Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Foreign Affairs Ukrayna konusunda ne diyor, neden diyor?

Yayınlanma

Foreign Affairs’te Amerikan Dış İlişkiler Konseyi Fahri Başkanı Richard Haass ve aynı konseyden, Georgetown Üniversitesi profesörü Charles Kupchan ortak imzasıyla yayınlanan makaleyi bir dostumun dikkatimi çekmesi sayesinde okudum; belli başlı noktalarını özetlemekle kalmayıp yorumlamak gerek. Bu, Amerikan müesses nizamının Ukrayna’da gelecek projeksiyonunu aydınlatmakta önem taşıyacak.

Makalenin ana fikri şu: Kiev rejimi 2023’te koyduğu hedeflerine askeri yöntemlerle ulaşamadı; öngörülebilir gelecekte de bunun gerçekleşmesi beklenemez. Kırım ve Donbass’ın yeniden ele geçirilmesi için mücadele sadece kazanılması mümkün olmayan bir savaş değildir; bu aynı zamanda batının desteğini de zamanla kaybetme riski oluşturur. Rejim, dolayısıyla rejimin gerçek sahipleri, yani ABD stratejiyi değiştirmeli, kaybedilen yüzde 20’yi taarruz yoluyla geri almaktan vazgeçip kalan yüzde 80’i savunmaya geçmeli.

Bu, Kiev’deki devlet başkanı etiketli eski komedyeni mukaddes kabul edip tapan bir avuç kurşun asker dışında herkes açısından yeterince açık bir hakikat; ama gene de Haass ve Kupchan’ın Foreign Affairs platformunda dile getirmeleri önemsiz sayılmaz, çünkü bütün argümanları belli bir projeksiyon için kullanılmış.

Öncelikle şunu vurgulamak gerek: burada esas mesele ABD ve Britanya arasındaki gerilimdir (Avrupalı yöneticileri saymaya gerek yok, çünkü siyasi olarak tamamen gereksiz, bütünüyle kuklalaşmış, hatta Londra ve Washington arasında manevra yeteneklerini bile büsbütün kaybetmiş hak düşmanı bir kasttan başka bir şey değiller). Gerilim, ideal bir yenisömürge olarak Ukrayna’da siyasi mücadelede ortaya çıkıyor: halkın sıradan evlatları doğru düzgün askeri eğitim almadan savaş alanında ölmeye gönderilirken Vogue’a kapak olmakta sakınca görmeyen, bunu kişisel piyasa çalışmasının pivotu yapan eski komedyenin arkasında gerilimi azami ölçeğine tırmandırmaya çalışan Londra var, Washington ise mevcut durumu hiç değilse dondurma yanlısı, bu yüzden “başkumandan” Zaslujnıy’a oynuyor. Foreign Affairs’in Zalujnıy’ın The Economist’e verdiği sansasyonel beyanatını anması boşuna değil: “Büyük ihtimal derin ve harika bir altüst oluş yaşanmayacak.”

Kiev rejiminin başı, son Washington ziyaretinde Amerikan baskısıyla nisanda seçimlere prensip olarak evet demişti; ama “karakoldan” dönünce “şaştı”. Zalujnıy için başta rejim silahlı kuvvetleri olmak üzere yaygın bir örtük seçim kampanyasına başlandı bile; rejimin başının ikna olması için son olarak eski danışmanı Arestoviç de devreye girdi ve duruma göre yıl sonuna kadar rejimin başı ve diğer yöneticilerle ilgili bir takım gerçekleri (kirli çamaşırlar olsa gerek; veya, temiz çamaşır olamayacak kadar yolsuz bir rejim olduğu herkes tarafından kabul edildiğine göre, en kirli çamaşırlar) ortaya koyacağını söyledi.

Bununla birlikte, Foreign Affairs yazarlarının dediği gibi, rejimin başını “ikna etmek” kolay bir iş değilse eğer, Londra’nın Kiev’deki siyasi etkisinin gücüne yormak gerek.

Yeni bir şey yok; ama öyle diye bu iki yazarın söylediği her şeyi doğru kabul etmeye de gerek yok. Bütün bu söylenenlerin altında yatan olguları ortaya çıkarmak gerek.

Mesela şu iddia: yazarlar, savunma pozisyonuna geçmenin ve Kiev tarafından mütareke teklifinin Rusya’yı bir ikileme sokacağını ileri sürüyorlar: Onlara göre bu durumda Rusya ya savunmadan daha “karmaşık, riskli ve masraflı” hücum girişiminde bulunacak, ya mütareke inisiyatifini reddederek siyasi inisiyatifi kaybedecek ve kendisini belirsiz bir duruma sokacak, ya da görüşmelere başlayacak. Yazarlar bu son ihtimalin çok küçük olduğunu düşünüyorlar.

Bu yanlış, zira:

1) Kiev rejimi güçleri karşı-taarruzun daha ilk haftalarından itibaren aslında taarruz değil savunma pozisyonundalar, çünkü hücumları Rusya’nın sağlam savunma hattına çarparak dağılmakla kalmadı, aynı zamanda karşı tarafın tali hücumlarıyla da ek alan kaybetti.

2) Rusya’nın stratejisi, daha Kiev ve Harkov’dan çekildiği geçen yılın nisan-mayıs aylarından beri (Clausewitz’in deyişiyle) negatif (savaşın yarattığı aşırılıkların düşmanın tamamen imhası noktasına kadar tırmanmasını gerektiren teorik niteliğine aykırı) bir çizgide: Rusya Odessa’ya veya başka yerlere piyade gücüyle ulaşmak yerine yıpratma savaşı veriyor ve başarılı oluyor. Dolayısıyla Kiev’in, yani ABD’nin mütareke (gerçekte öyle de değil; aşağıda geleceğim) teklifi karşısında Rusya’nın savunma ve saldırı arasında tereddüde düşeceği kabulü yanlış; aslında yıpratma savaşına devam edeceğini ve piyade yayılmasını zamana yaymasını beklemek gerek. Bu, rejimin batılı patronlarının savaşın gidişatına dair halen fikrisabitle bağlı oldukları ilk kritik hatası.

3) Bu strateji, herhangi bir başka stratejiden daha “karmaşık, riskli ve masraflı” değil. Gerçekte savunma sanayisi devlet sektöründe motor işlevi görüyor ve tıpkı Sovyet döneminde olduğu gibi kalkınmanın kaldıracı potansiyeli taşıyor; dolayısıyla bunun daha avantajlı olduğunu söylemek bile mümkün, nitekim 2024 bütçesinde savunma harcamalarının toplam bütçe harcamalarının yüzde 29,4’ü olarak öngörülmüş olması, açıkça buna tanıklık ediyor. Böylece batılıların ikinci siyasi hatasıyla karşılaşıyoruz: Rusya’nın savunma harcamaları hiç de onların sandığı gibi masraf değil. Öte yandan, savaş esas itibariyle düşmanın iradesini kırma mücadelesi olduğuna göre, Kiev subaylarının toplu eğlencedeki yüz ifadelerine bakarsak eğer Rusya’nın stratejisinin “riskli” olduğunu da söylemek mümkün değil. Ve son olarak, “karmaşıklık” bu kompleks durumu analiz edebilecek kadrolarla ilgilidir; Rusya en azından Vagner kalkışmasından beri ve Kiev rejiminin karşı-taarruzu boyunca bu kadrolara sahip olduğunu ve karmaşıklığın artık analitik ve lojistik bir sorun olmadığını da yeterince gösterdi.

Foreign Affairs iki seçenek olduğunu öne sürüyor: 1) rejime muazzam miktarda silah vermeye devam ederek Rusya’yı yenebilecek bir güç haline getirmek; 2) askeri olarak bölgesel savunma ve onu destekleyecek bir dizi siyasi-diplomatik girişim. Birinci seçeneğin başarılı olamayacağı açık; zira, yazarların da söylediği gibi, rejim karşı-taarruz sırasında bile ele geçirdiğinden daha fazla toprak kaybetti. Foreign Affairs bununla birlikte rejimin kayıplarının Rusya’ya nihai bir avantaj sağlamaktan uzak olduğunu da belirtiyor. Bu, bir kez daha, Rusya’nın savaşının en azından Kiev ve Harkov çekilmesinden beri yanlış değerlendirildiğinin bir başka kanıtı sayılmalı; zira Rusya ani bir darbeyle zafer peşinde değil, tersine yıpratma savaşı sürdürüyor. Tekraren: bu strateji, rejimin stratejisinden kökten farklı, dolayısıyla bir karşılaştırma yapılamaz, rejimin stratejik hedeflerinin benzerlerini gütmediği için Rusya’nın da başarısız olduğu ileri sürülemez.

Gene de Foreign Affairs burjuva darkafalılığı içinde mevcut durumun teorik temellerini büsbütün yanlış değerlendirse bile olgusal durumu açık seçik görüyor: “Yaptırımlar Rusya ekonomisine ancak mütevazı bir etkide bulunurken Rusya enerjisi için yeni pazarlar buldu. Putin siyasi açıdan güvende görünüyor ve ordu ve güvenlik organlarından medya ve kamuoyu anlatısına kadar iktidar vasıtaları üzerinde kontrole sahip.” Bu olgusal durumun, Foreign Affairs itiraf etmese bile, troyka açısından nihai değilse de bir yenilgi olduğu açık.

Yazarlar, seçimler yaklaşırken Cumhuriyetçilerin Kiev siyasetine muhalefetinin büyüdüğünün de altını çiziyorlar ve dahası, Trump’ın kazanma ihtimalini vurguluyorlar. Üstelik daha da ileri gidiyor ve Trump’ın “Rusya’nın yanında yer alma, Ukrayna da dahil ABD’nin ortaklarından uzaklaşma geçmişi” olduğunu söylüyorlar. Ne var ki bu da Amerikan siyaseti açısından abartılı bir yaklaşımdır. Bu siyasetin özü şudur: müesses nizam her zaman bildiğini okur; bunun tek geçici istisnası seçimler öncesi kısa dönemlerdir. İktidarda kim olursa olsun seçimlere savaş sloganlarıyla girmez; tersine, savaşları bitirme vaatleri arşa yükselir. Ama seçimler biter bitmez müesses nizam geri döner. Trump’ın seçilmesi halinde Amerikan siyasetinde izolasyonizme döneceği beklentileri, bu yüzden, saçmadır; Trump’ın başkanlık döneminin tarihi bu saçmalığın tanığıdır. Oğlu tarafından özel yazışmalarında pedofil olduğu söylenen Amerikan başkanı henüz Beyaz Saray’da çiçeği burnundayken Rusya Dışişleri sözcüsü Zaharova bunu açıkça belirtmiş ve Trump döneminin Rusya-ABD ilişkilerinin en fazla zarar gördüğü dönem olduğunu söylemişti. O zamana kadar, demek gerek elbette. Kaldı ki, Ukrayna’da gerilim 2014 darbesinden beri kesintisiz yükseliyor ve Trump yönetimi hiç de bir istisna değil.

Dolayısıyla, Trump sopasının Kiev rejimini Amerikan aklıselimine (Ukrayna’da pax Americana) zorlamak için kullanıldığı anlaşılıyor; tıpkı ABD’nin rejime desteğinde “sallantıların” Avrupa’nın desteğinde de “sallantıya” neden olduğu vurgusu gibi. Bunun bir doğruluk payı var kuşkusuz; ancak argümanı güçlendirmek için verilen örnek, Slovakya’nın Kiev’e askeri yardımı durdurma kararı, tamamen ilgisiz ve aslında büsbütün başka bir gelişmeyi gösteriyor: bu, Avrupa’da küçük ve daha önemlisi orta burjuvazinin, sanayi sermayesinin gücenik kesimleriyle ortaklık içinde güçlenmesidir. Daha önce çağdaş dögolcülük diye tanımlamıştım bunu ve şöyle demiştim: “… solla küçük ve orta burjuvazinin olası ittifakının siyasi çerçevesini siyasi bağımsızlık, iktisadi çerçevesini orta ve küçük burjuvazinin büyük burjuvaziye karşı desteklenmesi oluşturacaktır.” Slovakya’dan başka, daha önemlisi, sadece Avrupa sanayisinin değil Avrupa’da bütün sosyal hareketlerin de gerçek döl yatağı Almanya’da Wagenknecht’in yükselişi, bunu açık seçik gösteriyor. Başka deyişle, ABD açısından tehdit, müesses nizamın seçimlere kadar savaş yerine barış maskesi giymeye ihtiyacı olmasının Avrupa’nın Kiev rejimine desteğinde dalgalanma ve kırılmalara yol açabileceği kaygısı değil, Avrupa’nın otuz senedir kurumsallaşmış, soysuz ve (yüzlerine hangi maskeyi geçirirlerse geçirsinler) ideolojik olarak alabildiğine gerici, siyasi olarak alabildiğine diktatoryal elitlerinin, tabandan yükselen ve solla ittifak halindeki bu dögolcülük karşısında yalpalamasıdır.

Foreign Affairs yazarları, Ukrayna’da olası bir ateşkesi pişirmek için bunun BM veya AGİT himayesi altında geniş uluslararası denetim altında yapılması gerekeceğini ileri sürüyorlar. İkincisi son derece şüphelidir; Avrupalı yöneticilerin kukla oluşundan başka Rusya’nın AGİT’le ilişkilerinin tamamen dondurulmuş olduğunu hatırlamak gerek. Birincisi ise her ne kadar alternatifsiz görünüyorsa da kendi onayladığı Minsk-2 mutabakatlarının bile arkasında duramayıp çatışmanın olgunlaşmasına seyirci, hatta teşvikçi olduğunu hatırlamak gerek.

Sadece bu da değil; yazarlar, Rusya’nın savaş alanındaki “ağır kayıplarının”, NATO’nun kuzey Avrupa’da daha da yayılmasının, Kiev rejiminin “Rusya’nın nüfuz alanında olmayı asla kabul etmeme kararlılığının” Rusya için de “kan dökülmesini durdurma ve Rusya’yı soğuktan kurtarma fırsatı” olabileceğini ileri sürüyorlar. Ancak satır arasında, önerilecek olası bir ateşkesin aslında kabul edilmemesi için kabul edilmeyecek şartlarda önerileceği de anlaşılıyor; zira: “Kremlin’in bir ateşkesi reddetmesi batı hükümetlerinin Rusya’ya karşı yaptırımları sürdürmesine ve Ukrayna’nın uzun vadeli askeri ve iktisadi desteği garantiye almasına yardımcı olacaktır.” Demek ki ateşkes şartları arasında savaş tazminatı veya hiç değilse Rusya’ya yeni katılan oblast ve cumhuriyetlerin askerden arındırılmış bölge sayılması dayatmaları da olacaktır ve bunlar, olağanüstü bir gelişme olmazsa eğer, Rusya tarafından kuşkusuz kabul edilmeyecektir, zira Rusya görüşmelerin “olgusal durumu kapsamasında” ısrarcı.

Böylece olası bir ateşkes teklifinin Rusya’ya karşı siyasi oyunda manivela olarak kurgulandığı anlaşılıyor. Ama Foreign Affairs gene de rejimin savunma stratejisine çekilmesinde ısrarcı. Bunu yaparken de iki şeyi yeni stratejinin ana bileşenleri olarak tanımlıyor: 1) şu anda elindeki bölgeleri tutmak ve yeniden inşa etmek, 2) iyi mevzilenmiş ve geniş hava savunma sistemleriyle donatılmış birlikler sayesinde savunma-saldırı dengesi oluşturmak. Ama bu bile çatışmayı dondurmaya çok uzak, “dondurma” değil hazırlık öngörüldüğü çok açık, çünkü yazarlar, rejim kuvvetlerinin bunu yaparken Rusya’nın derinlerine ve Kırım’a örtük operasyonlar da yapabileceğini belirtiyor, onlara göre bu şekilde Rusya’nın askeri kapasitesi veya iradesi sarsılırsa rejim kuvvetleri tekrar saldırı stratejisine geçebilir.

Eğer rejim bunu kabul ederse, veya daha doğru bir formülasyonla Kiev’deki ABD ve Britanya mücadelesi rejimin Amerikan baskısına boyun eğmesiyle sonuçlanırsa (bunun ne kadar zaman alacağı veya neye, doğum gününde pastanın patlamasıyla ölen Zalujnıy’ın yardımcısı örneğini takip edersek kimlerin başına mal olacağını kestirmek güç ama kaçınılmaz olduğu açık), Foreign Affairs yazarlarına göre, ABD ve “seçilmiş” NATO üyeleri “Ukrayna’nın bağımsızlığını garanti ederek” uzun vadeli iktisadi ve askeri yardım taahhüdünde bulunmalı. Bu ikincisi, sopayla birlikte sallandırılan havuçtan başka bir şey değil; ama birincisi önemli, zira NATO anlaşmasının “üye bir devletin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı veya güvenliği” tehdit altında olduğunda derhal istişareler öngören 4’üncü maddesine benzer bir formül öneriyor. Buna yönelik iştahı biliyoruz; bu, NATO genel sekreterinin en azından iki yıldır söylediği şey. Ama bu, Ukrayna’nın (şu veya bu biçimiyle) NATO’ya girmesi demetir ve Rusya’nın çatışmaya girişirken başlıca saik olarak ileri sürdüğü temel endişesini güçlendirmek, yani çatışmayı tırmandırmak, hiç değilse tırmanma potansiyelini korumak anlamına gelir.

Ya Avrupa? Başta da dediğim gibi, Avrupalı yöneticiler bir hiçten de azıdır; onlar Foreign Affairs yazarlarının olası davranışlarını inceleyeceği aktörler değil talimat verilen uşaklardır. Avrupalı yöneticiler, kendileriyle “would” veya “could” diye değil “should” diye konuşulması gereken çürümüş bir elitten başka bir şey değildir: “Avrupa Birliği … Ukrayna’nın üyelik takvimini hızlandırmalı ve geçici olarak özel, hafif bir AB düzenlemesi önermelidir. Batılı müttefikler Rusya’ya karşı yaptırımların büyük bölümünün Rusya kuvvetleri Ukrayna’dan ayrılmadıkça yürürlükte kalacağını ve Ukrayna’ya toprak bütünlüğünün yeniden tesis edilmesi için görüşme masasında yardım edeceğini açıkça belirtmelidir.”

GÖRÜŞ

Seçimle geçim arasındaki “link”

Yayınlanma

Yazar

Seçim ekonomileri genel itibariyle yapılan harcamalar ve popülist vaatler nedeniyle ekonomide genişlemeci bir etki yapar. Aslında bunu Haziran 2023’teki genel seçimlerde ziyadesiyle tecrübe ettik. Hızlıca geçilen sıkı para politikasına, politika faizinin yüzde 36,5 düzeyinde arttırılmasına karşın halen yüksek enflasyon ve canlı bir iç taleple karşı karşıyaysak emin olunuz bunda en az para politikasının gecikmeli etkisi kadar bir önceki genel seçimlerin ve dahası o zaman tercih edilen ekonomik modelin genişlemeci etkilerinin (artan servet etkisi)  payı da vardır.

Önümüzde artık sadece bir yerel seçim var ve normal koşullar altında bu seçimin ekonomiye doğrudan bir yansımasının olmaması beklenir ancak bu seçimlerin de ekonomi üzerinde ciddi etkileri olabileceğine dair görüşler şimdiden magazin boyutuna ulaşmış durumda.

Yabancı, Türk lirası varlıklara yatırım için yerel seçim sonrasını mı bekliyor?

Genel seçimlerden hemen sonrasında yeni bir ekonomi kabinesi eşliğinde konvansiyonel (ortodoks) politikalara dönüş sağlanmasına karşın özellikle dış basın ve yabancı yatırım kurumlarının kritiklerinde yabancı portföy yatırımları için yerel seçimlerin beklenmesi noktası öne çıkmıştı. Bu görüşün merkez bankası başkanının değişimi sonrası gösterilen başarılı iletişim sonrası bir miktar tavsamış olduğuna şahit olmakla beraber, yine de borsa başta olmak üzere Türk lirası varlıklara kayda değer bir yabancı girişi olmamasından halen var olduğunu söyleyebilirim. TCMB haftalık menkul kıymet istatistiklerine göre son 5 haftada yabancılar net 535,2 milyon dolarlık hisse senedi ve 332,4 milyon dolarlık DİBS (devlet iç borçlanma senedi) alımı gerçekleştirmiş. Son gelen cari denge verisine göre 2023 yılının tamamında 45,2 milyar dolarlık bir açığımız var ve bu yılın tamamı içinse 30-35 milyar dolar bandında bir açığın oluşması bekleniyor. Aralık 2023 itibariyle kısa vadeli dış borç tutarımız 226,6 milyar dolar. Her ne kadar kısa vadeli dış borç tutarının önemli bir bölümü extension (vade yenileme-temdit) edilecek olsa da ülkemizin döviz ihtiyacının kabaca bu yıl 260 milyar dolar civarında olduğu söylenebilir.

Seçim yaklaşıkça içerideki haber akışında felaket senaryolarının dozu artmaya başladı!

Aslında yeni ekonomi kabinesi göreve başlar başlamaz içerideki yorumcular da yabancı yatırımcının kaygılarına benzer bir genel tutum sergilemiş ve daha çok mevcut ekonomi yönetiminin devamlılığı konusunda bir takım kaygılar paylaşmıştı. Ancak ekonomi yönetiminin hükümetten tam destek alması ve şimdiye değin koordineli bir biçimde yol alması, kaygıların istikametini bu defa da politikanın dozundaki olası artışa yoğunlaştırmış durumda. Gün geçmiyor ki seçimlerden sonra kur şu kadar olacak, iflaslar artacak, yüksek vergiler gelecek bağlamında adeta felaket senaryosu tarzında yorumlar yapılmasın. Haliyle zaten çok yüksek enflasyondan önemli ölçüde refah kaybına uğramış olan sabit gelirli vatandaş, bu defa da enflasyondan kurtulmak için katlanılacak maliyetin yine kendi sırtına binmesinden endişe duyuyor!

Peki seçimle geçim arasındaki link nasıl tasarlanabilir? Olasılıkları değerlendirelim;

Meşhur soru: Yüksek bir kur artışı hatta devalüasyon olur mu?

Dolar kuru zaten Haziran 2023’den bu yana yüzde 48, bir yıl içinde ise yüzde 64 artış kaydetmiş durumda.  Oysa Aralık 2022’den Haziran 2023’e kadarki altı aylık süreçte sadece yüzde 12 düzeyinde bir artış gerçekleştirmişti. Dolayısıyla konvansiyonel politikaya geçilmekle beraber, kurdaki kontrol de büyük ölçüde azaldı denilebilir. Bu durumu destekleyen en önemli araçsa sıkı para politikası. Yüzde 8,5’dan 45’lere hatta bileşiğinde yüzde 56,5’a kadar gelmiş bir faiz var. Eğer merkez bankasının parasal aktarım mekanizması gerektiği biçimde çalışıyor olsaydı en başından bu yana kur üzerinde de önemli bir baskı oluşturacaktı. Gelinen aşamada ihracatçıların kur artışı beklentisine henüz enflasyonda düşüş başlamadan bir cevap verileceğini düşünmüyorum. Zira kur artışının enflasyona geçişkenliği sarmal haline gelmiştir. Özetle bir miktar kur artışı beklemekle beraber bunun makul ve küçük oranlarda olacağını ve bu bakımdan liranın cazibesini sarsamayacağını tahmin ediyorum. (TCMB piyasa katılımcıları anketi yıl sonu dolar kuru beklentisi 40 lira)

Kritik soru: Firmalar batar, yüksek işsizlik görülür mü?

Ekonomi, sosyal bir bilim olduğundan uygulanan politikalara da doğru ya da yanlış yerine tercih demekte fayda vardır. 2018 yılından bu yana uygulanan ekonomi politikalarının önemli bir sac ayağı da reel kesimi kredi ve teşviklerle besleyerek, büyümenin yolunun açılması ve artan istihdamı beslemek olmuştur. Ancak son iki buçuk yılda uygulanan noliberalizm dışı politikalar hem küresel/yerel ölçekte büyük eleştiriler alıp, hem de Rusya Ukrayna Savaşı’nın yarattığı ve öncesindeki tedarik zinciri daralmasının beslediği, arz kaynaklı krizlere denk gelince cari açığın ve enflasyonun çok artmasını beraberinde getirerek, hormonlu ve sürdürülebilir olmayan bir büyüme kompozisyonun oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Seçimlerden sonra ortaya konulan sıkı para politikasıyla bu durumu düzeltmek ise zaman aldığı kadar zorlu da olacaktır. En çok da yıllarca ucuz ve bol dış kaynak kullanmaya alışmış reel kesim için

Kaynaklarını etkin kullanan firmalar ayakta kalacak

Bu defa uygulanan sıkı para politikasının 2002 yılından itibaren uygulanan IMF programından en belirgin farkı seçici kredi uygulaması olarak görülebilir. Amaç katma değerli üretim ve ihracat ile  verimlilik artışının sağlanabilmesi için gerekli teknolojik ve yapısal dönüşümü mümkün kılan yatırımın özendirilmesi. Bu bağlamda gerek Eximbank gerekse de YTAK gibi teşvik ürünleriyle reel kesim destekleniyor. Ancak düşük teknolojili ve emek yoğun üretim/ticaret yapan ve bu faaliyetini de yüksek oranda kısa vadeli banka kredileriyle fonlayan firmalar yüksek faiz & enflasyon ortamından ne yazık ki en olumsuz biçimde etkilenecektir. Bu firmaların özellikle dezenflasyon süreci boyunca bir miktar kan kaybetme olasılığına karşılık mevcutu korumaya odaklanmaları ve gerekli olmayan harcamalardan kaçınmaları önemlidir.

Devlet bu noktada istihdamı korumaya yönelik vergi desteklerini genişletebilir ancak yüksek karlı, bol paralı günlere bazı sektörlerimiz açısından ara verileceği ve belki de artık ileriye yönelik verimlilik hesapları yapmanın zamanı olduğu bilinmelidir.

Korkutan sorular:

Yerel seçimlerden sonra uygulanacağı konusunda endişe veren konulara devam edecek olursam; bunlardan ilki yeni vergilerin gündemde olacağıdır. Enflasyonla mücadele sadece para politikasıyla başarılması güç bir konudur. Aynı zamanda maliye ve gelirler politikalarının da eşlik etmesi halinde ekonomide bütüncül bir sonuç alınabilir. 6 Şubat’ta yaşanan deprem felaketi ve seçim ekonomisi bütçede öngörülmeyen ölçüde açığın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu nedenle kamunun harcamaları kısması ve gelirleri arttırması elzem hale geldi.

Harcamaların önemli bölümü deprem kaynaklıyken, diğer giderlere ilişkin olarak ise detaylı bir kompozisyon mevcut olmadığından ne tür önlemler alınabileceği de açık değil.

Seçim harcamaları

Siyasi partiler; aidat ve bağışlar başta olmak üzere kendilerine ait gayrimenkul gibi varlıklardan elde ettikleri gelirleri kullanmanın yanı sıra ülkemizde 1965 yılından bu yana hazine yardımı da almaktadır.

Günümüzde belli ülkelerde partilere yapılan bağışların şeffaflığı söz konusuyken, bizde değildir. İki önemli seçimin olduğu 2023 ve 2024 yıllarında barajı aşarak hazine yardımı almaya hak kazanan partilerin gelir dağılımı aşağıdaki gibidir. 2023 yılında toplamda 4,9 milyar lira hazine yardımı alınmışken, bu yıl bu tutar 6,7 milyar liraya yükselmiştir.

İlave vergi gelir mi?

Maliyenin gelir tarafının en önemli kalemi hiç kuşkusuz vergilerden oluşmaktadır. Ülkemizde toplanan vergilerin ağırlıklı bölümü dolaylı vergilerden oluşmakta olup, katma değer ve özel tüketim vergileri olarak bildiğimiz bu vergiler, hem enflasyonist olmaları hem de tüm gelir gruplarına eşit olarak uygulanmaları sebebiyle de hakkaniyetsiz bir yapıdadır.

Dolayısıyla seçimden sonra vergi artışlarına gidilecekse bunun dolaylı yerine doğrudan gelir ve servet üzerinden alınması mantıklı olacaktır. Bu süreçte ekstra gayrimenkuller, kripto para ve Türk lirası fonlardan muaf tutulan ve 30 Nisan’da muafiyet süresi dolacak stopajlar akla gelmektedir.

Kredi kartı harcamaları nasıl bu kadar önemli hale geldi?

Diğer bir hassas unsuru son günlerde çokça tartışılan kredi kartları oluşturmaktadır. Bu konuda gerek Bankalar Birliği Başkanı Sn. Çakar’ın gerekse de İş Bankası Genel Müdürü Sn. Aran’ın açıklamaları ve iş insanlarının çeşitli yorumlarıyla görüşlerin karmaşık olduğu görülüyor.

Türkiye’de hane halkı borçluluğu OECD verilerine göre sanıldığının aksine düşüktür. Bunun en belirgin nedenlerinden biri de aslında ülkemizde tasarruf ve yatırım alışkanlıklarının yıllar içerisinde ekonomik krizler neticesinde oluşmuş kodlarla daha ziyade toprak ve yastık altı biçiminde şekillenmiş olmasındadır.

Davranışsal iktisat açısından bakılacak olursa; Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren uygulanan ekonomi politikaları (düşük kur, yüksek faiz ve küreselde bol para dönemi) tasarrufları gerektiği kadar verimli alanlarda üretime yönlendirememiştir. Bunun yerine neoliberal iktisat akımının gelişmekte olan ülkelere dikte ettiği biçimde ithalat ve hane halkı tüketimi ön plana çıkarılmıştır.

İşte bu noktada bankalar kişilere gelirlerine bakılmaksızın çok yüksek ve ucuz kredi kartı limitleri tahsis etmiş. Hane halkı da bu kredi kartlarını gelirini ilave bir bonusmuş gibi kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir.

Ancak son yıllardaki çok yüksek enflasyon ortamı belli kesimlerde önemli düzeyde servet artışı sağlarken, belli kesimlerde ise önemli düzeyde refah kaybına neden oldu. Dar gelirli kesimin önemli bölümünü de bu kartlarla yaşamaya adeta mecbur kıldı. Şimdi iç tüketimi düşürmek adına bu limitlere kısıt getirilmesi sosyal sorunlara yol açabilir. O nedenle bu konuda belli limit ve harcama tipleri göz önüne alınarak hassas davranılması gerektiğini düşünürüm.

Sözün özü ekonomiye doğrudan bir etkisi olmayacak yerel seçimlerin bile ekonomik açıdan ciddi kaygılar yarattığı şu zor günlerde umarım ki seçim sonrası ağır fatura yine dar gelirli vatandaşa çıkarılmaz. Yüksek enflasyondan çıkmak fedakarlık gerektirir ancak toplumun tüm paydaşlarıyla birlikte paylaşılan mücadelenin başarısı da daha anlamlı olacaktır.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Mısır ile yeni dönem: Taşlar yerine oturuyor

Yayınlanma

Yazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 14 Şubat günü Kahire’ye giderek Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah El Sisi ile görüşmesi milat olarak tarihe geçecektir. Türkiye’nin on yılı aşkın bir süre İhvan (İhvanül Müslimin – Müslüman Kardeşler Örgütü/Hareketi) çizgisinde görülerek eleştirilen, ulusal çıkarlarla uyumlu olmayan dış politikadan uzaklaşarak pragmatik bir çizgiye geldiğinin önemli bir başlangıcı olarak anılacaktır. Özellikle 2013 yılından itibaren yaklaşık sekiz ila dokuz yıl El Sisi yönetimine şiddetle karşı çıkıp Mısır liderini devirmek amacıyla hedef tahtasına oturttuğu politikasından vazgeçip milli menfaatleri ön planda tutan doğru bir noktaya geldiğinin en belirgin göstergesi şeklinde hatırlanacaktır.

Mısır Lideri El-Sisi’nin havaalanına eşiyle birlikte giderek Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşini bizzat orada karşılaması, kortej eşliğinde devlet başkanlığı sarayına gidilmesi ve Mısır medyasında geziye verilen olağanüstü önem Kahire tarafı açısından da bu ziyaret ve görüşmelerin bir milat olduğuna işaret ediyor. Aslında meseleyi çok basite indirgeyecek olursak, Erdoğan’ın Kahire ziyareti El Sisi açısından İhvan hareketine karşı sürdürdüğü mücadele açısından tam bir zafer sayılabilir.

Arap Baharı olaylarının ardından patlak veren gösterilerle Hüsnü Mübarek yönetiminin devrilmesi (2011) ve İhvan hareketinin adayı Mursi’nin yüzde elli birlik (%51) bir katılımla yapılan seçimlerde oyların yüzde elli birlik kısmını alarak devlet başkanlığına seçilmesi ve 2013 yılında El Sisi liderliğindeki askeri müdahale ile önce iktidardan uzaklaştırılıp sonra da hapishanede hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zincirinde Türkiye-Mısır ilişkileri yakın tarihte hiç görülmediği ölçüde bozulmuştu. Türkiye’de iktidar Mısır liderine karşı yoğun bir eleştiri yağmuru başlatmış, hükümete yakın medya adeta her gün Mısır yönetimini ve liderini ağır ifadelerle eleştirmiş ve El Sisi kötüleri ve kötülüğü tanımlamak için kullanılan bir yaftaya dönüştürülmüştü. Onlarca yıldır çok ciddi sorunlar yaşadığımız ve hatta 1974 yılında dolaylı olarak savaştığımız Yunanistan ve liderlerine bile gösterilmeyen bu tepki ve izlenen politikalar Kahire yönetimini Atina’nın tabii müttefiki haline getirmişti. Dolayısıyla, İhvan hareketini demokrasi adına ciddi ölçüde destekleyen Erdoğan’ın Kahire’ye giderek El Sisi ile yakın ve samimi fotoğraf karelerinde yer alması Mısır yönetimi açısından İhvan hareketine karşı verdikleri mücadeledeki başarının zirve noktası olarak görülüyor olabilir.

İLERİYE BAKMAK ÖNEMLİ

Türkiye’nin İhvan merkezli dış politikası o yıllarda neredeyse bütün Orta Doğu ülkeleri ile arasını sanki bir daha düzelmeyecekmişçesine bozmuştu. İsrail ile ikili ilişkilerde Arap Baharı öncesinde (2009) başlayan kötüye gidiş durdurulamadığı gibi Mavi Marmara olayı ile daha da derinleşmiş ve Netanyahu’nun tekrar başbakan olmasıyla iyice bozulmuştu. Böylece Doğu Akdeniz’in iki kritik ülkesiyle adeta düşman haline gelerek bunları Atina’ya müttefik olarak hediye etmemiz yetmiyormuş gibi, Azerbaycan ile yürüttüğümüz kardeşçe ilişkilere benzer derecede yakın dostluk içerisinde olduğumuz Suriye yönetimini devirme amaçlı Batı politikalarının tam bir parçası olunca (2011) dış politikamız tümüyle rotadan çıkıvermişti. Suriye hükümetini devirme işine birlikte giriştiğimiz Suudi Arabistan, BAE ve hatta Amerika ile Batı bu işten vazgeçtiği halde bizim Beşar Esat’ı devirmeden bu işten vazgeçmemek şeklinde özetlenebilecek yanlış politikamız bu defa da Suudiler ve BAE ile ilişkilerimizi şiddetle gerginleştirmiş ve hatta 2015 yılında yine Suriye konusunda tam karşımızda yer alan Rusya’nın savaş uçağını düşürmeyi bile göze alacak kadar radikalleşmişti.

On yılı aşkın bir süre izlenen ve Orta Doğu’nun en önemli devletlerinin aleyhimize askeri ittifaklar oluşturmaya başladıkları bu politikanın sürdürülemez olduğu açıktı ki, bu konuyu sürekli olarak dile getiren ve yazan birisi olarak, tespitlerimin ve önerilerimin doğru çıktığını görmekten dolayı fevkalade memnunum. Örneğin Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne karşı yürüttüğümüz mücadelede Mısır ve İsrail sadece politik olarak Atina’nın yanında durmakla kalmamış, 2000 yılının sonlarına doğru Yunanistan’ın Girit Adası civarında yapılan askeri tatbikata bu iki Doğu Akdeniz devletinin yanı sıra Suudi Arabistan ve BAE de uzun menzilli F15 uçaklarıyla katılarak adeta Ankara’ya göz dağı vermek istemişlerdi. Kısacası dış politikamız kendi hatalarımız yüzünden tam bir çıkmaza sürüklenmişti.

Yanlış politikalarımız sonucu 2020 yılında birbiri ardına Rusya ile İdlib’de ve Mısır ile Libya’da yaşadığımız diplomatik/askeri krizlerin ardından dış politikanın ulusal çıkar esaslı gözden geçirilmesi bir mecburiyet halini almıştı. O süreç Suudi Arabistan ve BAE ile yumuşama adımlarını beraberinde getirirken Mısır ile de ilk siyasi diyaloğun başlamasını sağlamış ve hatta İsrail ile de ikili münasebetlerin toparlanmasına fırsat vermişti. Önce BAE, İsrail ve ardından Suudi Arabistan ile başlatılan normalleşme adımları hızlı sonuçlar vererek bu devletlerle yakın ilişkiler kurulurken, İsrail ile de Netanyahu’nun başbakanlıktan bir süre uzaklaşmış olmasından da faydalanılarak Ankara-Tel Aviv hattı hızla onarılmıştı. Hatta Netanyahu’nun tekrar başbakan olmasına rağmen Türkiye-İsrail ilişkileri ilerleme göstermiş ve iki lider New York’ta Türk Evi’nde görüşerek ikili ilişkilerin ulusal çıkar odaklı geliştirilmesine verdikleri önemi göstermişlerdi. Gazze faciası bu ikili ilişkilere şimdilik gölge düşürmüş gibi görünse de olayların yatışması halinde Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden toparlanması ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

MISIR İLE YENİ DÖNEM NASIL İLERLEMELİ

Mısır ile bugün yaşanan normalleşme sürecini bu çerçevede ele almak gerekir. Türkiye’nin ideolojik içerikli dış politikasının en önemli tarafını oluşturan Mısır yönetimi karşıtlığı politikasından vazgeçmesi Ankara-Atina eksenini güçlendirirken Kahire-Atina hattının yapaylığını zamanla daha belirgin olarak ortaya koyacaktır. Türkiye ile Yunanistan arasındaki güç mücadelesinde eskiden Mısır ve İsrail tarafsız kalarak Ankara’ya destek vermiş olurlardı. Şimdi öncelikle Mısır’ı bu çizgiye tekrar getirmek gerekecektir ki, Türkiye ile ulusal çıkar esaslı yakın ve dostane ilişkiler kuracak olan bir Mısır’ın Yunanistan ile Türkiye’ye karşı askeri ittifak içerisinde olması zaten beklenemez. Ticari ve diplomatik ilişkiler içerisinde olmalarının bizim açımızdan çok fazla bir önemi olmayabilir ki, onların da sınırlı kalacağına şüphe olamasa gerektir.

Mısır ile ekonomik ve ticari alanda yürüteceğimiz kapsamlı ilişkilere ilaveten özellikle bölgesel barış ve istikrar açısından işbirliği yapabileceğimiz pek çok proje olduğu açıktır. Şimdilerde çok öne çıkan Gazze faciası ve Filistin sorununda Mısır’ın diğer Arap ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE ve vd.) ile birlikte önce kalıcı bir ateşkes ve ardından da tam bağımsız Filistin Devleti politikalarına destek olmamız çıkarlarımıza uygun olabilir. Bu konuda belirlenecek politikanın ve varılacak nihai uzlaşmaların Türkiye tarafından şekillendirilmesinden ziyade Mısır ve diğer Arap ülkelerinin himayesinde/mimarisinde belirlenecek politikaların Ankara tarafından desteklenmesi ve soğuk bir barışa ulaşılabilmesi halinde bunun içeriğinin yapıcı/pozitif unsurlarla doldurulması Ankara’nın çıkarlarına daha uygun görünüyor.

Öte yandan Mısır ile özellikle Libya’ya barış ve istikrar getirme konusunda da işbirliği yapılabilir ki, bu konu Türkiye’nin çıkarları açısından çok daha önemli olabilir. Başkentte faaliyet gösteren ve uluslararası kabul gören Trablus hükümeti ve Doğu Libya’da Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi arasındaki iktidar mücadelesinin iki rakip sponsoru olarak hareket etmek yerine Türkiye ve Mısır bu grupları uzlaştırmaya çalışarak Kuzey Afrika’nın bu önemli ülkesine barış ve istikrar getirmeye önemli katkılarda bulunabilirler. Türkiye’nin daha önce Rusya ve İran’la birlikte Suriye’ye barış getirmek amacıyla kurduğu Astana Platformu modeli bu defa da Kahire Platformu şeklinde düşünülebilir ki, böyle bir girişim Ankara-Kahire ilişkilerinde güven unsurunu öne çıkarabilir.

Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’nin katılacağı bu Platforma Libya petrolünün en büyük tüketicisi İtalya ve hatta Kaddafi zamanında bu ülkeyle önemli bağlantılar kurmuş olan Rusya da davet edilebilir. Fransa ve İngiltere’nin başını çektiği ve Amerika’nın da NATO ile birlikte katılarak istikrarsızlaştırdıkları Libya’nın 2011 öncesi yıllarda Afrika kıtasında kişi başına düşen en yüksek milli gelire sahip olduğunu, demokratikleştirildikten sonra Afrika içlerinden gelip Avrupa’ya geçmeye çalışan illegal göçmenlerin açık hava köle pazarlarında alınıp satıldığı bir ülke haline dönüştürüldüğünü unutmamak gerekiyor. Libya’nın istikrarı bizim bu devletle yaptığımız münhasır ekonomik bölge anlaşmasının da bölgesel kabul görür hale gelmesine ciddi katkılarda bulunması ve Yunanistan’ın tezlerini zora sokması kuvvetle muhtemeldir.

Kısacası Mısır ile yağacağımız epeyce iş ve elde edeceğimiz karşılıklı ortak çıkar var ama iç işlerine karışmamaya itina gösterilmesi, bizim de destek vereceğimiz Filistin devleti konusunda önceliğin/liderliğin çoğu zaman Mısır’da olması ön kabulüyle hareket edilmesi, başta Libya meselesi olmak üzere ulusal çıkarlara öncelik verilmesi ve gerek Mısır gerekse bölgedeki alt yapı projelerinden pay almaya odaklanan bir politikada sebat gösterilmesi elzem görünüyor.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Steadfast Defender-24 bize ne anlatıyor?

Yayınlanma

Yazar

NATO’nun Soğuk Savaş dönemi sonrası en büyük askeri tatbikatı olarak bilinen Steadfast Defender-24 (Sarsılmaz Savunucu-2024) başladı.

Bu tatbikat, hem çapı hem de hedefi gereği tarihsel bir niteliğe sahip ve ABD önderliğindeki Atlantik İttifakı’nın ‘büyük resminde’ önemli bir yer tutuyor.

Ancak, tatbikatın hem Batı medyasında hem de Türk medyasında kendine yeterince yer bulmaması dikkat çekici. Günümüzde askeri hareketlilikler dünya kamuoyu için sıradanlaştı mı bilinmez, ancak Steadfast Defender-24 ve halihazırda devam etmekte olan çok sayıda diğer tatbikat, Kolektif Batı’nın savaşa hazırlıklarda vites artırdığının önemli bir göstergesi.

Peki, Steadfast Defender-24 ve diğer tatbikatlar bize ne anlatıyor, nasıl bir askeri hareketlilik bekleniyor?

Steadfast Defender-24 tatbikatı, tek bir ana askeri hareketliliği değil, 15 tatbikatlık bir döngüyü temsil ediyor.

Tatbikat kapsamında, başta 11 çok uluslu ve 4 ulusal kuvvet eğitim tatbikatı düzenlenmesi planlanmıştı. Ancak yapılan son düzenlemenin ardından, 13 tatbikat ve 6 ulusal tatbikat düzenlenecek. Böylece, ABD Ordusunun Avrupa ve Afrika bölgelerindeki en büyük manevralarını Steadfast defender-24 komutanlığı nisandan mayısa kadar yapmaya karar verdi.

Şimdiye kadar planlanan en büyük tatbikatlar şu şekilde:

‘Joint Warrior-24’ – Birleşik Krallık, Şubat – Mart

‘Solid Approach-24’ – Doğu Avrupa ülkeleri, Şubat – Mayıs

‘Arctic Dolphin-24’ – Norveç ve Kuzey Denizi sularının yanı sıra Birleşik Krallık, Norveç ve İsveç toprakları, Şubat – Nisan

‘Northern Response-24’ – Norveç, İsveç ve Finlandiya, Mart

‘Brilliant Jump-24’ – Polonya, Almanya, Şubat

‘Movable Defender-24’ – Birleşik Krallık, Şubat – Mayıs

‘Slovak Kalkanı-24’ – Slovakya, Mayıs

‘Trojan Trail-24’ – Yunanistan, Romanya, Gürcistan, Şubat-Mayıs

‘Bahar Fırtınası-24’ – Estonya, Mayıs

Almanya kritik

Aynı zamanda, dikkat çekici tatbikatlardan bir diğeri olan Alman Quadriga-24 tatbikatı da dört aşamada gerçekleştirilecek.

İlk aşama ‘Büyük Kuzey-24’… 5 – 14 Mart tarihleri arasında Hızlı Kuvvetler Tümeni (Stadtallendorf) ve Gebirgsjägerbrigade 23 (Bad Reichenhall) birlikleri Norveç’e konuşlandırılacak.

İkinci aşamada, 21 Nisan – 26 Mayıs tarihleri arasında, Oldenburg’daki 1. Zırhlı Tümeni birlikleri Polonya ve Litvanya’ya konuşlandırılacak.

‘Büyük Güney-24’ isimli üçüncü aşamada, Hızlı Kuvvetler Tümeni (Stadtallendorf) 7 – 24 Mayıs tarihleri arasında Norveç’ten Macaristan ve Romanya topraklarına demiryolu, hava ve karayolu ile nakledilecek.

4. aşama ‘Büyük Quadriga-24’te ise 15-30 Mayıs tarihleri arasında 10. Kolordu’ya bağlı birlikler Norveç’ten Litvanya topraklarına, Baltık Devletleri ile diğer Avrupa NATO ülkeleri arasındaki tek NATO kara köprüsü olan Suvalki Koridoru’na ulaşacak.

Quadriga-24 tatbikatına ayrıca Hollanda’dan bireysel birlikler, Fransız-Alman Piyade Tugayı, siber ve bilgi güvenliği oluşumları ve destek birimleri de katılacak.

Ulusal tatbikatlar

Steadfast Defender-24 manevraları ile ortak bir operasyonel arka plan çerçevesinde, ulusal düzeyde gerçekleştirilecek tatbikatlar ise şu şekilde:

‘Winter-24’ (Letonya, Şubat) ve ‘Crystal Arrow-2024’ (Mart)

‘Kış Kampı-2024’ (Estonya, Şubat)

‘Vihuri-24’ (Finlandiya, Şubat)

‘Dragoon-24’ (Polonya, Şubat-Mart)

‘Brave Warrior-2024’ (Macaristan, Mayıs).

Bunların yanında, nisan-mayıs aylarında 3 çok uluslu tatbikat planlanıyor:

‘Rapid Response-24’ (Bulgaristan, Estonya, Finlandiya, Macaristan, İtalya, Litvanya, Moldova, Polonya, Romanya, Kuzey Makedonya, İsveç, Finlandiya ve Estonya)

‘Immediate Response-24’ (Danimarka, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Almanya, Macaristan, Norveç, Polonya, Slovenya, Slovakya, İsveç)

‘Sabre Strike-24’ (Almanya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Letonya, Litvanya, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Estonya)

Toplamda, tüm NATO üyesi ülkelerden askeri birliklerin dışında, ittifaka yeni katılan İsveç ve Gürcistan, Moldova ve Kosova güvenlik güçlerinin de yukarıda sayılan askeri faaliyetlere katılması planlanıyor.

Tatbikatta, ilgili kuvvetlerin ve araçların toplam sayısının 100 bin askeri personele, 15 bine kadar hava savunma teçhizatına, yaklaşık 300 uçağa ve 300’den fazla hava aracına ve 70’ten fazla gemiye ulaşması bekleniyor.

Aynı zamanda, ABD Hava Kuvvetleri de dahil olmak üzere toplamda 600-700 uçuş sortisinin gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.

Steadfast defender-24’ün ana özelliği, üç koalisyon birlik grubunun (kuvvetlerinin) eşzamanlı olarak konuşlandırılması ve uygulanması olacak. Batı’daki ana grup ve Arktik ve Güney-Batı yönlerindeki ek gruplar iki aşamada hareket edecek:

Şubat – Nisan aylarındaki birinci aşamada ‘United Warrior-24’, ‘Brilliant Jump-24’, ‘Saber Strike-24’, ‘Dragoon-24’ ve ‘Northern Response-24’ tatbikatları çerçevesinde, ABD Hava Kuvvetleri ve ABD Deniz Kuvvetleri’nin hava ve deniz nakliye komutanlıklarının imkanları kullanılarak Amerika kıtasından Avrupa’ya personel, askeri teçhizat ve kargo transferi gerçekleştirilecek.

Nisan – Mayıs aylarındaki ikinci aşamada ise, ‘Acil Müdahale-24’, ‘Mobil Savunucu-24’ ile koalisyon grubunun ana kuvvetlerinin Doğu Avrupa ülkeleri sınırlarına taşınması planlanıyor.

Hızlı Müdahale-24’te ise, stratejik açıdan önemli bölgelerin taktik hava kuvvetleri tarafından ele geçirilmesi ve elde tutulması tatbik edilecek.

‘Great Quadriga-2024’ ve ‘Slovak Shield-24’ ile de, yerleşik birlikler tarafından bir saldırı başlatılması tatbik edilecek.

Ukrayna işin neresinde?

Bir başka ‘ilginç’ askeri etkinlik olarak da, Ukrayna Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların ‘karşı saldırı’ konusunda eğitilmesinin planlandığı ‘Livex-24’ adlı çok uluslu özel tatbikat düzenlenecek. Tatbikatın şubat ayı sonunda, Atlantik bölgesi ve İspanya’da gerçekleştirilecek olması oldukça dikkat çekici.

Şu evrede, NATO askeri liderliği ve ulusal silahlı kuvvetler, kuvvetlerin ve araçların transferi için rotaları, üye ülkeler arasındaki sınırları geçme sırasını belirlemekte konuşlanma yerlerini netleştirme evresinde.

Bu arada, bütün bu tabloda, Türkiye’nin de üyeliğine onay verdiği, NATO’nun İsveç’e yönelik ilgisinin asıl sebebinin ise, İsveç’in stratejik konumundan kaynaklandığı ortada. İsveç, hem coğrafi olarak, hem de siyasi olarak bu yeni savaş konseptine ‘iyi bir şekilde’ hazırlanıyor.

Bütün bunlar ne demek?

Steadfast Defender-24 tatbikatı gibi büyük çaplı askeri faaliyetler, ABD’nin öncülüğündeki Kolektif Batı’nın söylemler düzeyinde ‘güç gösterisi’ ve ‘caydırıcılık politikasının’ birer yansıması.

Ancak, bu tatbikatlar sadece birer savaş provası olarak değil, aynı zamanda savaş tehdidini artırma ve çatışma alanlarını genişletme niyetinin birer işareti olarak da okunmalı. Özellikle Rusya-Ukrayna çatışmalarıyla bağlantılı olarak hayata geçirilen bu tür faaliyetler, Batılı güçlerin barışa vurgu yapsalar da aslında savaş potansiyelini artırma eğiliminde olduklarını gösteriyor.

Baltık ve İskandinav bölgelerindeki askeri etkinliğin ve söz konusu ülkelerin askeri harcamalarının artırması ise bu eğilimin en büyük göstergelerinden.

‘Barış’ dönemlerinin ‘savaşlar arasındaki mola dönemleri’ olduğu söylenir hep. Bu söylem aslında biraz eksik. Savaş, kimi zaman sıcak askeri çatışma, kimi zaman soğuk, kimi zaman ekonomik ve kimi zaman sosyal alanda ‘renkli’ versiyonlarıyla aslında hiç sona ermeyen bir konsept.

Yukarıda saydığımız bütün bu tatbikatlar listesinin karmaşıklığını bir kenara bırakıp ‘büyük resme’ bakıldığında, NATO askeri güçlerinin Avrupa’nın kuzey, doğu ve güney kanatlarında eş zamanlı olarak koordineli bir şekilde hareket edeceği görülüyor. Dolayısıyla, Steadfast Defender-24 tatbikatının uygulanacağı coğrafya ve tatbikatların niteliğinin, Rusya ve Belarus’a karşı doğrudan bir ‘savaş tatbikatı’ olduğu ortada.

Özetle, Avrupa kıtasında tarih büyük oranda tekerrür ediyor diyebiliriz. Sosyal huzursuzlukların arttığı, ekonomik krizin derinleştiği, aşırı sağın yükseldiği bir iklimde Batılı yöneticiler -aynı 3. Reich’in yaptığı gibi- askeri harcamaları artırarak doğuya doğru ilerlemeye hazırlanıyor…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English