Dünya Basını
Foreign Affairs: Hamas’ın davası 7 Ekim öncesine göre daha cazip

Aşağıda çevirisini okuyacağınız Foreign Affairs makalesinde Hamas’ın tüm kayıplarına rağmen neden daha da güçlendiğine odaklanılıyor. Makalede Hamas için “terör örgütü” ifadesi kullanılıyor ve PKK-IŞİD gibi diğer terör örgütleriyle benzetme yapılıyor. Ayrıntılardaki hataların ötesinde makale toplam olarak ele alındığında Hamas’a verilen destekteki artışı, verilerle açıklıyor ve bunun nedenlerini ele alıyor. Sonuç olarak “Dokuz ay süren yorucu savaşın ardından artık şu gerçeği kabul etmenin zamanı geldi: Hamas’ı yenmek için tek başına askeri bir çözüm yok” diyor. Makalenin tamamını dikkatinize sunuyoruz:
***
İsrail’in başarısız stratejisi neden düşmanını güçlendiriyor?
Robert A. Pape
İsrail’in Gazze’de dokuz aydır sürdürdüğü hava ve kara operasyonları ne Hamas’ı yenilgiye uğrattı ne de İsrail terör örgütünü yok etmeye yaklaştı. Aksine, önemli ölçütlere göre Hamas bugün 7 Ekim’de olduğundan daha güçlü.
Hamas’ın geçen Ekim ayındaki korkunç saldırısından bu yana İsrail yaklaşık 40.000 muharip askerle kuzey ve güney Gazze’yi işgal etti, nüfusun yüzde 80’ini zorla yerinden etti, 37.000’den fazla insanı öldürdü, bölgeye en az 70.000 ton bomba attı (İkinci Dünya Savaşı’nda Londra, Dresden ve Hamburg’a atılan bombaların toplam ağırlığından daha fazla), Gazze’deki tüm binaların yarısından fazlasını yıktı ya da hasar verdi ve bölgenin su, gıda ve elektriğe erişimini kısıtlayarak tüm nüfusu kıtlığın eşiğine getirdi.
Her ne kadar pek çok gözlemci İsrail’in tutumundaki ahlaksızlığa dikkat çekse de İsrailli liderler sürekli olarak Hamas’ı yenilgiye uğratma ve İsrailli sivillere karşı yeni saldırılar düzenleme kabiliyetini zayıflatma hedefinin Filistinlilerin yaşamlarıyla ilgili her türlü kaygıdan daha önce gelmesi olması gerektiğini iddia etti. Gazze halkının cezalandırılması, Hamas’ın gücünü yok etmek için gerekli olarak kabul edilmeli.
Ancak İsrail’in saldırıları sayesinde Hamas’ın gücü aslında artıyor. Tıpkı 1966 ve 1967’de ABD’nin savaşı kendi lehine çevirmek için nafile bir çabayla ülkeye asker yığdığı dönemde Güney Vietnam’ın büyük bölümünü kasıp kavuran devasa “bul ve imha et” operasyonları sırasında Vietkong’un güçlenmesi gibi Hamas da varlığını sürdürüyor ve Gazze’de inatçı ve ölümcül bir gerilla gücüne dönüştü; İsrail’in sadece birkaç ay önce temizlediğini iddia ettiği kuzey bölgelerinde ölümcül operasyonlar yeniden başladı.
İsrail’in stratejisindeki temel kusur taktiklerin başarısızlığı ya da askeri güce getirilen kısıtlamalar değil -tıpkı ABD’nin Vietnam’daki askeri stratejisinin başarısızlığının askerlerinin teknik yeterliliği ya da askeri güç kullanımına getirilen siyasi ve ahlaki sınırlamalarla pek ilgisi olmaması gibi. Aksine, genel başarısızlık, Hamas’ın gücünün kaynaklarını yanlış anlamaktan kaynaklandı. İsrail, Gazze’de yol açtığı katliam ve yıkımın düşmanını daha da güçlendirdiğini fark edemedi.
Zayiat yanılgısı
Hükümetler ve analistler aylardır İsrail Savunma Güçleri (IDF) tarafından öldürülen Hamas savaşçılarının sayısına, sanki bu istatistik İsrail’in örgüte karşı yürüttüğü harekatın başarısının en önemli ölçütüymüş gibi odaklandılar. Elbette çok sayıda Hamas savaşçısı öldürüldü. İsrail, Hamas’ın savaştan önce sahip olduğu tahmin edilen 30.000 ila 40.000 savaşçıdan 14.000’inin öldüğünü söylerken, Hamas sadece 6.000 ila 8.000 savaşçısını kaybettiğinde ısrar ediyor. ABD istihbarat kaynakları Hamas’ın gerçek ölü sayısının 10.000 civarında olduğunu belirtiyor.
Ancak bu sayılara odaklanmak Hamas’ın gücünü tam olarak değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Kayıplarına rağmen Hamas, sivillerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler de dahil Gazze’nin büyük bir bölümünü fiilen kontrol etmeye devam ediyor. Grup hâlâ Gazzelilerden muazzam bir destek alıyor; bu da militanların insani yardım malzemelerini neredeyse istedikleri gibi ele geçirmelerine ve daha önce İsrail güçleri tarafından “temizlenmiş” bölgelere kolayca dönmelerine olanak tanıyor. İsrail’in yakın zamanda yaptığı bir değerlendirmeye göre Hamas’ın, IDF’nin sonbaharda yüzlerce asker pahasına ele geçirdiği Gazze’nin kuzey bölgelerinde, güneydeki Refah’ta olduğundan daha fazla savaşçısı var.
Hamas şimdi pusu ve el yapımı bombalarla (genellikle patlamamış mühimmattan veya ele geçirilen IDF silahlarından yapılan) bir gerilla savaşı yürütüyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ulusal güvenlik danışmanı yakın zamanda bu operasyonların en azından 2024 sonuna kadar sürebileceğini söyledi. Hamas hâlâ İsrail’i vurabilir; Hamas’ın muhtemelen 15.000 kadar mobilize savaşçısı var ve bu sayı 7 Ekim saldırılarını gerçekleştiren savaşçı sayısının yaklaşık on katı. Ayrıca örgütün yeraltı tünel ağının yüzde 80’i planlama yapmak, silah depolamak ve İsrail’in gözetiminden ve saldırılarından kaçmak için kullanılabilir durumda. Hamas’ın Gazze’deki üst düzey lider kadrosunun büyük bir kısmı hâlâ hayatta. Özetle, İsrail’in sonbaharda başlattığı hızlı taarruz yerini, IDF Gazze’nin güneyindeki harekâta devam etse bile Hamas’a İsrailli sivillere saldırma imkânı veren bir yıpratma savaşına bıraktı.
Geçmişteki başarısız karşı ayaklanmalar genellikle düşman zayiatına odaklanırdı. IDF şu anda Afganistan’daki ABD birliklerini yıllarca çıkmaza sokan bildik Köstebek oyununa girişmiş durumda. Ölü sayılarına gösterilen aşırı dikkat, taktik ve stratejik başarıyı birbirine karıştırma eğilimini doğuruyor ve grubun anlık kayıpları artarken stratejik gücünün büyüyüp büyümediğini gösterecek temel ölçütlerin göz ardı edilmesine yol açıyor. Bir terörist veya isyancı grup için, ana güç kaynağı mevcut savaşçı neslinin büyüklüğü değil, gelecekte yerel topluluktan destekçi kazanma potansiyelidir.
Güç kaynakları
Hamas gibi militan bir grubun gücü, analistlerin devletlerin gücünü değerlendirmek için kullandığı ekonomik büyüklük, askeri teknolojik gelişmişlik, aldıkları dış destek ve eğitim sistemlerinin gücü gibi tipik maddi faktörlerden gelmez. Hamas’ın ve genellikle “terörist” ya da “isyancı” gruplar olarak adlandırılan diğer militan devlet dışı aktörlerin en önemli güç kaynağı, özellikle de grubun ölümcül mücadeleleri yürüten ve bu uğurda ölmesi muhtemel yeni nesil savaşçıları ve eylemcileri cezbetme kabiliyetidir. Ve bu adam devşirme kabiliyeti nihayetinde tek bir faktöre dayanır: bir grubun kendi toplumundan aldığı desteğin ölçeği ve yoğunluğu.
Bir toplumun desteği terörist grubun saflarını yenilemesine, kaynak kazanmasına, tespit edilmekten kaçınmasına ve genel olarak ölümcül şiddet içeren mücadelesine başlamak ve sürdürmek için gerekli insan ve maddi kaynaklara daha fazla erişmesine olanak tanır. Orta Doğu’daki İslamcı gruplar da dahil teröristlerin çoğu, genellikle ya aile üyelerini ya da arkadaşlarını kaybettikleri için öfkeli olan ya da daha genel olarak güçlü bir devletin ağır askeri güç kullanmasına öfkelenen gönüllülerdir. Bu insanlar genellikle, topluluk üyelerinin onları koruma isteği olmasa kimlikleri güvenlik güçlerince ifşa edilebilecek gönüllüleri ararlar. Terörist gruplar, genellikle yerel toplum üyeleri tarafından sağlanan istihbarat ve yardımla, ya sivil malzemelerin yeniden modifiye edilmesiyle üretilen ya da devlet güvenlik güçlerinden ele geçirilen silahlarla savaşma eğilimindedir.
En önemlisi, şehitlik kültünü teşvik etmek için bir topluluğun desteği gereklidir. Fedakarlıklarının fark edilmemesi halinde insanların yüksek riskli görevler için gönüllü olma olasılığı azalır. Terörist bir grubun şehit düşen savaşçılarını onurlandıran bir topluluk, grubun ayakta kalmasına yardımcı olur; şehitlik terörist eylemleri meşrulaştırır ve yeni katılımları teşvik eder. Teröristler uygun gördükleri şekilde hareket edeceklerdir, ancak bir bireyin fedakarlığının yüksek bir statüye sahip olup olmadığına ya da genel olarak mantıksız, suçlu ve aşağılanmaya değer olarak görülüp görülmediğine nihai olarak toplum karar verecektir.
Terörist grupların genellikle yerel toplulukların gözüne girmek için büyük çaba sarf etmeleri şaşırtıcı değildir. Terörist gruplar okullar, üniversiteler, hayır kurumları ve dini cemaatler gibi sosyal kurumlara yerleşerek toplumların dokusunun bir parçası haline gelir, militan ve savaşçı olmayanların desteğini daha çok kazanabilir.
Pek çok vaka bu dinamikleri gözler önüne seriyor. Hizbullah, İsrail’in 1982’den 1999’a kadar güney Lübnan’ı işgali sırasında Şiiler arasında artan halk desteğiyle gelişti ve küçük bir gizli terörist gruptan bugün yaklaşık 40.000 savaşçıdan oluşan silahlı kanadı olan ana akım bir siyasi partiye dönüştü. Güçlü toplum desteği Sri Lanka’da Tamil Kaplanları, Peru’da Aydınlık Yol, Türkiye’de Kürdistan İşçi Partisi, Afganistan’da Taliban ve birçok ülkede sözde İslam Devleti ve El Kaide’nin uzun süreli terör kampanyalarına güç verdi.
Bir toplumun desteğini kaybetmek terörist gruplar için yıkıcı olabilir. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinin ardından, ABD tahminlerine göre Sünni isyanın savaşçı sayısı 2004 ilkbaharında 5.000’den 2004 sonbaharında 20.000’e, Şubat 2007’de ise 30.000’e çıktı. ABD ne kadar çok insan öldürürse isyan da o kadar hızlı büyüdü. Gerçekten de ABD, Sünni aşiretleri teröristlerle mücadeleye teşvik etmek için siyasi ve ekonomik teşvikler sunan yeni bir yaklaşıma geçene kadar isyan devam etti. Bu değişim nihayetinde isyanı sönümlendirdi, çünkü yerel toplum desteğinin kaybı kitlesel firarlara, işlevsel istihbarata ve Anbar Uyanışı olarak adlandırılan Sünni muhalif güçlerin yükselişine yol açtı. 2009’a gelindiğinde, isyan neredeyse tamamen sönümlenmişti ve bunun en önemli nedeni, topluluk desteğinin kaybedilmesiydi ki bu, teröristlerin saflarını yenilemelerini imkânsız hale getirdi.
Sevgi ve güven
Bu dinamikler Hamas’ın İsrail’le olan savaşında gücünü korumasına yardımcı oluyor. Grubun gerçek gücünü değerlendirmek için analistler Filistinliler arasındaki desteğinin çeşitli boyutlarını göz önünde bulundurmalıdır. Bunlar arasında Hamas’ın siyasi rakiplerine kıyasla popülaritesi, Filistinlilerin Hamas’ın İsrailli sivillere yönelik şiddetini ne ölçüde kabul edilebilir bulduğu ve İsrail’in Gazze’ye yönelik devam eden işgalinde kaç Filistinlinin aile üyelerini kaybettiği yer alıyor. Bu faktörler, maddi faktörlerden daha çok, Hamas’ın ileriye dönük uzun süreli bir terör kampanyası yürütme gücünün en iyi ölçütüdür.
Filistin kamuoyuna yönelik anketler, toplumun Hamas’a verdiği desteğin boyutunu değerlendirmeye yardımcı olabilir. Oslo Anlaşmaları’ndan sonra 1993 yılında kurulan ve İsrail kurumlarıyla işbirliği yapan bir anket kuruluşu olan Filistin Politika ve Anket Araştırmaları Merkezi (PSR), 7 Ekim’den bu yana Gazze’deki nüfusu araştırmanın zorluklarını hesaba katarak, geçici barınaklardaki yerinden edilmiş insanlarla görüşmeleri dahil etti ve bölgedeki belirsiz ve değişen nüfus dağılımları göz önüne alındığında görüşülen katılımcıların normal sayısını yaklaşık iki katına çıkardı.
Haziran 2023’ten Haziran 2024’e kadar yapılan beş PSR anketi çarpıcı bir bulgu sunuyor: Neredeyse her ölçütte, Hamas bugün 7 Ekim öncesine göre Filistinliler arasında daha fazla desteğe sahip.
Hamas’a verilen siyasi destek özellikle rakiplerine kıyasla arttı. Örneğin, Hamas ve başlıca rakibi El Fetih Haziran 2023’te kabaca eşit düzeyde destek görürken, Haziran 2024’te Filistinlilerin iki katı Hamas’ı destekliyor. (El Fetih yüzde 20, Hamas yüzde 40)
İsrail’in Gazze’yi bombalaması ve karadan işgali, ne Filistinlilerin İsrail içinde İsrailli sivillere yönelik saldırılara verdiği desteği azalttı ne de 7 Ekim saldırısına verilen destekte belirgin bir düşüşe yol açtı. Mart 2024’te Filistinlilerin %73’ü Hamas’ın 7 Ekim saldırısını başlatmakta haklı olduğuna inanıyordu. İsrail’in acımasız saldırılarını teşvik etmesinden sonra ortaya çıkan bu oranlar, Eylül 2023’te Filistinlilerin daha düşük bir kısmının %53’ünün İsrailli sivillere yönelik silahlı saldırıları desteklediği gerçeği göz önüne alındığında oldukça yüksek.
Hamas’ın “bayrak etrafında toplanma” anının tadını çıkarıyor ve Gazzelilerin Hamas liderlerinin ve İsrailli rehinelerin nerede olduğu konusunda İsrail güçlerine neden daha fazla istihbarat sağlamadığını açıklamaya yardımcı oluyor. İsrailli sivillere yönelik silahlı saldırılara verilen desteğin özellikle Batı Şeria’daki Filistinliler arasında arttığı ve Gazze’de bu saldırılara verilen sürekli yüksek destekle aynı seviyeye geldiği görülüyor ki bu da Hamas’ın 7 Ekim’den bu yana Filistin toplumu genelinde büyük kazanımlar elde ettiğini gösteriyor.
Anket verileri İsrail’in askeri harekatının Filistinlileri nasıl etkilediğini de gösteriyor. Mart 2024 itibariyle, savaşın Filistin halkı üzerindeki bedelinin ağırlığı oldukça yüksekti. Gazze’deki Filistinlilerin %60’ı, mevcut savaşta bir aile üyesinin öldüğünü bildiriyor; dörtte üçünden fazlası ise bir aile üyesinin öldüğünü veya yaralandığını bildiriyor, her iki oran da Aralık 2023’e göre önemli ölçüde daha yüksek. Bu cezalandırma, Filistinliler arasında caydırıcı bir etki yaratmıyor, İsrailli sivillere yönelik silahlı saldırılara ve Hamas’a olan desteği azaltmıyor.
7 Ekim’den önce Hamas siyasi bir güç olarak durağanlaşmıştı ve hatta düşüşe geçmişti. Grup, davasının -ve daha geniş anlamda Filistinlilerin içinde bulunduğu kötü durumun- İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri normalleştirmeyi amaçlayan İbrahim Anlaşmaları nedeniyle göz ardı edilmesinden korkuyordu. Hamas, 7 Ekim’de İsrail’e yönelik küstah saldırısından önce, Filistinlilerin grubu desteklemek için giderek daha az nedene sahip olduğu, ilgisiz bir geleceği hesaba katıyordu.
7 Ekim’den sonra Filistinlilerin Hamas’a desteği İsrail’in güvenliğine zarar verecek şekilde arttı. Evet, İsrail Gazze’de binlerce Hamas savaşçısını öldürdü. Ancak mevcut savaşçı neslindeki bu kayıplar, Hamas’a verilen desteğin artması ve bunun sonucunda grubun bir sonraki nesli daha çok saflarına katma becerisiyle telafi ediliyor. Bu arada, tüm işaretler yeni savaşçılar gelene kadar Hamas’ın mevcut savaşçılarının vurabilecekleri İsrail hedeflerine karşı uzun süreli gerilla savaşı yürütmeye her zamankinden daha hevesli olduğunu gösteriyor.
Mesajın gücü
İsrail’in Gazze’ye uyguladığı muazzam ceza, pek çok Filistinlinin Yahudi devletine karşı daha fazla düşmanlık beslemesine yol açıyor. Peki Hamas bu tepkiden neden faydalanıyor? Ne de olsa Gazze’nin büyük bölümünü yerle bir eden ve çok sayıda insanın ölümüne yol açan savaşın ilk nedeni Hamas’ın saldırısıydı.
Bu sorunun yanıtı büyük ölçüde Hamas’ın, olayları olumlu bir şekilde yorumlayan ve grubun daha fazla destekçi kazanmasına yardımcı olan anlatılar ören sofistike propaganda kampanyasında yatıyor. Amerikalı psikanalist Edward Bernays’in ifadesiyle, propaganda korku ve öfke yaratarak değil, bu duyguları somut hedeflere yönlendirerek işe yarar. Hamas’ın çabaları bu taktiğin en iyi örneği. Savaşın başlamasından bu yana grup, Filistin halkını kendi liderliği ve İsrail’e karşı zafer arayışı etrafında toplamak amacıyla çoğu internet üzerinden olmak üzere çok sayıda materyal yaydı.
Chicago Üniversitesi Güvenlik ve Tehditler Projesi’ndeki Arapça militan propagandayı toplama ve analiz etme konusunda uzmanlaşmış Arap dilbilimcilerden oluşan özel bir grup olan Arapça Propaganda Analiz Ekibi, Hamas ve onun askeri kanadı El Kassam Tugayları tarafından üretilen ve 7 Ekim sonrasında Tugayların resmi Telegram kanalında yayılan Arapça propagandaları inceledi. 500.000’den fazla abonesi olan bu Telegram kanalı 7 Ekim saldırılarından bu yana neredeyse her gün mesajlar, resimler, videolar ve diğer propagandaları yayınladı. Bu araştırma ekibinin lideri Mohamed Elgohari tarafından hazırlanan raporda, 7 Ekim 2023’ten 27 Mayıs 2024’e kadar 500’den fazla propaganda analiz edildi. Kaç Filistinlinin bu materyallere çevrimiçi olarak ulaştığı bilinmiyor ancak Gazze ve Batı Şeria’da kesintili de olsa günlük internet erişimi var. Hamas’ın dijital içeriği, yerel topluluk ağlarındaki analog propaganda çabalarını yansıtıyor.
Materyaller üç tema üzerinde yoğunlaşıyor: Filistin halkının savaşmaktan başka seçeneği yok çünkü İsrail askeri operasyonlara katılmasalar bile tüm Filistinlilere karşı tarifsiz zulümler yapmaya kararlı; Hamas’ın liderliğinde Filistinliler İsrail’i savaş alanında yenebilir; ve savaşta ölen savaşçılar onur ve şerefle ödüllendirilecek. Hamas, 7 Ekim’de İsrail’e yaptığı saldırının, İsrail güvenlik güçleri ile İsrailli aktivist ve yerleşimcilerin Kudüs’teki kutsal Mescid-i Aksa’ya sık sık yaptıkları saldırılar da dahil, İsrail’in Filistin halkına yönelik işgal, zulüm ve saldırganlığına gerekli ve haklı bir yanıt olduğunu savunmak için çok sayıda video, açıklama ve diğer materyaller yayınladı.
Hamas’ın ilk olarak 22 Ocak’ta yayınladığı ve İsrail medyasında bile geniş yankı bulan açıklamasını ele alalım. Bu kapsamlı bildiri, grubun İsrail’e saldırmak için gerekçelerini derinlemesine açıklıyor ve İsrail hükümetinin ve yerleşimcilerin eylemleriyle ilgili uzun süredir devam eden şikayetlerine odaklanıyor: İsrail’in Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya müdahaleleri ve orada ibadet eden Filistinlilere getirilen kısıtlamalar; Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişlemesi; İsrail’de Filistinli tutuklulara uygulandığı iddia edilen korkunç muamele ve İsrail’in Gazze’ye yönelik işlevsel kuşatması ve ablukası ve Batı Şeria’da apartheid benzeri politikalar uygulaması. Bu açıklama, benzer noktalara değinen onlarca paylaşımdan sadece biri.
Birçok video, resim ve posterde Hamas’ın askeri gücü vurgulanmakta ve İsrail hedeflerine, özellikle de zırhlı araç ve tanklara yönelik başarılı saldırılar sergileniyor. Bu paylaşımlar grubun gücünü ve etkinliğini yansıtmayı amaçlıyor ve Hamas’ın teknolojik olarak üstün düşmanına önemli zararlar verebileceğini öne sürüyor. Bu propagandada savaşçılar tam savaş teçhizatı ve taktik üniformalar içinde, kasklar, gözlükler ve gelişmiş silahlarla donatılmış olarak görünüyor ve operasyonel hazırlıklarını vurguluyor. Hamas’ın mücadelesini manevi bir mücadele olarak gösteren Kur’an ayetleri gibi dini sembolizm de yoğun bir şekilde yer alıyor. Propaganda, şehit düşen savaşçıları, asil ve ilahi olarak onaylanmış bir davanın hizmetinde İsrail’le savaşırken ölen şehitler statüsüne yükseltmeye yardımcı oluyor. Şehitliklerinin yüceltilmesi potansiyel yeni askerlere ilham veriyor.
Hamas’ın 7 Ekim’den bu yana yürüttüğü propaganda, PSR’nin Filistinlilerin tutumlarına ilişkin anketlerinde ortaya çıkan sonuçlarla birebir örtüşüyor. Hamas’ın propagandasının içeriği ile PSR anketlerinde özelde Hamas’a genelde ise İsrail’e karşı silahlı mücadeleye verilen desteğin artması arasındaki sıkı uyum, ya Hamas’ın bu desteği teşvik ettiğini ya da propagandasının bu desteğin temel nedenlerini yansıttığını gösteriyor. Her iki durumda da Hamas, toplum ile militan grup arasındaki bağların sıkılaşması ve genişlemesi yoluyla güçlenmek için savaştan faydalanıyor.
Acı gerçek
Dokuz ay süren yorucu savaşın ardından artık şu gerçeği kabul etmenin zamanı geldi: Hamas’ı yenmek için tek başına askeri bir çözüm yok. Grup, mevcut savaşçı sayısının toplamından daha fazla. Aynı zamanda çağrışım yapan bir fikirden de fazla. Hamas özünde şiddet olan siyasi ve toplumsal bir hareket ve yakın zamanda ortadan kalkmayacak.
İsrail’in mevcut ağır askeri operasyon stratejisi bazı Hamas savaşçılarını öldürebilir ama bu strateji Hamas ile yerel toplum arasındaki bağları güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor. İsrail dokuz ay boyunca Gazze’de neredeyse sınırsız askeri operasyonlar yürüttü ve hedeflerinden herhangi birine yönelik çok az ilerleme kaydetti. Hamas ne yenildi ne de yenilginin eşiğinde ve davası 7 Ekim öncesine göre daha popüler ve daha cazip. Gazze’nin ve Filistin halkının geleceği için Filistinlilerin kabul edebileceği bir planın yokluğunda, teröristler geri gelmeye devam edecek ve sayıları artacak.
Ancak İsrailli liderler böyle uygulanabilir bir siyasi planı düşünmeye 7 Ekim öncesinden daha istekli görünmüyorlar. Gazze’de yaşanmaya devam eden trajedinin görünürde pek bir sonu yok. Savaş devam edecek, daha fazla Filistinli ölecek ve İsrail’e yönelik tehdit daha da büyüyecek.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor












