Bizi Takip Edin

Görüş

Foreign Affairs Ukrayna konusunda ne diyor, neden diyor?

Avatar photo

Yayınlanma

Foreign Affairs’te Amerikan Dış İlişkiler Konseyi Fahri Başkanı Richard Haass ve aynı konseyden, Georgetown Üniversitesi profesörü Charles Kupchan ortak imzasıyla yayınlanan makaleyi bir dostumun dikkatimi çekmesi sayesinde okudum; belli başlı noktalarını özetlemekle kalmayıp yorumlamak gerek. Bu, Amerikan müesses nizamının Ukrayna’da gelecek projeksiyonunu aydınlatmakta önem taşıyacak.

Makalenin ana fikri şu: Kiev rejimi 2023’te koyduğu hedeflerine askeri yöntemlerle ulaşamadı; öngörülebilir gelecekte de bunun gerçekleşmesi beklenemez. Kırım ve Donbass’ın yeniden ele geçirilmesi için mücadele sadece kazanılması mümkün olmayan bir savaş değildir; bu aynı zamanda batının desteğini de zamanla kaybetme riski oluşturur. Rejim, dolayısıyla rejimin gerçek sahipleri, yani ABD stratejiyi değiştirmeli, kaybedilen yüzde 20’yi taarruz yoluyla geri almaktan vazgeçip kalan yüzde 80’i savunmaya geçmeli.

Bu, Kiev’deki devlet başkanı etiketli eski komedyeni mukaddes kabul edip tapan bir avuç kurşun asker dışında herkes açısından yeterince açık bir hakikat; ama gene de Haass ve Kupchan’ın Foreign Affairs platformunda dile getirmeleri önemsiz sayılmaz, çünkü bütün argümanları belli bir projeksiyon için kullanılmış.

Öncelikle şunu vurgulamak gerek: burada esas mesele ABD ve Britanya arasındaki gerilimdir (Avrupalı yöneticileri saymaya gerek yok, çünkü siyasi olarak tamamen gereksiz, bütünüyle kuklalaşmış, hatta Londra ve Washington arasında manevra yeteneklerini bile büsbütün kaybetmiş hak düşmanı bir kasttan başka bir şey değiller). Gerilim, ideal bir yenisömürge olarak Ukrayna’da siyasi mücadelede ortaya çıkıyor: halkın sıradan evlatları doğru düzgün askeri eğitim almadan savaş alanında ölmeye gönderilirken Vogue’a kapak olmakta sakınca görmeyen, bunu kişisel piyasa çalışmasının pivotu yapan eski komedyenin arkasında gerilimi azami ölçeğine tırmandırmaya çalışan Londra var, Washington ise mevcut durumu hiç değilse dondurma yanlısı, bu yüzden “başkumandan” Zaslujnıy’a oynuyor. Foreign Affairs’in Zalujnıy’ın The Economist’e verdiği sansasyonel beyanatını anması boşuna değil: “Büyük ihtimal derin ve harika bir altüst oluş yaşanmayacak.”

Kiev rejiminin başı, son Washington ziyaretinde Amerikan baskısıyla nisanda seçimlere prensip olarak evet demişti; ama “karakoldan” dönünce “şaştı”. Zalujnıy için başta rejim silahlı kuvvetleri olmak üzere yaygın bir örtük seçim kampanyasına başlandı bile; rejimin başının ikna olması için son olarak eski danışmanı Arestoviç de devreye girdi ve duruma göre yıl sonuna kadar rejimin başı ve diğer yöneticilerle ilgili bir takım gerçekleri (kirli çamaşırlar olsa gerek; veya, temiz çamaşır olamayacak kadar yolsuz bir rejim olduğu herkes tarafından kabul edildiğine göre, en kirli çamaşırlar) ortaya koyacağını söyledi.

Bununla birlikte, Foreign Affairs yazarlarının dediği gibi, rejimin başını “ikna etmek” kolay bir iş değilse eğer, Londra’nın Kiev’deki siyasi etkisinin gücüne yormak gerek.

Yeni bir şey yok; ama öyle diye bu iki yazarın söylediği her şeyi doğru kabul etmeye de gerek yok. Bütün bu söylenenlerin altında yatan olguları ortaya çıkarmak gerek.

Mesela şu iddia: yazarlar, savunma pozisyonuna geçmenin ve Kiev tarafından mütareke teklifinin Rusya’yı bir ikileme sokacağını ileri sürüyorlar: Onlara göre bu durumda Rusya ya savunmadan daha “karmaşık, riskli ve masraflı” hücum girişiminde bulunacak, ya mütareke inisiyatifini reddederek siyasi inisiyatifi kaybedecek ve kendisini belirsiz bir duruma sokacak, ya da görüşmelere başlayacak. Yazarlar bu son ihtimalin çok küçük olduğunu düşünüyorlar.

Bu yanlış, zira:

1) Kiev rejimi güçleri karşı-taarruzun daha ilk haftalarından itibaren aslında taarruz değil savunma pozisyonundalar, çünkü hücumları Rusya’nın sağlam savunma hattına çarparak dağılmakla kalmadı, aynı zamanda karşı tarafın tali hücumlarıyla da ek alan kaybetti.

2) Rusya’nın stratejisi, daha Kiev ve Harkov’dan çekildiği geçen yılın nisan-mayıs aylarından beri (Clausewitz’in deyişiyle) negatif (savaşın yarattığı aşırılıkların düşmanın tamamen imhası noktasına kadar tırmanmasını gerektiren teorik niteliğine aykırı) bir çizgide: Rusya Odessa’ya veya başka yerlere piyade gücüyle ulaşmak yerine yıpratma savaşı veriyor ve başarılı oluyor. Dolayısıyla Kiev’in, yani ABD’nin mütareke (gerçekte öyle de değil; aşağıda geleceğim) teklifi karşısında Rusya’nın savunma ve saldırı arasında tereddüde düşeceği kabulü yanlış; aslında yıpratma savaşına devam edeceğini ve piyade yayılmasını zamana yaymasını beklemek gerek. Bu, rejimin batılı patronlarının savaşın gidişatına dair halen fikrisabitle bağlı oldukları ilk kritik hatası.

3) Bu strateji, herhangi bir başka stratejiden daha “karmaşık, riskli ve masraflı” değil. Gerçekte savunma sanayisi devlet sektöründe motor işlevi görüyor ve tıpkı Sovyet döneminde olduğu gibi kalkınmanın kaldıracı potansiyeli taşıyor; dolayısıyla bunun daha avantajlı olduğunu söylemek bile mümkün, nitekim 2024 bütçesinde savunma harcamalarının toplam bütçe harcamalarının yüzde 29,4’ü olarak öngörülmüş olması, açıkça buna tanıklık ediyor. Böylece batılıların ikinci siyasi hatasıyla karşılaşıyoruz: Rusya’nın savunma harcamaları hiç de onların sandığı gibi masraf değil. Öte yandan, savaş esas itibariyle düşmanın iradesini kırma mücadelesi olduğuna göre, Kiev subaylarının toplu eğlencedeki yüz ifadelerine bakarsak eğer Rusya’nın stratejisinin “riskli” olduğunu da söylemek mümkün değil. Ve son olarak, “karmaşıklık” bu kompleks durumu analiz edebilecek kadrolarla ilgilidir; Rusya en azından Vagner kalkışmasından beri ve Kiev rejiminin karşı-taarruzu boyunca bu kadrolara sahip olduğunu ve karmaşıklığın artık analitik ve lojistik bir sorun olmadığını da yeterince gösterdi.

Foreign Affairs iki seçenek olduğunu öne sürüyor: 1) rejime muazzam miktarda silah vermeye devam ederek Rusya’yı yenebilecek bir güç haline getirmek; 2) askeri olarak bölgesel savunma ve onu destekleyecek bir dizi siyasi-diplomatik girişim. Birinci seçeneğin başarılı olamayacağı açık; zira, yazarların da söylediği gibi, rejim karşı-taarruz sırasında bile ele geçirdiğinden daha fazla toprak kaybetti. Foreign Affairs bununla birlikte rejimin kayıplarının Rusya’ya nihai bir avantaj sağlamaktan uzak olduğunu da belirtiyor. Bu, bir kez daha, Rusya’nın savaşının en azından Kiev ve Harkov çekilmesinden beri yanlış değerlendirildiğinin bir başka kanıtı sayılmalı; zira Rusya ani bir darbeyle zafer peşinde değil, tersine yıpratma savaşı sürdürüyor. Tekraren: bu strateji, rejimin stratejisinden kökten farklı, dolayısıyla bir karşılaştırma yapılamaz, rejimin stratejik hedeflerinin benzerlerini gütmediği için Rusya’nın da başarısız olduğu ileri sürülemez.

Gene de Foreign Affairs burjuva darkafalılığı içinde mevcut durumun teorik temellerini büsbütün yanlış değerlendirse bile olgusal durumu açık seçik görüyor: “Yaptırımlar Rusya ekonomisine ancak mütevazı bir etkide bulunurken Rusya enerjisi için yeni pazarlar buldu. Putin siyasi açıdan güvende görünüyor ve ordu ve güvenlik organlarından medya ve kamuoyu anlatısına kadar iktidar vasıtaları üzerinde kontrole sahip.” Bu olgusal durumun, Foreign Affairs itiraf etmese bile, troyka açısından nihai değilse de bir yenilgi olduğu açık.

Yazarlar, seçimler yaklaşırken Cumhuriyetçilerin Kiev siyasetine muhalefetinin büyüdüğünün de altını çiziyorlar ve dahası, Trump’ın kazanma ihtimalini vurguluyorlar. Üstelik daha da ileri gidiyor ve Trump’ın “Rusya’nın yanında yer alma, Ukrayna da dahil ABD’nin ortaklarından uzaklaşma geçmişi” olduğunu söylüyorlar. Ne var ki bu da Amerikan siyaseti açısından abartılı bir yaklaşımdır. Bu siyasetin özü şudur: müesses nizam her zaman bildiğini okur; bunun tek geçici istisnası seçimler öncesi kısa dönemlerdir. İktidarda kim olursa olsun seçimlere savaş sloganlarıyla girmez; tersine, savaşları bitirme vaatleri arşa yükselir. Ama seçimler biter bitmez müesses nizam geri döner. Trump’ın seçilmesi halinde Amerikan siyasetinde izolasyonizme döneceği beklentileri, bu yüzden, saçmadır; Trump’ın başkanlık döneminin tarihi bu saçmalığın tanığıdır. Oğlu tarafından özel yazışmalarında pedofil olduğu söylenen Amerikan başkanı henüz Beyaz Saray’da çiçeği burnundayken Rusya Dışişleri sözcüsü Zaharova bunu açıkça belirtmiş ve Trump döneminin Rusya-ABD ilişkilerinin en fazla zarar gördüğü dönem olduğunu söylemişti. O zamana kadar, demek gerek elbette. Kaldı ki, Ukrayna’da gerilim 2014 darbesinden beri kesintisiz yükseliyor ve Trump yönetimi hiç de bir istisna değil.

Dolayısıyla, Trump sopasının Kiev rejimini Amerikan aklıselimine (Ukrayna’da pax Americana) zorlamak için kullanıldığı anlaşılıyor; tıpkı ABD’nin rejime desteğinde “sallantıların” Avrupa’nın desteğinde de “sallantıya” neden olduğu vurgusu gibi. Bunun bir doğruluk payı var kuşkusuz; ancak argümanı güçlendirmek için verilen örnek, Slovakya’nın Kiev’e askeri yardımı durdurma kararı, tamamen ilgisiz ve aslında büsbütün başka bir gelişmeyi gösteriyor: bu, Avrupa’da küçük ve daha önemlisi orta burjuvazinin, sanayi sermayesinin gücenik kesimleriyle ortaklık içinde güçlenmesidir. Daha önce çağdaş dögolcülük diye tanımlamıştım bunu ve şöyle demiştim: “… solla küçük ve orta burjuvazinin olası ittifakının siyasi çerçevesini siyasi bağımsızlık, iktisadi çerçevesini orta ve küçük burjuvazinin büyük burjuvaziye karşı desteklenmesi oluşturacaktır.” Slovakya’dan başka, daha önemlisi, sadece Avrupa sanayisinin değil Avrupa’da bütün sosyal hareketlerin de gerçek döl yatağı Almanya’da Wagenknecht’in yükselişi, bunu açık seçik gösteriyor. Başka deyişle, ABD açısından tehdit, müesses nizamın seçimlere kadar savaş yerine barış maskesi giymeye ihtiyacı olmasının Avrupa’nın Kiev rejimine desteğinde dalgalanma ve kırılmalara yol açabileceği kaygısı değil, Avrupa’nın otuz senedir kurumsallaşmış, soysuz ve (yüzlerine hangi maskeyi geçirirlerse geçirsinler) ideolojik olarak alabildiğine gerici, siyasi olarak alabildiğine diktatoryal elitlerinin, tabandan yükselen ve solla ittifak halindeki bu dögolcülük karşısında yalpalamasıdır.

Foreign Affairs yazarları, Ukrayna’da olası bir ateşkesi pişirmek için bunun BM veya AGİT himayesi altında geniş uluslararası denetim altında yapılması gerekeceğini ileri sürüyorlar. İkincisi son derece şüphelidir; Avrupalı yöneticilerin kukla oluşundan başka Rusya’nın AGİT’le ilişkilerinin tamamen dondurulmuş olduğunu hatırlamak gerek. Birincisi ise her ne kadar alternatifsiz görünüyorsa da kendi onayladığı Minsk-2 mutabakatlarının bile arkasında duramayıp çatışmanın olgunlaşmasına seyirci, hatta teşvikçi olduğunu hatırlamak gerek.

Sadece bu da değil; yazarlar, Rusya’nın savaş alanındaki “ağır kayıplarının”, NATO’nun kuzey Avrupa’da daha da yayılmasının, Kiev rejiminin “Rusya’nın nüfuz alanında olmayı asla kabul etmeme kararlılığının” Rusya için de “kan dökülmesini durdurma ve Rusya’yı soğuktan kurtarma fırsatı” olabileceğini ileri sürüyorlar. Ancak satır arasında, önerilecek olası bir ateşkesin aslında kabul edilmemesi için kabul edilmeyecek şartlarda önerileceği de anlaşılıyor; zira: “Kremlin’in bir ateşkesi reddetmesi batı hükümetlerinin Rusya’ya karşı yaptırımları sürdürmesine ve Ukrayna’nın uzun vadeli askeri ve iktisadi desteği garantiye almasına yardımcı olacaktır.” Demek ki ateşkes şartları arasında savaş tazminatı veya hiç değilse Rusya’ya yeni katılan oblast ve cumhuriyetlerin askerden arındırılmış bölge sayılması dayatmaları da olacaktır ve bunlar, olağanüstü bir gelişme olmazsa eğer, Rusya tarafından kuşkusuz kabul edilmeyecektir, zira Rusya görüşmelerin “olgusal durumu kapsamasında” ısrarcı.

Böylece olası bir ateşkes teklifinin Rusya’ya karşı siyasi oyunda manivela olarak kurgulandığı anlaşılıyor. Ama Foreign Affairs gene de rejimin savunma stratejisine çekilmesinde ısrarcı. Bunu yaparken de iki şeyi yeni stratejinin ana bileşenleri olarak tanımlıyor: 1) şu anda elindeki bölgeleri tutmak ve yeniden inşa etmek, 2) iyi mevzilenmiş ve geniş hava savunma sistemleriyle donatılmış birlikler sayesinde savunma-saldırı dengesi oluşturmak. Ama bu bile çatışmayı dondurmaya çok uzak, “dondurma” değil hazırlık öngörüldüğü çok açık, çünkü yazarlar, rejim kuvvetlerinin bunu yaparken Rusya’nın derinlerine ve Kırım’a örtük operasyonlar da yapabileceğini belirtiyor, onlara göre bu şekilde Rusya’nın askeri kapasitesi veya iradesi sarsılırsa rejim kuvvetleri tekrar saldırı stratejisine geçebilir.

Eğer rejim bunu kabul ederse, veya daha doğru bir formülasyonla Kiev’deki ABD ve Britanya mücadelesi rejimin Amerikan baskısına boyun eğmesiyle sonuçlanırsa (bunun ne kadar zaman alacağı veya neye, doğum gününde pastanın patlamasıyla ölen Zalujnıy’ın yardımcısı örneğini takip edersek kimlerin başına mal olacağını kestirmek güç ama kaçınılmaz olduğu açık), Foreign Affairs yazarlarına göre, ABD ve “seçilmiş” NATO üyeleri “Ukrayna’nın bağımsızlığını garanti ederek” uzun vadeli iktisadi ve askeri yardım taahhüdünde bulunmalı. Bu ikincisi, sopayla birlikte sallandırılan havuçtan başka bir şey değil; ama birincisi önemli, zira NATO anlaşmasının “üye bir devletin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı veya güvenliği” tehdit altında olduğunda derhal istişareler öngören 4’üncü maddesine benzer bir formül öneriyor. Buna yönelik iştahı biliyoruz; bu, NATO genel sekreterinin en azından iki yıldır söylediği şey. Ama bu, Ukrayna’nın (şu veya bu biçimiyle) NATO’ya girmesi demetir ve Rusya’nın çatışmaya girişirken başlıca saik olarak ileri sürdüğü temel endişesini güçlendirmek, yani çatışmayı tırmandırmak, hiç değilse tırmanma potansiyelini korumak anlamına gelir.

Ya Avrupa? Başta da dediğim gibi, Avrupalı yöneticiler bir hiçten de azıdır; onlar Foreign Affairs yazarlarının olası davranışlarını inceleyeceği aktörler değil talimat verilen uşaklardır. Avrupalı yöneticiler, kendileriyle “would” veya “could” diye değil “should” diye konuşulması gereken çürümüş bir elitten başka bir şey değildir: “Avrupa Birliği … Ukrayna’nın üyelik takvimini hızlandırmalı ve geçici olarak özel, hafif bir AB düzenlemesi önermelidir. Batılı müttefikler Rusya’ya karşı yaptırımların büyük bölümünün Rusya kuvvetleri Ukrayna’dan ayrılmadıkça yürürlükte kalacağını ve Ukrayna’ya toprak bütünlüğünün yeniden tesis edilmesi için görüşme masasında yardım edeceğini açıkça belirtmelidir.”

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English