Rusya
Fyodor Lukyanov: İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe

Valday Kulübü Araştırma Direktörü ve Russia in Global Affairs Genel Yayın Yönetmeni Prof. Fyodor Lukyanov, İran’a yönelik askeri harekatın sadece bölgesel bir çatışma değil, uluslararası ilişkilerin temelindeki hukuki ve ahlaki “mimariyi” yıkan bir dönüm noktası olduğunu vurguluyor. Lukyanov, diplomasi masasının artık çözüm üretmekten ziyade muhatabı gafil avlamak amacıyla kullanılan kinik bir araç haline geldiğini, bu durumun küresel güven ortamını temelden sarstığını ifade ediyor. ABD ve müttefiklerinin “çıplak gücü” tek meşruiyet kaynağı haline getirmesi, diğer devletleri kendi savunma reflekslerini sertleştirmeye ve caydırıcı güçlerini -makalede “kırmızı düğme” metaforuyla ifade edilen- en üst seviyeye çıkarmaya zorluyor. Bölgesel istikrarın 2003 Irak müdahalesinden bu yana süregelen erozyonunun, İran’ın tasfiyesi girişimiyle bir üst safhaya taşındığı ve bunun tüm Ortadoğu’yu geri dönülemez bir kaosa sürükleyeceğini kaydeden Lukyanov, ideolojik ve ahlaki kılıflardan arınmış, tamamen güç odaklı yeni bir dünya düzeninin inşa edildiğini ve bu acımasız gerçekliğin her devlet tarafından ciddiyetle hesaba katılması gerektiğinin altını çiziyor.
İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe
Fyodor Lukyanov
Rossiyskaya Gazeta
1 Mart 2026
İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe. Mevcut krizin akıbeti ne olursa olsun, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı dünya siyaseti üzerinde sarsıcı[1] etkilere yol açacak. Mesele, yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin geleceğinden ibaret değil; asıl mesele, uluslararası ilişkilerde “neyin mümkün ve neyin mübah[2]” olduğuna dair algının bizzat kendisinde yatıyor. Bu algı bir dönüşüm geçiriyor ve bu değişim rüzgarları gelecek adına hiç de hayırlı şeyler fısıldamıyor.
Söze, diplomasinin temel taşı olması beklenen uluslararası hukuka sığınmanın artık hiçbir anlam ifade etmediğini belirterek başlamak gerek. 2002-2003 yıllarında, Birleşmiş Milletler (ABD) Irak’ı işgale hazırlanırken, en azından BM Güvenlik Konseyi’nden uygun bir karar çıkartabilmek adına zaman ve enerji harcamayı gerekli görüyorlardı. Colin Powell’ın, Irak’ta kitle imha silahlarının varlığını kanıtlamak gayesiyle BM oturumunda sergilediği o meşhur deney tüpü[3], titizlikle kurgulanmış bir retoriğin eşliğinde sunulmuştu. Belki ikna edemediler, ancak en azından çabaladılar; bunu yapmayı arzu edilir buldular.
Bugün ise böylesi bir çaba kimsenin aklının ucundan dahi geçmiyor. Ne geçtiğimiz yılın yaz aylarında ne de şimdi, bu askeri harekatın mimarları, eylemlerine meşruiyet kazandırmak için uluslararası mercilerin kapısını çaldı. Şimdilerde ABD’de meselenin iç hukuka uygunluğu tartışılıyor: Trump’ın, Kongre’nin onayını almaksızın fiilen başka bir ülkeye savaş ilan etme yetkisi yoktu (yeri gelmişken, Oğul George Bush, Irak için bu icazeti vaktinden çok önce koparmıştı). Ne var ki bu, bütünüyle ABD’nin iç siyasi konjonktürüyle ilgili bir durum; meselenin dışarıya yansıyan yüzünde zerre kadar ehemmiyeti yok.
Diplomatik sürecin bizatihi kendisi, kendi zıddına dönüşmüş durumda. Hem İsrail ile İran arasındaki o 12 günlük savaşı (ki 13 Haziran 2025’te patlak vermişti – ed. n.) hem de bugünkü saldırganlığı, yoğun bir müzakere trafiği öncelemişti. Üstelik bunlar, sırf göz boyamak için sahnelenen birer tiyatro gibi de durmuyordu; nükleer program eksenindeki çatışmanın çözümüne dair somut senaryolar masadaydı. Lakin her iki vakada da müzakereler, fiilen hiç kesintiye uğramaksızın, aniden askeri bir cezalandırma harekatına evrildi. İsrail örneğinde durum bir bakıma “dürüstçe” idi; zira onlar İran rejimini yok etme arzularını hiçbir zaman gizlemediler ve diplomasi yoluna zerre inançları olmadığını hep beyan ettiler. Ancak ABD cephesine baktığımızda manzara şu: Diyalog masası, muhatabı ninnilerle uyutmak ve gafil avlamak için son derece kinik[4] bir biçimde kullanıldı.
Peki, halihazırda Washington ile diplomatik bir süreç yürütenler veya gelecekte bu masaya oturacak olanlar buradan nasıl bir hisse çıkaracak? Şudur: Hiçbir şeye, ama hiçbir şeye güvenilmez. Güvenilecek tek liman, kendi gücünüz ve bileğinizdir. Ve asgari düzeyde, muhatabınızın görmezden gelemeyeceği kallavi bir argümana sahip olmanız şarttır. Bundan sonrası ise çok daha çetrefilli.
İran’ın Dini Lideri yalnızca nokta atışı bir saldırıyla ortadan kaldırılmakla kalmadı; bu suikast, ihtilafın gelecekte çözüme kavuşturulması adına muazzam bir başarı ve lütuf olarak ilan edildi. Oysa Ali Hamaney, ülkesinin yasalarına göre meşruiyeti olan, Birleşmiş Milletler’e üye, neredeyse tüm dünyaca tanınan ve uluslararası ilişkilerin her türlü formunda tam yetkili bir aktör olan bir devletin başkanıydı. Ve bu sıfatıyla, bizzat bu saldırıyı düzenleyenlerle bugüne dek süregelen siyasi müzakerelerin de tarafıydı.
Bir devlet başkanının, tıpkı terör örgütü veya uyuşturucu karteli elebaşlarının tasfiye edildiği o malum modele uygun olarak, başka bir devletin silahlı kuvvetleri eliyle ve o devletin yönetiminin kararıyla katledilmesi, dünya siyasetini temelden, yepyeni bir boyuta taşımaktadır. Bu durum, Muammer Kaddafi’nin Libya’da linç edilmesi veya Saddam Hüseyin’in Irak’ta idam edilmesi gibi en vahşi sonları barındıran geçmiş rejim değişikliği vakalarıyla kıyaslandığında bile bambaşkadır. Evet, o iki vaka da dışarıdan gelen bir askeri müdahale sayesinde mümkün olmuştu. Ancak Kaddafi, bir iç savaşın neticesinde kendi Libyalı muhalifleri tarafından öldürülmüş; Hüseyin ise, tarafsızlığı ne kadar tartışılırsa tartışılsın, bir Irak mahkemesinin yargılaması ve kararı sonucunda idam edilmişti. İran örneği ise bambaşka; bu, İsrail’in Hizbullah ve Hamas liderlerine uyguladığı yöntemin devletler seviyesinde yeniden üretilmesidir. Ve Amerika Birleşik Devletleri bu yaklaşımı koşulsuz şartsız desteklemektedir.
Geçmiş çağlardan bu yana ayakta kalmayı başaran, uluslararası ilişkilerin o temel frenleyici mekanizmalarının gözlerimizin önünde sökülüp atılışına[5] şahit oluyoruz. Devletlerin meşruiyetinin tanınması, artık anlık koşullara, hatta belirli aktörlerin şahsi sempati veya antipatilerine endekslenmiş durumda. Bu durum, uluslararası ilişkileri adeta bir Rus ruletine çeviriyor ve sistemin altındaki ana kolonu çekip alıyor. Elbette eskiden de herkes sadece hukukun ve ahlakın (ki ahlak mefhumu zaten kültürel geleneklere göre farklılık gösterir) normlarına harfiyen uyarak hareket etmiyordu. Ancak en azından bir çerçeve, bir sınır vardı; şimdiyse o sınırları tamamen kaldırıp atıyorlar.
Bu noktaya adım adım ve nispeten yavaş bir tempoyla gelindiği için, görünüşe bakılırsa pek çok siyasi elit yaşanan olayları o kadar da dramatik bir mercekle değerlendirmiyor. Durumu, biraz sert de olsa, çelişkilerin anlaşılabilir bir tezahürü olarak görüyorlar. Ancak herkes aynı kanıda değil. ABD’nin rakiplerinin buradan çıkaracağı aşikar dersler, kendini dayatıyor.
Birincisi: Amerikalılarla müzakere masasına oturmanın artık neredeyse hiçbir manası kalmamıştır; ortadaki asıl mesele ya kayıtsız şartsız teslimiyet ya da askeri bir çözüme zemin hazırlamak için oynanan bir oyalamacadır.
İkincisi: Geri adım atılacak bir yerin ve kaybedilecek hiçbir şeyin kalmadığı bir durum gayet muhtemeldir. Ve o vakit geldiğinde, elde bulunan o “son” argümanlardan herhangi birini -ister mecazi ister kelimenin tam anlamıyla elin altındaki o “kırmızı düğmeyi[6]”- kullanmak meşruiyet kazanır.
Önümüzdeki günlerde İran’da ne yaşanırsa yaşansın, bu çıkarımlar geçerliliğini koruyacaktır. İktidarın, herkesi memnun edecek perde arkası bir uzlaşmayla belli ellere devredildiği o “Geliştirilmiş Venezuela” modelinin bir benzeri İran’da hayata geçirilse dahi (ki bu ihtimal şimdilik pek yüksek görünmüyor, ama şu aşamada neyi tamamen göz ardı edebiliriz ki?), böylesi bir sosyal mühendislik, ABD’ye muhalif diğer rejimlerin yüreğine su serpmeyecektir. Yönetimi değiştirme ve kontrol altına alma mekanizması artık deşifre olmuştur; bu, 2000’li yılların “renkli devrimlerinden” bile çok daha acımasız bir versiyondur ve buna karşı geliştirilecek direniş de giderek sertleşecek, çok daha çaresiz bir hal alacaktır. Belirli senaryolarda bu direnişin sonuçları ölümcül olacaktır.
Son olarak, bu hadiselerin Ortadoğu’nun mimarisine dair bir başka boyutu daha var. Burada da 2003 Irak harekatına dönüp bakmakta fayda var. O harekat, bölgenin 20. yüzyılda inşa edilen tüm mimarisinin çatırdamaya başladığı kırılma noktasıydı (Hakkını teslim etmek gerekirse, bu sürecin fitili 1991’deki Çöl Fırtınası operasyonuyla[7] ateşlenmişti, ancak o dönemde eş zamanlı olarak çok daha mühim küresel hadiseler cereyan ediyordu). Irak ordusunun hızlıca darmadağın edilmesi ve Saddam Hüseyin’in devrilmesi, tüm bölgeyi Amerikan kalıplarına göre etkili bir şekilde yeniden dizayn edebileceklerine dair bir öfori[8] yaratmıştı. Gerçekte ise işler bambaşka bir seyir izledi; yönetilebilirlik hızla dibe vurdu, bel bağlanan aktörler değil, bambaşka güçler palazlandı. Yeri gelmişken, bugünkü çatışmanın da büyük ölçüde zeminini hazırlayan İran’ın bölgesel yükselişi, tam da o eski Irak rejiminin ortadan kaldırılmasıyla ivme kazanmıştı.
Şayet bu saldırganlığın neticesinde İran’da bir dönüşüm yaşanırsa, tüm bölgesel konjonktür yeniden başka bir evreye taşınacaktır. Trump ve yakın çevresinin Ortadoğu için kafasındaki fikir aslında son derece basit: İsrail’in bölgedeki askeri hegemonyasını, yine İsrail’in Körfez monarşileriyle, en başta ABD’nin çıkarlarına hizmet edecek şekilde ekonomik etkileşimini yoğunlaştırmasıyla harmanlamak. İran burada bir pürüzdür; hem komşularına saldığı korku açısından hem de kendi çıkarları ve müttefiklik ilişkileri olan bir devlet olması hasebiyle. Şayet İran, mevcut haliyle tasfiye edilebilir veya en azından ciddi anlamda belini doğrultamayacak hale getirilebilirse, bu askeri-ticari şema kendine bir ufuk bulacaktır.
Ne var ki, sonuçları planlanandan taban tabana zıt gelişen Irak tecrübesini bugün de akıldan çıkarmamak elzemdir. İran, öylesine sıradan numaralarla alaşağı edilemeyecek kadar büyük, tüm Ortadoğu’nun geleneksel anlamda taşıyıcı sütunu olan bir devlettir. Sızdırılan bilgilere inanacak olursak Trump, savaş ilan etme kararından önce uzun süre tereddüt etmiş; ancak başarıya ulaşılması halinde elde edilecek siyasi temettünün devasa boyutta olacağına ikna edilmiştir. Bu temettü sadece Körfez çevresinin kontrolünü değil, aynı zamanda Kafkasya’dan Orta Asya’ya (kısmen Güney Asya’ya) kadar uzanan geniş bir coğrafyada nüfuz sahibi olmayı da içeriyor. Ve bu da, Trump ve kurmaylarının dünya görüşünün tam merkezinde yer alan, niteliksel olarak bambaşka ticari ufuklar açıyor. Kağıt üzerinde her şey kusursuz duruyor; oysa gerçek hayatta, fikir kulağa ne kadar mantıklı gelirse gelsin, işler hiçbir zaman kağıda döküldüğü gibi yürümez.
Velhasıl, varacağımız genel sonuç pek de orijinal sayılmaz ama elden ne gelir: Dünya siyasetinde çıplak güce ve zorbalığa yapılan yatırım giderek artıyor. Geriye kalan her şey bir kenara itilmiş durumda. Hatta artık o iki yüzlü ahlaki veya ideolojik kılıflara bile ihtiyaç duyulmuyor. Buna nasıl tepki vereceğiniz tamamen sizin kişisel meselenizdir. Ancak bu gerçeği hesaba katmamak, kelimenin tam anlamıyla aymazlıktır.
[1] Sarsıcı (Etki): Orijinal: серьезные последствия (seryoznıye posledstviya): Rusçada “серьезный” (seryoznıy) kelimesi doğrudan “ciddi” anlamına gelse de, Rus siyaset biliminde ve diplomasisinde (başta makalenin yazarı Lukyanov gibi isimlerin metinlerinde) “серьезные последствия” kalıbı, standart bir ciddiyetten ziyade “sistemi temelinden sarsacak, geri dönülemez majör sonuçlar” anlamını taşır. (ç.n.)
[2] Mübah: Orijinal: допустимого (dopustimogo): Kökü “допустить” (izin vermek, müsaade etmek) fiiline dayanır. Uluslararası ilişkiler teorisinde devletlerin eylemlerinin “kabul edilebilirliği” sınırlarını çizer. Modern diplomaside “kabul edilebilir olan” şeklinde çevrilebilirdi. Ancak Lukyanov burada ahlaki ve hukuki bir çöküşten bahsediyor. (ç.n.)
[3] O meşhur deney tüpü: Orijinal: Знаменитую пробирку (Znamenituyu probirku): Lukyanov burada 5 Şubat 2003 tarihine, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı efsanevi konuşmaya atıf yapıyor. Powell, elinde şarbon bakterisi olduğunu iddia ettiği küçük bir deney tüpü (probirka) sallayarak, Irak’ın kitle imha silahları (KİS) ürettiğine dünyayı ikna etmeye çalışmıştı. Yıllar sonra bu istihbaratın sahte olduğu ortaya çıktı. Lukyanov bu örneği vererek; “Eskiden ABD yalan söylerken bile uluslararası hukuka saygı duyuyormuş gibi bir tiyatro oynardı, şimdi o zahmete bile girmiyorlar” demek istiyor. (ç.n.)
[4] Kinik: Orijinal: цинично (tsiniçno): Antik Yunan’daki Kinizm felsefesinden gelse de, Rus siyasi lügatında “цинизм” (sinizm/kinizm); ahlaki değerleri, erdemleri ve samimiyeti açıkça hiçe sayan, sadece çıkarlara odaklanan, utanmazca bir pragmatizm anlamına gelir. (ç.n.)
[5] Sökülüp atılışı: Orijinal: демонтаж (demontaj): Rus siyasi analizlerinde Soğuk Savaş sonrası dünya düzeni genellikle bir “mimari” (arhitektura) veya “konstrüksiyon” olarak tasvir edilir. “Demontaj”, bir makinenin veya binanın parçalarına ayrılmasıdır. Lukyanov burada uluslararası sistemin rastgele çökmediğini, bizzat ABD tarafından bilinçli ve sistematik bir şekilde söküldüğünü (demonte edildiğini) ima ediyor. (ç.n.)
[6] “Kırmızı Düğme” (Krasnaya knopka): Orijinal: красная кнопка (krasnaya knopka): Hem nükleer bir saldırı başlatma yetkisini simgeleyen teknik bir cihazdır hem de siyasi retorikte “her şeyi yakıp yıkma seçeneği” (scorched earth policy) anlamında kullanılan bir metafor. Lukyanov burada “literalnaya ili figurálnaya” (literal veya figüratif) diyerek, bu düğmeye basmanın sadece fiziksel bir nükleer tuşa basmak değil, aynı zamanda diplomatik veya ekonomik bir “intihar/yok etme” hamlesi olabileceğini kastediyor. Bu, devletlerin köşeye sıkıştıklarında başvuracakları son raddenin bir portresidir. (ç.n.)
[7] “Çöl Fırtınası” (Operatsiya “Buryya v pustyne”): 1991 Körfez Savaşı’nın kod adıdır. Rus literatüründe bu operasyon, “iki kutuplu dünyanın (SSCB-ABD) resmen bitip, tek kutuplu (unipolar) Amerikan hegemonyasının başlangıcı” olarak kabul edilir. Lukyanov, bu noktayı vurgulayarak şunu demek istiyor: “1991’de başladınız, 2003’te Irak’ı yıktınız, şimdi ise İran ile bu mimariyi tamamen yok ediyorsunuz.” Yazar, okurun zihninde 1991’den 2026’ya uzanan bir “yıkım kronolojisi” oluşturarak, ABD’nin Ortadoğu’daki “kalıcı istikrarsızlık” siyasetini (strategic destabilization) gözler önüne seriyor. (ç.n.)
[8] Öfori: Orijinal: эйфория (eyforiya): Tıpta aşırı mutluluk ve coşku halini anlatan bu kelime, jeopolitikte bir devletin gücünden zehirlenmesi, gerçeklik algısını yitirerek her şeye kadir olduğuna inanması (hubris) durumunu anlatır. “Aşırı sevinç” veya “coşku” kelimeleri bu klinik durumu karşılayamaz. Amerikan emperyalizminin 2003 sonrası yaşadığı o sarhoşluk halini en iyi karşılayan kelimedir. (ç.n.)
Rusya
Rusya, Arktik koridoru için 10 trilyon rublelik yatırım hedefliyor

Rusya Devlet Nükleer Enerji Şirketi Rosatom’un Genel Müdürü Aleksey Lihaçev, Arktik projelerinde 2030-2035 dönemine kadar 200 bin kişilik istihdam ihtiyacı doğabileceğini açıkladı. Lihaçev, bölgeye çalışan çekmek için yalnızca yüksek maaşların değil, gelişmiş kentsel altyapı ve sosyal imkanların da zorunlu olduğunu belirtti.
Rusya Devlet Nükleer Enerji Şirketi (Rosatom) Genel Müdürü Aleksey Lihaçev, Rusya’nın Arktik bölgesindeki projeleri için 2030–2035 yıllarına kadar 200 bin kişilik personel ihtiyacı oluşabileceğini açıkladı.
Expert dergisine mülakat veren Lihaçev, insanları Arktik’e çekmek için dönüşümlü çalışma modelinin ve yüksek maaşların tek başına yeterli olmadığını; gelişmiş bir şehir ortamı, okullar, sağlık hizmetleri, spor tesisleri ve mesleki gelişim fırsatlarının sağlanması gerektiğini vurguladı.
Lihaçev, ünlü bir Rus şarkısına atıfta bulunarak, “İnsanlar bu topraklara sadece ‘sisin ve tayganın kokusu için’ gitmiyor. Gelecek için gidiyorlar. Dönüşümlü çalışma için insanları romantizm ve yüksek maaşla çekmek halen mümkün olabilir” ifadelerini kullandı.
Arktik’in kalkınmasının altyapı inşasıyla eş zamanlı yürütülmesi gerektiğine dikkat çeken Lihaçev; limanların, demir yollarının ve filonun eş güdümlü geliştirilmesinin ve uygun sezonda kargo taşımacılığının garanti altına alınmasının önemine işaret etti.
Transarktik Koridoru için 10 trilyon rublelik bütçe
Lihaçev, Transarktik Ulaşım Koridoru’nun (TUK) finansal ve ekonomik modeli hakkında da bilgi verdi.
Projeler için 2030 yılına kadar yaklaşık 5 trilyon rubleye, takip eden beş yılda ise bir 5 trilyon rubleye daha ihtiyaç duyulacağını belirten Rosatom Genel Müdürü; finansman kaynaklarının özel sektör ve devlet bütçesinin yanı sıra kredi fonları ile uluslararası yatırımlardan oluşması gerektiğini ifade etti.
Lihaçev, söz konusu kaynağın kullanımına ilişkin olarak, “Bu parayla ulaşım altyapısı genişletilecek, filo köklü biçimde yeniden donatılacak. Burada mesele yalnızca buz kırıcılar değil, bu enlemlerdeki görevleri yerine getirmek için gerekli olan buz sınıfı ticaret gemileridir. Ancak şunu anlamak önemli: Bu para ‘donmuş toprağa gömülen’ bir kaynak değildir. İş dünyası için farklı bir gelir seviyesi, bütçe için farklı bir gelir seviyesidir” dedi.
Transarktik Ulaşım Koridoru altyapısı için gereken yatırımların 5 trilyon rubleyi aşacağı, daha önce Rusya Uzak Doğu ve Arktik’i Geliştirme Bakanı Aleksey Çekunkov tarafından da dile getirilmişti.
Çekunkov, Rus Arktik bölgesindeki madencilik ve hammadde projelerine yapılacak toplam yatırım hacminin 30 trilyon rubleyi geçeceğini, altyapı harcamalarının ise kaba bir hesapla bu tutarın yaklaşık yüzde 15’ine karşılık gelebileceğini açıklamıştı.
Kuzey lojistiğine Çin ve Ortadoğu merkezli yatırımcıların da ilgi gösterebileceğini belirten Çekunkov, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in daha önce Çinli denizcilik şirketlerine Kuzey Deniz Rotası üzerinden taşınan kargo hacmini 2030’a kadar 20 milyon tona çıkarma hedefi koyduğunu hatırlattı.
Lavrov’dan NATO’ya Kuzey Kutbu uyarısı: Çatışma riski artıyor
Kuzey Deniz Rotası (KDR), Arktik denizleri üzerinden geçen ve ağırlıklı olarak Rus hammaddelerinin Asya pazarlarına ihraç edilmesinde kullanılan bir ulaşım koridoru niteliği taşıyor.
2018 yılının sonundan itibaren rotanın operatörlüğüne Rosatom getirildi. Devlet şirketi güzergahın kapsamlı geliştirme planını hazırlarken, bünyesindeki Atomflot ise rota üzerindeki buz kırıcı eskort hizmetlerinden, yeni nükleer buz kırıcıların inşasından, Arktik limanlarının sularındaki tarama faaliyetlerinden ve diğer alanların koordinasyonundan sorumlu.
Rosatom yönetimi, söz konusu rotayı başta Süveyş Kanalı olmak üzere geleneksel lojistik yollara transit bir alternatif haline getirme hedefini sıklıkla yineliyor.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2025 yılında hükümete ve Rosatom’a; Kuzey Deniz Rotası’nın yanı sıra Arktik limanlarına bağlanan demir yolu ve nehir hatlarını da kapsayan Transarktik Ulaşım Koridoru için kapsamlı bir kalkınma planı hazırlama talimatı vermişti.
Rusya
Ermenistan: Rusya ile ilişkilerimiz stratejik ortaklığın da ötesinde

Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan, iki ülke arasındaki anlaşmaların kendilerini sadece stratejik ortak değil, tam teşekküllü müttefik kıldığını söyledi. Başbakan Paşinyan’ın stratejik ortaklık ifadesinin yeni hükümet programında yer almayacağına yönelik çıkışının ardından konuşan Mirzoyan, Moskova ile ilişkilerde bazı sorunlar yaşandığını da gizlemedi.
Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan, Ermenistan ile Rusya arasındaki bağlayıcı anlaşmaların iki ülkeyi sıradan birer stratejik ortak olmanın ötesine taşıyarak tam teşekküllü müttefikler haline getirdiğini açıkladı.
Ermenistan Kamu Televizyonu yayınında konuşan Mirzoyan, “Rusya; hukuki, siyasi ve ekonomik açıdan Ermenistan için sadece stratejik bir ortak olmaktan çok daha fazlasıdır. Bizi savunma alanında da müttefik kılan ikili anlaşmalarımız ve yükümlülüklerimiz bulunuyor” ifadelerini kullandı.
Moskova ile Erivan’ın “aynı ekonomik entegrasyon alanında” yer aldığını vurgulayan Bakan, bu nedenle “panik yaratmaya gerek olmadığını” dile getirdi.
İlişkilerdeki gerginlikleri de kabul eden Mirzoyan, “Ancak ilişkilerimizde belirli sorunların ortaya çıktığını da gizlemek istemiyorum” diyerek, Ermenistan’dan Rusya’ya ihraç edilen ürün ve mallara yönelik kısıtlamaları hatırlattı.
Mirzoyan’ın bu açıklamaları, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın Rusya’ya yönelik çıkışının ardından geldi.
Paşinyan daha önce yaptığı açıklamada, 2026-2031 hükümet programında Rusya’nın artık bir stratejik ortak olarak anılmayacağını belirtmiş; 2022’de yaşanan gelişmelerin ardından Erivan’ın Rusya ile stratejik ortaklıktan bahsetmesinin zorlaştığını kaydetmişti.
Paşinyan, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki çatışmalar sırasında yardım sağlamadığı gerekçesiyle Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütünü (KGAÖ) defalarca eleştirmişti.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise KGAÖ üyelik şartlarının Rusya’nın doğrudan müdahalesini öngörmediğini savunmuş; Ermenistan Cumhuriyeti topraklarına yönelik bir tecavüz gerçekleşmediğini ve bu durumun Rusya’ya çatışmalara taraf olma hakkı tanımadığını öne sürmüştü.
Ermenistan yönetimi, 2023 baharında Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesini de içeren 86 bin 600 kilometrekarelik toprak bütünlüğünü tanımaya hazır olduğunu açıklamış, ardından taraflar karşılıklı olarak sınırların tanınması konusunda uzlaşmaya varmıştı.
Erivan, Şubat 2024’te KGAÖ organlarındaki faaliyetlerini fiilen dondurduğunu duyurmuş, ardından örgütün ortak etkinliklerine finansman sağlamayı durdurarak bütçe kararlarını imzalamayı reddetmişti.
KGAÖ ile ilişkilerini askıya alan Ermenistan, yasal düzeyde Avrupa Birliği ile entegrasyon rotasına girdi. Bu kapsamda Ermenistan ile AB arasında Aralık 2025’te stratejik ortaklık gündemi imzalandı.
Gelişmeleri değerlendiren Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Paşinyan’ın tutumunu Ermeni halkına kabul ettirebilmesi durumunda, yapılması halinde AB üyeliği referandumunda halkın buna uygun oy kullanacağını ifade etti.
Peskov ayrıca, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi kapsamında (31 Ağustos – 1 Eylül) planlanan Putin-Paşinyan görüşmesinin ikili gündemi ve ortaklığın niteliğini ele almak için “mükemmel bir fırsat” olacağını belirtti.
Kremlin, Putin’in bu görüşmede Erivan’ın AB üyeliği arayışı ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) kapsamındaki işbirliğine ilişkin Rusya’nın tutumunu yeniden aktaracağını bildirdi.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Ağustos sonunda yaptığı açıklamada, Moskova’nın Ermenistan’ın ikili ilişkilerden ve Avrasya entegrasyonundan faydalanması için gereken her şeyi yaptığını savundu.
Erivan ile düzenli temas kanallarının açık olduğunu belirten Lavrov, “Bunun yerine, ‘Bunu kaldıracağız, bu zaten bizim ve bize iki milyar borçlular’ şeklinde kamuoyuna yönelik açıklamalar yapılıyor” sözleriyle Erivan’ın yaklaşımını eleştirdi.
Rusya
Rusya Merkez Bankası’ndan faiz ve rezerv takviminde reform

Rusya Merkez Bankası, para piyasasındaki faiz oynaklığını azaltmak amacıyla politika faizi kararlarının yürürlüğe giriş gününü pazartesiden çarşambaya almayı planlıyor. Banka, 2027 yılından itibaren zorunlu karşılık ortalama dönemleri ile faiz takvimini senkronize etmeyi hedefliyor.
Rusya Merkez Bankası, para piyasası faizlerindeki oynaklığı azaltmak amacıyla zorunlu karşılıkların ortalama dönemleri (PU) takvimini, yönetim kurulunun politika faizi toplantı takvimiyle yakınlaştırmayı planlıyor.
Düzenleyici kurumun 2027-2029 dönemine ilişkin tek devlet para politikası ana hedefleri taslağında söz konusu reformun detaylarına yer verildi.
Hazırlanan taslağa göre, yönetim kurulu politika faizi kararlarını yine cuma günleri almaya devam edecek. Ancak faiz oranının değişmesi durumunda yeni politika faizi, mevcut uygulamadaki gibi pazartesi günü değil, takip eden ilk çarşamba günü yürürlüğe girecek.
Çarşamba günleri hem Rusya Merkez Bankasının haftalık ihalelerine ilişkin takasların yapıldığı hem de yeni zorunlu karşılık ortalama döneminin başladığı gün olma özelliğini taşıyor.
Uygulama 2027 yılında başlayacak
Merkez Bankası, bu planları hayata geçirmek için tüm para politikası araçlarına uygulanan faiz oranlarını politika faizine endeksli marjlar (spread) üzerinden belirleme sistemine geçmek istiyor.
Hukuki ve teknik hazırlıkların tamamlanabilmesi için takvim senkronizasyonunun 2027 yılında yürürlüğe konması hedefleniyor.
Zorunlu karşılık dönemlerinin başlangıcı ile yeni politika faizinin yürürlük tarihlerinin eşitlenmesinin, bankaların rezerv ortalama stratejilerinin faiz marjı düzeyi ve oynaklığı üzerindeki etkisini azaltacağı belirtildi.
Yeni takvim düzenlemesinde, zorunlu karşılık ortalama dönemlerinin bitiş tarihlerinin ana vergi dönemlerine, bilanço bildirim tarihlerine ve diğer dönemsel faktörlere denk gelmemesi kuralı korunacak.
Faiz ve enflasyon tahminleri açıklandı
Rusya Merkez Bankası, yayımlanan belgede “dezenflasyonist” senaryoya dayalı faiz ve enflasyon öngörülerini de paylaştı. Buna göre politika faizinin 2026 yılında ortalama yüzde 14,5-14,6 seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor.
Göstergenin 2027 yılında yüzde 9-11, 2028 yılında yüzde 7-8 ve 2029 yılında ise yüzde 7,5-8,5 aralığında seyredeceği tahmin ediliyor.
Söz konusu dezenflasyonist senaryoda yıllık enflasyonun 2026 yılında yüzde 6-7, 2027 yılında yüzde 3-4, 2028 ve 2029 yıllarında ise yüzde 4 seviyesinde gerçekleşeceği öngörülüyor.
Merkez Bankası, bu senaryoda verimlilik artışının baz senaryoya kıyasla hızlandığını ve ekonominin üretim kapasitesinin genişlediğini kaydetti.
Belgede, “Bu durum, enflasyon baskısını artırmadan daha yüksek bir ekonomik büyümenin sürdürülmesini mümkün kılmakta ve Rusya Merkez Bankasına para politikasını gevşetmek için daha geniş bir alan sağlamaktadır” değerlendirmesine yer verildi.
Merkez Bankası, 24 Temmuz’da piyasa genel beklentisi olan yüzde 14,25’lik seviyenin aksine politika faizini yüzde 14’e indirmişti.
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Dünya Basını6 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler
Ortadoğu1 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor









