyir füzelerine karşı koymak için geliştirilen düşük maliyetli durdurucuların önemine değinildi.

“Japonya’ya yapılacak teslimatlar gecikebilir”

CSIS raporu, yedi kritik mühimmatı iki grupta topluyor: Uzun menzilli kara saldırı sistemleri ve hava-füze savunma sistemleri. Bu mühimmatların savaşta oldukça etkili olduğu, ancak buna bağlı olarak harcama oranlarının da yüksek seyrettiği bildirildi.

Trump yönetiminin mühimmat stoklarını bir “savaş durumuna” sokmak ve üretimi artırmak için endüstri ile bir dizi anlaşma duyurduğu hatırlatılan raporda, “Başkan’ın 2027 mali yılı bütçe talebindeki büyük miktardaki mühimmat talebi, envanteri yeniden inşa etme ve genişletme aciliyetinin altını çizmektedir” tespiti yapıldı.

Ancak geçmişteki düşük siparişler nedeniyle yakın vadeli teslimatların oldukça sınırlı olduğu uyarısı yapıldı. Raporda, “Kongre talep edilen 2027 mali yılı fonlarını tahsis etse bile, bu füzelerin teslim edilmesi yıllar alacaktır” denildi.

Bu durumun uluslararası yansımaları da raporda geniş yer buldu. Özellikle Japonya’nın durumu hakkında, “Japonya’ya, İran savaşı nedeniyle 400 Tomahawk füzesinin teslimatının gecikebileceğinin söylendiği bildirildi” bilgisi paylaşıldı.

Bu durumun, Japonya’nın Çin’e karşı daha güçlü bir askeri kapasite inşa ettiği bir dönemde, ABD’nin Batı Pasifik’teki konumuna bir darbe vurduğu ifade edildi.

“Hassas Vuruş Füzesi envanterinin tamamı harcanmış olabilir”

Kara hedeflerine karşı kullanılan uzun menzilli hassas mühimmatlar, özellikle güçlü hava savunmasına ve geniş seyir ile balistik füze envanterine sahip olan Çin ile girilecek bir çatışmada paha biçilemez görülüyor.

Raporda yer alan verilere göre, ateşkes yürürlüğe girmeden önceki 39 gün içinde ABD kuvvetleri 13 binden fazla hedefi vurdu. Tomahawk füzelerinin harekatın ilk ayında 850’den fazla fırlatıldığı, ateşkes anına kadar bu sayının bini aştığı aktarıldı.

Daha yeni bir sistem olan Hassas Vuruş Füzesi (PrSM) konusundaki veriler ise daha karamsar bir tablo çiziyor.

2023 yılında teslimatları başlayan bu sistemin envanterinin oldukça kısıtlı olduğu belirtilen raporda, “Bir Ordu yetkilisinin, Hassas Vuruş Füzesi envanterinin tamamının İran savaşında harcandığını paylaştığı bildirildi, ancak diğer yetkililer envanterde hala bir miktar mühimmat kaldığını savunuyor” denildi. Bu durumun, Ukrayna gibi müttefiklerin bu füzeyi alma şansını yakın gelecekte ortadan kaldırdığı vurgulandı.

“THAAD füzeleri envanterdeki en kritik noktadır”

Hava ve füze savunma sistemleri grubunda ise Standart Füze 3 (SM-3), Standart Füze 6 (SM-6), THAAD ve Patriot sistemleri incelendi. Bu mühimmatların Batı Pasifik’te hayati öneme sahip olduğu, ancak yüksek maliyetleri ve kıtlıkları nedeniyle dronlara karşı savunma için uygun olmadıkları belirtildi.

Özellikle THAAD sistemi hakkında raporda, “Yedi kritik mühimmat arasında THAAD durdurucuları, düşük envanterleri ve alternatiflerinin olmaması nedeniyle en kritik olanıdır” değerlendirmesi yapıldı.

THAAD durdurucu füzelerinin teslimatlarının Ağustos 2023’ten bu yana yapılmadığı ve ancak Nisan 2027’ye kadar yeniden başlamasının beklendiği kaydedildi.

Ayrıca, füzelerin ötesinde, THAAD bataryalarına hedefleme verisi sağlayan radar sistemlerinin (AN/TPY-2) olası hasar veya kaybının bir yetenek açığı yaratacağı ve bunların yerine konulmasının uzun zaman alacağı uyarısı yapıldı. Raporda, Amerika Birleşik Devletleri’nin şu ana kadar sadece 13 adet radar teslim aldığı bilgisi verildi.

“Ortadoğu’da atılan her Patriot, Ukrayna için bir kayıptır”

Patriot hava savunma sistemi üzerindeki baskı, raporun en dikkat çekici kısımlarından birini oluşturuyor. Mevcut sürüm olan PAC-3 MSE füzelerinin 18 farklı ülke tarafından kullanıldığı ve bu nedenle yüksek talep gördüğü belirtildi.

Yıllık üretimin yaklaşık yarısının müttefiklere destek için gittiği hatırlatılan raporda, Ukrayna’nın da büyük bir kullanıcı olduğu ve savaş boyunca 600’den fazla füze aldığı kaydedildi.

Lockheed Martin’in yıllık üretim kapasitesini 600’den 2 bin adede çıkarmayı planladığı ancak bu artış gerçekleşene kadar ABD’nin zorlu tercihlerle karşı karşıya kalacağı ifade edildi.

Raporda, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin şu sözlerine atıfta bulunuldu: “Devlet Başkanı Zelenskiy, Ortadoğu’da ateşlenen her Patriot’un, Ukrayna’nın elde edebileceği bir füze eksiği olduğuna dikkat çekti.” Bu durumun, İsviçre gibi diğer müttefikleri alternatif sistemler aramaya ittiği bildirildi.

“Teslimat süreleri dört yılı aşan bir süreci kapsıyor”

Bütçe taleplerinin fiili füzeye dönüşme sürecindeki lojistik ve endüstriyel zorluklar raporun teknik analiz kısmında ayrıntılandırıldı. Kongre’nin ödenek ayırmasından sonra bile füzelerin sahaya ulaşmasının yıllar aldığı belirtildi.

Tarihsel olarak üretim teslim süresinin yaklaşık 24 ay olduğu, ancak son yıllarda talebin kapasiteyi aşmasıyla bu sürenin 36 ay ve üzerine çıktığı saptandı.

Bütün bir partinin üretim süresi de eklendiğinde, toplam teslimat süresinin yaklaşık 52 ayı, yani dört yılı bulduğu belirtildi.

Raporda, “Birçok sistem üretim kapasitesiyle sınırlıdır, bu nedenle imalat teslim süresi daha da uzundur” denildi. Öte yandan, önceki hükümet döneminden bu yana devam eden finansman desteğinin üretim oranlarını artırdığı ve döngü süresinin kısalacağı yönünde iyimser bir not da düşüldü.

“LUCAS düşük maliyetli ve hassas saldırı imkanı sağlıyor”

Yüksek maliyetli ve düşük envanterli sistemlerin yarattığı dinamikler, uzmanları düşük maliyetli sistemler inşa etmeye yöneltti.

Raporda, ABD ordusunun İran’ın Şahid-136 dronunu kopyalayarak geliştirdiği Düşük Maliyetli Mürettebatsız Muharebe Saldırı Sistemi (LUCAS) hakkında bilgiler verildi. Yaklaşık 35 bin dolar maliyeti olan bu sistemin, yaklaşık 800 kilometrelik bir menzile sahip olduğu ancak yaklaşık 18 kilogramlık küçük bir harp başlığı taşıdığı belirtildi.

Dronlara karşı koyma konusunda ise APKWS, Roadrunner ve Coyote gibi düşük maliyetli yöntemlerin geliştirildiği, ancak ABD’nin hala yeterli sayıda ucuz durdurucuya sahip olmadığı saptandı.

Raporda, “Amerika Birleşik Devletleri ve Körfez ülkeleri, durdurma işlemlerini gerçekleştirmek için silahlı helikopterler, sabit kanatlı uçaklar ve hava-hava füzeleri kullanmıştır; bu füzelerin (AIM-120) bazılarının tanesi 1 milyon dolara mal olmaktadır” bilgisi verildi.

Ucuz bir dronu durdurmak için 1 milyon dolarlık füze kullanmanın uzun vadeli bir çözüm olmadığı vurgulandı.

“Risk, bir sonraki savaşta ortaya çıkacaktır”

CSIS raporu, mühimmat stoklarının bu kadar tükenmiş olmasına rağmen ABD’nin mevcut savaşı nasıl sürdürebildiği sorusuna da yanıt verdi. Bu durumun, savaşın ilk günlerindeki yoğun harcamanın dramatik bir şekilde düşmesinden kaynaklandığı açıklandı.

İran’ın dron ve füze saldırılarının ilk haftadan sonra yüzde 80’den fazla azaldığı, ABD’nin de kara saldırılarında pahalı sistemlerin yerine daha bol bulunan ucuz mühimmatlara geçtiği belirtildi.

Buna rağmen, azalan stokların yakın vadeli bir risk oluşturduğu yinelendi. Raporda, “Çin gibi yetenekli ve denk bir rakibe karşı yapılacak bir savaş, mühimmatı bu savaştakinden daha yüksek oranlarda tüketecektir” uyarısı yapıldı.

Savaş öncesi stokların zaten yetersiz olduğu, bugünkü seviyelerin ise gelecekteki bir çatışmada ABD operasyonlarını ciddi şekilde kısıtlayacağı savunuldu.

Sonuç olarak rapor, mevcut hükümetin “şu an içinde bulunulan savaşı kararlı bir şekilde kazanmanın, asla gerçekleşmeyebilecek gelecekteki bir savaş için kapasite saklamaktan daha önemli olduğu” teorisini benimsediğini belirtti.

İran’a yönelik saldırılar sona erdiğinde, Ortadoğu’ya gönderilen deniz varlıklarının Pasifik’e döneceği ancak mühimmat stoklarının istenilen seviyelere ulaşmasının uzun yıllar alacağı ifade edildi.

Raporda, “Mühimmat envanterleri toparlanmaya başlayacaktır, ancak tükenmiş stokları geri getirmek ve ardından istenen seviyelere ulaşmak uzun yıllar alacaktır” denilerek stratejik sabır ve endüstriyel dönüşümün gerekliliğine vurgu yapıldı.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English