Görüş
Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması – 4

Çeşitliliğin Birliğinden Hindu(tva) Birliğine
Son yıllarda artık Hindistan’da Hindutva etkisi ve Hint toplumunda çeşitliliğin birliğinden Hindu(tva) birliğine dönüşüm hissedilebilir boyutlarda. Bu yalnızca dini olarak değil, etnik ve dilsel olarak da ülkedeki tüm azınlıklar için geçerli olsa da özellikle Hindu-Müslüman ayrışması olarak tezahür ediyor.
(Ki çünkü bugün Hint Müslümanlar Hindistan’daki en büyük azınlık nüfusunu oluşturuyor ve tarihte bölünme deneyimi temelde Hindu-Müslüman ayrışması üzerine gerçekleşmişti.)
2019 yılı Hindistan’da Jammu ve Keşmir’in özel özerkliğinin kaldırılmasından tutun da Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası’na kadar cesur kararların peşi sıra alındığı bir yıldı. Bu cesur kararlar Hint toplumunda bir çırpıda değinilip geçilemeyecek kadar yaygın ve derin etki bırakıyor.
Örneğin,
Jammu ve Keşmir, işsizlik oranı ülkedeki en yüksek oranlardan biri. Özel-özerk statüsünün kaldırılması öncesinde Jammu ve Keşmir’in aylarca kapatılması (koronavirüs salgınının etkisi de var) ülke ekonomisine büyük darbe vurdu, binlerce kişi işini kaybetti. Ayrıca özel sektörün olmaması nedeni ile hükümet en büyük işveren ve hükümet işine talep yüksek, alım sınırlı ve güven az. Ekonomideki yavaşlama, diğer pek çok etkinin yanısıra Müslüman hacı adaylarının sayısında keskin bir düşüşe neden oldu. Jammu ve Keşmir’den 2017’de 35 bin kişi hacca gitmek için başvuruda bulunurken bu sayı 2023’te 8 bin 2024’te ise yalnızca 4 bin. Bunda ayrıca BJP hükümetinin 2018’de Hac için sağlanan tüm sübvansiyonu kaldırmasının da büyük payı var ki Haccın tüm maliyeti artık hacılar tarafından karşılanıyor.
Örneğin,
2015’te BJP’nin Hindistan Vatandaşlık Yasası’nda, 31 Aralık 2014’ten önce Hindistan’a Afganistan, Pakistan ve Bangladeş’ten gelen kaçak göçmenlerin Müslüman olmadıkları sürece Hint vatandaşı olmalarına olanak tanıyan değişiklikler yapılması için kampanya başlatması ile Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası’nın (CAA) 11 Aralık 2019’da kabul edilmesi, Müslümanlara karşı ayrımcı olarak görüldü ve ülke çapında yaygın protestoları tetikledi. CAA kuralları uyarınca başvuranların 31 Aralık 2014’ten önce Hindistan’a geldiklerini kanıtlayan belgeler sunmaları gerekiyor ve bu üç ülkede yaşayan yalnızca altı gayrimüslim topluluk aftan yararlanabiliyor. Ancak üzerinden beş yıl geçmesine karşın yasa Hindular için de faydalı olmadı. Örneğin Bangladeş’ten gelen bazı Hindu göçmenler Bangladeş hükümeti tarafından verilmiş, ülkelerini kanıtlayan resmi belgelerinin olmadığını söylüyor. Bunun sonucunda çoğu göçmen, vatandaşlık kanıtı olmadan pasaport, devlet işi veya Planlanmış Kast sertifikası başvurusunda bulunurken engellerle karşılaşıyor.
Örneğin,
Hindistan’da artık hemen her gün Ram tapınağı benzeri anlaşmazlıkların gündeme getirilmesi söz konusu oluyor. Ayodhya kararından bu yana toplum, azınlık ibadethanelerini değiştirebileceği mesajını aldı. Ülke genelindeki mahkemelerde Varanasi’deki Gyanvapi camisi, Mathura’daki Shahi Idgah camisi ve Rajasthan’daki Ajmer Sharif dergahı gibi 10 cami ve türbe ile ilgili en az 18 dava devam ediyor. Bu davalardaki Hindu davacılar, bu yapıların eski Hindu tapınaklarını yıktıktan sonra inşa edildiğini iddia ediyor. Üstelik, Yüksek Mahkeme’nin İbadet Yerleri Yasası’na itirazda kaçınması, Hindutva’nın camiler hakkındaki yeni iddialarını güçlendiriyor. Kısa süre önce Yüksek Mahkeme, Uttar Pradesh Mathura’daki Shahi Idgah camisinde caminin bir tapınak üzerine inşa edilip edilmediğini incelemek için bir araştırma yapılmasına izin veren Allahabad Yüksek Mahkemesi’nin emrini durdurmayı reddetti. Bu, araştırmanın yapılmasının önünü açıyor. Veya Varanasi’deki Gyanvapi camisinde benzer bir araştırmanın yapılmasına yeşil ışık yakmıştı. Araştırma daha sonra Hindistan Arkeoloji Araştırması tarafından yürütüldü. Her iki durumda da cami yönetim komiteleri tarafından araştırma çalışmalarına yönelik itirazlar, 1991 tarihli İbadet Yerleri (Özel Hükümler) Yasası’na dayanıyordu. Bu yasa, bağımsız Hindistan’da bir ibadet yerinin dini karakterinde herhangi bir değişikliği özel olarak yasaklar. Bu kanunun anayasaya uygunluğu, 2020’den beri beklemede olan dilekçeler aracılığı ile Yüksek Mahkeme’de itiraz edildi. Ancak bu dilekçelerin beklemede olması ve en yüksek mahkemenin kanuna dayalı araştırma emirlerine itirazı ele almayı reddetmesi, Hindu tarafının hem Varanasi hem de Mathura meselelerinde yasayı etkili bir şekilde atlatmasına olanak tanıyor, alt mahkemeleri yasayı atlatmaya cesaretlendiriyor.
Örneğin,
Geçen yıl BJP hükümeti Parlamento’ya İslami hayır amaçlı vakıfları düzenleyen yasada büyük bütçeli değişiklikler öneren bir yasa tasarısı sundu. Yasa tasarısı, din özgürlüğü ve din işlerini yönetme özgürlüğü gibi hakları ihlal ettiği gerekçesi ile muhalefet karşı çıktı. Ülkedeki Müslüman örgütler de yasa tasarısının vakıf kurullarının “özerkliğini azaltmayı” amaçladığını ve toplumla istişare edilmeden hazırlandığını söylüyor. Vakıf (Değişiklik) Yasa Tasarısı, vakıf kurullarının yetkisini sınırlamayı, hükümet tarafından daha fazla kontrol sağlanmasını, gayrimüslimlerin de kurul üyesi olabilmesine olanak sağlamayı, mülk bağışlarını kısıtlamayı ve vakıf mahkemelerinin işleyiş biçimini değiştirmeyi öneriyor. Değişiklik tasarısını destekleyenler arasında, Vakıf komitelerinin yasadışı yetkileri, bürokratların elindeki güç yoğunlaşması, mütevellilerin veya denetçilerin yolsuzluğu gibi sorunları içermediğini ve ya hükümetin bunlardan haberdar olmadığını ya da Müslümanların kendi aralarında kavga etmeye devam etmesini istediğini söyleyenler de var. Ve Muhalefet liderlerinin itirazları üzerine yasa tasarısı daha detaylı görüşülmek üzere ortak parlamento komisyonuna havale edildi.
Örneğin,
birçok isyan veya kargaşa, Müslümanların karışık demografik özelliklere sahip mahallelerden “gettolara” zorla yerleştirilmesine yol açıyor. Bu yerinden etme girişimleri en azından Aralık 1992’de Ayodhya’da Babri camisinin yıkılmasının ardından çıkan ülke çapındaki isyanlardan bu yana açıkça görülüyor. 2002 Gujarat olayları da bu girişimlerin zirve yaptığı bir başka dönemdi. Yakın örneği, geçen yıl haziran ayında Vadodara’daki bir konut kompleksinin 30’dan fazla sakini, Mukhyamantri Awas Yojana (hükümetin kırsal ve yoksul kesime konut projesi) kapsamında 44 yaşındaki bir Müslüman hükümet çalışanına daire tahsis edilmesine karşı protesto düzenledi. Komplekste bir Müslüman kadın ve genç oğlunun bulunmasının “tehdit ve rahatsızlık” oluşturduğunu iddia ettiler. Benzer Müslüman karşıtı bağnazlık örnekleri Hindistan’ın her yerinde görülüyor. Bir önceki yılın haziran ayında Uttarakhand’daki Purola’da Müslüman tüccarlar tehdit edildi ve dükkanları tahrip edildi, bir düzineden fazla aile kaçmak zorunda kaldı. Vadodara’daki kadın hükümet çalışanı gibi savunmasız Hint Müslümanların devam eden deneyimlerine yerinden edilme ve zorunlu göç merceğinden bakmak önemli. Hindistan’daki Müslüman “gettoları” yalnızca önyargının ürünü değil, zorla yerinden edilmenin de bir sonucu. Ki olay, Hindistan’daki Müslümanlara karşı köklü önyargıyı vurgularken özellikle BJP iktidarındaki son on yılda Hindistan Müslümanlarının karşılaştığı daha geniş bir iç yerinden edilme örüntüsünü yansıtıyor.
Örneğin,
tanrı Ram’ın Ayodhya’ya dönüşünün, iyiliğin kötülüğe karşı zaferinin kutlandığı festival Diwali/Deepavali her ne kadar Hindu inancına özgü olsa da Hindistan’da önceden her inançtan ve kimlikten komşuların ve arkadaşların katıldığı, ışıldayan bir ışık ve neşe festivaliydi. Son yıllarda Hindu kızgınlığının odağı haline gelen hızlı dönüşüm ile birlikte artık yalnızca Hindular tarafından meşru bir şekilde kutlanabilen bir festival olarak yayılıyor. Örneğin birçok WhatsApp grubu, “Diwali Mubarak” selamlamalarını eleştiren saldırgan paylaşımlar içeriyor.
(Bu arada, resmi ideolojinin ötesinde, Hindutva’ya yakın komplo teorileri ve propaganda ekosistemi mevcuttur ve bunlar büyük ölçüde sosyal medya, özellikle de yaklaşık 500 milyon Hint’in kullandığı WhatsApp aracılığı ile yayılır.)
Mubarak, Urduca bir sözcük diye uyarıyorlar. Yani bunu bir Diwali kutlaması için kullanmak, Hindu inancını “İbrahimleştirmek” için sinsi bir teklif anlamına geliyor. Yani Hindular, kendilerini Hintçe gibi “Hint” dilleri ile sınırlamak için titiz olmalılar. Ve bunun yerine “Diwali ki shubh kamnayein” gibi bir şey öneriyorlar.
Benzer bir tartışma 2021’de önde gelen Hint giyim zinciri FabIndia’nın Diwali kıyafet koleksiyonunu Urduca’da “geleneğin kutlanması” anlamına gelen Jashn-e-Riwaaz başlığı altında tanıtması ile de gündeme gelmişti. İslamofobik açıklamaları ile ünlü bir BJP milletvekili, geleneksel Hindu kıyafetleri giymemiş modeller ile bu reklamın Hindu festivallerinin kasıtlı olarak İbrahimleştirilmesi anlamına geldiğini ilan etmişti. FabIndia protestolara dayanamamış ve reklamını geri çekmişti.
Veya Delhi’nin önde gelen Lady Shriram Koleji, Diwali festivallerine Noor 2024 adını verdiğinde (Urduca’da Noor ışık anlamına gelir), sosyal medyada küfürlü bir öfkeye yol açtı. Bunu, Hindu festivallerinin “İslamlaştırılması” olarak tanımlayan kitleler, Kolejin Deepawali’yi Hinduizm’e saygısızlık ederek sahiplendiğini ve hatta bunun Pakistan tarafından desteklenen bir etkinlik gibi göründüğünü iddia ettiler. Bunların, geleneksel Hindu dini uygulamalarını hedef alan ve bu nedenle Hindu duygularını incitmeye yönelik gayrımeşru çabalar olduğunu iddia ediyorlardı.
Gerçek şu ki tüm Hindular Diwali’yi kutlamıyor ve Kuzey ve Güney Hindistan’da farklı. Kuzeyde Diwali, güneyde Deepawali olarak duyduğunuz festivali Kuzey Hintler tanrı Ram’ın 14 yıllık sürgününden dönüşünü kutlar ve inanışa göre Ram aysız bir gecede geri döndüğünden her ev onu karşılamak için lambalar yaktı. Güney Hindistan’da ise Lord Krishna tarafından Narakasura adlı bir iblisin öldürülmesini anmak için şafak vakti kutlanır ki İblisin tövbedeki son dileği, insanların onun ölümünü kötülüğün düşüşü olarak kutlamalarıydı. Ayrıca Bengal’de genellikle Deepavali’den bir gün sonraya denk gelen Kali Puja ana ibadet/kutlama Ve Keralitler çoğunlukla Deepavali’yi kutlamaz ve yerine Lord Vishnu’nun Vamana olarak ortaya çıkışına bağlı Onam’ı tercih ederler, Tamil Nadu ve kuzey ise aynı koruyucunun sonraki enkarnasyonlarını işaret eder. Ve Diwali, kuzeyde Lakshmi Puja olarak da kutlanır çünkü inançlarına göre Dhanteras’ta, kuzeylilerin Diwali kutlamalarından birkaç gün önce, tanrıça Lakshmi ve lord Dhanvantri “Samudra Manthan” (mitolojik “Okyanusun Çalkalanması” olayı ve bunun sonucunda nimetler elde edildi) sırasında okyanustan ortaya çıktılar.
Ve Üstelik, Diwali, Hindistan’da uzun zamandır Hindu olmayanlar tarafından da kutlanır. Tarihi kayıtlar, Delhi tahtında oturan Müslüman hükümdarlardan da Diwali’yi sarayında nezaket ve güzel yemeklerle kutlayanlar olduğunu doğrular. Veya Babür İmparatoru Ekber zamanında, Diwali’ye “Jashn-e-Chiraghan” (ışık festivali) deniyordu ve Ekber bunu Babür sarayında görkemli bir festivale dönüştürdü ve tatlı hediye etme geleneğini başlattı. Ramayana okundu, ardından Ram’ın Ayodhya’ya dönüşünü tasvir eden bir oyun oynandı. Şah Cihan, Hindistan’ın dört bir yanından şefleri davet ederek ve İran’dan malzemeler ithal ederek şenlikleri daha da ileri taşıdı. Ayrıca ilahi ışığı temsil eden 40 metre yüksekliğinde bir direğin üzerinde tutulan dev bir lamba “Akash Diya”yı (gökyüzü lambası) yakma geleneğini başlattı. Hatta Evrengzib dahi Diwali’de soylulara tatlı gönderme geleneğini takip etti. Bahadır Şah Zafer’in zamanında Kızıl Kale’de Lakshmi Puja ile birlikte Diwali temalı oyunlar oynanır ve Delhi’deki Jama Camisi yakınında havai fişekler yakılırdı.
Ancak son yıllarda bu birliktelik festivalini çevreleyen bölünme devam ediyor ve her yıl daha da derinleşiyor. Örneğin geçen yıl Madhya Pradesh’te Diwali’nin yalnızca Hinduların festivali olduğu ve yalnızca Hindu tüccarlardan alışveriş yapılması gerektiği yazılı posterler görüldü. Bu, Diwali sırasında Müslüman tüccarların boykot edilmesi çağrısı anlamına geliyordu.
Benzer boykot olayları Kanwar Yatra (Hinduların popüler Hac yolculuklarından biri) ritüelinde de görüldü. Geçen yıl Uttar Pradesh ve Uttarakhand’daki yerel yönetim ve polis, yıllık Kanwar Yatra hacılarının otoyolu üzerindeki lokanta sahiplerine, dükkanlarına isimlerini belirgin bir şekilde belirten tabelalar koymaları yönünde “tavsiyede bulundu.” Hindistan’ın birçok yerinde isimler dinin ve sıklıkla kastın belirteçleri olduğundan, bu açıkça Müslümanların sahip olduğu işletmeleri tanımlamak için bir araç. Yönetim ayrıca Müslüman dükkan sahiplerine Kanwar Yatra süresince dükkanlarını kapatmalarını ve Hindu dükkan sahiplerine Müslüman çalışanlarını “zorunlu izne” göndermelerini “tavsiye etti”.
Kanwar Yatra, tanrı Shiva’nın müritlerinin yıllık hac ziyaretidir. Bunda, erkekler genellikle safran yelekleri ve şortlar giyer ve genellikle çıplak ayakla, kutsal Ganga’dan su almak için yüzlerce kilometre ötedeki Haridwar’a yürürler. Daha sonra bunu omuzlarına astıkları bir bambu çubuğa asılı toprak kaplarda taşırlar. Bu su, Shiva tapınaklarındaki Shiva lingamının üzerine dökmek için taşıdıkları sudur. 1980’lere kadar bu dini performans genellikle yaşlı erkeklerden oluşan küçük gruplar tarafından gerçekleştirilirken son yıllarda, BJP hükümetleri ve RSS çalışanlarının büyük himayesi ile desteklenen Yatra’ya katılan müritlerin sayısının iki milyona yükseldiği tahmin ediliyor. Yani bu Yatra ölçek olarak artık büyük Kumbh festivalinden sonra ikinci sırada.
Bu devasa dini toplantılar yalnızca Hindutva partileri için oy toplama fırsatı olmaktan çıkarak, ayrıca Kanwar yürüyüşçülerinin 15 gün boyunca akın ettiği otoyolları sıralayan binlerce yiyecek tezgahı, meyve satıcısı ve çay dükkanı için geçim fırsatları oluşturuyor. Geçmişte bazı yiyecek tezgahlarının Müslümanlara, bazılarının Hindulara ait olması veya Müslümanların çok sayıda Hindu çalışanı ve Hinduların Müslüman çalışanı olması hiçbir zaman önemli olmadı. Bu dükkanların sahiplerinin isimlerinin belirgin bir şekilde sergilenmesi yönündeki yeni zorunluluk, Hitler zamanında Almanya genelindeki Yahudi işletmelerini ve profesyonellerini hedef alan boykotu ve Nazi Almanyası’ndaki Yahudi işletmelerinin boykot ve zorla kapatma gibi eylemlere karşı kimliklerinin tespit edilebilmesi için duvarlarına sarı ve siyah renkte Davut Yıldızı’nı belirgin bir şekilde çizme zorunluluğunu hatırlatıyor.
Nazi Almanyası’ndaki Yahudi geçim kaynaklarına karşı yapılan boykotlar ile bugün Hindistan’daki Müslüman geçim kaynaklarına karşı yapılan boykotlar arasındaki en büyük farklardan biri, o dönemde Yahudilerin sayıca az olmalarına karşın (1933’te sayıları yaklaşık 600 bin olan Yahudiler toplam Alman nüfusunun yüzde 1’inden azdı.) Alman kamu yaşamının entelektüel, kültürel ve ekonomik olarak önemli ve etkili bir parçası olmalarıydı. Bunu bugün Hindistan’daki Müslümanlar ile karşılaştırın: Hindistan nüfusunun önemli bir bölümünü, yüzde 15’ini oluşturuyorlar ve sayıları kabaca 200 milyon; ancak Hindistan’daki Müslümanların Hindistan’ın diğer iki en yoksul sosyal grubu olan Dalitler (Dalit, Görece yeni türetilmiş ve anlamsız bir politik ifadedir. Planlanmış Kast içinde yer alır ve Hindistan yerlilerinin torunları olarak anılır ancak bu kanıta değil iddiaya dayanır. Benzer iddiaya dayalı olarak, Güney Hindistan coğrafyasındaki güney yerlileri Dravidler olarak anılır.) ve Adivasiler (Planlamış Kabile içinde yer alır ve Hindistan’ın Dalit/Dravid ve Hint-Aryan öncesi ilk orjinal yerli heterojen kabile sakinleri olarak anılır ancak bu kanıta değil iddiaya dayanır.) ile benzer düzeyde kalkınma eksiklikleri yaşadığı rapor ediliyor. Hindistan hükümetinin 2013 yılında yaptığı bir araştırma ve benzer şekilde 2023’te yapılan Borç ve İşgücü Anketi, Müslümanların Hindistan’daki en fakir dini grup olduğunu ortaya koydu. Ayrıca Hindistan’da Müslümanların yüksek öğrenime kayıtlarda yüzde 8’lik bir düşüş gördüğü gözlemleniyor ki ülkede son yıllarda başka hiçbir sosyal grubun bu kadar mutlak bir düşüş görmediği söyleniyor.
Hindistan’daki Müslümanların boykot edilmesine yönelik tekrarlayan çağrılar, Müslümanların çeşitli suçlarla suçlanması ile rasyonalize ediliyor. Örneğin en tuhaf olanı, koronavirüs salgını sırasında “tükürük cihadı” olarak adlandırılan ve Müslümanların Hindu sakinleri enfekte etmek için sattıkları yiyeceklere tükürdüğü üzerine kurulan komplo teorisi ki bu, Müslüman satıcıların ülke çapında boykot edilmesine yol açmıştı. Bu, Hindistan’da “aşk cihadı” (Hindistan’da Müslüman erkeklerin Hindu kadınları baştan çıkararak onları İslam’a döndürmek ve hatta onları hamile bırakarak Hint Müslüman nüfusunu artırmak için sistematik bir çabayı hayal eden toksik bir Hindutva komplo teorilerinden biri) olarak adlandırılagelen iddianın, Uttarakhand genelindeki sakinlerin Müslümanlara dükkan ve ev kiralamayı ve Müslümanların mallarını satın almayı reddetmeleri çağrısının bahanesi haline gelmesine benziyor. Veya en başat olanı, Hindistan’a karşı kronik sadakatsizlikleri ve Hindu inancına saygısızlıkları iddiası var; bu, ortaçağ Hindistanı’ndaki Hindu tapınaklarının iddia edilen yıkımı ile kanıtlanıyor. Ayrıca Müslüman boykotu kendini Müslüman tüccarların bazı tapınakların yakınında faaliyet göstermesini yasaklayan kararlar ile de gösteriyor.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin Ocak 2024’te Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradesh Ayodhya’da Ram tapınağının açılışını yapması, Hindistan’ın anayasasında öngörülen laik cumhuriyetten Hinduizmin egemenliği ile tanımlanan bir ulusa dönüşümünün en somut işareti olduğu bir gerçektir. Modi’nin açılıştan kısa bir süre sonraki sözlerine kulak verin: “Bu, Ram biçiminde ulusal bilincin bir tapınağıdır. Ram, Hindistan’ın inancıdır; Ram, Hindistan’ın temelidir; Ram, Hindistan’ın fikridir; Ram, Hindistan’ın yasasıdır.” Bu dönüşümün ve Modi’nin BJPsi’nin gündeminin merkezinde yer alan Hindu milliyetçi ideolojinin Hindutva veya Hinduluk olduğu da bir gerçektir. Ayrıca Hint diasporası diğer tüm ülkelerden daha büyük ve daha etkili. O halde Hindistan’ın da politikasını ihraç etmesi şaşırtıcı değil. Örneğin Modi, Amerika, Birleşik Krallık ve Avustralya’da hayran kalabalıklar için mitingler düzenlediğinde oralardaki yerleşik Hindular ile Güney Asya kökenli Müslümanlar arasında bazı isyan olaylarına tanıklık edildi. Yani Hindu milliyetçi duygu yalnızca Hindistan içinde değil, Hint kökenli büyük göçmen gruplarının yaşadığı diğer yerler için de geçerli.
ANCAK Hindistan genelinde her şey çok da kötü gitmiyor.
Örneğin Ram tapınağı benzeri anlaşmazlıkların sürekli gündeme getirilmesine RSS Şefi Mohan Bhagwat tepki vermiş, ülkede nefretin ve bölücülüğün yaygınlaşmaması uyarısında bulunmuştu.
Örneğin Modi de Ambedkar için ulusal bir anıtın açılışını yaptıktan bir gün sonra, 14 Nisan 2018’de, Ambedkar’ın 127. doğum yıldönümü vesilesi ile konuşurken “toplumun geri kalmış bir kesiminden” geldiği için bugün başbakan olmasının tek nedeninin Ambedkar olduğunu ifade etmişti.
Örneğin Kanwar Yatra güzergahında hem Hindu hem de Müslüman lokanta sahipleri ve çalışanları bağlarının ne kadar çözülemez olduğunu ifade etti; Hindu dükkan sahipleri genellikle Müslüman işçilerin çoğunluğunu işe aldı ve aynı şekilde birçok Müslüman dükkan sahibi Hindu işçileri işe aldı. Her biri birbirine değer verdi. İşyerindeki ve dışındaki bağlarında, dini kimliklerindeki farklılıklar pek önemli değildi.
Veya Uttarakhand’ta “aşk cihadı” üzerine yürütülen Müslümanlara yönelik ekonomik boykot kampanyalarının Mahkeme kanıtları ile aldatmaca olduğu ortaya konuldu.
Ve Kanwar Yatra olayında Hindistan Yüksek Mahkemesi; Müslümanları, mülklerini ve işletmelerini hedef alan bölücü boykota karşı müdahale etti.
AYRICA, Brahminizm asla tek akım olmadı ve ona karşı direniş yüzyıllardır devam ediyor; Gandhi ve Ambedkar ve daha pek çoğu bunu kanıtlıyor.
Ayrıca, Kastçılık genetik değil, bu yüzden doğuştan Brahmin olan herkes aynı mentalitede değil
Ve her Hindu da aynı mentalitede değil
Veya her Hint de …
Yani bu bir anlamda dışlayıcı ve kapsayıcı fikirler arasında bir savaş durumu gibi.
Ancak ışık var … Çünkü çeşitlilik var.
(Okuyucu bunu yazı dizisinden bağımsız olarak kaleme alacağım bir sonraki makalede daha net anlayacaktır.)
Ülkenin büyüyen ekonomisi ve dünya işlerindeki artan önemi, aynı zamanda Hint olmayanlar için de daha önemli hale geleceği anlamına geliyor.
BU NEDENLE okumaların doğru yapılması gerekir.
Bu yazı dizisinin odağı çoğunlukla olumsuz prizmadan yansımış olsa da her şeye karşın özünde son derece çeşitli, laik bir demokrasi yatan Hindistan gibi bir ülkede genellemeye dönük veya sıfır-toplamlı veya da siyah-beyaz bir bakış açısı -pek çok şeyde olduğu gibi- sağlıklı bir yaklaşım olmaz.
(4. Bölüm sonu)
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Görüş
Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Thomas Karat, davranış analisti
Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.
On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.
Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.
BAE doktrini
Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.
Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.
Denizdeki kurgu
Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.
Afrika Boynuzu bölünüyor
Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.
Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.
Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.
Yemen’deki çöküş
Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.
İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.
Boğaz el değiştiriyor
Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.
Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.
Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.
Ankara tablodan ne okuyor?
Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.
Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor












