Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Güney Kore, silah pazarında nasıl yükseldi?

Yayınlanma

Editörün notu: Güney Kore, savunma ürünleri ihracatında çeşitli ülkelerle önemli anlaşmalar imzalayarak küresel silah pazarındaki varlığını güçlendirmeye devam ediyor. 2024’ün başında, LIG Nex1 Suudi Arabistan’a 3,2 milyar dolarlık Cheongung-II hava savunma sistemleri tedarik anlaşmasını tamamladı, ardından Birleşik Arap Emirlikleri ve Irak ile benzer anlaşmaların yapılması bekleniyor. K239 Chunmoo çok namlulu roketatar sistemine yönelik ilgi Polonya, Norveç, Filipinler ve Romanya’dan geliyor. Ayrıca, Hanwha’nın K21 Redback zırhlı muharebe araçları Avustralya, İtalya ve Romanya gibi ülkelerde tanıtılırken, K9 Thunder kundağı motorlu obüsleri dünya genelinde 8 ülkeye tedarik ediliyor. Güney Kore savunma sanayi şirketleri, müşteri ülkelerde yerel üretim yapma, teknoloji transferi sağlama ve yerinde eğitim ve bakım hizmetleri sunma gibi esnekliklerle rakiplerinden ayrılıyor. Koreliler, ABD ile askeri-teknik iş birliğine büyük önem veriyor ve Çin’e bağımlı olmaktan kaçınarak küresel silah pazarında Washington’un stratejik çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. ABD’nin Asya’daki müttefikleriyle olan yakınlaşması, Güney Kore’nin bu pazarda Amerikan dış politikasına katkıda bulunmasını sağlıyor.


Demir Kore dalgası: Küresel silah pazarında Seul’ün liderliği

Andrey Gubin

Valday Tartışma Kulübü

16 Ekim 2024

Ekim ayının başlarında, Güney Kore’nin Gyeryongdae’deki askeri tesisinde (Seul’un 160 kilometre güneyinde) düzenlenen KADEX-2024, Kore Cumhuriyeti’nin uluslararası savunma sanayi fuarına ev sahipliği yaptı. Etkinliğe yaklaşık 500 şirket katıldı ve 50’den fazla ülkeden gelen ziyaretçilerin toplam sayısı 70 bini aştı. Güney Kore savunma sanayisinin, yerel silahlı kuvvetler için hazırladığı yeni ürünlerin yanı sıra, ihracat için sunulan pek çok silah sistemi de sergilendi; bununla birlikte çeşitli ortak projeler de tanıtıldı. Bu yıl, özellikle çeşitli amaçlar ve ortamlar için geliştirilen insansız sistemler ile kinetik, elektromanyetik ve lazer prensiplerine dayanan anti-drone savunma sistemleri büyük ilgi topladı.

KADEX-2024, Seul’ün küresel silah ve askeri teçhizat (W&ME) pazarında yeni sınırları fethetme amacının net bir göstergesi oldu. Özellikle, ülkenin Savunma Bakanı Kim Yong-hyun, yıl sonuna kadar yeni küresel ihracat teslimatları, askeri teknolojilerin transferi ve uzmanlar için eğitim ve yeniden eğitim programlarının açılması sayesinde ihracatın 15 milyar doları aşacağını ifade etti.

Tehlike sınırında kazançlar

Güney Kore Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı’na göre, 2023 sonunda askeri ürün ve hizmet ihracatının toplam hacmi 14 milyar dolar olarak gerçekleşti ve bu da ülkeyi dünyanın önde gelen silah ihracatçıları arasında 9. sıraya yerleştirdi. 2022 yılında, Seul ilk kez ilk 10’a girdiğinde, bu rakam 17,3 milyar dolarla rekor kırmıştı ve bu yıl 20 milyar dolara ulaşma planları vardı. Fakat, bazı sözleşmelerin muhtemelen ortakların mali zorlukları ve çeşitli alanlarda görüşmelerin durması nedeniyle ertelenmesi bekleniyor. Dikkat çekici bir husus, Güney Kore’nin 2000 yılında dünya çapında silah ve askeri teçhizat üreticileri arasında yalnızca 31. sırada yer alması.

Gelişmiş bir üretim üssü ve ileri teknolojilere erişim, ulusal savunma sanayisinin hem iç talepleri karşılama hem de ihracat siparişlerini yerine getirme konusundaki başarısına büyük katkı sağlıyor. Koreli üreticilerin tanınması ve “Sabah Sakinliği Diyarından” gelen ürünlerin itibarı da savunma sanayisinin başarısında önemli bir rol oynuyor. Aynı zamanda, şirketler kendi teknolojik gelişmelerini aktif olarak kullanarak bunları bağlı kuruluşlara ve taşeronlara devrediyor, bu da net maliyeti düşürse de (fiyatı değil!) önemli bir avantaj sağlıyor. Güney Kore’nin büyük finans ve sanayi grupları, yani “chaebol”lar, siyasi lobi faaliyetleri açısından geniş imkanlara sahip ve bu durum genellikle Seul’ün diplomatik yönelimini belirliyor. Özellikle, Güney Kore’nin en büyük savunma grubu olan Hanwha Group, deniz, kara ve hava silahlarının üretiminin yanı sıra, uzay teknolojisi, elektronik, mühimmat, enerji santralleri ve dronlar üzerinde çalışıyor ve giderek Amerikan Lockheed Martin şirketiyle boy ölçüşebilecek bir üretim ve bütçe ölçeğine yaklaşıyor.

SIPRI’ye göre, 2024 yılı başı itibarıyla, Kore Cumhuriyeti askeri uçak ihracatında dünyada üçüncü, tanklar ve kundağı motorlu topçu sistemleri ihracatında ise imzalanan sözleşmelere göre birinci sırada yer alıyordu.

Yoon Suk Yeol yönetimi, 2027 yılına kadar küresel silah teslimatlarında 4. sıraya yükselmeyi ve dünya genelindeki siparişlerin en az yüzde 5’ini almayı hedefliyor. Aynı zamanda, NATO’nun 2022’deki Madrid zirvesinden sonra, aslında mevcut Güney Kore liderinin kişisel himayesi altında Avrupa ülkeleriyle istikrarlı bağlar kurma fırsatı doğdu.

Kore silahlarının popülaritesi, tehditlerin artması ya da en azından “agresif ve revizyonist devletlerden” kaynaklanan tehlike hissi ile destekleniyor. Seul, bu endişeyi dağıtmak yerine, aksine, müşterilerinin savunma kapasitesini artırmaya hazır olduğunu dile getiriyor.

Kore silahlarının popülerliğinin sebeplerinden biri de Ukrayna’daki çatışma. NATO ülkeleri, çatışmalara dolaylı olarak dahil olduktan sonra, nispeten ucuz ve çeşitli amaçlar için kullanılabilecek, ittifak standartlarına yakın büyük miktarda teçhizata ihtiyaç duymaya başladılar. Bu talep, Kiev’e yapılan teslimatlar nedeniyle kendi stoklarının tükenmesinden ve özenle körüklenen Rusya karşıtı histerisinden kaynaklanıyor. Orta Doğu ve Asya-Pasifik bölgesindeki bazı ülkeler, Avrupa’nın güvenlik sorunlarına ya da ABD-Çin çekişmesine doğrudan dahil olmamalarına rağmen, kendi savunma kapasitelerini güçlendirmeyi amaçlıyor ve bağımsız bir ortak olarak Güney Kore’yi tercih ediyor. Bunun yanı sıra Koreliler, uluslararası fuarlara katılım ve askeri ürünlerini modern teknoloji alanındaki askeri olmayan etkinliklerde bile sunarak agresif bir pazarlama stratejisi izlemeye başladılar. Yazar, Seul’ün wunderwaffe (mucize silah) reklamlarına, oldukça masum akademik seminerlerde bile tanık oldu.

Panterler yine sınırda

Güney Kore Cumhurbaşkanı Yoon Suk Yeol’un Temmuz 2023’te Polonya’ya gerçekleştirdiği resmi devlet ziyareti, Kore tarihindeki en büyük silah ihracatı sözleşmesinin imzalanmasıyla sonuçlandı. Varşova ile yapılan anlaşmalar kapsamında, yaklaşık 1000 adet K2 Black Panther tankı, 672 adet K9 Thunder kundağı motorlu obüs, 48 adet FA-50 Golden Eagle hafif saldırı uçağı, 288 adet K239 Chunmoo çok namlulu roketatar sistemi (MLRS) ve 400 adet KIA Raycolt zırhlı keşif aracı üretimi ve teslimatı üzerinde mutabık kalındı. Toplamda 15 milyar doları aşan bu dev anlaşma, Kore savunma sanayisi açısından önemli bir dönüm noktası oldu. 180 tank, 212 kundağı motorlu topçu ve 12 uçaktan oluşan ilk büyük parti 2025 yılına kadar teslim edilecek; zırhlı araçlardan oluşan deneme partisi ise Aralık 2022’de Polonya’ya ulaşmıştı. Aynı zamanda, tüm bu sistemler sadece Güney Kore’den satın alınmakla kalmayıp, Polonya’daki yerli işletmeler tarafından da yerli ve yabancı bileşenler kullanılarak üretilecek. Ayrıca, bakım üsleri ve profesyonel eğitim merkezleri de kuruluyor. Haziran 2023’te, Kore-Polonya Savunma ve Askeri Sanayi İş birliği Ortak Komitesi’nin ilk toplantısı yapıldı. Gelecek vadeden projeler arasında 120 mm ve 155 mm mermi üretimi için bir tesis inşası, K808 Baekho zırhlı personel taşıyıcı temelli ortak üretimler, KSS-II ve KSS-III denizaltılarının olası ihracatı, Cheongung-2 hava savunma sistemleri, el bombası atıcılar ve taşınabilir hava savunma ve tanksavar füze sistemleri (MANPADS ve ATGM) yer alıyor. Varşova, Türkiye’nin yaptığı gibi, Kore teknolojilerinin transferi sayesinde dış pazarlara açılmayı hedefliyor.

Seul, KOEXIM Bank aracılığıyla kredi ve garanti şeklinde mali destek sağlıyor, ancak bu kurumun limitleri yalnızca sözleşmelerin bir kısmını kapsıyor. Polonya ile olan iş birliği gibi daha fazla anlaşmayı teminat altına almak için yeni yardım paketleri 15,6 milyar dolardan fazla kaynak gerektirecek ve bu durum doğrudan devlet müdahalesini ve yasal finansman ve sigorta limitlerinde değişiklikleri zorunlu kılacak. Mart 2024’te, Kore Cumhuriyeti Ulusal Meclisi, yabancı ortaklarla yapılacak işlemlerin sınırını yıllık 18,1 milyar dolara çıkaran ve sözleşme sayısını ve değerini artırmayı mümkün kılan ilk askeri-teknik iş birliği teşvik yasasını kabul etti.

Silah ağları

Seul’ün savunma ürünleri yelpazesini ve iş ortaklarını çeşitlendirme hedefini doğrulayan temaslar arasında bazıları özel bir dikkati hak ediyor. 2024’ün başlarında, LIG Nex1 şirketi, Suudi Arabistan’a toplamda 3,2 milyar dolar değerinde Cheongung-II (Iron Hawk) hava savunma sistemleri tedariki için bir sözleşme imzaladı. Bu sözleşmenin ardından Birleşik Arap Emirlikleri ve Irak ile de sözleşmelerin yapılması bekleniyor. Ayrıca Riyad, büyük Polonya siparişinden etkilenmiş olmalı ki, 800 milyon dolar değerinde bir K239 Chunmoo çok namlulu roketatar sistemi (MLRS) siparişi verdi. Norveç, Filipinler ve Romanya da bu sistemle yakından ilgileniyor. K239 Chunmoo, modüler bir tasarıma sahip ve çok kalibreli bir yapıda, yani farklı tipte güdümsüz ve güdümlü 130 mm, 227 mm, 239 mm ve daha büyük mühimmatları kullanabiliyor. Koreliler, bu sistemin operasyonel-taktik füzeleri fırlatacak şekilde modifiye edilmesini de mümkün görüyor.

Ayrıca, Avustralya ile yapılan 129 K21 Redback zırhlı muharebe aracı (IFV) tedarik anlaşmasından (başlangıçta 450 araç planlanmıştı) sonra, Koreli şirket Hanwha bu aracı İtalya, Romanya ve Letonya’da da tanıtmaya başladı. Koreli silah üreticilerinin şüphesiz en büyük başarı öykülerinden biri de 8 ülkeye (Türkiye, Polonya, Hindistan, Finlandiya, Norveç, Estonya, Avustralya ve Mısır) halihazırda tedarik edilen K9 Thunder kundağı motorlu obüs. Bu araç, dünya pazarındaki bu segmentin yaklaşık yarısını elinde bulunduruyor. Dünyanın pek çok ülkesinde yeniden silahlanma için verilecek olası siparişler, Güney Kore tarafından yakından takip ediliyor ve bu süreçte kullanım ömrü verileri ve askeri yetkililerin açıklamaları dikkatle izleniyor. Ancak bazı durumlarda yabancı rakipler, Koreli firmaları ihalelerden saf dışı edebiliyor. Örneğin, Çinliler Tayland’a denizaltı ve Malezya’ya MLRS tedarikini “kapmış” durumda, ayrıca Filipin Donanması muhtemelen Fransız dizel-elektrikli denizaltılarını satın alacak (ancak Koreliler, Endonezyalı gemi yapımcılarını sürece dahil ederek hâlâ bir şansa sahip). Görünüşe göre Almanya da Norveç için ana muharebe tankı sözleşmesini almış durumda. Fakat Güney Koreli üreticiler, ülkenin liderliğinin doğrudan desteğiyle, kendi ürünlerini tanıtma konusunda son derece ısrarcı davranıyorlar.

Güney Kore savunma sanayi şirketleri, diğer rakiplerinden farklı olarak, kendi tasarımları olan ekipmanların müşterinin ülkesinde üretimini organize etmeye, ek sistemlerin ve bileşenlerin üretimini yerelleştirmeye ve yerinde bakım hizmeti ile eğitim sunmaya hazır olmalarıyla öne çıkıyor. Ayrıca, sözleşmelerin imzalanmasından ilk ürünlerin teslimine kadar geçen süre sadece birkaç ay sürüyor. Bu başarı, yükleniciler arasındaki iş dağılımının iyi organize edilmesi, iç bürokratik engellerin azaltılması ve Seul’ün ihracat taleplerini karşılamak için yerel siparişlerin bir kısmını erteleme yeteneği sayesinde gerçekleşiyor.

Yine de Koreliler, askeri-teknik alanda ileri çözümlerin ana kaynağını hâlâ ABD’de görüyorlar ve “kritik” alanlarda Çin’e bağımlı hale gelmekten kaçınmaya çalışıyorlar. Bu karar, Washington’un Pekin’i kapsamlı bir şekilde sınırlama stratejisine de uyuyor. Bu strateji, Güney Kore’yi, Amerikan sanayisinin yükünü hafifletmek ve Rusya ile Çin’i küresel silah ve askeri teçhizat pazarından çıkarmak için “resmi olarak bağımsız” bir aktör olarak kullanmayı içeriyor. Bununla birlikte, Ağustos 2023’te imzalanan Camp David Anlaşması sonrasında ABD’nin iki ana Asyalı müttefikiyle yakınlaşması göz önüne alındığında, Seul’ün yabancı ülkelerle askeri-teknik iş birliğini geliştirmesi, Amerikan dış politika araçlarına faydalı bir katkı sağlıyor. Bu durum, hegemonik gücün doğrudan müdahalede bulunmadan etkisini yaymasına olanak tanıyor.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English