Bizi Takip Edin

Rusya

Fyodor Lukyanov: Eski dünya düzenine dönüş olmayacak

Yayınlanma

Valday Kulübü Araştırma Direktörü ve Russia in Global Affairs Genel Yayın Yönetmeni Prof. Fyodor Lukyanov, Rusya’nın önde gelen ekonomi gazetelerinden Vedomosti’ye (ABD’deki Wall Street Journal’ın muadili) verdiği mülakatta, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumsal dünya düzeninin geri dönülemez şekilde çöktüğünü ve yerini kuralsız, kaotik bir “gerçek çok kutupluluğa” bıraktığını ifade ediyor. Lukyanov’a göre günümüzdeki küresel sistem artık yerleşik normlarla değil, devletlerin öz güçleri ve mukavemet (resilience) kapasiteleriyle ayakta kaldığı bir “güçler sıralamasına” dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri’nin Trump yönetimindeki stratejisi, hegemonyasının kaçınılmaz düşüşü öncesinde elindeki muazzam kaynağı kullanarak geleceğin rekabeti için azami avantajı devşiriyor. Lukyanov’un değerlendirmesine göre Rusya açısından bu süreç, dış dünyaya yeni ideolojik teklifler sunmaktan ziyade, iç kalkınmaya ve dış şoklara karşı ulusal direnci artırmaya odaklanmayı zorunlu kılan pragmatik bir dönem.


Fyodor Lukyanov: Eski dünya düzenine dönüş olmayacak

Roman Romanov
Vedomosti
10 Şubat 2026

Dünya durmaksızın değişiyor; onunla birlikte, hepimizin yüzleşmek zorunda kaldığı meydan okumalar da… İnsanlığın, çatışma ve belirsizliğin giderek tırmandığı yeni bir dünya nizamına geçiş yaptığı o “kusursuz fırtına” [1], Rusya’yı da teğet geçmeyecek. Russia in Global Affairs (Küresel Politikada Rusya) dergisinin genel yayın yönetmeni Fyodor Lukyanov [2], Vedomosti gazetesine verdiği mülakatta, bu çok kutuplu dünyada Rusya’nın muhtemel yerini anlattı.

Fyodor Lukyanov

Son zamanlarda uluslararası durumun değiştiğine dair söylemleri sıkça işitiyoruz. 21. yüzyılın kaderini tayin edecek olan şu “küresel tektonik değişimler” [3] tam olarak nedir? İnsanların dilinden düşürmediği bu mesele neyin nesidir?

Uluslararası sistem, seksen yıl boyunca önce gayet nizamlı, sonraları giderek gevşeyen, ancak yine de o nizamın mirasını taşıyan bir yörüngede seyretti. Bu, İkinci Dünya Savaşı’nın neticesinde tesis edilmiş bir düzendi. Sistemin dayanıklılığını özetlemek gerekirse; uluslararası ilişkileri -mutlak manada olmasa da- düzenleme yetkisi ve imkânı, belirli kurumlara devredilmişti.

Bu, dünyanın en kudretli devletlerinin iradesiydi. Bu uluslararası ilişkiler mimarisinin temel taşı, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde kurulan Birleşmiş Milletler’di. Daha sonra bunun üzerine, belirli alanlardaki davranış normlarını ve kurallarını tahkim eden diğer kurumlar inşa edildi. Sistem, savaştan bir süre sonra güçler arasında oluşan parite sayesinde nispeten istikrarlı işleyebildi. Bu denge asla mükemmel değildi; lakin güçler birbirine şu veya bu şekilde denk düşüyor, birbirini tartıyordu. Ve tüm uluslararası sistem, öyle ya da böyle bu güçlerin etrafında kurgulanmış, daha doğrusu tanzim edilmişti. Burada durumu abartmamak ve idealize etmemek gerekir. Bu sistem bir saat gibi tıkır tıkır işlemedi. Onlarca yıl boyunca sayısız hadiseye, sistem arızasına ve savaşa şahit olduk. Ancak bir “dünya savaşı” çıkmadı. Aslolan da buydu.

20. yüzyılın ilk yarısından çıkarılan ders şuydu: İşler oluruna bırakılırsa, sonu cihan harbiyle biter. İşte bu sistem, tüm artıları ve eksileriyle, dünya tarihi ölçeğinde “düzenlenmişlik” bakımından emsalsizdi. Ne daha önce ne de -iddia ediyorum- daha sonra buna benzer bir şey görülmüştür ve görülecektir. Fakat bu sistem miadını doldurdu. Zira o dönemin kurumları, artık tasarlandıkları gibi çalışmıyor. Hatta hiç çalışmıyorlar. İşte asıl eksen kayması budur. Artık, yerleşik davranış kurallarının varlığına ve bunları düzenleyen kurumlara bel bağlayamayız.

Yani o meşhur çok kutupluluğa [4] mı geçiş yapıyoruz? Zira dünyanın, farklı güç merkezlerinin Amerika-Çin rekabeti içinde kendine yön bulmaya çalıştığı yeni bir “iki kutupluluk” eşiğinde olduğu görüşü de hâkim…

Her ikisi de vaki. Fakat çok kutupluluktan bahsedeceksek, bunun bir “sistem” değil, içinde bulunduğumuz bir “ortam” olduğunu idrak etmeliyiz: Farklı çaplarda çok sayıda nüfuz merkezi, güç ve çıkar odağı mevcut. Bunların kimi dünya ahvalini daha çok, kimi daha az etkiliyor. Hepsi değil tabii, topu topu yirmi kadar odak… Amerikan hegemonyası devrinde tahayyül ettiğimiz çok kutupluluk ile bugün elimizde olan çok kutupluluk, birbirinden siyahla beyaz kadar farklı.

O hayali çok kutupluluk bir ütopyaydı. Malum sebeplerle, Amerikan tahakkümüne bir tepkiydi. Üstelik kimseye bir yükümlülük getirmiyordu. Yani sadece hegemonyadan hoşlanmadığımızı beyan ediyorduk. Ve bu fikir, pek çoklarını aynı çatı altında toplayabiliyordu; zira hegemonyadan kim hazzeder ki? Prensipte hiç kimse.

Şimdi ise o süslü çok kutuplulukla değil, gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu gerçeklikte baş kutup hâlâ ABD. Ve bugün onların çok kutupluluğa bakışını, Trump’ın idraki üzerinden okuyabiliriz: Ortada pek çok merkez var, düzenli ilişkiler yok; o halde gücü yeten yetsin, yetmeyen kenara çekilsin. “Yapabiliyorsan yap, yapamıyorsan kusura bakma, o zaman biz yaparız.” İşte onun anlayışındaki çok kutupluluk budur.

Ancak bu, onların çok kutuplu dünyayı “tüm kutupların uzlaşması gereken bir yer” olarak gördükleri anlamına gelmiyor. Kutuplar sadece imkânlarına göre sıralanmalıdır. Ve Birleşik Devletler’in imkânları -en azından öngörülebilir tarihsel süreçte- diğerlerinden bariz şekilde fazla olduğu için, yani birikmiş avansı çok büyük olduğu için durum ortada. Evet, belki Amerika’da bile herkes geleceğin ABD etkisinin azalması, sönümlenmesi yönünde olacağını kabul ediyor; lakin bu bir anda olacak iş değil. İkincisi, birikmiş olan o ivme ve kaynak hâlâ çok muazzam.

Dolayısıyla yaşananları, şahit olduğumuz tüm bu şahane fantazmagoryaları [5] şöyle de yorumlamak mümkün: Amerikan yönetimi, bunun bir kırılma anı olduğunu anlıyor ya da hissediyor; bu noktadan sonra Amerikan nüfuzu inişe geçecek. Bu yüzden, ellerindeki o birikmiş gücü azami ölçüde kullanarak, gelecek için şimdikinden çok daha iyi pozisyonlar elde etmeye çalışıyorlar. Biliyorlar ki ileride bu pozisyonlar rekabete açık olacak, itiraz edilecek; ama şimdi ne kadar çok şeyi, tabiri caizse, kendi tarafına kürelersen, geleceğin rekabetine o kadar hazırlıklı olursun.

Peki bu şartlar altında Rusya nasıl bir tavır takınabilir? Yeni uluslararası ilişkiler sistemine geçiş sürecinde kendine has bir teklif sunabilir mi?

Esasen, biz de oldukça kaotik özellikler taşıyacak olan köklü değişimler çağına henüz adım attık.

Kimsenin nereye gittiğimize dair bir fikri yok. Ne en güçlü ve nüfuzlu olanların, ne de bilakis başkalarını takip etmek zorunda kalanların…

Bizim ve dünyadaki diğer tüm ülkelerin, bu değişimlere adapte olmaktan başka çaresi yok. Her şey sürekli değişiyor ve her an reaksiyon gösterilmesi gerekiyor. Öyle bir an geliyor ki, herhangi bir ülkedeki -hele ki bizim gibi büyük ve karmaşık ülkelerdeki- iç durum, her türlü dış politika hamlesinden çok daha mühim hale geliyor. Şimdiki asıl vazife dünyaya “yeni bir şey” sunmak değil. Asıl vazife, kendi dayanıklılığımızı, mukavemetimizi [6] tahkim etmektir. İngilizcede güzel bir kelime var, Rusçada tam karşılığı yok: “Resilience”. Bu; tahammül, direnç ve esneklik gibi vasıfların bir nevi alaşımıdır. İşte bugün herhangi bir ülke için en hayati husus budur. Ve tüm bunlar, dünyanın hangi badirelerden geçeceğine dair belirsizlikle, hatta bazı durumlarda korkuyla iç içe geçmiş durumda.

Eğer geleceğe dair bir korku faktörü varsa ve aynı zamanda dış politika kararlarında geleneksel kurumların rolü azalıyorsa; ŞİÖ (Şanghay İşbirliği Örgütü) gibi ihtisaslaşmış uluslararası örgütlerin yahut BRICS gibi grupların akıbeti ne olur? Zira devletler arası ilişkilerde olup biteni bu korkuyla harmanlarsak, bu tür grupların sadece birer tartışma platformu olarak işlevinin hayli kısıtlı olduğu sonucu çıkmaz mı?

Sadece onların değil, “asla etkilenmez” denilenler de dâhil olmak üzere, ağır bir kriz geçiren tüm eski kurumlar sisteminin işlevi kısıtlanmış durumda. Lakin yeni kurumlar da henüz rüştünü ispat edemedi. Bunlar çeşit çeşit. ŞİÖ ve BRICS’ten bahsettiniz. Bunlar elbette farklı şeyler. ŞİÖ’nün kaderinin çetrefilli olduğunu düşünüyorum. Orada çok sayıda ülke var ve bunların bir kısmı birbiriyle zor konuşuyor. Ancak ŞİÖ özelinde neyle iştigal edebilecekleri oldukça açık. Bu, dünyanın çok önemli bir bölgesinde, büyük bir bölgesel örgüt. Avrasya sistemi, çeşitli meselelerin çözümünü, hem de kendi içinde çözümünü talep ediyor.

BRICS’e gelince; bu grup için karar anı gelip çattı. Her şey “çok kutupluluk” sloganları etrafında dönerken manzara kusursuz görünüyordu. Fakat işte çok kutupluluk peyderpey geliyor, ama mahiyetinin bambaşka olduğu ortaya çıkıyor. Ve burada BRICS’in önünde hem ciddi imkânlar hem de meydan okumalar var.

İkilem şurada: Eğer bu topluluğun üyelerinin asıl gayesi bağımsızlıklarını beyan etmek ve ABD ile çatışmamaksa; korkarım BRICS kuru bir harf yığınından öteye gidemez. Yok eğer ülkeler, ABD ile doğrudan çatışmadan kaçınmanın yolunu bulur ve aynı zamanda potansiyellerini -bilhassa ekonomik potansiyellerini- hakiki manada birleştirebilirse, o vakit müspet bir netice çıkabilir. Doların kullanılmadığı alternatif bir alan, somut sorunları çözmek için kendi içlerinde kurdukları kurumlar… İşte BRICS’in hedefi aslında bu olmalı. Tabii bu durumda BRICS’in ve ilgili ülkelerin, ABD tarafından çok sert bir baskının hedefi haline geleceği aşikâr.

BRICS, sınırları ve yapısı donmuş bir kurum değil. Böyle olup olmayacağı da meçhul. Pratik riskler düzeyinde ise; ister Mısır olsun, ister hâlihazırda sert bir çatışma içinde olan Güney Afrika, isterse Hindistan… Herhangi bir BRICS ülkesi için ABD ile keskin bir ihtilafa düşmek, iç kalkınma hedefleriyle hiç de örtüşen bir şey değil. Ve yukarıda da değindiğimiz gibi; uluslararası sistemdeki mevcut değişimler bağlamında herhangi bir ülke için asıl öncelik, iç kalkınmadır.

Şimdi ABD’ye gelelim. Trump, Joe Biden ile kıyaslandığında Rusya’ya karşı daha yapıcı bir retorik inşa etti. Ancak kamuoyu önünde odağında şimdilik sadece Ukrayna krizinin çözümü var. Bu, onun çözüm yoluyla ilişkilerin ilerlemesi için bir imkân gördüğü anlamına mı geliyor? Yoksa çözümü sırf çözüm olsun diye mi istiyor? Yani “Ben bunu başardım” deyip seçmenlerine sunmak ve sizin de belirttiğiniz gibi önceliği iç politikaya vermek için mi?

Trump için hepsi birden önemli. Şunu unutmamak gerek; Amerikan seçmeni için Rusya meselesi ve bilhassa Ukrayna ihtilafı bir öncelik değil. Her ne kadar kendisini tamamen iç politikaya adama vaadinde bulunsa da, ikinci döneminin ilk yılının hiç de öyle geçmediğini, dış politika meseleleriyle daha fazla meşgul olduğunu görmezden gelemeyiz. Kısmen, iç ve dış meselelerin birbirine ne denli bağlı olduğunu idrak ettiği için…

Ukrayna özeline gelirsek; Trump, konuyu zayıf kavrayışının esiri oldu. Şüpheleniyorum ki, “her şeyi şıp diye çözerim” derken buna gerçekten inanıyordu. Şöyle düşünüyordu: “Bu yarım akıllı Demokratlar her şeyi şişirdi, çözmek için parmaklarını bile oynatmadılar; ama ben gelirim, ben ikisini de, Putin’i de Zelenskiy’i de ciğerine kadar tanıyorum, onlar da beni tanır, şimdi hallederiz.” Neticede, ne onunla ne de öbürüyle işlerin yürümediğini görünce muhtemelen kendisi de biraz şaşırdı. Bu arada, bizde pek tartışılmayan ama oldukça mühim bir husus bu.

Biz bir şekilde a priori olarak şundan yola çıkıyoruz: Ukrayna bir “vekil”, dolayısıyla bir kukladır. Kuşkusuz Kiev üzerinde ve bilhassa Zelenskiy üzerinde dış tesirin derecesi fevkalade yüksektir. Ancak nihayetinde Trump bile ona ve genel olarak Ukrayna yönetimine hiçbir şeyi dikte edemiyor. Bunun birkaç sebebi var. Biri iç kısıtlayıcılar. Diğeri, Kiev’in müzakere sürecinde Washington’ın oyun planını her ne pahasına olursa olsun bozma becerisi. Neticede Trump bu işe saplandı kaldı. Saplanınca da, daha önce defalarca tehdit ettiği gibi kenara çekilmek “ağır abiliğe” sığmazdı. Bu arada, artık bu tehditleri savurmayı kesti. Aynı zamanda, bu çatışmanın kendisine kehanet edildiği üzere bir “Trump Savaşı”na dönüşmesine de izin vermedi.

Onun açısından çatışmanın sona ermesi, tartışmasız bir hedef. Bu hem prestijli hem de ABD dış politikası için daha öncelikli alanlara, mesela Asya-Pasifik bölgesine odaklanmayı mümkün kılacak. Oradaki ana hikâye Çin ile rekabet. Peki, bu çatışmanın bitişini Rusya ile yeni ilişkilere açılan bir kapı olarak görüyor mu? Mümkün, lakin bunun onun için prensip meselesi olduğunu sanmıyorum. Her halükârda, Ukrayna krizi çözülmeden ikili ilişkilerde esaslı bir yenilenme neredeyse imkânsız.

Peki, çatışmanın çözümüne ulaşıldığını varsayalım; bahsettiğiniz o yenilenme nasıl gerçekleşebilir? İlişkilerdeki çatışma dozu azalır mı?

Mucize beklememek lazım. ABD içinde ilave çalışma gerektiren pek çok husus var. Mesela yaptırım rejiminin nasıl ve hangi sıklıkla gevşetileceği… Kongre’nin rolü dikkate alındığında, bu alanda bir mesafe katedilip katedilemeyeceği bile meçhul.

İlişkilerin normalleşme perspektifini olumlu etkileyen faktörler var. Örneğin Amerikan havayolu şirketleri, rekabet güçlerini artırmak ve fiyatları dengelemek için yeniden Rus hava sahasını kullanma imkânına kavuşmayı arzuluyor. Ama “Şimdi Ukrayna konusunda anlaştık, haydi ilişkilerde yeni bir çağ başlasın” diye umutlanmak… Hayır, böyle bir şey olmayacak. Belki de olmamalı. Her şey kendi mecrasında, tabii seyriyle ilerlemeli.

Çatışma ortamı çok da azalmayacak, muhtemelen şekil değiştirecek. ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisini ele alalım. İçinde yazılanların pek çoğu kulağımıza hoş gelebilir. Ama orada bize pek de öngörülebilirlik vaat etmeyen başka şeyler de var. İşte Trump, Rusya ile Avrupa arasındaki diyaloğu teşvik etmek istiyor. Buradaki asıl amacın bizi Çin’den koparmak olduğu aşikâr. Ve biz sanki Gorbaçov tarzı değil de Trump tarzı bir “Ortak Avrupa Evi” fikrine geri dönüyoruz. Ben bunun hayata geçirilebilir olduğunu düşünmüyorum. Bize lazım mı? Kuvvetle muhtemel, hayır.

Dahası, yeni dünya düzenine geçiş hızlandıkça çatışma potansiyeli keskin bir şekilde artacak.

O halde Trump’ın başkanlığı bizim için daha güvenli diyebilir miyiz?

Bizim durumumuz özelinde, evet diye düşünüyorum. Gerçi 2024’te Demokratlar kazansaydı bile, mevcut çatışmanın zirve noktasının aşıldığını ve bu umutsuz durumdan bir şekilde sıyrılmak gerektiğini anlayacakları yönünde bir görüş de var.

Ancak Trump’ın açık ve net bir şekilde, kimsenin tarafında olmadığını, sadece askeri harekatı durdurmak istediğini ilan etmesi, devrim niteliğinde bir kaymaydı. Bundan önceki üç yıl boyunca Batı’da birinin çıkıp Ukrayna’nın tarafında olmadığını söylemesi hayal bile edilemezdi. Trump fiilen bunu yaptı; gerçi henüz somut bir sonuca ulaşmış değil.

5 Şubat’ta Yeni START (Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması) [7] süresi doldu. Soğuk Savaş yıllarında Sovyet-Amerikan ilişkilerinin, sonrasında ise Rus-Amerikan ilişkilerinin ana ekseni silahlanmanın kontrolüydü. Diğer paralel mini hikâyeler de bu eksen etrafında şekillenirdi; ekonomik işbirliği, kültürel temaslar, eğitim değişimleri vs. Şimdiki yönetim, meseleye geleneksel anlayışla, yani “toplanalım, silah sayısını sınırlayalım” şeklinde yaklaşmaya pek hevesli görünmüyor. Amerika’nın Trump döneminde bu meseleye yaklaşımının, uzun vadeli seçilmiş bir model olduğunu söyleyebilir miyiz?

Silahların kontrolü sistemi, 60’larda ortaya çıktığı ve sonrasında geliştiği haliyle bitmiştir. Çünkü her şey değişti. Sadece ikili düzeyde (Rusya-ABD) kalması artık anlamsız; zira Rusya ve ABD hâlâ ezici miktarda savaş başlığına sahip ve henüz kimseyle kıyaslanamaz durumdalar. Ancak varsayımlara bakılırsa Çin, Rusya ve ABD seviyesine çıkmak için değilse bile, bu kategoriye (büyükler ligine) geçiş yapmak için sistemini aktif olarak geliştiriyor ve artırıyor.

Bence bugün dünyada olup bitenler, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (1968) da dâhil olmak üzere, bu alandaki tüm rejimlerin geleceğine dair pek çok soru işareti doğuruyor. Yılın başında Amerika’nın Venezuela’ya yönelik operasyon örneğine dönelim. Böyle bir ortamda mesela Brezilya çıkıp, “Gördüklerimizden sonra bizim ne garantimiz var?” diyebilir. Ve yavaş yavaş tüm ülkeler, kendi askeri imkânlarını artırmanın hayati bir zaruret olduğunu idrak ediyor.

Hülasa, çoğu ülke bu kategorilerde düşünmeye başlıyor. Ve burada kısıtlamalardan bahsetmek, bana kalırsa pek mümkün olmayacak. Elbette zor kullanarak herkesi tavize zorlayabilirsiniz. ABD’nin İran politikası buna iyi bir örnek. Ama herkesi bombalayamazsınız ya… Ekonomik olarak boğabilirsiniz, ki Trump bunu sıkça yapıyor. Yine de dünyada böyle bir atmosfer varken; bir yandan hukuksuzluğu, “başıbozukluğu” propaganda edip, diğer yandan herkese “siz yapamazsınız” demek fıtrata aykırıdır. Bu düpedüz eşkıyalık olur.

Peki o zaman, ilişkilerimizde silahlarla bağlantılı olmayan, ana damar olabilecek bir konu var mı? Ekonomi veya ticaret gibi?

Silahlanma konusu kendi başına bir yere kaybolmayacak. Biz bu potansiyele ve birbirimizi fiziksel olarak yok etme kapasitesine sahip olduğumuz müddetçe, bu konu masada kalacak. Dahası, bence bu yeni şartlarda; caydırıcılık potansiyelinin tahkimi, geliştirilmesi ve bunun “gösterilmesi”, doğrudan çatışmanın eşiğinde durabilmek için çok önemli bir faktör olacak.

Nihayetinde, bir doğrulama ve izleme sisteminin olması elbette iyidir; hani şu çeşitli anlaşmaların ileri safhalarında olduğu gibi, şeffaflık seviyesinin artırılması…

Bir yandan, stratejik istikrar alanında şu an her şey daha karmaşık ve muğlak görünüyor. Diğer yandan, devrimizde hiçbir şeyi gizlemek mümkün değil. Her şeyi kontrol eden o kadar gelişmiş sistemler var ki, şüpheleniyorum, özel bir anlaşmaya bile gerek yok. Zaten herkes her şeyi az çok anlıyor, görüyor ve buna göre sonuç çıkarıyor.


[1] “Kusursuz Fırtına” (İdealnıy ştorm): Sebastian Junger’in kitabından ve sonraki Hollywood filminden küresel literatüre giren “Perfect Storm” deyimi. Rusçada “İdealnıy” (İdeal) kelimesi hem “mükemmel” hem de “fikirsel/soyut” anlamına gelir. Ancak burada meteorolojik bir terim olarak, birden fazla olumsuz faktörün (ekonomik kriz, savaş, kurumların çöküşü) aynı anda birleşerek yarattığı yıkıcı etkiyi anlatır. (ç.n.)

[2] Fyodor Lukyanov (Фёдор Лукьянов): Lukyanov, modern Rusya’nın en etkili dış politika düşünürlerinden biridir. Kremlin’in resmi sözcüsü değildir ancak Kremlin’in “beyin takımı” sayılabilecek Valday Kulübü’nü yönetir. Sözleri, Rus devlet aklının (“gosudarstvennik” yaklaşımının) entelektüel ve daha liberal görünümlü bir yansımasıdır. Batı ile Rusya arasında bir “tercüman” işlevi görür; Batı’nın dilini konuşur ama Rusya’nın tezlerini savunur. (ç.n.)

[3] “Tektonik Değişimler”: Orijinal: Глобальные тектонические изменения (Globalnıye tektoniçeskiye izmeneniya): Yüzeydeki küçük sarsıntılardan ziyade, derindeki plakaların (siyasi ve ekonomik temellerin) kalıcı olarak yer değiştirmesini ifade eder. Putin ve Lavrov’un konuşmalarında sıkça geçen, Batı merkezli düzenin çöküşünü meşrulaştıran temel argümandır. (ç.n.)

[4] “Çok Kutupluluk” (Mnogopolyarnost): Rus dış politikasının 1990’larda Yevgeniy Primakov tarafından formüle edilen “Kutsal Kase”sidir. Tek kutuplu (ABD) dünyaya karşı bir başkaldırı teolojisidir. Lukyanov burada çok önemli bir ayrım yapıyor: “Hayal edilen” (ideolojik, romantik, anti-Amerikan dayanışması) ve “Gerçek” (kaotik, kuralsız, herkesin kendi başının çaresine baktığı) çok kutupluluk. Bu, Rus entelijansiyasının hamasetten uzaklaşıp realizme (Realpolitik) dönüşünün işaretidir. (ç.n.)

[5] “Fantazmagorya” (Фантасмагория): 18. yüzyılda icat edilen, hayalet görüntüleri yansıtan bir tür fener (laterna magika) gösterisi. Lukyanov bu kelimeyi, uluslararası siyasetteki akıl dışı, gerçeküstü, adeta bir kâbusu andıran sahneleri (örneğin Trump’ın tutarsızlıklarını veya Batı’nın histerik tepkilerini) betimlemek için kullanıyor. “Hayal âlemi” demek yetersiz kalırdı; “fantazmagorya” kelimesi o grotesk ve kaotik görsel şöleni hissettiriyor. (ç.n.)

[6] “Resilience” (Mukavemet/Dirayet): Lukyanov, Rusçada bu kelimenin tam karşılığı olmadığını söylüyor (“ustoyçivost” sadece istikrar/sabitlik demek). Türkçede “mukavemet” (direnç gösterme) veya “dirayet” (akıl ve sebatla dayanma) bu kavramı karşılayabilir. (ç.n.)

[7] Yeni START (SNV): ДСНВ (Договор о стратегических наступательных вооружениях) / DSNV (Dogovor o strategiçeskih nastupatelnıh voorujeniyah): Nükleer başlıkları ve fırlatma sistemlerini sınırlayan son büyük anlaşma. Lukyanov, “eski tip silahsızlanma anlaşmaları devri bitti” diyerek, nükleer şantajın ve sınırsız silahlanmanın yeni normal olduğu bir “ormanın kanunu” dönemini işaret ediyor. “Eşkıyalık” (banditizm) benzetmesi burada uluslararası hukukun çöküşünü betimliyor. (ç.n.)

Rusya

Çin ve Rusya’dan 2030 hedefli yapay zeka adımı

Yayınlanma

Rusya ve Çin yüksek mahkemeleri, yargı süreçlerinde yapay zekanın ortaklaşa kullanılması ve adli işbirliğinin güçlendirilmesi için süresiz bir anlaşma imzaladı. Rusya’da mahkemelerin yüzde 95’ine 2030 yılına kadar yapay zeka sistemleri entegre edilecek; Çin’de ise yılda 45 milyon davanın görüldüğü yargı ağı algoritmalarla destekleniyor.

Rusya ve Çin, yargı sistemlerinde yapay zeka teknolojilerinin ortaklaşa kullanılması ve adli işbirliğinin genişletilmesi konusunda uzlaştı.

Rusya Yüksek Mahkemesi Başkanı İgor Krasnov, Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün’ün davetiyle Pekin’e giderek iki ülke yargısı arasındaki işbirliği anlaşmasını yeniledi.

Krasnov, çarşamba günü gerçekleşen görüşmede bu tür temasların taraflar arasında eşgüdüm sağladığını belirterek imzalanan belgenin ilişkileri niteliksel açıdan yeni bir aşamaya taşıdığını ifade etti.

Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün ise Moskova ile Pekin arasındaki bağların çalkantılı dünyada dengeleyici bir güç niteliği taşıdığını dile getirdi; suçla ortak mücadele ve adalet alanındaki deneyim paylaşımında önemli başarılar elde edildiğini kaydetti.

Süresiz olarak imzalanan yeni metin; 1998 ve 2006 yıllarındaki işbirliği anlaşmaları ile 2018 tarihli mutabakat zaptının yerini alıyor.

Belge uyarınca taraflar deneyim, analiz ve içtihat paylaşımına gidecek, yargı idaresi ile insan haklarının korunması başlıklarında ortak çalışmalar yürütecek ve Şanghay İşbirliği Örgütü, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği ile BRICS gibi uluslararası platformlarda adımlarını koordine edecek.

Belge kapsamındaki talep ve temasların uluslararası adli yardım niteliği taşımadığı da kayda geçirildi.

Yargıda yapay zeka entegrasyonu hız kazanıyor

Görüşmelerde adalet sistemlerinin dijital dönüşümü öne çıkan başlık oldu. Ziyareti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in belirlediği yakınlaşma çizgisinin doğal bir adımı olarak nitelendiren Krasnov, ticari, ekonomik ve teknolojik ilişkilerin zirveye ulaştığı bir ortamda yargı organlarının vatandaşların ve iş dünyasının haklarını hızlı ve adil biçimde koruma güvencesi sunması gerektiğini belirtti.

Krasnov, Çin Yüksek Halk Mahkemesinin eylül ayı başında yayımladığı yargıda yapay zeka kullanımına dair yasal düzenleme belgesine de değindi.

Rus yargısının başındaki isim, bu adımın üretken yapay zeka servislerinin denetimsiz gelişim dönemini sona erdirdiğini ve teknolojinin kişisel güvenlik üzerindeki sınırlarını çizdiğini savundu.

Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün, ülkesinde mahkemelerin yılda 45 milyon dosyaya baktığını ve yargıç başına yaklaşık 400 dosya düştüğünü bildirdi.

Cang, son iki yılda farklı kademelerdeki mahkemeleri yapay zeka destekli tek bir ağ altında toplamayı başardıklarını aktardı.

Rusya Yüksek Mahkemesinde ise Yargı Yetkinlikleri Merkezinin yürüttüğü Yargı Sürecinde Yapay Zekanın Uygulanması Konsepti uygulanıyor.

Karar alma süreçlerinde yargıcın belirleyici rolünün korunması dahil olmak üzere Rus belgesindeki temel ilkelerin Çin’in uygulamalarıyla büyük ölçüde örtüştüğünü dile getiren Krasnov, daha önce Rus yargı sisteminde beş ayrı yapay zeka modelinin devrede olduğunu açıklamıştı.

Rusya’nın hazırladığı plana göre 2030 yılına kadar mahkemelerin yüzde 95’inde karar taslaklarının hazırlanması ve risklerin tespiti amacıyla yapay zeka ağları devreye alınacak.

Nihai kararın yargıçta kalacağı bu sistemle adalete erişimin kolaylaştırılması, şeffaflığın artırılması, rutin süreçlerin otomatikleşmesiyle iş yükünün hafifletilmesi ve insan kaynaklı hataların azaltılması hedefleniyor.

Rus mahkemelerindeki algoritmalar gelen evrakın kaydı, belgelerin incelenmesi, dava kategorisi ile görevli mahkemenin tayini ve mevzuata uygunluğun denetlenmesi gibi görevleri üstlenecek.

Sistem ayrıca dosyaları karmaşıklık düzeyine göre sınıflandıracak, materyalleri indeksleyecek ve dosyaları iş yükü ile uzmanlık alanlarına göre yargıçlar arasında paylaştıracak.

Krasnov, Pekin temasları sırasında Çin Yüksek Halk Mahkemesi bünyesinde 2019 yılında kurulan Akıllı Mahkeme Laboratuvarını inceledi.

Bu birim, Yüksek Halk Mahkemesi, Çin Yargı Büyük Veri Araştırma Enstitüsü ve yazılımları geliştiren iFlytek, Tencent ve Alibaba gibi teknoloji şirketleri arasında koordinasyon sağlıyor.

Yüz milyonlarca hukuki belgeden oluşan bir veri tabanı üzerinde çalışan laboratuvar, dosyaların otomatik taranmasını, özet çıkarılmasını, mevzuat taramasını ve emsal kararların derlenmesini sağlayan yapay zeka platformunun işleyişini yürütüyor.

Sistemler aynı zamanda ses tanıma teknolojisiyle duruşma tutanaklarını hazırlıyor ve karar taslağı şablonları üretiyor.

Algoritmaların kendi başına hüküm kurması ya da yargıcın yerine geçmesi etik kurallar gereğince yasaklanmış durumda.

Ancak kurulan uçtan uca denetim sistemi nedeniyle yargıçlar algoritmanın tavsiyelerini gerekçesiz biçimde göz ardı edemiyor.

Büyük veri analizine dayanan sistem bir yargıcın vermeyi tasarladığı kararın ülke genelindeki yerleşik içtihattan belirgin biçimde saptığını belirlerse yargıç kendi kararında ısrar edebiliyor.

Fakat bu durumda yargıcın karara neden katılmadığına dair ayrıntılı yazılı gerekçesini dijital yargı yönetimi sistemine kaydetmesi zorunlu tutuluyor.

Okumaya Devam Et

Rusya

Moskova’dan ABD’ye şartlı yeşil ışık: Taviz yok, teklife açığız

Yayınlanma

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’li temsilcilerin getireceği teklifleri ekonomik açıdan faydalı olması halinde değerlendirebileceklerini ancak hiçbir siyasi taviz vermeyeceklerini açıkladı. Oslo’daki Ukrayna müzakerelerine katılan ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un 21 Ekim’de Petersburg’a geçmesi bekleniyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ile Jared Kushner’dan gelecek ekonomik ve finansal teklifleri değerlendirmeye açık olduklarını, ancak bunun karşılığında herhangi bir siyasi taviz verilmeyeceğini açıkladı.

Diplomatik hizmete yeni başlayan üniversite mezunlarıyla bir araya geldiği toplantıda konuşan Lavrov, Rusya’nın temel yaklaşımını şu sözlerle dile getirdi:

“Ne teklif edeceklerini göreceğiz. Bize ekonomik ve finansal açıdan yarar sağlayan bir öneri getirirlerse neden olmasın? Ancak bu, bizim açımızdan hiçbir siyasi taviz verilmeden ve bizi tüm küresel meselelerde ‘kurtaracak’ bir siyasi yakınlık beklenmeden yapılmalı. Yalnızca kendimize güvenmeliyiz.”

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da daha önce yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD’li müzakereciler arasında yakın zamanda bir görüşme organize edilmesini umduklarını kaydetmişti.

Amerikan tarafıyla temasları her seferinde çok önemsediklerini belirten Peskov, arabuluculuk çabalarını takdirle karşıladıklarını aktardı.

Witkoff Oslo müzakerelerinin ardından Rusya’ya geçiyor

Lavrov’un bu çıkışı, Ukrayna’daki savaşı sonlandırma amacıyla Norveç’in başkenti Oslo’da düzenlenen yeni müzakere turu sırasında geldi.

20 Ekim’de başlayan temaslara Witkoff’un yanı sıra Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb katıldı.

The New York Times gazetesi, ABD heyetinin Oslo’daki temaslarda Ukrayna liderini Rusya ile bir uzlaşıya varmak adına toprak tavizlerini kabul etmeye ikna etmeye çalışacağını yazdı.

Müzakerelerin ardından basın toplantısı düzenleyen Norveç Başbakanı Støre ise Witkoff’un 21 Ekim Çarşamba günü Rusya’yı ziyaret edeceğini ve temaslarını Petersburg kentinde sürdüreceğini bildirdi.

Moskova yönetimi çatışmanın barışçıl çözümü konusunda müzakerelere hazır olduğunu yineliyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna ile görüşmelerin İstanbul mutabakatları temelinde yürütülebileceğini, ancak tarafların Moskova ile Washington arasında Anchorage’da varılan uzlaşıları, temas hattındaki askeri durumu ve Rusya’nın daha önce ilan ettiği koşulları dikkate alması gerektiğini ifade etmişti.

Trump: Ukrayna anlaşma istemek zorunda, yoksa sonuç kötü olacak

Donald Trump, Ukrayna ve Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin savaşı sonlandırmayı ve Putin ile bir anlaşmaya varmayı “istemek zorunda olduğunu” söyledi. Trump, bunun gerçekleşmemesi durumunda Ukrayna’daki tablonun çok daha kötüleşeceği uyarısını yaptı.

Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Trump, “Ukrayna bu savaşı bitirmeyi bizzat istemeli, Zelenskiy bunu bitirmek istemeli; eğer bu olmazsa, bence sonuçlar çok kötü olacak” dedi. Kiev yönetiminin bir barış anlaşmasına ilgi göstermesi gerektiğini savunan ABD Başkanı, ABD ile Avrupa’nın Kiev’e destek için “büyük bir servet harcadığını”, Avrupa’nın ise “bundan artık gerçekten yorulduğunu” dile getirdi.

Rusya’yı “dev bir ülke” olarak tanımlayan Trump, cephedeki ağır kayıplara rağmen Moskova’nın “sınırsız insan kaynağına” sahip olduğunu, bu durumun Rus birliklerinin taarruzunu sürdürmesini sağladığını söyledi. ABD Başkanı, Rus ordusunun şimdiden Ukrayna topraklarının önemli bir bölümünü kontrolü altında tuttuğunu belirtti.

Trump, Rusya’nın Ukrayna’daki sivil hedeflere yönelik şiddetlenen bombardımanlarına dair de konuştu. BM verilerine göre yalnızca eylül ayında 328 Ukraynalı sivilin yaşamını yitirdiği ve 2 bin 105 kişinin yaralandığı saldırılara değinen Trump, savaşta çoğunlukla askerlerin öldüğünü savundu. Trump, “Şehirlerde sivillerin vurulduğu yerler var ama ölenler çoğunlukla genç askerler” dedi.

ABD’nin Ukrayna’ya çok şey verdiğini yineleyen Trump, buna karşılık “pahalı dizel yakıt dışında” hiçbir şey elde edemediklerini sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Rusya

Dört AEB ülkesinden rapor: Ermenistan’ın ayrılığı GSYİH’yi yüzde 15 eritebilir

Yayınlanma

Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan, AB ile yakınlaşan Ermenistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği’nden ayrılması halinde karşılaşacağı ekonomik faturayı ortak bir raporla çıkardı. Değerlendirmede Ermenistan’ın gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 15,6 küçüleceği ve birlikle olan ticaretinin yüzde 55’ten fazla azalacağı hesaplandı.

Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan, Avrupa Birliği ile yakınlaşan Ermenistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeliğini askıya alması halinde karşılaşacağı ekonomik sonuçları inceleyen kapsamlı bir rapor hazırladı.

Rus hükümetinin paylaştığı belgede, Erivan yönetiminin Brüksel’e entegrasyon adımlarının yaratacağı ticari ve hukuki riskler ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Dört ülkenin 29 Mayıs 2026 tarihli ortak bildirisi doğrultusunda şekillenen çalışma, AEB üyesi devletlerin liderlerine sunulmak üzere Avrasya Ekonomik Komisyonu’na iletildi.

Milli gelir yüzde 15,6 eriyebilir

Raporda yer alan projeksiyonlara göre Ermenistan’ın birlikten ayrılması, ülke ekonomisinde sert bir sarsıntı yaratabilir.

Uzmanlar, ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yüzde 15,6, yani yaklaşık 4,6 milyar dolar küçüleceğini öngörüyor. Tüketimin yüzde 14,6 daralacağı hesaplanırken, enflasyonun baz seviyeye kıyasla 14,9 yüzde puan yükseleceği tahmin ediliyor.

Ticarete yönelik risklerin boyutu da raporda geniş yer tutuyor. Ermenistan’ın birlik ülkeleriyle yürüttüğü toplam ticaret hacminin yüzde 55’ten fazla gerileyeceği hesaplanıyor.

Özellikle ihracat cephesinde kaybın yüzde 65’i aşabileceği, ithalatın ise yarı yarıya düşebileceği belirtiliyor.

Gümrük kapıları ve kontroller geri dönüyor

Üyeliğin durdurulması halinde Ermenistan, AEB dışındaki üçüncü ülkelere uygulanan gümrük rejimine tabi tutulacak.

Bu durum, gümrük beyannamelerinin, fiziki kontrollerin, tarifelerin ve çeşitli kısıtlamaların yeniden devreye girmesi anlamına geliyor. Ayrıca Ermenistan tarafından düzenlenen ürün uygunluk belgelerinin geçerliliği sona erecek; ihracatçıların bu belgeleri diğer AEB ülkelerinden temin etmesi gerekecek.

Tarım ürünlerinde de sağlık, veterinerlik ve bitki sağlığı kontrolleri istisnasız uygulanacak.

Göçmen işçiler haklarını kaybedecek

Belgede Ermeni vatandaşlarının çalışma koşullarının ağırlaşacağı açıkça vurgulanıyor.

Ermenistan’dan gelen işçiler için kota sınırlamaları ile çalışma izni veya patent alma zorunluluğu geri getirilecek.

Birlik anlaşması kapsamında sağlanan sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik hakları, hem işçiler hem de aileleri için tamamen yürürlükten kalkacak.

Ayrıca Ermenistan, kamu ihalelerindeki ulusal muamele ayrıcalığını, ithalat gümrük vergilerinin ortak paylaşımındaki payını ve AEB’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı pazarlara ayrıcalıklı erişim hakkını yitirecek.

Süreç Astana’daki zirvede başladı

Söz konusu raporu hazırlama kararı, Mayıs sonunda Astana’da düzenlenen AEB zirvesinde alındı.

Dört ülkenin liderleri, Erivan’ın AB rotasını birliğin ekonomik güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirerek çalışmanın Aralık ayındaki Yüksek Avrasya Ekonomik Konseyi toplantısına yetiştirilmesini istemişti. Liderler o dönemde Ermenistan’a hızla referanduma gitme ve tercihini netleştirme çağrısı da yaptı.

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ise daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de dile getirdiği gibi iki birliğe aynı anda üye olmanın imkansızlığını kabul etmişti.

Buna karşın Paşinyan, halk oylamasına gitmeden önce AB’ye resmi başvuru yapılmasını ve adaylık statüsü alınmasını savunuyordu. Paşinyan 24 Ağustos’ta resmi başvuru hazırlıklarının başladığını duyurmuş, gerekli reform takvimi belirlendikten sonra referandumun pratik bir anlam kazanacağını söylemişti.

Putin: “AB hakkınız ama AEB ile zorlaşır”

Putin, 1 Eylül’de Paşinyan ile gerçekleştirdiği görüşmede Ermenistan’ın AB’ye yönelme hakkı olduğunu teslim etti ancak bu adımın AEB içindeki işleyişi zorlaştıracağını belirtti.

Referandum çağrısını yineleyen ve çıkacak her sonuca saygı duyacağını söyleyen Putin, başka bir ekonomik birliğe katılım yasasını onaylamanın fiilen “AEB’den çıkış dilekçesi” vermek anlamına geldiğini ifade etti.

Paşinyan ise aynı temasta, Avrupa entegrasyonu yasasının kabul edilmesiyle birlikte referandum fikrinden fiilen vazgeçtiklerini aktardı.

Ermenistan Başbakanı, sivil toplum girişiminin parlamento tarafından reddedilmesi durumunda halk oylamasına ihtiyaç duyulacağını, ancak vekillerin tasarıyı doğrudan onayladığını dile getirdi.

Ermenistan Parlamentosu AB’ye katılım sürecini başlatan yasayı 26 Mart 2025’te kabul etmiş, Cumhurbaşkanı Vahagn Haçaturyan da düzenlemeyi 4 Nisan’da imzalamıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English