Bizi Takip Edin

Görüş

Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması – 4

Avatar photo

Yayınlanma

Çeşitliliğin Birliğinden Hindu(tva) Birliğine 

Son yıllarda artık Hindistan’da Hindutva etkisi ve Hint toplumunda çeşitliliğin birliğinden Hindu(tva) birliğine dönüşüm hissedilebilir boyutlarda. Bu yalnızca dini olarak değil, etnik ve dilsel olarak da ülkedeki tüm azınlıklar için geçerli olsa da özellikle Hindu-Müslüman ayrışması olarak tezahür ediyor.

(Ki çünkü bugün Hint Müslümanlar Hindistan’daki en büyük azınlık nüfusunu oluşturuyor ve tarihte bölünme deneyimi temelde Hindu-Müslüman ayrışması üzerine gerçekleşmişti.)

2019 yılı Hindistan’da Jammu ve Keşmir’in özel özerkliğinin kaldırılmasından tutun da Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası’na kadar cesur kararların peşi sıra alındığı bir yıldı. Bu cesur kararlar Hint toplumunda bir çırpıda değinilip geçilemeyecek kadar yaygın ve derin etki bırakıyor.

Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması -1

Örneğin,

Jammu ve Keşmir, işsizlik oranı ülkedeki en yüksek oranlardan biri. Özel-özerk statüsünün kaldırılması öncesinde Jammu ve Keşmir’in aylarca kapatılması (koronavirüs salgınının etkisi de var) ülke ekonomisine büyük darbe vurdu, binlerce kişi işini kaybetti. Ayrıca özel sektörün olmaması nedeni ile hükümet en büyük işveren ve hükümet işine talep yüksek, alım sınırlı ve güven az. Ekonomideki yavaşlama, diğer pek çok etkinin yanısıra Müslüman hacı adaylarının sayısında keskin bir düşüşe neden oldu. Jammu ve Keşmir’den 2017’de 35 bin kişi hacca gitmek için başvuruda bulunurken bu sayı 2023’te 8 bin 2024’te ise yalnızca 4 bin. Bunda ayrıca BJP hükümetinin 2018’de Hac için sağlanan tüm sübvansiyonu kaldırmasının da büyük payı var ki Haccın tüm maliyeti artık hacılar tarafından karşılanıyor.

Örneğin,

2015’te BJP’nin Hindistan Vatandaşlık Yasası’nda, 31 Aralık 2014’ten önce Hindistan’a Afganistan, Pakistan ve Bangladeş’ten gelen kaçak göçmenlerin Müslüman olmadıkları sürece Hint vatandaşı olmalarına olanak tanıyan değişiklikler yapılması için kampanya başlatması ile Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası’nın (CAA) 11 Aralık 2019’da kabul edilmesi, Müslümanlara karşı ayrımcı olarak görüldü ve ülke çapında yaygın protestoları tetikledi. CAA kuralları uyarınca başvuranların 31 Aralık 2014’ten önce Hindistan’a geldiklerini kanıtlayan belgeler sunmaları gerekiyor ve bu üç ülkede yaşayan yalnızca altı gayrimüslim topluluk aftan yararlanabiliyor. Ancak üzerinden beş yıl geçmesine karşın yasa Hindular için de faydalı olmadı. Örneğin Bangladeş’ten gelen bazı Hindu göçmenler Bangladeş hükümeti tarafından verilmiş, ülkelerini kanıtlayan resmi belgelerinin olmadığını söylüyor. Bunun sonucunda çoğu göçmen, vatandaşlık kanıtı olmadan pasaport, devlet işi veya Planlanmış Kast sertifikası başvurusunda bulunurken engellerle karşılaşıyor.

Örneğin,

Hindistan’da artık hemen her gün Ram tapınağı benzeri anlaşmazlıkların gündeme getirilmesi söz konusu oluyor. Ayodhya kararından bu yana toplum, azınlık ibadethanelerini değiştirebileceği mesajını aldı. Ülke genelindeki mahkemelerde Varanasi’deki Gyanvapi camisi, Mathura’daki Shahi Idgah camisi ve Rajasthan’daki Ajmer Sharif dergahı gibi 10 cami ve türbe ile ilgili en az 18 dava devam ediyor. Bu davalardaki Hindu davacılar, bu yapıların eski Hindu tapınaklarını yıktıktan sonra inşa edildiğini iddia ediyor. Üstelik, Yüksek Mahkeme’nin İbadet Yerleri Yasası’na itirazda kaçınması, Hindutva’nın camiler hakkındaki yeni iddialarını güçlendiriyor. Kısa süre önce Yüksek Mahkeme, Uttar Pradesh Mathura’daki Shahi Idgah camisinde caminin bir tapınak üzerine inşa edilip edilmediğini incelemek için bir araştırma yapılmasına izin veren Allahabad Yüksek Mahkemesi’nin emrini durdurmayı reddetti. Bu, araştırmanın yapılmasının önünü açıyor. Veya Varanasi’deki Gyanvapi camisinde benzer bir araştırmanın yapılmasına yeşil ışık yakmıştı. Araştırma daha sonra Hindistan Arkeoloji Araştırması tarafından yürütüldü. Her iki durumda da cami yönetim komiteleri tarafından araştırma çalışmalarına yönelik itirazlar, 1991 tarihli İbadet Yerleri (Özel Hükümler) Yasası’na dayanıyordu. Bu yasa, bağımsız Hindistan’da bir ibadet yerinin dini karakterinde herhangi bir değişikliği özel olarak yasaklar. Bu kanunun anayasaya uygunluğu, 2020’den beri beklemede olan dilekçeler aracılığı ile Yüksek Mahkeme’de itiraz edildi. Ancak bu dilekçelerin beklemede olması ve en yüksek mahkemenin kanuna dayalı araştırma emirlerine itirazı ele almayı reddetmesi, Hindu tarafının hem Varanasi hem de Mathura meselelerinde yasayı etkili bir şekilde atlatmasına olanak tanıyor, alt mahkemeleri yasayı atlatmaya cesaretlendiriyor.

Örneğin,

Geçen yıl BJP hükümeti Parlamento’ya İslami hayır amaçlı vakıfları düzenleyen yasada büyük bütçeli değişiklikler öneren bir yasa tasarısı sundu. Yasa tasarısı, din özgürlüğü ve din işlerini yönetme özgürlüğü gibi hakları ihlal ettiği gerekçesi ile muhalefet karşı çıktı. Ülkedeki Müslüman örgütler de yasa tasarısının vakıf kurullarının “özerkliğini azaltmayı” amaçladığını ve toplumla istişare edilmeden hazırlandığını söylüyor. Vakıf (Değişiklik) Yasa Tasarısı, vakıf kurullarının yetkisini sınırlamayı, hükümet tarafından daha fazla kontrol sağlanmasını, gayrimüslimlerin de kurul üyesi olabilmesine olanak sağlamayı, mülk bağışlarını kısıtlamayı ve vakıf mahkemelerinin işleyiş biçimini değiştirmeyi öneriyor. Değişiklik tasarısını destekleyenler arasında, Vakıf komitelerinin yasadışı yetkileri, bürokratların elindeki güç yoğunlaşması, mütevellilerin veya denetçilerin yolsuzluğu gibi sorunları içermediğini ve ya hükümetin bunlardan haberdar olmadığını ya da Müslümanların kendi aralarında kavga etmeye devam etmesini istediğini söyleyenler de var. Ve Muhalefet liderlerinin itirazları üzerine yasa tasarısı daha detaylı görüşülmek üzere ortak parlamento komisyonuna havale edildi.

Örneğin,

birçok isyan veya kargaşa, Müslümanların karışık demografik özelliklere sahip mahallelerden “gettolara” zorla yerleştirilmesine yol açıyor. Bu yerinden etme girişimleri en azından Aralık 1992’de Ayodhya’da Babri camisinin yıkılmasının ardından çıkan ülke çapındaki isyanlardan bu yana açıkça görülüyor. 2002 Gujarat olayları da bu girişimlerin zirve yaptığı bir başka dönemdi. Yakın örneği, geçen yıl haziran ayında Vadodara’daki bir konut kompleksinin 30’dan fazla sakini, Mukhyamantri Awas Yojana (hükümetin kırsal ve yoksul kesime konut projesi) kapsamında 44 yaşındaki bir Müslüman hükümet çalışanına daire tahsis edilmesine karşı protesto düzenledi. Komplekste bir Müslüman kadın ve genç oğlunun bulunmasının “tehdit ve rahatsızlık” oluşturduğunu iddia ettiler. Benzer Müslüman karşıtı bağnazlık örnekleri Hindistan’ın her yerinde görülüyor. Bir önceki yılın haziran ayında Uttarakhand’daki Purola’da Müslüman tüccarlar tehdit edildi ve dükkanları tahrip edildi, bir düzineden fazla aile kaçmak zorunda kaldı. Vadodara’daki kadın hükümet çalışanı gibi savunmasız Hint Müslümanların devam eden deneyimlerine yerinden edilme ve zorunlu göç merceğinden bakmak önemli. Hindistan’daki Müslüman “gettoları” yalnızca önyargının ürünü değil, zorla yerinden edilmenin de bir sonucu. Ki olay, Hindistan’daki Müslümanlara karşı köklü önyargıyı vurgularken özellikle BJP iktidarındaki son on yılda Hindistan Müslümanlarının karşılaştığı daha geniş bir iç yerinden edilme örüntüsünü yansıtıyor.

Örneğin,

tanrı Ram’ın Ayodhya’ya dönüşünün, iyiliğin kötülüğe karşı zaferinin kutlandığı festival Diwali/Deepavali her ne kadar Hindu inancına özgü olsa da Hindistan’da önceden her inançtan ve kimlikten komşuların ve arkadaşların katıldığı, ışıldayan bir ışık ve neşe festivaliydi. Son yıllarda Hindu kızgınlığının odağı haline gelen hızlı dönüşüm ile birlikte artık yalnızca Hindular tarafından meşru bir şekilde kutlanabilen bir festival olarak yayılıyor. Örneğin birçok WhatsApp grubu, “Diwali Mubarak” selamlamalarını eleştiren saldırgan paylaşımlar içeriyor.

(Bu arada, resmi ideolojinin ötesinde, Hindutva’ya yakın komplo teorileri ve propaganda ekosistemi mevcuttur ve bunlar büyük ölçüde sosyal medya, özellikle de yaklaşık 500 milyon Hint’in kullandığı WhatsApp aracılığı ile yayılır.)

Mubarak, Urduca bir sözcük diye uyarıyorlar. Yani bunu bir Diwali kutlaması için kullanmak, Hindu inancını “İbrahimleştirmek” için sinsi bir teklif anlamına geliyor. Yani Hindular, kendilerini Hintçe gibi “Hint” dilleri ile sınırlamak için titiz olmalılar. Ve bunun yerine “Diwali ki shubh kamnayein” gibi bir şey öneriyorlar.

Benzer bir tartışma 2021’de önde gelen Hint giyim zinciri FabIndia’nın Diwali kıyafet koleksiyonunu Urduca’da “geleneğin kutlanması” anlamına gelen Jashn-e-Riwaaz başlığı altında tanıtması ile de gündeme gelmişti. İslamofobik açıklamaları ile ünlü bir BJP milletvekili, geleneksel Hindu kıyafetleri giymemiş modeller ile bu reklamın Hindu festivallerinin kasıtlı olarak İbrahimleştirilmesi anlamına geldiğini ilan etmişti. FabIndia protestolara dayanamamış ve reklamını geri çekmişti.

Veya Delhi’nin önde gelen Lady Shriram Koleji, Diwali festivallerine Noor 2024 adını verdiğinde (Urduca’da Noor ışık anlamına gelir), sosyal medyada küfürlü bir öfkeye yol açtı. Bunu, Hindu festivallerinin “İslamlaştırılması” olarak tanımlayan kitleler, Kolejin Deepawali’yi Hinduizm’e saygısızlık ederek sahiplendiğini ve hatta bunun Pakistan tarafından desteklenen bir etkinlik gibi göründüğünü iddia ettiler. Bunların, geleneksel Hindu dini uygulamalarını hedef alan ve bu nedenle Hindu duygularını incitmeye yönelik gayrımeşru çabalar olduğunu iddia ediyorlardı.

Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması – 2

Gerçek şu ki tüm Hindular Diwali’yi kutlamıyor ve Kuzey ve Güney Hindistan’da farklı. Kuzeyde Diwali, güneyde Deepawali olarak duyduğunuz festivali Kuzey Hintler tanrı Ram’ın 14 yıllık sürgününden dönüşünü kutlar ve inanışa göre Ram aysız bir gecede geri döndüğünden her ev onu karşılamak için lambalar yaktı. Güney Hindistan’da ise Lord Krishna tarafından Narakasura adlı bir iblisin öldürülmesini anmak için şafak vakti kutlanır ki İblisin tövbedeki son dileği, insanların onun ölümünü kötülüğün düşüşü olarak kutlamalarıydı. Ayrıca Bengal’de genellikle Deepavali’den bir gün sonraya denk gelen Kali Puja ana ibadet/kutlama Ve Keralitler çoğunlukla Deepavali’yi kutlamaz ve yerine Lord Vishnu’nun Vamana olarak ortaya çıkışına bağlı Onam’ı tercih ederler, Tamil Nadu ve kuzey ise aynı koruyucunun sonraki enkarnasyonlarını işaret eder. Ve Diwali, kuzeyde Lakshmi Puja olarak da kutlanır çünkü inançlarına göre Dhanteras’ta, kuzeylilerin Diwali kutlamalarından birkaç gün önce, tanrıça Lakshmi ve lord Dhanvantri “Samudra Manthan” (mitolojik “Okyanusun Çalkalanması” olayı ve bunun sonucunda nimetler elde edildi) sırasında okyanustan ortaya çıktılar.

Ve Üstelik, Diwali, Hindistan’da uzun zamandır Hindu olmayanlar tarafından da kutlanır. Tarihi kayıtlar, Delhi tahtında oturan Müslüman hükümdarlardan da Diwali’yi sarayında nezaket ve güzel yemeklerle kutlayanlar olduğunu doğrular. Veya Babür İmparatoru Ekber zamanında, Diwali’ye “Jashn-e-Chiraghan” (ışık festivali) deniyordu ve Ekber bunu Babür sarayında görkemli bir festivale dönüştürdü ve tatlı hediye etme geleneğini başlattı. Ramayana okundu, ardından Ram’ın Ayodhya’ya dönüşünü tasvir eden bir oyun oynandı. Şah Cihan, Hindistan’ın dört bir yanından şefleri davet ederek ve İran’dan malzemeler ithal ederek şenlikleri daha da ileri taşıdı. Ayrıca ilahi ışığı temsil eden 40 metre yüksekliğinde bir direğin üzerinde tutulan dev bir lamba “Akash Diya”yı (gökyüzü lambası) yakma geleneğini başlattı. Hatta Evrengzib dahi Diwali’de soylulara tatlı gönderme geleneğini takip etti. Bahadır Şah Zafer’in zamanında Kızıl Kale’de Lakshmi Puja ile birlikte Diwali temalı oyunlar oynanır ve Delhi’deki Jama Camisi yakınında havai fişekler yakılırdı.

Ancak son yıllarda bu birliktelik festivalini çevreleyen bölünme devam ediyor ve her yıl daha da derinleşiyor. Örneğin geçen yıl Madhya Pradesh’te Diwali’nin yalnızca Hinduların festivali olduğu ve yalnızca Hindu tüccarlardan alışveriş yapılması gerektiği yazılı posterler görüldü. Bu, Diwali sırasında Müslüman tüccarların boykot edilmesi çağrısı anlamına geliyordu.

Benzer boykot olayları Kanwar Yatra (Hinduların popüler Hac yolculuklarından biri) ritüelinde de görüldü. Geçen yıl Uttar Pradesh ve Uttarakhand’daki yerel yönetim ve polis, yıllık Kanwar Yatra hacılarının otoyolu üzerindeki lokanta sahiplerine, dükkanlarına isimlerini belirgin bir şekilde belirten tabelalar koymaları yönünde “tavsiyede bulundu.” Hindistan’ın birçok yerinde isimler dinin ve sıklıkla kastın belirteçleri olduğundan, bu açıkça Müslümanların sahip olduğu işletmeleri tanımlamak için bir araç. Yönetim ayrıca Müslüman dükkan sahiplerine Kanwar Yatra süresince dükkanlarını kapatmalarını ve Hindu dükkan sahiplerine Müslüman çalışanlarını “zorunlu izne” göndermelerini “tavsiye etti”.

Kanwar Yatra, tanrı Shiva’nın müritlerinin yıllık hac ziyaretidir. Bunda, erkekler genellikle safran yelekleri ve şortlar giyer ve genellikle çıplak ayakla, kutsal Ganga’dan su almak için yüzlerce kilometre ötedeki Haridwar’a yürürler. Daha sonra bunu omuzlarına astıkları bir bambu çubuğa asılı toprak kaplarda taşırlar. Bu su, Shiva tapınaklarındaki Shiva lingamının üzerine dökmek için taşıdıkları sudur. 1980’lere kadar bu dini performans genellikle yaşlı erkeklerden oluşan küçük gruplar tarafından gerçekleştirilirken son yıllarda, BJP hükümetleri ve RSS çalışanlarının büyük himayesi ile desteklenen Yatra’ya katılan müritlerin sayısının iki milyona yükseldiği tahmin ediliyor. Yani bu Yatra ölçek olarak artık büyük Kumbh festivalinden sonra ikinci sırada.

Bu devasa dini toplantılar yalnızca Hindutva partileri için oy toplama fırsatı olmaktan çıkarak, ayrıca Kanwar yürüyüşçülerinin 15 gün boyunca akın ettiği otoyolları sıralayan binlerce yiyecek tezgahı, meyve satıcısı ve çay dükkanı için geçim fırsatları oluşturuyor. Geçmişte bazı yiyecek tezgahlarının Müslümanlara, bazılarının Hindulara ait olması veya Müslümanların çok sayıda Hindu çalışanı ve Hinduların Müslüman çalışanı olması hiçbir zaman önemli olmadı. Bu dükkanların sahiplerinin isimlerinin belirgin bir şekilde sergilenmesi yönündeki yeni zorunluluk, Hitler zamanında Almanya genelindeki Yahudi işletmelerini ve profesyonellerini hedef alan boykotu ve Nazi Almanyası’ndaki Yahudi işletmelerinin boykot ve zorla kapatma gibi eylemlere karşı kimliklerinin tespit edilebilmesi için duvarlarına sarı ve siyah renkte Davut Yıldızı’nı belirgin bir şekilde çizme zorunluluğunu hatırlatıyor.

Nazi Almanyası’ndaki Yahudi geçim kaynaklarına karşı yapılan boykotlar ile bugün Hindistan’daki Müslüman geçim kaynaklarına karşı yapılan boykotlar arasındaki en büyük farklardan biri, o dönemde Yahudilerin sayıca az olmalarına karşın (1933’te sayıları yaklaşık 600 bin olan Yahudiler toplam Alman nüfusunun yüzde 1’inden azdı.) Alman kamu yaşamının entelektüel, kültürel ve ekonomik olarak önemli ve etkili bir parçası olmalarıydı. Bunu bugün Hindistan’daki Müslümanlar ile karşılaştırın: Hindistan nüfusunun önemli bir bölümünü, yüzde 15’ini oluşturuyorlar ve sayıları kabaca 200 milyon; ancak Hindistan’daki Müslümanların Hindistan’ın diğer iki en yoksul sosyal grubu olan Dalitler (Dalit, Görece yeni türetilmiş ve anlamsız bir politik ifadedir. Planlanmış Kast içinde yer alır ve Hindistan yerlilerinin torunları olarak anılır ancak bu kanıta değil iddiaya dayanır. Benzer iddiaya dayalı olarak, Güney Hindistan coğrafyasındaki güney yerlileri Dravidler olarak anılır.) ve Adivasiler (Planlamış Kabile içinde yer alır ve Hindistan’ın Dalit/Dravid ve Hint-Aryan öncesi ilk orjinal yerli heterojen kabile sakinleri olarak anılır ancak bu kanıta değil iddiaya dayanır.) ile benzer düzeyde kalkınma eksiklikleri yaşadığı rapor ediliyor. Hindistan hükümetinin 2013 yılında yaptığı bir araştırma ve benzer şekilde 2023’te yapılan Borç ve İşgücü Anketi, Müslümanların Hindistan’daki en fakir dini grup olduğunu ortaya koydu. Ayrıca Hindistan’da Müslümanların yüksek öğrenime kayıtlarda yüzde 8’lik bir düşüş gördüğü gözlemleniyor ki ülkede son yıllarda başka hiçbir sosyal grubun bu kadar mutlak bir düşüş görmediği söyleniyor.

Hindistan’daki Müslümanların boykot edilmesine yönelik tekrarlayan çağrılar, Müslümanların çeşitli suçlarla suçlanması ile rasyonalize ediliyor. Örneğin en tuhaf olanı, koronavirüs salgını sırasında “tükürük cihadı” olarak adlandırılan ve Müslümanların Hindu sakinleri enfekte etmek için sattıkları yiyeceklere tükürdüğü üzerine kurulan komplo teorisi ki bu, Müslüman satıcıların ülke çapında boykot edilmesine yol açmıştı. Bu, Hindistan’da “aşk cihadı” (Hindistan’da Müslüman erkeklerin Hindu kadınları baştan çıkararak onları İslam’a döndürmek ve hatta onları hamile bırakarak Hint Müslüman nüfusunu artırmak için sistematik bir çabayı hayal eden toksik bir Hindutva komplo teorilerinden biri) olarak adlandırılagelen iddianın, Uttarakhand genelindeki sakinlerin Müslümanlara dükkan ve ev kiralamayı ve Müslümanların mallarını satın almayı reddetmeleri çağrısının bahanesi haline gelmesine benziyor. Veya en başat olanı, Hindistan’a karşı kronik sadakatsizlikleri ve Hindu inancına saygısızlıkları iddiası var; bu, ortaçağ Hindistanı’ndaki Hindu tapınaklarının iddia edilen yıkımı ile kanıtlanıyor. Ayrıca Müslüman boykotu kendini Müslüman tüccarların bazı tapınakların yakınında faaliyet göstermesini yasaklayan kararlar ile de gösteriyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin Ocak 2024’te Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradesh Ayodhya’da Ram tapınağının açılışını yapması, Hindistan’ın anayasasında öngörülen laik cumhuriyetten Hinduizmin egemenliği ile tanımlanan bir ulusa dönüşümünün en somut işareti olduğu bir gerçektir. Modi’nin açılıştan kısa bir süre sonraki sözlerine kulak verin: “Bu, Ram biçiminde ulusal bilincin bir tapınağıdır. Ram, Hindistan’ın inancıdır; Ram, Hindistan’ın temelidir; Ram, Hindistan’ın fikridir; Ram, Hindistan’ın yasasıdır.” Bu dönüşümün ve Modi’nin BJPsi’nin gündeminin merkezinde yer alan Hindu milliyetçi ideolojinin Hindutva veya Hinduluk olduğu da bir gerçektir. Ayrıca Hint diasporası diğer tüm ülkelerden daha büyük ve daha etkili. O halde Hindistan’ın da politikasını ihraç etmesi şaşırtıcı değil. Örneğin Modi, Amerika, Birleşik Krallık ve Avustralya’da hayran kalabalıklar için mitingler düzenlediğinde oralardaki yerleşik Hindular ile Güney Asya kökenli Müslümanlar arasında bazı isyan olaylarına tanıklık edildi. Yani Hindu milliyetçi duygu yalnızca Hindistan içinde değil, Hint kökenli büyük göçmen gruplarının yaşadığı diğer yerler için de geçerli.

ANCAK Hindistan genelinde her şey çok da kötü gitmiyor.

Örneğin Ram tapınağı benzeri anlaşmazlıkların sürekli gündeme getirilmesine RSS Şefi Mohan Bhagwat tepki vermiş, ülkede nefretin ve bölücülüğün yaygınlaşmaması uyarısında bulunmuştu.

Örneğin Modi de Ambedkar için ulusal bir anıtın açılışını yaptıktan bir gün sonra, 14 Nisan 2018’de, Ambedkar’ın 127. doğum yıldönümü vesilesi ile konuşurken “toplumun geri kalmış bir kesiminden” geldiği için bugün başbakan olmasının tek nedeninin Ambedkar olduğunu ifade etmişti.

Örneğin Kanwar Yatra güzergahında hem Hindu hem de Müslüman lokanta sahipleri ve çalışanları bağlarının ne kadar çözülemez olduğunu ifade etti; Hindu dükkan sahipleri genellikle Müslüman işçilerin çoğunluğunu işe aldı ve aynı şekilde birçok Müslüman dükkan sahibi Hindu işçileri işe aldı. Her biri birbirine değer verdi. İşyerindeki ve dışındaki bağlarında, dini kimliklerindeki farklılıklar pek önemli değildi.

Veya Uttarakhand’ta “aşk cihadı” üzerine yürütülen Müslümanlara yönelik ekonomik boykot kampanyalarının Mahkeme kanıtları ile aldatmaca olduğu ortaya konuldu.

Ve Kanwar Yatra olayında Hindistan Yüksek Mahkemesi; Müslümanları, mülklerini ve işletmelerini hedef alan bölücü boykota karşı müdahale etti.

AYRICA, Brahminizm asla tek akım olmadı ve ona karşı direniş yüzyıllardır devam ediyor; Gandhi ve Ambedkar ve daha pek çoğu bunu kanıtlıyor.

Ayrıca, Kastçılık genetik değil, bu yüzden doğuştan Brahmin olan herkes aynı mentalitede değil

Ve her Hindu da aynı mentalitede değil

Veya her Hint de …

Yani bu bir anlamda dışlayıcı ve kapsayıcı fikirler arasında bir savaş durumu gibi.

Ancak ışık var … Çünkü çeşitlilik var.

(Okuyucu bunu yazı dizisinden bağımsız olarak kaleme alacağım bir sonraki makalede daha net anlayacaktır.)

Ülkenin büyüyen ekonomisi ve dünya işlerindeki artan önemi, aynı zamanda Hint olmayanlar için de daha önemli hale geleceği anlamına geliyor.

BU NEDENLE okumaların doğru yapılması gerekir.

Bu yazı dizisinin odağı çoğunlukla olumsuz prizmadan yansımış olsa da her şeye karşın özünde son derece çeşitli, laik bir demokrasi yatan Hindistan gibi bir ülkede genellemeye dönük veya sıfır-toplamlı veya da siyah-beyaz bir bakış açısı -pek çok şeyde olduğu gibi- sağlıklı bir yaklaşım olmaz.

(4. Bölüm sonu)

Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması – 3

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English