Bizi Takip Edin

Rusya

Fyodor Lukyanov: İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe

Yayınlanma

Valday Kulübü Araştırma Direktörü ve Russia in Global Affairs Genel Yayın Yönetmeni Prof. Fyodor Lukyanov, İran’a yönelik askeri harekatın sadece bölgesel bir çatışma değil, uluslararası ilişkilerin temelindeki hukuki ve ahlaki “mimariyi” yıkan bir dönüm noktası olduğunu vurguluyor. Lukyanov, diplomasi masasının artık çözüm üretmekten ziyade muhatabı gafil avlamak amacıyla kullanılan kinik bir araç haline geldiğini, bu durumun küresel güven ortamını temelden sarstığını ifade ediyor. ABD ve müttefiklerinin “çıplak gücü” tek meşruiyet kaynağı haline getirmesi, diğer devletleri kendi savunma reflekslerini sertleştirmeye ve caydırıcı güçlerini -makalede “kırmızı düğme” metaforuyla ifade edilen- en üst seviyeye çıkarmaya zorluyor. Bölgesel istikrarın 2003 Irak müdahalesinden bu yana süregelen erozyonunun, İran’ın tasfiyesi girişimiyle bir üst safhaya taşındığı ve bunun tüm Ortadoğu’yu geri dönülemez bir kaosa sürükleyeceğini kaydeden Lukyanov, ideolojik ve ahlaki kılıflardan arınmış, tamamen güç odaklı yeni bir dünya düzeninin inşa edildiğini ve bu acımasız gerçekliğin her devlet tarafından ciddiyetle hesaba katılması gerektiğinin altını çiziyor.


İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe

Fyodor Lukyanov
Rossiyskaya Gazeta
1 Mart 2026

İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe. Mevcut krizin akıbeti ne olursa olsun, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı dünya siyaseti üzerinde sarsıcı[1] etkilere yol açacak. Mesele, yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin geleceğinden ibaret değil; asıl mesele, uluslararası ilişkilerde “neyin mümkün ve neyin mübah[2]” olduğuna dair algının bizzat kendisinde yatıyor. Bu algı bir dönüşüm geçiriyor ve bu değişim rüzgarları gelecek adına hiç de hayırlı şeyler fısıldamıyor.

Söze, diplomasinin temel taşı olması beklenen uluslararası hukuka sığınmanın artık hiçbir anlam ifade etmediğini belirterek başlamak gerek. 2002-2003 yıllarında, Birleşmiş Milletler (ABD) Irak’ı işgale hazırlanırken, en azından BM Güvenlik Konseyi’nden uygun bir karar çıkartabilmek adına zaman ve enerji harcamayı gerekli görüyorlardı. Colin Powell’ın, Irak’ta kitle imha silahlarının varlığını kanıtlamak gayesiyle BM oturumunda sergilediği o meşhur deney tüpü[3], titizlikle kurgulanmış bir retoriğin eşliğinde sunulmuştu. Belki ikna edemediler, ancak en azından çabaladılar; bunu yapmayı arzu edilir buldular.

Bugün ise böylesi bir çaba kimsenin aklının ucundan dahi geçmiyor. Ne geçtiğimiz yılın yaz aylarında ne de şimdi, bu askeri harekatın mimarları, eylemlerine meşruiyet kazandırmak için uluslararası mercilerin kapısını çaldı. Şimdilerde ABD’de meselenin iç hukuka uygunluğu tartışılıyor: Trump’ın, Kongre’nin onayını almaksızın fiilen başka bir ülkeye savaş ilan etme yetkisi yoktu (yeri gelmişken, Oğul George Bush, Irak için bu icazeti vaktinden çok önce koparmıştı). Ne var ki bu, bütünüyle ABD’nin iç siyasi konjonktürüyle ilgili bir durum; meselenin dışarıya yansıyan yüzünde zerre kadar ehemmiyeti yok.

Diplomatik sürecin bizatihi kendisi, kendi zıddına dönüşmüş durumda. Hem İsrail ile İran arasındaki o 12 günlük savaşı (ki 13 Haziran 2025’te patlak vermişti – ed. n.) hem de bugünkü saldırganlığı, yoğun bir müzakere trafiği öncelemişti. Üstelik bunlar, sırf göz boyamak için sahnelenen birer tiyatro gibi de durmuyordu; nükleer program eksenindeki çatışmanın çözümüne dair somut senaryolar masadaydı. Lakin her iki vakada da müzakereler, fiilen hiç kesintiye uğramaksızın, aniden askeri bir cezalandırma harekatına evrildi. İsrail örneğinde durum bir bakıma “dürüstçe” idi; zira onlar İran rejimini yok etme arzularını hiçbir zaman gizlemediler ve diplomasi yoluna zerre inançları olmadığını hep beyan ettiler. Ancak ABD cephesine baktığımızda manzara şu: Diyalog masası, muhatabı ninnilerle uyutmak ve gafil avlamak için son derece kinik[4] bir biçimde kullanıldı.

Peki, halihazırda Washington ile diplomatik bir süreç yürütenler veya gelecekte bu masaya oturacak olanlar buradan nasıl bir hisse çıkaracak? Şudur: Hiçbir şeye, ama hiçbir şeye güvenilmez. Güvenilecek tek liman, kendi gücünüz ve bileğinizdir. Ve asgari düzeyde, muhatabınızın görmezden gelemeyeceği kallavi bir argümana sahip olmanız şarttır. Bundan sonrası ise çok daha çetrefilli.

İran’ın Dini Lideri yalnızca nokta atışı bir saldırıyla ortadan kaldırılmakla kalmadı; bu suikast, ihtilafın gelecekte çözüme kavuşturulması adına muazzam bir başarı ve lütuf olarak ilan edildi. Oysa Ali Hamaney, ülkesinin yasalarına göre meşruiyeti olan, Birleşmiş Milletler’e üye, neredeyse tüm dünyaca tanınan ve uluslararası ilişkilerin her türlü formunda tam yetkili bir aktör olan bir devletin başkanıydı. Ve bu sıfatıyla, bizzat bu saldırıyı düzenleyenlerle bugüne dek süregelen siyasi müzakerelerin de tarafıydı.

Bir devlet başkanının, tıpkı terör örgütü veya uyuşturucu karteli elebaşlarının tasfiye edildiği o malum modele uygun olarak, başka bir devletin silahlı kuvvetleri eliyle ve o devletin yönetiminin kararıyla katledilmesi, dünya siyasetini temelden, yepyeni bir boyuta taşımaktadır. Bu durum, Muammer Kaddafi’nin Libya’da linç edilmesi veya Saddam Hüseyin’in Irak’ta idam edilmesi gibi en vahşi sonları barındıran geçmiş rejim değişikliği vakalarıyla kıyaslandığında bile bambaşkadır. Evet, o iki vaka da dışarıdan gelen bir askeri müdahale sayesinde mümkün olmuştu. Ancak Kaddafi, bir iç savaşın neticesinde kendi Libyalı muhalifleri tarafından öldürülmüş; Hüseyin ise, tarafsızlığı ne kadar tartışılırsa tartışılsın, bir Irak mahkemesinin yargılaması ve kararı sonucunda idam edilmişti. İran örneği ise bambaşka; bu, İsrail’in Hizbullah ve Hamas liderlerine uyguladığı yöntemin devletler seviyesinde yeniden üretilmesidir. Ve Amerika Birleşik Devletleri bu yaklaşımı koşulsuz şartsız desteklemektedir.

Geçmiş çağlardan bu yana ayakta kalmayı başaran, uluslararası ilişkilerin o temel frenleyici mekanizmalarının gözlerimizin önünde sökülüp atılışına[5] şahit oluyoruz. Devletlerin meşruiyetinin tanınması, artık anlık koşullara, hatta belirli aktörlerin şahsi sempati veya antipatilerine endekslenmiş durumda. Bu durum, uluslararası ilişkileri adeta bir Rus ruletine çeviriyor ve sistemin altındaki ana kolonu çekip alıyor. Elbette eskiden de herkes sadece hukukun ve ahlakın (ki ahlak mefhumu zaten kültürel geleneklere göre farklılık gösterir) normlarına harfiyen uyarak hareket etmiyordu. Ancak en azından bir çerçeve, bir sınır vardı; şimdiyse o sınırları tamamen kaldırıp atıyorlar.

Bu noktaya adım adım ve nispeten yavaş bir tempoyla gelindiği için, görünüşe bakılırsa pek çok siyasi elit yaşanan olayları o kadar da dramatik bir mercekle değerlendirmiyor. Durumu, biraz sert de olsa, çelişkilerin anlaşılabilir bir tezahürü olarak görüyorlar. Ancak herkes aynı kanıda değil. ABD’nin rakiplerinin buradan çıkaracağı aşikar dersler, kendini dayatıyor.

Birincisi: Amerikalılarla müzakere masasına oturmanın artık neredeyse hiçbir manası kalmamıştır; ortadaki asıl mesele ya kayıtsız şartsız teslimiyet ya da askeri bir çözüme zemin hazırlamak için oynanan bir oyalamacadır.

İkincisi: Geri adım atılacak bir yerin ve kaybedilecek hiçbir şeyin kalmadığı bir durum gayet muhtemeldir. Ve o vakit geldiğinde, elde bulunan o “son” argümanlardan herhangi birini -ister mecazi ister kelimenin tam anlamıyla elin altındaki o “kırmızı düğmeyi[6]”- kullanmak meşruiyet kazanır.

Önümüzdeki günlerde İran’da ne yaşanırsa yaşansın, bu çıkarımlar geçerliliğini koruyacaktır. İktidarın, herkesi memnun edecek perde arkası bir uzlaşmayla belli ellere devredildiği o “Geliştirilmiş Venezuela” modelinin bir benzeri İran’da hayata geçirilse dahi (ki bu ihtimal şimdilik pek yüksek görünmüyor, ama şu aşamada neyi tamamen göz ardı edebiliriz ki?), böylesi bir sosyal mühendislik, ABD’ye muhalif diğer rejimlerin yüreğine su serpmeyecektir. Yönetimi değiştirme ve kontrol altına alma mekanizması artık deşifre olmuştur; bu, 2000’li yılların “renkli devrimlerinden” bile çok daha acımasız bir versiyondur ve buna karşı geliştirilecek direniş de giderek sertleşecek, çok daha çaresiz bir hal alacaktır. Belirli senaryolarda bu direnişin sonuçları ölümcül olacaktır.

Son olarak, bu hadiselerin Ortadoğu’nun mimarisine dair bir başka boyutu daha var. Burada da 2003 Irak harekatına dönüp bakmakta fayda var. O harekat, bölgenin 20. yüzyılda inşa edilen tüm mimarisinin çatırdamaya başladığı kırılma noktasıydı (Hakkını teslim etmek gerekirse, bu sürecin fitili 1991’deki Çöl Fırtınası operasyonuyla[7] ateşlenmişti, ancak o dönemde eş zamanlı olarak çok daha mühim küresel hadiseler cereyan ediyordu). Irak ordusunun hızlıca darmadağın edilmesi ve Saddam Hüseyin’in devrilmesi, tüm bölgeyi Amerikan kalıplarına göre etkili bir şekilde yeniden dizayn edebileceklerine dair bir öfori[8] yaratmıştı. Gerçekte ise işler bambaşka bir seyir izledi; yönetilebilirlik hızla dibe vurdu, bel bağlanan aktörler değil, bambaşka güçler palazlandı. Yeri gelmişken, bugünkü çatışmanın da büyük ölçüde zeminini hazırlayan İran’ın bölgesel yükselişi, tam da o eski Irak rejiminin ortadan kaldırılmasıyla ivme kazanmıştı.

Şayet bu saldırganlığın neticesinde İran’da bir dönüşüm yaşanırsa, tüm bölgesel konjonktür yeniden başka bir evreye taşınacaktır. Trump ve yakın çevresinin Ortadoğu için kafasındaki fikir aslında son derece basit: İsrail’in bölgedeki askeri hegemonyasını, yine İsrail’in Körfez monarşileriyle, en başta ABD’nin çıkarlarına hizmet edecek şekilde ekonomik etkileşimini yoğunlaştırmasıyla harmanlamak. İran burada bir pürüzdür; hem komşularına saldığı korku açısından hem de kendi çıkarları ve müttefiklik ilişkileri olan bir devlet olması hasebiyle. Şayet İran, mevcut haliyle tasfiye edilebilir veya en azından ciddi anlamda belini doğrultamayacak hale getirilebilirse, bu askeri-ticari şema kendine bir ufuk bulacaktır.

Ne var ki, sonuçları planlanandan taban tabana zıt gelişen Irak tecrübesini bugün de akıldan çıkarmamak elzemdir. İran, öylesine sıradan numaralarla alaşağı edilemeyecek kadar büyük, tüm Ortadoğu’nun geleneksel anlamda taşıyıcı sütunu olan bir devlettir. Sızdırılan bilgilere inanacak olursak Trump, savaş ilan etme kararından önce uzun süre tereddüt etmiş; ancak başarıya ulaşılması halinde elde edilecek siyasi temettünün devasa boyutta olacağına ikna edilmiştir. Bu temettü sadece Körfez çevresinin kontrolünü değil, aynı zamanda Kafkasya’dan Orta Asya’ya (kısmen Güney Asya’ya) kadar uzanan geniş bir coğrafyada nüfuz sahibi olmayı da içeriyor. Ve bu da, Trump ve kurmaylarının dünya görüşünün tam merkezinde yer alan, niteliksel olarak bambaşka ticari ufuklar açıyor. Kağıt üzerinde her şey kusursuz duruyor; oysa gerçek hayatta, fikir kulağa ne kadar mantıklı gelirse gelsin, işler hiçbir zaman kağıda döküldüğü gibi yürümez.

Velhasıl, varacağımız genel sonuç pek de orijinal sayılmaz ama elden ne gelir: Dünya siyasetinde çıplak güce ve zorbalığa yapılan yatırım giderek artıyor. Geriye kalan her şey bir kenara itilmiş durumda. Hatta artık o iki yüzlü ahlaki veya ideolojik kılıflara bile ihtiyaç duyulmuyor. Buna nasıl tepki vereceğiniz tamamen sizin kişisel meselenizdir. Ancak bu gerçeği hesaba katmamak, kelimenin tam anlamıyla aymazlıktır.


[1] Sarsıcı (Etki): Orijinal: серьезные последствия (seryoznıye posledstviya): Rusçada “серьезный” (seryoznıy) kelimesi doğrudan “ciddi” anlamına gelse de, Rus siyaset biliminde ve diplomasisinde (başta makalenin yazarı Lukyanov gibi isimlerin metinlerinde) “серьезные последствия” kalıbı, standart bir ciddiyetten ziyade “sistemi temelinden sarsacak, geri dönülemez majör sonuçlar” anlamını taşır. (ç.n.)

[2] Mübah: Orijinal: допустимого (dopustimogo): Kökü “допустить” (izin vermek, müsaade etmek) fiiline dayanır. Uluslararası ilişkiler teorisinde devletlerin eylemlerinin “kabul edilebilirliği” sınırlarını çizer. Modern diplomaside “kabul edilebilir olan” şeklinde çevrilebilirdi. Ancak Lukyanov burada ahlaki ve hukuki bir çöküşten bahsediyor. (ç.n.)

[3] O meşhur deney tüpü: Orijinal: Знаменитую пробирку (Znamenituyu probirku): Lukyanov burada 5 Şubat 2003 tarihine, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı efsanevi konuşmaya atıf yapıyor. Powell, elinde şarbon bakterisi olduğunu iddia ettiği küçük bir deney tüpü (probirka) sallayarak, Irak’ın kitle imha silahları (KİS) ürettiğine dünyayı ikna etmeye çalışmıştı. Yıllar sonra bu istihbaratın sahte olduğu ortaya çıktı. Lukyanov bu örneği vererek; “Eskiden ABD yalan söylerken bile uluslararası hukuka saygı duyuyormuş gibi bir tiyatro oynardı, şimdi o zahmete bile girmiyorlar” demek istiyor. (ç.n.)

[4] Kinik: Orijinal: цинично (tsiniçno): Antik Yunan’daki Kinizm felsefesinden gelse de, Rus siyasi lügatında “цинизм” (sinizm/kinizm); ahlaki değerleri, erdemleri ve samimiyeti açıkça hiçe sayan, sadece çıkarlara odaklanan, utanmazca bir pragmatizm anlamına gelir. (ç.n.)

[5] Sökülüp atılışı: Orijinal: демонтаж (demontaj): Rus siyasi analizlerinde Soğuk Savaş sonrası dünya düzeni genellikle bir “mimari” (arhitektura) veya “konstrüksiyon” olarak tasvir edilir. “Demontaj”, bir makinenin veya binanın parçalarına ayrılmasıdır. Lukyanov burada uluslararası sistemin rastgele çökmediğini, bizzat ABD tarafından bilinçli ve sistematik bir şekilde söküldüğünü (demonte edildiğini) ima ediyor. (ç.n.)

[6] “Kırmızı Düğme” (Krasnaya knopka): Orijinal: красная кнопка (krasnaya knopka): Hem nükleer bir saldırı başlatma yetkisini simgeleyen teknik bir cihazdır hem de siyasi retorikte “her şeyi yakıp yıkma seçeneği” (scorched earth policy) anlamında kullanılan bir metafor. Lukyanov burada “literalnaya ili figurálnaya” (literal veya figüratif) diyerek, bu düğmeye basmanın sadece fiziksel bir nükleer tuşa basmak değil, aynı zamanda diplomatik veya ekonomik bir “intihar/yok etme” hamlesi olabileceğini kastediyor. Bu, devletlerin köşeye sıkıştıklarında başvuracakları son raddenin bir portresidir. (ç.n.)

[7] “Çöl Fırtınası” (Operatsiya “Buryya v pustyne”): 1991 Körfez Savaşı’nın kod adıdır. Rus literatüründe bu operasyon, “iki kutuplu dünyanın (SSCB-ABD) resmen bitip, tek kutuplu (unipolar) Amerikan hegemonyasının başlangıcı” olarak kabul edilir. Lukyanov, bu noktayı vurgulayarak şunu demek istiyor: “1991’de başladınız, 2003’te Irak’ı yıktınız, şimdi ise İran ile bu mimariyi tamamen yok ediyorsunuz.” Yazar, okurun zihninde 1991’den 2026’ya uzanan bir “yıkım kronolojisi” oluşturarak, ABD’nin Ortadoğu’daki “kalıcı istikrarsızlık” siyasetini (strategic destabilization) gözler önüne seriyor. (ç.n.)

[8] Öfori: Orijinal: эйфория (eyforiya): Tıpta aşırı mutluluk ve coşku halini anlatan bu kelime, jeopolitikte bir devletin gücünden zehirlenmesi, gerçeklik algısını yitirerek her şeye kadir olduğuna inanması (hubris) durumunu anlatır. “Aşırı sevinç” veya “coşku” kelimeleri bu klinik durumu karşılayamaz. Amerikan emperyalizminin 2003 sonrası yaşadığı o sarhoşluk halini en iyi karşılayan kelimedir. (ç.n.)

Rusya

Bulgaristan Başbakanı Radev Karadeniz’deki gemi saldırılarını Rusya’ya bağladı

Yayınlanma

Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, ülke karasuları yakınlarında iki kargo gemisine düzenlenen dron saldırılarının arkasında muhtemelen Rusya’nın yer aldığını duyurdu. Hedef alınan Ukrayna bağlantılı iki ticari gemiden biri batarken mürettebattan çok sayıda kişi kayboldu.

Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, ülke karasuları yakınlarında salı günü iki kargo gemisine düzenlenen insansız hava aracı saldırılarının arkasında büyük olasılıkla Rusya’nın durduğunu açıkladı.

Televizyondan halka hitap eden ve Rusya’nın Sofya Büyükelçisi Eleonora Mitrofanova ile de görüşen Radev, Karadeniz’deki askeri tırmanışı “kabul edilemez” olarak niteledi.

Radev konuşmasında, “Taraflardan herhangi birine karşı suçlamada bulunmak için elimizde güçlü ve kesin kanıtlar yok ancak mantık bu sonucun Rusya Federasyonu’nun işine yaradığını gösteriyor” dedi.

Gelişmeler üzerine NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile telefonda görüştüğünü aktaran Bulgaristan Başbakanı, Rutte’nin ihtiyaç halinde bölgedeki savunmayı güçlendirme sözü verdiğini bildirdi.

Büyükelçi Mitrofanova: “Saldırılar üçüncü bir tarafın provokasyonu olabilir”

Bulgar haber ajansı BTA’nın aktardığına göre Başbakan Radev, Rusya Büyükelçisi Mitrofanova’yı Başbakanlığa çağırarak Ukrayna’nın kendi gemilerini imha etmesinin anlamsız olduğunu, dolayısıyla olayın muhtemel failinin Rusya olduğunu iletti.

Büyükelçi Mitrofanova ise saldırılar hakkında Moskova’dan bilgi almadığını belirterek olayın üçüncü bir tarafça tezgâhlanan “provokasyon” olabileceğini savundu.

Hedef alınan kargo gemilerinden Malta bayraklı ve Ukrayna mülkiyetindeki “Chelsea 3”, üç insansız hava aracının saldırısına uğradı. Gemideki yedi Ukraynalı ve sekiz Azerbaycanlı personelin tamamı kurtarıldı.

Gece saatlerinde vurulan ikinci yük gemisi “HS Dignity” ise saldırının ardından battı. Gemideki mürettebattan bir kişi kurtarılırken diğer personeli arama çalışmaları sürüyor.

Avrupa Komisyonu: “Karadeniz yeni bir tırmanma cephesine dönüştü”

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de saldırılara tepki gösterdi.

Von der Leyen, “Karadeniz, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşın yeni bir tırmanma cephesi haline geldi” ifadelerini kullanarak gelişmeyi Başbakan Radev gibi “kabul edilemez” olarak değerlendirdi.

Bulgaristan kıyılarında bir hafta önce de kimliği belirsiz dronlar iki ticari gemiyi hedef almış, saldırıya uğrayan gemilerden biri batmıştı.

Okumaya Devam Et

Rusya

Novak: AB, 2022’den bu yana Rusya’ya 320 milyar dolardan fazla ödedi

Yayınlanma

Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak, 2022’den bu yana Avrupa Birliği’ne 320,7 milyar dolar, bu yılın ilk dokuz ayında ise 21,3 milyar dolarlık enerji kaynağı sağladıklarını duyurdu. Novak, Rus şirketleri ile bakanlıkların dizel yakıt sevkiyatı kapsamında ABD’li yetkililer ve alıcılarla temaslarını sürdürdüğünü kaydetti.

Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak, 2022 yılından bu yana Avrupa Birliği (AB) ülkelerine toplam 320,7 milyar dolar tutarında enerji kaynağı ihraç ettiklerini açıkladı.

İnformasiyonnaya Slujba Vesti’ye demeç veren Novak, ABD Başkanı Donald Trump’ın AB’nin Rusya’dan 250 milyar dolarlık enerji kaynağı aldığı yönündeki değerlendirmesini yanıtladı.

Söz konusu tutarın Trump’ın ifade ettiğinden daha yüksek olduğunu belirten Novak, “Bu rakam, Amerikalı meslektaşlarımızın dile getirdiği 250 milyar dolardan belirgin biçimde fazla. 2022’den bugüne kadarki dönemde bu miktar 320,7 milyar dolar düzeyine ulaşıyor; AB ülkelerine yapılan enerji sevkiyatının hacmi budur” dedi.

Rusya Enerji Bakanlığı verilerine işaret eden Novak, bu yılın ilk dokuz ayında da Avrupa’ya 21,3 milyar dolarlık enerji kaynağı gönderildiğini kaydetti.

İstisnalar kapsamında sevkiyat sürüyor

Yaptırımlara rağmen bazı güzergahlarda muafiyetler sayesinde sevkiyatın devam ettiğini belirten Novak, Moskova’nın güvenilir bir tedarikçi olarak imzalanan sözleşmeleri yerine getirdiğini söyledi.

Novak, AB’ye yönelik ihracat dengesindeki değişimin Rusya’dan kaynaklanmadığını savunarak “Avrupalı meslektaşlarımızın talep ettiği ürünleri tedarik ediyoruz” ifadesini kullandı.

İhracatın büyük kısmını büyüyen Asya-Pasifik pazarlarına yönlendirdiklerini aktaran Novak, temel ortaklarının bu bölgedeki ülkeler olduğunu ve dost ülkelerle uzun vadeli ilişkiler kurmayı sürdürdüklerini kaydetti.

Novak, Rus şirketlerinin ABD’li ticari kuruluşlarla dizel yakıt tedariki konusunda görüşmeler yürüttüğünü duyurdu.

Rusya Enerji Bakanlığı ile ABD Enerji Bakanlığı arasında da temasların sürdüğünü belirten Novak, Rus ham maddesi alıcılarıyla müzakerelerin devam ettiğini ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump, 9 Ekim Cuma günü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Rus dizel yakıtının küresel piyasalara sunulmasını öngören bir mutabakata vardıklarını açıklamıştı.

Kararın ardından ABD Hazine Bakanlığı, Rus dizeline yönelik yaptırımları Nisan 2027’ye kadar askıya aldı. Trump’ın açıklamasına göre Moskova, ilk etapta birkaç aşamada 1,8 milyon tondan fazla akaryakıt sağlayacak, ardından 3 milyon tonluk ek sevkiyat yapabilecek.

Kremlin tarafından yayımlanan açıklamada ise Putin’in, “Rus tarafı petrol ve petrol ürünlerini Amerikan ve dünya pazarlarına sunmaya hazır olduğunu teyit etti” ifadelerine yer verildi.

Novak da Rusya’nın dizel ihracat kısıtlamalarını planlanan tarihten önce derhal kaldırmaya başlayacağını ve ekim ayında ABD’ye sevkiyata hazır olduğunu belirtti.

Trump, enerji ateşkesi için Ukrayna’ya desteği kesmekle tehdit etmiş

Anlaşma AB ile ABD arasında tartışma yarattı

Moskova ile Washington arasındaki dizel mutabakatı Brüksel’in tepkisini çekti. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Rusya üzerindeki baskıyı hafifletme zamanı olmadığını ve Avrupa’nın böyle bir adım atmayacağını söyledi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ise Kallas’ın açıklamalarını ikiyüzlülük olarak nitelendirdi. Bessent, Avrupa ülkelerinin Rus enerji kaynaklarından vazgeçememesi nedeniyle 2022’den bu yana Rusya’ya Ukrayna’ya verdikleri destekten daha fazla ödeme yaptıklarını kaydetti.

Petrol ürünlerindeki fiyat artışını frenlemek amacıyla G7 ülkeleri ve Uluslararası Enerji Ajansı, ekim ayı başında 100 milyon varile kadar dizel rezervini serbest bırakma kararı almıştı.

Avrupa Komisyonu Sözcüsü Anna-Kaisa Ikonen, bu tedbire rağmen enerji maliyetleri nedeniyle AB’yi “oldukça zorlu bir kış” döneminin beklediğini ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Rusya

Finlandiya, AB’ye Ruslara turistik vizenin tamamen yasaklanmasını önerdi

Yayınlanma

Finlandiya, Ukrayna’daki savaş bitene kadar Rus vatandaşlarına turistik vize verilmesinin AB genelinde tamamen yasaklanması çağrısında bulundu. Üye ülkeler, Rus turistlerin dolaşımını kısıtlamak amacıyla vizelerin belirli ülkelerle sınırlandırılmasını ve LTV uygulamasını değerlendiriyor.

Finlandiya, Ukrayna’daki savaş sona erene kadar Rus vatandaşlarına turistik vize verilmesinin Avrupa Birliği (AB) genelinde tamamen yasaklanmasını önerdi.

AB’nin Finlandiya’nın izlediği yolu takip ederek Rusya vatandaşlarına turistik vize verilmesini tüm birlik genelinde durdurması durumunda, Rusların Avrupa ülkelerine seyahat imkanı ortadan kalkabilir.

Finlandiya Dışişleri Bakanı Elina Valtonen, Rusya Ukrayna’ya yönelik savaşını bitirene kadar Rus vatandaşlarına turistik vize verilmesini durdurması için AB’ye resmi çağrıda bulundu.

Valtonen, Finlandiya’da acil ve zorunlu olmayan gerekçelerle yapılan seyahatler ile turistik amaçlı vizelerin Ruslara verilmesinin 2022 yılında zaten yasaklandığını hatırlattı.

Bu uygulamanın artık birlik ölçeğinde de geçerli olması gerektiğini savunan Valtonen, “Aynı yaklaşımın nihayet AB düzeyinde de hayata geçirilmesi gerekiyor. Rusya saldırganlığını sürdürdüğü müddetçe vatandaşlarına turistik vize verilmemelidir. Rusya Ukraynalıların evlerini bombalarken Rusların Avrupa’ya gelmesi, buradaki yaşam tarzının ve özgürlüklerin tadını çıkarması doğru değil” değerlendirmesinde bulundu.

Birlik sınırlı geçerliliğe sahip vize seçeneğini değerlendiriyor

Üye ülkelerin ele alacağı vize politikasını sertleştirmeye dönük bir diğer seçenek, tüm Rusya vatandaşlarına sınırlı bölgesel geçerliliğe sahip vize (LTV) verilmesi sistemine geçilmesini içeriyor. Bu vizelerde hamilin kalabileceği ülke ya da ülkeler doğrudan belirtiliyor ve Schengen bölgesi içinde kalsa dahi bu sınırların dışına çıkılması vize rejimi ihlali kabul ediliyor.

AB Konseyinin 14 Ekim’de yapılması planlanan toplantısının gündeminde bu konunun değerlendirilmesi yer alıyor.

AB ülkeleri, 2024-2026 döneminde hem yaptırımların sıkılaştırılması hem de Rusların Avrupa içindeki serbest dolaşımını sınırlandırma arzusu doğrultusunda Rus vatandaşlarına giderek daha sık LTV vizesi vermeye başladı.

Valtonen, Avrupa Komisyonuna da ilettiği mektupta LTV vizelerinin uygulamaya konulması teklifine destek vereceğini, ancak bu yöntemi yalnızca geçici bir tedbir olarak gördüğünü kaydetti.

AB’yi vize kurallarını sertleştirmeyi tartışmaya sevk eden bir diğer etkeni, Rusya’ya atfedilen eylemler.

Bölgedeki istihbarat teşkilatları ile siyasetçiler, Moskova’nın Avrupa sahasında yürüttüğünü iddia ettiği “hibrit savaş eylemleri ve sabotaj girişimlerinin” giderek daha sık ve pervasız hale geldiğini, bu durumun can kayıplarına yol açabileceğini öne sürüyor.

Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski, Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada vize kısıtlamalarının artırılması çağrısını dile getirdi.

Sikorski, “Kiev’deki köprülerin vurulduğu ve binalardan çocuk cesetlerinin çıkarıldığı görüntüleri izlerken, ardından Rus turistlerin Avrupa’da paralarını saçtığını duymak beni adeta sarsıyor” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Alman soruşturma makamları, Leipzig Havalimanı’nda insansız hava araçlarıyla sabotaj düzenleme girişiminde bulunan şüphelilerden birinin Almanya’ya turistik vizeyle giriş yapan ve Rus pasaportu taşıyan bir Belarus vatandaşı olduğunu iddia ediyor.

Leipzig’deki İHA olayında tanık ifadeleri resmi iddialarla çelişiyor

Avrupa Komisyonu nihai kuralları ocak ayında sunacak

AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları, Lüksemburg’daki toplantıda Rus diplomatların hareket alanına getirilecek kısıtlamaları ve turistik vize uygulamasını ele almayı planlıyor.

Konu daha sonra üye ülkelerin liderleri tarafından da görüşülecek. Bazı AB temsilcilerinin Politico’ya aktardığına göre Avrupa Komisyonu, Rus vatandaşlarına yönelik vize kurallarının sertleştirilmesine ilişkin nihai teklif paketini ocak ayında sunmayı planlıyor.

Vize kurallarının köklü biçimde sıkılaştırılmasını Finlandiya ve Polonya’nın yanı sıra İsveç, Estonya ve bazı diğer ülkeler de talep ediyor.

Turistik vize verme konusunda ise Fransa, İtalya ve İspanya en faal ülkeler olarak öne çıkıyor. Rus vatandaşları 2025 yılında Schengen bölgesinde seyahat imkanı sağlayan yaklaşık 478 bin turistik vize aldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English