Görüş
Hristiyan yalancı

Konrad Adenauer’in 150. doğum gününde, Federal Cumhuriyet’in yaygın kuruluş anlatısı nadiren sorgulanıyor. Werner Rügemer‘in bu taslağı ise tam da bunu yapıyor. Adenauer’i demokratik bir yeni başlangıcın mimarı olarak değil; İmparatorluk’tan Weimar’a, Nazi devletinden ABD boyunduruğuna kadar sermayenin hizmetinde çalışan tutarlı bir güç politikacısı olarak resmediyor. Gerekli bir maske düşürme işlemi.
Almanya Şansölyesi ve CDU Genel Başkanı Friedrich Merz, dünyanın en güçlü aşırı sağcısına, ABD Başkanı Donald Trump’a boyun eğdi: Buna nüfusun çoğunluğunun yoksullaşması ve nükleer yok oluş tehlikesiyle birlikte daha fazla silahlanma da dâhil. Bunun bir geçmişi var ve bu geçmiş, ilk Şansölye ve CDU Genel Başkanı Konrad Adenauer ile başladı. Bugünkü halefi Friedrich Merz, Adenauer’in “Federal Cumhuriyet için belirleyici rotayı çizdiğini” doğruladı.
I. Protestan İmparatorlukta Katolik Yükseliş
Katolik Adenauer’in yükselişi Protestan İmparatorlukta başladı.
Napolyon’un kısa süren egemenliğinin sona ermesinin ardından Prusya Krallığı, en büyük şehri Köln ile birlikte Ruhr bölgesini ve Ren bölgesini topraklarına katmayı başardı. Prusya ve yükselen kapitalizm, eski feodal Katolikliği bir ideoloji olarak bir kenara atmıştı: Protestanlık devlet dini haline geldi. Katolik kutsamalı feodal beylerin ardından sıra, yeni özel güç sahiplerinin, yani kapitalistlerin Protestan kutsamalı kârlarına gelmişti.
Protestan Prusyalılar Katolik Köln Katedrali’ni Tamamlıyor
Bu nedenle Prusyalılar dinin kullanımı konusunda son derece esnekti: Ren bölgesi ve Köln, Başpiskoposluk ve Romanesk kiliselerle Katolik olduğu için, Prusyalı Protestanlar burada yeni tebaalarının Katolikliğini de teşvik etti.
Böylece Prusya kralları merhamete geldi ve 1842’den itibaren 157 metre yüksekliğindeki katedral kulelerinin tamamlanmasını finanse etti. Zengin Katolik Köln Piskoposluğu’nun 600 yılda başaramadığını, Protestan Prusyalılar birkaç yılda başardı. Ve Katolikler artık Prusyalılara minnettar olmak zorundaydı.
Bu arada, Prusyalılar bunu tek başlarına başarmadı. Prusya ile birlikte yükselen Sal. Oppenheim’ın Yahudi banka sahipleri de siyasi zemin hazırlığı yaptılar; kısmen Katolikliğe, çoğunlukla ise Protestanlığa geçtiler: “Katolik” katedralin tamamlanması için en büyük ikinci bağışçı oldular. İdeolojik açıdan son derece esnek olan bu banka, Adenauer’in Köln Büyükşehir Belediye Başkanı (OB) ve ardından Federal Cumhuriyet Şansölyesi olarak yükselişinde önemli rol oynayacak.
Prusya Himayesinde Katolik Muhitte Yükseliş
Askerlik hizmetiyle zanaatkârlıktan Prusya adliye memurluğuna yükselen bir babanın üçüncü oğlu olan Konrad’ın liseye, yani Katolik Kraliyet Apostel Lisesi’ne gitmesine izin verildi: Okul, Prusya Krallığı tarafından finanse edilmiş ve doğrudan Katolik Apostel Kilisesi’nin yanına inşa edilmişti. Burada amaç, Prusya idaresinde, şirketlerde ve bankalarda hizmet etmeleri için Katolik muhitten gelen yükselmeye hevesli kişileri desteklemekti. Nitekim 1894’te eski Şansölye Bismarck, lise mezununu bizzat tebrik etti: 18 yaşındaki Konrad artık “bizden biri” idi.
Liseden sonra Konrad Katolik muhitte kaldı; Bonn, Münih ve Freiburg’daki hukuk eğitimi sırasında ilgili Katolik öğrenci birliklerine üye oldu. Daha sonra Hermann Kausen’in Köln’deki hukuk bürosunda işe başladı: Patronu aynı zamanda Kraliyet Prusya Noteri ve Belediye Meclisi’ndeki Katolik Merkez Partisi’nin (Zentrum) başkanıydı. Konrad, 1906’da Encümen Üyesi ve henüz 1909’da Birinci Başkan Yardımcısı olabilmek için Merkez Partisi’ne katıldı. Bu yükselen yıldız, Liberal Parti’nin, yani girişimcilerin, bankerlerin ve örneğin tüm Prusya’da dağıtılan Kölnische Zeitung ile egemen medya klanı DuMont Schauberg’in patronlarının onayıyla seçildi. Böylece bu yükselen adam, 33 gibi alışılmadık derecede genç bir yaşta şehir idaresinin başına geçti; yine Merkez Partisi’nden olan Katolik Büyükşehir Belediye Başkanı Max Wallraf ise görevi sadece fahri olarak yürütüyordu.
Prusya’nın üç sınıflı seçim sistemine göre Köln’de sadece durumu iyi olan erkekler oy kullanabiliyordu. Zengin kapitalistler Liberal Parti’de, zanaatkârlar ve memurlar ise Merkez Partisi’ndeydi. SPD yerel düzeyde seçilemiyordu, sadece Berlin’deki Reichstag’da (İmparatorluk Meclisi) bir koltuğu vardı.
Adenauer servetinin artmasını da sağladı. Pudelnaß Tenis Kulübü’ne üye oldu; tenis oynayabildiği veya oynamak istediği için değil. Ancak: Katolik sosyetenin gençliği burada buluşuyordu. İlk eşi Emma Weyer ile, yani Köln Reasürans şirketi direktörünün kızıyla burada tanıştı. Böylece yükselmekte olan Adenauer, uygun bir krediyle, gelişmekte olan Katolik villa semti Köln-Lindenthal’de kısa sürede büyük bir arsa satın alıp şarap mahzeni olan 14 odalı bir villa inşa ettirebildi.
1. Dünya Savaşı’nda Cephe Şehri Köln’ün İdari Şefi
Adenauer, idari şef olarak Oppenheim, Levy, Seligmann ve J.H. Stein bankaları tarafından finanse edilen Köln sanayisinin yükselişini teşvik etmişti. Bunlar aynı zamanda Ruhr bölgesindeki, Wuppertal gibi komşu şehirlerdeki sanayinin ve demiryollarının da finansörleriydi.
Köln Büyükşehir Belediye Başkanı, Prusya askeri valisine ve Prusya tarafından atanan Köln bölge başkanına bağlıydı. 1914’te savaşın başlamasıyla sıkıyönetim ilan edildi. Böylece Köln, 1. Dünya Savaşı’nda yakın düşman devletler Belçika, Fransa ve İngiltere’ye karşı Alman İmparatorluğu’nun cephe şehri haline geldi.
Adenauer savaştan önce Butzweiler Hof havaalanının yanı sıra Zeplinler için bir havaalanı daha inşa ettirmiş ve Zeplin üretimini de Köln’e getirmişti: Zeplinler savaş başlar başlamaz Belçika, Hollanda, Polonya, Litvanya ve Londra’daki şehirlere bombalar yağdırdı, ki bu insanlık tarihinde düşman şehirlerin ve sivillerin havadan bombalanmasının ilk örneğidir.
Stinnes ve Krupp mühimmat üretimini Köln’e kaydırdı, Wuppertal’den Bayer zehirli gaz üretti: Ölümcül silahlar mümkün olduğunca çabuk cepheye ulaşmalıydı. Köln aynı zamanda cepheye giden ve cepheden gelen askerler, ikmal malzemeleri ve savaş esirleri için de bir geçiş istasyonuydu. İşgal altındaki Belçika da Köln’den yönetiliyordu. Adenauer önde gelen sanayicilerle yakın dostluklar kurdu ve cephe şehrinin savaş ekonomisi yönetimini üstlendi; bununla görevli belediye dairesinin 4 bin 500 çalışanı vardı.
Köln: Hristiyan Denizcilerin İdamı
1917’de “isyan” nedeniyle idama mahkûm edilen ve savaşı protesto eden denizciler Albin Köbis ve Max Reichpietsch’in infazı için Köln’ün seçilmesi tesadüf değildi. Her ikisi de Hristiyan’dı ancak Yeni Apostolik Kilisesi üyesiydiler: Bu kilise, Papa XIII. Leo’nun kapitalizmi açıkça benimsemesi nedeniyle kurulmuştu. “İsyancılar” ilk Hristiyanlığı takip ediyordu; sermaye Hristiyanı Adenauer’in bu tür Hristiyanların idamına hiçbir itirazı yoktu.
Mevcut Köln Büyükşehir Belediye Başkanı Wallraf, (sondan bir önceki) son çare olarak Berlin’deki tökezleyen imparatorluk hükümetine çağrılınca, halefi Adenauer oldu; başka kimse söz konusu bile olamazdı. Tam da artık kazanılamayacak savaşta cephe şehri Köln için bir “direniş politikacısına” ihtiyaç duyulduğundan, Adenauer talebi üzerine İmparatorluktaki tüm belediye başkanları arasındaki en yüksek maaşı derhal aldı. Ekim 1917’deki göreve başlama konuşmasını “İmparator’a ve İmparatorluğa sadakat yeminiyle, sıcak bir minnettarlıkla parlayan şu çağrıyla: Majesteleri, hepimizin en yüce İmparatoru ve Kralı, çok yaşa, çok yaşa, çok yaşa!” sözleriyle bitirdi.
“Almanya İçin Öldüler”
Adenauer de şirket dostlarıyla birlikte 1917’de barış görüşmelerini reddetti. Milyonlarca ölü asker ve sivil, tuzu kuru, Hristiyan memur-politikacı için acımasızca hesaba katılmış bir yan hasardı.
Savaşın son yılında belediye meclisinde, “Köln halkının bugüne kadar bu zorluklara katlandığı gibi”, Almanların da “savaşın tüm zorluklarına sabır ve vatanseverlikle katlanması gerektiğini” açıkladı. Mayıs 1918’de Köln’e düzenlenen bir İngiliz hava saldırısında ölen 41 kişiyi de şöyle gerekçelendirdi: “Onlar da Almanya için öldüler.”
“Almanya”; bu, Adenauer için temel bir değer olarak kalacaktı: Bağımlı emekçiler sömürülür ve “Almanya” kılığına girmiş kapitalistler ve onların ayrıcalıklı suç ortakları uğruna savaşta dahi feda edilebilirler.
Savaş Sonu: Devrimcileri Pohpohlamak ve Yok Etmek
Yükselen demokratik direnişle savaşmak, kapitalizmi kurtarmak: Savaşın sonunda Adenauer’in görevi buydu.
Bu nedenle, Prusya seçim yasasına göre SPD’nin seçime girmesi yasak olmasına rağmen, 1916’dan itibaren uyumlu SPD politikacılarına idarede ve belediye meclisinde görevler verdi. SPD’li politikacı Wilhelm Sollmann onun özel yardımcısı oldu.
Köln’de de bir İşçi ve Asker Konseyi kurulduğunda, Adenauer onlara belediye binasında oda, telefon ve daktilolar tahsis etti. Aynı zamanda Sollmann’ın bu konseyin başkanı olmasını ve büyük mitinglerde kapitalizmi savaş kışkırtıcısı olarak suçlayabilmesini sağladı.
Hristiyan yalancı Adenauer kolunda bir devrim bandıyla dolaşıyor, ancak aynı zamanda “Refah Komitesi”ni kuruyordu: Burada dost bankerlerini ve girişimcilerini topladı; Sollmann da buradaydı. İmparator, savaşın son yılında Adenauer’i Kızıl Kartal Nişanı ve Reichstag’ın üst kanadı olan Prusya Lordlar Kamarası üyeliğiyle ödüllendirdi.
Devleti ve Şehri “Bolşevizm”den Kurtarmak!
İmparator II. Wilhelm Kasım 1918’de savaşın bitimine kısa bir süre kala yurt dışına kaçtığında, Adenauer yeminine sadık kaldı ve İmparator’un “utanç verici, meşum kaçışını” sert bir dille kınadı. Şimdi “ülke Bolşevizmin kucağına sürüklenebilirdi”.
Fakat Adenauer’in Refah Komitesi, İşçi ve Asker Konseyi’nin siyasi deneyimi olmayan ve parasız aktivistlerini boşa düşürdü. Böylece Adenauer, kaçan İmparator adına “Bolşevizm tehlikesini” savuşturmuştu. Daha sonra Sollmann ile birlikte İşçi ve Asker Konseyi’ni kandırarak “şehri devrimden kurtarmakla” övündü.
Acımasız ideolojik oportünizmini ve kapitalizmi acımasızca savunmayı burada öğrenmişti. Bununla bir politikacı olarak, çok yakında da bir multimilyoner olarak yükselmeye devam edecekti.
II. Nefret Edilen Cumhuriyette Yükselişin Devamı
“Bolşevik tehlikesi” çığırtkanlığı Adenauer’in ana teması olarak kaldı. Mümkün olduğunca çok monarşiyi Weimar Cumhuriyeti’ne taşıdı: Özel sermayenin tepesindekilerle ilişkiler, Alman İmparatorluğu içinde Özgür Prusya Devleti’nin devamı. Böylece 1933’e kadar NSDAP’nin (Nazi Partisi) hükümete gelmesine katkıda bulunacaktı.
“Versailles Diktası”na Karşı
Adenauer “Versailles Diktası”na ateş püskürdü: Bu “katlanılmaz kölelik ve esaret” ile “ulusal ve devlet olarak varlığın yok edildiğini”, Alman ekonomisinin tahrip edildiğini, “çocuklarımızın solduğunu”, milyonlarca Alman’ın “yavaş bir ölüme terk edildiğini” savundu. Adenauer 1922 Münih’teki Alman Katolikler Günü Başkanı olarak bunları söylüyordu; ancak diktanın mimarını, Almanya’nın tek suçlu olduğunu belirleyerek Wall Street’in savaş kredilerini ve ABD silah şirketlerinin kârlarını güvence altına alan ABD Başkanı Wilson’ı asla anmadı.
Ancak Adenauer, Alman halkını “Hristiyanlıktan uzaklaştırmak” isteyen yayılan sosyalizmi yerden yere vurdu. “İşkence görmüş halkta” tıpkı “materyalizm ve mamonizm (para tapınıcılığı)” gibi ortaya çıkan “ahlak ve otorite yoksunluğunu” kınadı.
Adenauer’i aşırı sağdan ve NSDAP’den ayıran şey, başlangıçta çözüm konseptiydi: Katolik Hristiyanlık ve parti olarak Katolik Merkez Partisi. Ancak Versailles Diktası’na yönelik temel eleştiriyi paylaştığı için, Hristiyan cilalı çözümü adım adım aşırı sağcı çözümle buluşacaktı. Ve monarşide olduğu gibi, kendi partisine bile değil, önde gelen kapitalistlere bağlanacaktı.
Böylece Adenauer, önde gelen kapitalistlerle olan kişisel ve kurumsal ilişkilerini artık tüm Alman İmparatorluğu’na ve ABD’ye genişletti.
Köln Rotary Kulübü’nde
Adenauer 1928’de bankerler Hagen (Bank Levy), Oppenheimlar, Pferdmenges (Schaafhausen, sonra Oppenheim) ve Baron von Schröder (J.H. Stein), sanayiciler Silverberg (Rheinbraun), Stollwerck (Çikolata), Clouth (Kauçuk), Tietz (Büyük Mağazalar) ve yayıncı Neven DuMont (Kölnische Zeitung) ile birlikte, ABD örneğine göre kurulan Köln Rotary Kulübü’nün küçük bir erkek grubu içindeki kurucu ortağıydı. Başkan Pferdmenges idi.
Pferdmenges’in etkisi çoktan Ren ve Ruhr bölgesini aşmıştı: 1929’da Schaafhausen Bankacılık Birliği Deutsche Bank ile birleşti. 1931’de iflas eden Dresdner Bank ve Commerzbank’ın devletleştirilmesi sırasında Şansölye Brüning (Merkez Partisi) hükümetine danışmanlık yaptı ve bu süreçte Dresdner Bank Denetim Kurulu’na ve Reichsbank (Merkez Bankası) Yönetim Kurulu’na girdi.
Ruhr Sanayicileri Çevresinde Gözde
Dört Köln yatırım bankasının patronları, Flick, Klöckner, Thyssen, Stinnes ve IG Farben gibi Ruhr holdinglerinin düzinelerce denetim kuruluna üyeydi.
Böylece Adenauer onların lobi birliklerinde de aranan bir üye oldu:
- İmparatorluğu Yenileme Birliği: “Yurtsuz Halk”, “Führer düşüncesinin güçlendirilmesi”, “Üçüncü İmparatorluk” gerekliliği, tek tip “sağlıklı yapılanmış ulus” aracılığıyla “anlaşmazlıkların aşılması” gibi sloganlarla bu birlik, Hitler’in NSDAP’si ile programatik bir çapraz cephe oluşturdu.
- İmparatorluk İktisadi Konseyi: Sanayicileri ve büyük toprak sahiplerini İmparatorluk genelinde, Alman Sanayicileri İmparatorluk Birliği (RDI) ile koordine ediyordu.
- Ruhrlade: Bu gizli örgüt “muhafazakâr” partiler DVP, DNVP ve Adenauer’in Merkez Partisi’ni, nihayetinde de NSDAP’yi finanse etti.
Adenauer burada siyasi olarak arzu edilen aday haline geldi. 1925’te çelik baronu August Thyssen ona şunları yazdı: “Umarım yakında yetenekli insanlarla birlikte hükümetin başına geçeceğiniz ve ihtiyaçlarımızı anlayacağınız o saat gelir.”
“Almanya’nın Sömürge Hakkı”
1885’te Alman Sömürge Derneği (DKG) kurulmuştu. Ancak Versailles’da Almanya’nın sömürgeleri elinden alınmış ve ABD müttefiklerine verilmişti. Daha sonra DKG sömürgelerin iadesi için mücadele etti. Bu, NSDAP’nin programında da yer alıyordu. Sadece KPD ve USPD bunu açıkça reddetti.
1931’de Adenauer DKG’nin başkan yardımcısı oldu. Başkan, Alman Doğu Afrikası’nın eski valisi Heinrich Schnee idi. Adenauer, Köln şehrinin büyük şölen salonu Gürzenich’te, galip güçlerin “sömürgeci suç yalanının tutarsızlığını” eleştirdi.
Ayrılıkçılık: Prusya Devleti, Ren Devleti
Weimar Cumhuriyeti içinde Özgür Prusya Devleti, kendi parlamentosu (Eyalet Meclisi) ve kendi hükümetiyle yarı monarşik bir uzantı olarak korundu. Alman İmparatorluğu’nun üçte ikisini kapsıyordu ve Weimar Anayasası’nın demokrasisine karşı bir denge unsuruydu.
Prusya Devlet Konseyi Başkanı
Prusya Eyalet Meclisi’nin 1920’den itibaren üst kanadı olarak Prusya Devlet Konseyi vardı. Adenauer 1921’den 1933’e kadar başkanlık yaptı ve 222 oturuma katıldı. Bunun karşılığında Berlin’de ücretsiz bir konut aldı. Masraf ödeneği yıllık 12 bin Reichsmark idi, buna günlük harcırahlar da ekleniyordu.
Berlin’de diğer devletlerin büyükelçileriyle, Vatikan temsilcisi ve sonraki Papa Pius XII olan Eugenio Pacelli ile, Reichsbank Başkanı Hjalmar Schacht ile ve denetim kurulunda yer aldığı Deutsche Bank yönetim kurulu üyeleriyle görüştü. Alman İmparatorluğu’nun önde gelen kredi vereni Lee Higginson yatırım bankasından Wall Street bankeri Thomas McKittrick ile de buluştu.
Bu açıdan bakıldığında da, Adenauer ve onun yalan yöneticileri tarafından beslenen, kendisinin bir Prusya karşıtı olduğu ve Prusya başkentini sevmediği tavrının bir yalan olduğu ortaya çıkıyor.
Batılı Ayrılıkçı Devlet: Doğrudan Sermaye
Adenauer ve dostları, mevcut özgürlüklerinin sadece Versailles tarafından değil, aynı zamanda Weimar Cumhuriyeti’nin yeni moda demokrasisi tarafından da ihlal edildiğini düşünüyorlardı: Artık servetlerinden bağımsız olarak tüm yetişkinler, hatta kadınlar bile oy kullanabiliyordu! Sendikaların, SPD’nin ve daha da tehlikeli solcuların etkisi çok fazlaydı! Sermaye dostu bir ayrılıkçı devlet, Prusya devletine ek olarak onlara bir çözüm gibi görünüyordu.
Sözcü, milyarder Ruhr baronu Hugo Stinnes idi. Adenauer bu amaçla “Ren Cumhuriyeti”, “Ren Devleti” veya “Ren-Vestfalya Cumhuriyeti” ya da bazen “Batı Alman Cumhuriyeti” adlı konseptlerle denemeler yaptı: Bir varyantta Alman İmparatorluğu’nun parçası kalacaktı, diğerinde kalmayacaktı.
Böyle bir ayrılıkçı devlet, 1870’te Alman İmparatorluğu tarafından fethedilen ve Versailles Antlaşması ile Fransa’ya geri verilmek zorunda kalınan, çoğunlukla Almanca konuşulan Fransız Alsas bölgesini de kapsayacaktı. Stinnes, 1923’te Alman Dışişleri Bakanlığı’nı baypas ederek Adenauer’i, oradaki hükümetin bir Batı Avrupa ekonomik birliğiyle ilgilenip ilgilenmediğini sormak için Paris’e götürdü. Fransız hükümeti ve İngiltere Merkez Bankası reddetti: Bu da projenin sonuydu.
Prestij Projeleri İçin Gizli Vergi Avantajları
Ayrıca savaştan sonra ABD de Batı Avrupa’ya yerleşmişti. New York’taki National City Bank’tan Charles Dawes’in adını taşıyan Dawes Planı’nı Alman İmparatorluğu için organize ettiler. ABD şirketleri Almanya’da şubeler açtı ve ülkeyi ürünlerine açtı.
ABD Tahvilleri ve Ford Köln’e!
Adenauer bunu diğer şehirlerin belediye başkanlarından daha fazla kullandı. Wall Street bankaları aracılığıyla, Niehl sanayi bölgesi, havaalanı, Nürburgring, stadyum, Ren köprüsü, üniversite ve Almanya’daki ilk otoyol bölümü gibi büyük projelerini finanse etmek için ABD’li yatırımcılara yüzde 7,5 getirili Köln belediye tahvilleri sattırdı.
Otomobil devi Ford, 1926’da ilk şubesini Berlin’de açmıştı. Adenauer 1930’da ikinci Ford şubesini ve ABD şirketinin Almanya merkezini Köln’e getirdi. Bunun için belediye meclisini baypas ederek gizli vergi avantajları sağladı.
Adenauer, böylece Adolf Hitler’in en etkili finansörünü ve dünyanın önde gelen antisemitistini pohpohlamakta hiçbir sakınca görmedi. Onun “Uluslararası Yahudi” kitabının Almanca baskısı 1926’da 26. baskısını yapmıştı.
Yeni Albertus Magnus Üniversitesi!
Köln Üniversitesi 14. yüzyılda kurulmuş, ancak Napolyon tarafından 1798’de “yobazlık” nedeniyle kapatılmıştı: 18. yüzyıla kadar binlerce kadının (“cadıların”) işkence görmesinin ve halka açık yakılmasının teolojik gerekçesi olan “Cadı Çekici” burada ortaya çıkmıştı.
Adenauer üniversiteyi yeniden inşa ettirdi, 1919’daki açılışta büyük geçmişine atıfta bulundu ancak şeytani sapmalardan bahsetmedi. Üniversiteye tekrar kurucusu Orta Çağ ilahiyatçısı Albertus Magnus’un adını verdi. Finansman, Adenauer’in Hristiyan cilalı sermaye dostları tarafından sağlandı: örneğin Bayer patronu Carl Duisberg 200 bin RM bağışladı. Banker Pferdmenges iki milyon topladı. Kendisi 1945’ten sonra da Adenauer için yasal ve yasadışı bağışların en önemli toplayıcısı olacaktı.
Hitler’in Gelecekteki Baş Hukukçusunu Kazanma Çabası
Adenauer 1932’de anayasa hukukçusu Carl Schmitt’in eski-yeni üniversiteye atanmasını sağladı. Adenauer 1925’ten beri otoriter “Führer Devleti”nin bu fikir babasına yönelmişti.
İkisi de Mussolini’ye hayrandı. Schmitt, Hitler’e yakın olmak için daha 1933 yaz döneminde Berlin Üniversitesi’ne atandı ve “Hitler’in Baş Hukukçusu” oldu.
Çok Yönlü Kendini Zenginleştirme
Adenauer’in geliri ve serveti Alman İmparatorluğu’ndaki tüm politikacıların en yükseğiydi.
Maaş, Yan Haklar, Denetim Kurulu Üyelikleri, Faizsiz Krediler
İmparatorluk Cumhurbaşkanı’ndan iki kat daha yüksek olan en yüksek belediye başkanı maaşına, en yüksek açık ve gizli yan haklar eşlik ediyordu. 1930 itibarıyla: Yıllık maaş 41 bin 250 RM, buna ek olarak emekliliğe yansıyan konut yardımı 37 bin ve elektrik ile ısınma için 6 bin. (Karşılaştırma için: Bir işçinin yıllık maaşı: 1680 RM, memur 2 bin 520 RM)
Buna hisse senedi işlemlerinden elde edilen kârlar, şehir kasasından ve dost bankerlerden alınan faizsiz krediler ve hepsinden önemlisi: 11 denetim kurulu üyeliğinden (Deutsche Bank, Lufthansa, RWE, Rheinische Braunkohle vb.) gelen gelirler ekleniyordu.
Hisse Spekülasyonu İçin Milyonluk Kredi: Asla Geri Ödenmedi
Köln sanayi bölgesi Niehl’de şubesi bulunan Glanzstoff AG, 1928 baharında yeni kurulan ABD yapay ipek iştiraki American Glanzstoff Corporation’ın yeni hisselerini New York Borsası’na kote ettirdi.
Adenauer, Deutsche Bank’tan aldığı milyonluk krediyle bir hisse paketi satın aldı. 1928’de piyasa değeri 1,33 milyon Mark iken, Ekim 1929’da ABD’deki mali kriz nedeniyle sadece 110 bin Mark’a düştü. Deutsche Bank kredinin geri ödenmesini talep etti.
Adenauer krediyi asla geri ödemedi; istemedi ve hiçbir rejim altında ödemek zorunda kalmadı: Böylece Adenauer 1949’da CDU Genel Başkanı ve Federal Almanya Kurucu Şansölyesi olarak görevlerine, Deutsche Bank’a borçlu bir spekülatör olarak başlayacaktı.
Faşizme Giden Yolda
1929’da Diktatör Mussolini, Vatikan ile Lateran Antlaşması’nı imzaladı: Katoliklik devlet dini oldu. Mussolini hayranı Adenauer tebrik etti: “Mussolini adı Katolik Kilisesi tarihine altın harflerle yazılacaktır!” Mussolini, “dottor h.c. adenauer primo borgomastro Koeln”e tüm Katolikler ve tüm İtalyanlar adına teşekkür etti.
Mussolini ile Kültür Enstitüsü
Böylece Köln Büyükşehir Belediye Başkanı 1931’de İtalyan faşizminin önde gelen ideologu, Kültür Bakanı Giovanni Gentile (“Faşizmin Temelleri”) ile Köln ve İtalya arasındaki anlaşmayı imzaladı: İmparatorluk hükümetinin iradesine karşı ve faşizm dostu bir yönetimle İtalyan Kültür Enstitüsü’nün kurulması.
Gamalı Haç Bayraklarının Asılmasına İzin
Adenauer daha sonra Şubat 1933’te şehrin gamalı haç bayraklarıyla donatılmasına karşı direndiği yalanını başarıyla yaydı. Gerçekte durum şuydu: NSDAP, Köln fuar salonlarındaki Hitler etkinliğinin reklamı olarak Mülheim Köprüsü’ne gizlice bayraklar asmıştı. Adenauer bayrakları kaldırttı, zira köprü belediye mülküydü! Ancak Belediye Başkanı, NSDAP’nin bayrakları belediyeye ait fuar salonlarına asmasına izin verdi: Adenauer kısmi gerçeklerle de böyle yalan söylüyordu.
NSDAP Prusya ve İmparatorluk Hükümetine!
Merkez Partisi daha Ağustos 1932’de Nasyonal Sosyalistlerin hem Prusya hükümetinde hem de İmparatorluk hükümetinde “açık ve tam sorumluluk almasını” talep etti.
Adenauer aynı gün Köln’de, Merkez Partisi ile NSDAP arasında arabuluculuk yapan Rotary kardeşi Baron von Schröder’i ziyaret etti. Bankerin Köln-Lindenthal’deki komşu villasında Adenauer, ev sahibinin antetli kağıdına yazılı garanti beyanını verdi: Merkez Partisi “Hitler’i önyargısız bir şekilde sadece icraatlarına göre değerlendirecek ve İmparatorluk Şansölyesi olarak tolere edecektir”.
Prusya Devlet Konseyi adına Adenauer Şubat 1933’te, Prusya’da “NSDAP ve Merkez Partisi arasında Hermann Göring’in Başbakanlığında bir hükümet kurulmasının derhal mümkün olduğunu” açıkladı. İki ay sonra Göring Prusya Başbakanı oldu. Hitler zaten İmparatorluk Şansölyesiydi.
III. Nazi Döneminde: Devlet Emekliliği ile Lüks Yaşam
Nazi rejimi sırasında Adenauer, yüksek devlet emekliliği ve bir multimilyoner olarak, yurt dışı seyahatleri de dâhil olmak üzere lüks, ayrıcalıklı ve özgür bir yaşam sürebildi. Haksızlığı son derece bilgili ve merhametsiz bir şekilde izledi. Oysa hayatta hiçbir şey, gözle görülür haksızlığın sürmesine izin vermek kadar masumiyetten uzak değildir. Nazilerin hükümete gelmesine yardım etmişti ve son derece ayrıcalıklı konumuna rağmen – daha doğrusu bu konumu nedeniyle – hiçbir direniş göstermedi. Kendini sonsuza dek kalıcı olarak suç ortağı yaptı.
Siyasi Olarak İflas Etmiş Birinin Seçimi Kaybetmesi
Adenauer’in Merkez Partisi Mart 1933’teki yerel seçimlerde iktidardan düştü, çünkü yüksek belediye borçları nedeniyle itibarı çoktan mahvolmuştu. Ancak NSDAP adayının çoğunluğu, yalnızca Komünistlerin 10 sandalyesinin geçersiz sayılmasıyla sağlanabildi; Adenauer ve Merkez Partisi bunu protesto etmedi.
Coşkulu Nazi Hristiyanlarına Sığınma: Maria Laach Manastırı
Adenauer, Nazi bölge yönetimi tarafından Köln’den sürüldü. Eifel’deki Benedikten Manastırı Maria Laach’ın Başrahibi arkadaşı Ildefons Herwegen’in yanında hızla kalacak yer buldu.
Herwegen’in Adenauer’i kabul ettiği haftalarda, Başrahip Hitler hükümetini coşkuyla selamlıyordu: “Halk ve devlet, Führer Adolf Hitler’in eylemiyle yeniden bir oldu”. Başrahip, 26 Mayıs 1933’te Köln şehir şölen salonu Gürzenich’te NSDAP şehidi Albert Leo Schlageter için düzenlenen anma töreninde Tanrı’nın lütfunu Führer’in üzerine diledi.
Merkez Partisi, Hitler’in Vatikan ile yaptığı Konkordatoyu (anlaşmayı) destekledi. Papa XI. Pius, Hitler’i “Bolşevizme karşı güvenilir bir öncü savaşçı” olarak övmüştü. Kısa süre öncesine kadar Merkez Partisi’nde olan Şansölye Yardımcısı Franz von Papen, 21 Temmuz 1933’te Maria Laach’a geldi: Konkordato kutlandı. Artık geçerli olan şuydu: Tanrı’nın ve Hitler’in kutsamasıyla aynı anda hem Katolik Kilisesi hem de NSDAP üyesi olabilirsiniz!
Haziran 1933: “Benim İçin Fark Etmez, Hitler de Olur”
Adenauer Haziran 1933’te manastırdan dost banker eşi Dora Pferdmenges’e şunları yazdı: Partim Merkez Partisi başarısız oldu, zira “son yıllarda kendini zamanında yeni bir ruhla doldurmadı” ve: “Kanaatimce tek kurtuluşumuz bir hükümdar, bir Hohenzollern veya benim için fark etmez Hitler de olur; önce ömür boyu İmparatorluk Cumhurbaşkanı, sonra bir sonraki aşama gelir. Böylece hareket daha sakin bir mecraya girer.”
Adenauer, diğer burjuva partilerinin de işçi hareketinin gücü ve kitle demokrasisi karşısında mevcut “düzeni” kurtaracak durumda olmadığını tespit etti. Böylece savaşı ve faşizmi gerekli yan hasarlar olarak onayladı; bu arada Adenauer’in müşteri kitlesi için, tıpkı Adenauer’in kendisi için olduğu gibi, önemli bir yan fayda ortaya çıktı.
Pferdmenges: “Halkın Şansölyesi’nin İradesini Takip Ediyoruz”
1933’te, yani Hitler hükümetinin hemen başlangıcında, o dönemde aynı anda Dresdner Bank ve Bank Oppenheim denetim kurullarında yer alan Adenauer’in en önemli danışmanı ve para kaynağı Pferdmenges şunları açıkladı: “İşsizlere iş ve ekmek yaratmak için Halkın Şansölyesi’nin iradesini takip ediyoruz.”
Pferdmenges 1932’den itibaren Köln’ün milyonerler semti Marienburg’daki Protestan kilise cemaatinin yönetim kurulunda presbiter ve saymandı: Bu cemaat, yeni kurulan Nazi kilisesi “Alman Hristiyanlar”ı benimsemişti. Bu nedenle, Hitler Gençliği ve Nazi Kadınlar Birliği için de odaları olan yeni ve çok daha büyük bir cemaat evi inşa edilmesi gerekiyordu.
Giriş kapısına sadece Hristiyan haçıyla Martin Luther değil, aynı zamanda gamalı haç ve imparatorluk kartalıyla bir SA askeri de taştan yontularak devasa boyutta ebedileştirildi. 1934’te Pferdmenges cemaat evinin açılışını yaptı. Yani Köln’de olduğu gibi sadece Katolik değil, Protestan kilisesi de bankerler ve sanayiciler muhitinde Hitler ile gösterişli, kamusal bir ittifaka girdi.
Nazi Rejimi Altında Özgür, Lüks Hareketlilik
Adenauer 1933’te Köln Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görevden alınmadı, daha sonra yalan söylediği gibi; aksine yüksek bir emekli maaşıyla emekliye sevk edildi.
Yüksek Emekli Maaşı, Tazminat, Servetin Korunması
Başlangıçta yıllık 12.165 Reichsmark emekli maaşı aldı, ardından 1937’den itibaren nihai olarak 15 bin RM, buna ek olarak Köln’deki villa için piyasa değerinde bir tazminat aldı. Serveti tamamen korundu. Anlaşmanın bir parçası olarak Adenauer 1936’da bir Nazi örgütü olan NS-Halk Refahı’na katıldı.
Berlin’de Villa İkameti
Böylece Adenauer 1934’te, Maria Laach’taki ikametinden sonra, Berlin’de Griebnitzsee/Neubabelsberg’deki ünlüler semtinde göç etmiş bir Yahudi mülk sahibinin villasını kiralayabildi. Ailesini yanına alabildi ve banka müdürü olmak istedi.
20 Haziran 1934’te, Hitler’in SA liderliğine karşı düzenlediği cinayet operasyonu (Röhm Darbesi) sırasında Adenauer ev hapsine alındı, ancak iki gün sonra bu sona erdi. Rahatça eşiyle Kara Orman’da tatil yapabildi.
Rhöndorf’ta Arsa Alımı ve Yeni Villa İnşası
Köln’deki villası için aldığı tazminatla, Köln’ün güneyindeki kaplıca ve villa beldesi Rhöndorf’ta 6 bin metrekarelik büyük bir arsa satın alabildi. Dört yaşam katı, özel ve temsil odaları, şarap mahzeni, dağın içine inşa edilmiş erzak mahzeni ve bir hava saldırısı sığınağı, birkaç teras ve giriş ile hayvanlar için bir çiftlik avlusu ve geniş bir bahçesiyle çnceki 14 odalı villası gibi bir konut inşa ettirdi. Nazi döneminde de ev personeli çalıştırıldı. Daha sonra Federal Cumhuriyet Şansölyesi olarak da burada ikamet etti.
Nazi Rejiminin Organizatörleriyle Yoğun Temas Halinde
Varlıklı muhitte hareket etmeye devam etti.
Ruhr Sanayicilerine Ziyaretler
1939’da Adenauer ve eşi, çelik sanayicisi ve Hitler finansörü Peter Klöckner tarafından davet edildi. Duisburg yakınlarındaki Hartenfels villasında geniş bir katılımla buluşuldu. Pferdmenges çifti de oradaydı.
General Hans Günther Kluge ile Alman ve ABD silahlanma kapasitelerinin karşılaştırılması üzerine uzun tartışmalar yapıldı; General konuya hâkimdi: 1941’de Wehrmacht’ın Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü imha savaşında Güney Ordular Grubu Komutanı oldu.
Topluluk geniş villada geceledi ve hafta sonunu birlikte geçirdi. Dönüş yolculuğu için Klöckner, Adenauerlara bir araba tahsis etti ve ev sahibinin teşekkür mektubunda belirttiği gibi “bizde tattığınız o enfes şaraplardan” bir parti arkalarından gönderdi. Aynı yıl Adenauer, bir başka dostu, Hitler finansörü Fritz Thyssen’in ailevi resepsiyonunda da bulundu.
Baron Kurt von Schröder
Kölnlü banker ve Rotary kardeşi, 4 Ocak 1933’te Hitler’in şansölyeliğini tezgâhlamıştı. SS’e ve NSDAP’ye katıldı, Mayıs 1933’te Köln Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı oldu. Adenauer buna “içten bir tebrik mektubu” gönderdi. Banker, Köln’ün çok ötesinde sonuna kadar Nazi sisteminin -30 sanayiciden oluşan SS Dostlar Çemberi’nin organizatörü, Özel Bankalar İmparatorluk Grubu sözcüsü, Reichsbank İdare Meclisi üyesi, Adenauer’in 1933 öncesi Berlin’de görüştüğü Thomas McKittrick tarafından yönetilen Basel/İsviçre’deki Uluslararası Ödemeler Bankası İdare Meclisi üyesi- bir aktörü oldu.
Robert Pferdmenges
Adenauer’in bağış toplayıcısı Pferdmenges de Nazi finans sisteminde önemli bir bankerdi. Adenauer ona örneğin ortak dostları Friedrich Flick’in (“insan ve iş adamı olarak düzgün ve dürüst”) RWE hisselerini satıp satmadığını ve yeni bir firma alıp almadığını sordu. Pferdmenges tarafından yönetilen ve 1938’de Bank Pferdmenges adını alan Bank Oppenheim, 1945’e kadar “savaş için hayati önem taşıyan” bir bankaydı.
Goebbels ve Abs, Adenauer’in Spekülasyon Zararlarını Koruyor
Hermann Josef Abs, 1923’te Köln’deki Bankhaus Delbrück’te işe başlamıştı. Nazi döneminde Deutsche Bank yönetim kuruluna yükseldi: 1945’e kadar savaş kredilerini organize etti, sistem için önemli üç düzine banka ve şirketin denetim kurulunda yer aldı ve Arılaştırmaları (Yahudi mülklerine el konulması) organize etti. İnançlı bir Katolik olarak Sovyetler Birliği’ne saldırıyı coşkuyla karşıladı, çünkü ona göre orası “özgürlüğün ve insanlığın en büyük düşmanı” idi.
Hissedarlar toplantılarında küçük bir hissedar tekrar tekrar talepte bulundu: Adenauer milyonluk kredisini geri ödemeli, aksi takdirde bu Deutsche Bank ve hissedarlar için bir zarardır! Ancak Abs şunu dayattı: Önerge işleme alınmayacak! Nazi Propaganda Bakanı Goebbels medyaya bu konuda haber yayınlamamaları talimatını verdi.
Adenauer: Savaş ve Yahudi İmhası Konusunda En İyi Bilgiye Sahip
1920’den beri Köln’deki İsviçre Başkonsolosluğu’nda çalışan, 1936’dan itibaren konsolos olan Franz-Rudolph von Weiss, 1943’te İsviçre’nin Ren Bölgesi Başkonsolosu oldu. Weiss, Adenauer’in belediye başkanlığı döneminden beri onunla yakın arkadaştı ve 1945’ten sonra Adenauer’in İsviçre ilişkileri için önemli bir danışman olacaktı.
Nazi döneminde de ikili düzenli ve ailevi olarak görüştü. Adenauer’in eşi Weiss’a “sevgili iyi amca” diyordu. İyi amca raporlarını düzenli olarak şefi, İsviçre şirketlerinin silah teslimatlarını ve Alman şirketlerinin İsviçre üzerinden finansal işlemlerini güvence altına alan coşkulu bir Nazi sempatizanı olan Berlin’deki İsviçre Büyükelçisi Hans Frölicher’e gönderiyordu. Aynı zamanda Weiss, savaşın başından beri uluslararası alanda son derece önemli bir konuma sahipti: Savaşa askeri olarak girmeleriyle Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesen ABD ve İngiltere’nin konsolosluk temsilciliğini üstlendi.
Von Weiss “politikacılar, bankerler, ekonomi liderleri ve Katolik Kilisesi’nin üst düzey temsilcileriyle ince bir ağ” sürdürüyordu. Hükümetine 1941’den itibaren örneğin Varşova Gettosu, Kölnlü Yahudilerin sürgünü, Doğu Avrupa’daki Yahudilerin imhası ve Ren bölgesindeki işletmelerde çalışan zorunlu işçiler hakkında raporlar verdi.
Hitler’in gizli polisi Gestapo, Weiss’ın “çeşitli toplum ve ekonomi çevreleriyle olan mükemmel bağlantıları nedeniyle” “yurt dışı için en iyi haber kaynaklarından biri” olduğunu belgeledi: Adenauer, Nazi devletindeki en iyi istihbarat kaynaklarından birinin başında oturuyordu.
ABD ile İyi İlişkiler
ABD şirketleri Hitler’in ordusunu donattı, Ford Köln de artık savaş araçları üretiyordu. Adenauer’in ikinci eşi Wall Street’li bir banker ailesinden geliyordu. Rhöndorf’ta ABD’li ziyaretçileri ağırladı. Oğlu Max, 1937/38’de Washington’daki seçkin ABD üniversitesi Georgetown’da burs kazandı.
Adenauer’in 1920’den beri en uzun süreli dostu ABD’li girişimci Daniel Heineman’dı. 1905’ten beri Avrupa merkezi Brüksel’de bulunan elektrik holdingi SOFINA’yı yönetiyordu. Avrupa’da, Adenauer belediye başkanıyken Köln’de de tramvaylar inşa etmişti. Yahudi kökeni nedeniyle, 1940’tan itibaren Belçika’nın Alman işgali üzerine SOFINA’yı New York’tan yönetti; Nazi işgaliyle işbirliği daha sonra sorunsuz devam etti.
Heineman, Adenauer’e sadece 1933’ten 1937’ye kadar 1000’lik banknotlar halinde toplam 20 bin RM hediye etti; bugünkü alım gücüyle 100 bin avronun üzerinde. Böylece Adenauer, Nazi devletinin aksi takdirde çok sıkı olan döviz kontrolüne takılmadan İsviçre tatilleri için döviz de elde etti. Heineman, sonraki Federal Şansölye için ABD konularında önemli bir daimi danışman olarak kalacaktı.
Prensip Olarak: Hiç Kimseyle Direniş Yok!
Adenauer rahatsız edilmeden sayısız ziyaretçi kabul edebildi. Ancak onu herhangi bir direniş biçimine kazanma girişimlerinin hepsini reddetti. 1934’te Köln KPD’sinden Karl Mewis bunu Katolik bir sanayici aracılığıyla denedi. Sanayici, Adenauer’in şu cevabıyla geri döndü: “Direniş, mutlak saçmalık!”
1936’da Hristiyan sendikacı Jakob Kaiser üç saatlik bir görüşmeden döndü: “Ona bel bağlanmaz.” Adenauer aynı şekilde, subaylarla birlikte Hitler’e karşı bir direniş çemberi kuran muhafazakâr Leipzig Belediye Başkanı Carl Goerdeler ile teması da reddetti.
1944’te Hristiyan sendikacı Heinrich Körner denedi. Adenauer yine reddetti: “Bununla hiçbir ilgim olsun istemiyorum.” İşgal altındaki Belçika’daki askeri komutanlıkta Üst Savaş İdare Meclis Üyesi olan ziyaretçisi Franz Thedieck ile her türlü direnişle alay etti.
Lüks Gözaltı 1944
1944’te muhafazakâr askerlerin Hitler’e yönelik suikast girişimi vesilesiyle geçici olarak tutuklandı. Bu bir lüks gözaltıydı: Köln şehrinin fuar kampında Rus savaş esirleri, banyo yapabilmesi için bir küveti temizlemek zorunda kaldı. Bir mahkûm arkadaşı pantolonunu ütülemek zorundaydı.
Kızı ve eşi ona çorap, gömlek ve daha iyi yemek getirdi ve onunla saatlerce sohbet edebildiler. SPD, KPD ve Merkez Partisi’nden mahkûm arkadaşlarının aksine, çalışma görevlerine alınmadı veya bir toplama kampına gönderilmedi. Doktor raporuyla nihayetinde istediği Köln-Lindenthal hastanesine nakledildi: Savaştan sonra “Toplama kampındaydım” yalanını söyledi. (Adenauer Vakfı, Wikipedia vb. ve yapay zekâ da bugün bu tür yalanları sürdürüyor.)
Pişmanlık ve Tövbe Olmadan: Sonsuza Dek Suçlu Kalacak
Nazi rejiminden sonra, borçlu milyoner olarak, CDU Genel Başkanı ve Federal Şansölye sıfatıyla suçunu yeni bir biçimde sürdürecek.
Haksızlık sistemine karşı direniş gösteren insanları takip ettirmeye yardım edecek, hatta hapse attıracak ve suç ortaklarını koruyacak. Kendini “Nazi sisteminin karşıtı” olarak tanıtacak. Hristiyanlığı ve Hristiyan Batı’yı vaaz edecek ama Hristiyanlığın pişmanlık ve tövbe talebini asla yerine getirmeyecek.
Aksine: Yalan söyleyecek. Kendine yalan söyleyecek ve yönettiği, idare ettiği insanlara yalan söyleyecek ve onları yeni haksızlıklara, hatta yeni savaş tehlikesine maruz bırakacak.
IV. Hitler ve Dünya Savaşı’ndan Sonra: “Tevazu Siyaseti”
Savaştan sonra ABD liderliğindeki Batı askeri yönetimleri, ayrılan Batı Almanya’yı yeniden düzenledi. Çok önceden seçilmiş olan Adenauer’in CDU başkanlığına gelmesine yardım ettiler, rakipleri ve antifaşistleri devre dışı bıraktılar. Birçok karar, seçilmiş kişinin sık sık turist kılığında gittiği, Cenevre Gölü kıyısındaki özel bir klinikte pahalı hücre yenileme tedavisi de gördüğü İsviçre’de alındı.
1949’da Adenauer ile kurulan ayrılıkçı devlet Federal Almanya Cumhuriyeti’nde (BRD) işgal hukuku geçerliliğini korudu. Bu yetki başlangıçta ABD Yüksek Komiseri sıfatıyla önde gelen ABD’li banker John McCloy’daydı: Frankfurt/Main’daki dairesi, ilk yıllarda kendi dışişleri bakanlığına sahip olmasına izin verilmeyen Adenauer hükümetinden daha fazla personele sahipti ve gizli servis hâlâ bir CIA departmanıydı. Marshall Planı ve NATO kıskacıyla Adenauer devleti, ileri bir ABD kalesi ve “Doğu”ya yönelik bir “vitrin” haline geldi.
Kissinger: Adenauer’in “Tevazu Siyaseti”
20’inci yüzyılda ABD başkanlarının en önemli danışmanı olan Henry Kissinger, ölümünden kısa bir süre önce hayat bilançosunu yayınladı: “Devlet Sanatı. 21’inci Yüzyıl İçin Altı Ders” (New York ve Münih 2022). Kissinger, Federal Şansölye Adenauer’e de danışmanlık yapmıştı: Kitapta ilk bölüm ona, “Tevazu Siyaseti” başlığı altında ayrılmıştı.
Bunun anlamı şuydu: Alman kapitalistleri savaş kârlarını ve ayrıca binlerce Yahudi bankasının, şirketinin ve hissesinin arılaştırılmasından elde edilen kârları ellerinde tutabildiler; sadece Almanya’dakileri değil, işgal altındaki Avusturya, Fransa, Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İtalya, Yunanistan, Polonya, Danimarka, Norveç ve ayrıca Sovyetler Birliği, Slovakya, Yugoslavya ve Kuzey Afrika’dakileri de. Hukuki, medyatik, bilimsel vb. suç ortaklarının yüzde 98’i de cezalandırılmadı; ancak kanıtlanmış antikomünist, Rus karşıtı, ekonomik, teknik vb. potansiyellerini artık tevazu içinde daha yüksek bir gücün -ABD’nin- emrine vermek zorundaydılar.
Federal Alman Tevazusunun Efendi Önündeki Pratikleri
Bu tevazuyu, bu boyun eğişi yalanlarla “yeni özgüven” ve “biz yine birileriyiz” ile örtmek: Bu tür bir tevazuyu, eğitimli Hristiyan yalancı ve siyaset oyuncusu Konrad Adenauer en üst düzeyde somutlaştıracak, uygulayacak ve bugüne kadar halefleri ve Federal Cumhuriyet için belirleyici olacaktır; tıpkı bugün Adenauer’in halefi, Şansölye ve CDU Genel Başkanı Merz’in sahnelemeye -ABD hükümetinin tüm temel taleplerini yerine getirmek ve yalanlarla Avrupa’nın egemenliğini artırdığı rolü yapmak- devam ettiği gibi.
- ABD liderliğindeki Batı askeri yönetimleri tarafından onaylanan Anayasa, Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak BM tarafından kararlaştırılan hakları tam da içermiyor: Uluslararası hukuka, örneğin BM Şartı’na atıf yok, BM’nin veya alt kuruluşu ILO’nun çalışma ve sosyal haklarına atıf yok; bunun yerine somut olarak milyonlarca kez ihlal edilen “insan onuru” üzerine muğlak, bağlayıcı olmayan bir laf kalabalığı var.
- Şirketler ve bankalar tarafından seçilen, hükümete uygun görülen ve sürekli finanse edilen partiler, başta CDU ve CSU olmak üzere, parti vakıfları gibi uluslararası düzeyde de en sağ uca kadar açıktı ve bugün de öyledir.
- Başka hiçbir Avrupa devleti, Federal Almanya kadar çok ABD askeri üssüne “ev sahipliği” yapmıyor: Burada atom bombaları depolanıyor, buradan küresel İHA cinayetleri işleniyor, buradan Alman hükümetinin katılımı olmadan diğer devletlerdeki savaşlara ikmal yapılıyor ve askeri personel Alman hukukuna tabi değil.
- Adenauer onayladı: Eğer ABD karar verirse, Rusya ile nükleer savaş Avrupa’da yapılacak; bu şimdi, tükenmiş ABD vekil savaşçısı Ukrayna’nın, şimdiki ABD Başkanı Trump’ın emriyle, ABD’nin çok daha büyük bir vekil savaşçısı olarak silahlanan Avrupalı NATO devletleriyle değiştirilmesi durumunda yeniden geçerli.
- Adenauer ile birlikte bugüne kadar geçerli olan şudur: Federal Cumhuriyet ne askeri ne ekonomik ne de dijital olarak egemen bir devlet değil, özellikle dış ve jeopolitikada ABD’ye tabi bir geçici yapıdır; bu, Avrupa Birliği yapısı için de geçerlidir.
- Batı askeri yönetimleri ve ardından 1949’dan itibaren ABD Yüksek Komiseri, bugüne kadar önde gelen ana akım medyayı (Spiegel, ZEIT, Süddeutsche, Springer, FAZ, ayrıca Kölner Stadt-Anzeiger gibi bölgesel olanları) Nazi yönetici kadrosuyla lisansladı; buna belirleyici kamuoyu “araştırması” (= kamuoyu oluşturma: Goebbels öğrencisi Noelle-Neumann tarafından kurulan ve bugüne kadar federal hükümetlerin daimi siparişini alan Allensbach Demoskopi Enstitüsü) da dâhildir.
- Çalışma Adaletsizliği: Federal Almanya, siyasi grevin fiilen yasak olduğu tek Batı devletidir (memurlar ve kilise şirketlerinde zaten yasak); milyonlarca, çoğu yasadışı göçmen düşük ücretli kadın fahişelikte (Almanya: “Avrupa’nın Genelevi”), inşaatta, evde bakımda, güvenlikte, gastronomide vb. çalışırken, memurlar Adenauer’den bu yana kamu hizmetinde, bakanlıklarda, taşeron kurumlarda, orduda, gizli servislerde, diplomaside giderek daha kalabalık ve daha yüksek ayrıcalıklı hale geldi.
- Adenauer/McCloy’dan bu yana eski Nazi bankerleri ve Nazi girişimcileri eski ayrıcalıklarıyla devam edebildikleri için, “Ekonomik Mucize”nin de bir yalan olduğu ortaya çıktı: Daha 1967’de 670 bin işsiz vardı, 1975’ten itibaren bir milyonun üzerinde, 1983’ten itibaren iki milyonun üzerinde, 1989’da üç milyon işsiz; Adenauer’in halefi Helmut Kohl döneminde Treuhand Kurumu’ndaki ABD’li danışmanlarla birlikte 1990’dan itibaren Doğu Almanya Batılı bankalar ve girişimciler lehine yoksullaştırıldı; sonra tüm Almanya tekrar “Avrupa’nın fakir adamı” oldu, 2000’den itibaren ABD’li “çekirge” yatırımcıların yardımıyla özellikle orta ölçekli işletmelerde daha da sanayisizleştirildi; ve sonra Adenauer’in halefleri Merkel ve Merz ile BlackRock, Vanguard ve State Street gibi çok büyük ABD’li yatırımcılar geldi, bunlar şimdi DAX gibi Almanya’nın en önemli şirketlerinde önde gelen hissedar gruplarıdır ve yüksek kârlarla burada istihdamı azaltıp ABD ve Çin’e yatırım yapıyorlar. Ve şimdi suç ortağı Adenauer’in halefi Merz, yalanlarla, “Avrupa’nın yeni hasta adamı” için ekonominin büyük kurtarıcısı rolünü oynuyor.
Adenauer Mirasının Yerine Getirilmesi: Donald Trump Önünde Tevazu!
Federal Almanya’nın bugüne kadar geçerli bir anayasası yok, sadece geçici ve sürekli değiştirilen bir “Temel Yasa”sı var; ve ABD liderliğinde, 1991 tarihli teknokratik adıyla “2+4 Antlaşması” ile ve o zamandan beri Avrupa’da yine bir barış antlaşması yok, tazminat düzenlemeleri yok: Böylece ABD’nin öncülük ettiği NATO’nun Rusya’ya karşı daha fazla ilerlemesi de geçerliliğini koruyor: Almanya geçici bir yapı olarak kalmaya devam ediyor.
Adenauer’in mirası bugün böyle yerine getiriliyor: Onun şimdiki halefi olarak CDU Genel Başkanı ve Federal Şansölye, “hür dünyanın” en güçlü ve en tehlikeli aşırı sağcısının tüm önemli taleplerini -Donald Trump önünde tevazu göstererek- yerine getiriyor.
Bu nedenle: Adenauer efsanelerinin yıkılması da, çalışma ve sosyal hakların da insan haklarına dâhil olduğu çok kutuplu bir dünya düzeni bağlamında demokratik, barışçıl, güvenli, müreffeh bir Almanya ve Avrupa’nın inşasına dâhildir.
Yazar Werner Rügemer’in notu:
2026 sonbaharında Köln Papyrossa Yayınevi’nden, birçoğu ABD’den olmak üzere çok sayıda yeni kaynakçayla birlikte kapsamlı Adenauer biyografisi yayınlanacak.
İlk olarak 5 Ocak 2026 tarihinde NachDenkSeiten portalında yayımlanmıştır. Rügemer’in ricası üzerine Harici ekibi tarafından Almanca aslından Türkçeye tercüme edilmiştir.
Görüş
Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.
Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.
Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.
Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.
Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….
Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.
Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?
Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.
Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.
Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?
İçerideki işbirlikçi kim?
Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!
Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.
Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.
Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.
Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!
Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”
Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!
68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.
Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!
Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.
Heidegger’in müritleri
Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.
Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.
Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.
Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.
Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.
Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.
Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.
Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.
Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.
Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!
Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.
Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.
Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”
Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.
Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.
Görüş
Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi
Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.
Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.
Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.
Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.
Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Demokratik dayanıklılığın sınavı
Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.
Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.
Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.
Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık
Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.
Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.
Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.
Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.
Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.
Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.
(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4










