Görüş
Hristiyan yalancı

Konrad Adenauer’in 150. doğum gününde, Federal Cumhuriyet’in yaygın kuruluş anlatısı nadiren sorgulanıyor. Werner Rügemer‘in bu taslağı ise tam da bunu yapıyor. Adenauer’i demokratik bir yeni başlangıcın mimarı olarak değil; İmparatorluk’tan Weimar’a, Nazi devletinden ABD boyunduruğuna kadar sermayenin hizmetinde çalışan tutarlı bir güç politikacısı olarak resmediyor. Gerekli bir maske düşürme işlemi.
Almanya Şansölyesi ve CDU Genel Başkanı Friedrich Merz, dünyanın en güçlü aşırı sağcısına, ABD Başkanı Donald Trump’a boyun eğdi: Buna nüfusun çoğunluğunun yoksullaşması ve nükleer yok oluş tehlikesiyle birlikte daha fazla silahlanma da dâhil. Bunun bir geçmişi var ve bu geçmiş, ilk Şansölye ve CDU Genel Başkanı Konrad Adenauer ile başladı. Bugünkü halefi Friedrich Merz, Adenauer’in “Federal Cumhuriyet için belirleyici rotayı çizdiğini” doğruladı.
I. Protestan İmparatorlukta Katolik Yükseliş
Katolik Adenauer’in yükselişi Protestan İmparatorlukta başladı.
Napolyon’un kısa süren egemenliğinin sona ermesinin ardından Prusya Krallığı, en büyük şehri Köln ile birlikte Ruhr bölgesini ve Ren bölgesini topraklarına katmayı başardı. Prusya ve yükselen kapitalizm, eski feodal Katolikliği bir ideoloji olarak bir kenara atmıştı: Protestanlık devlet dini haline geldi. Katolik kutsamalı feodal beylerin ardından sıra, yeni özel güç sahiplerinin, yani kapitalistlerin Protestan kutsamalı kârlarına gelmişti.
Protestan Prusyalılar Katolik Köln Katedrali’ni Tamamlıyor
Bu nedenle Prusyalılar dinin kullanımı konusunda son derece esnekti: Ren bölgesi ve Köln, Başpiskoposluk ve Romanesk kiliselerle Katolik olduğu için, Prusyalı Protestanlar burada yeni tebaalarının Katolikliğini de teşvik etti.
Böylece Prusya kralları merhamete geldi ve 1842’den itibaren 157 metre yüksekliğindeki katedral kulelerinin tamamlanmasını finanse etti. Zengin Katolik Köln Piskoposluğu’nun 600 yılda başaramadığını, Protestan Prusyalılar birkaç yılda başardı. Ve Katolikler artık Prusyalılara minnettar olmak zorundaydı.
Bu arada, Prusyalılar bunu tek başlarına başarmadı. Prusya ile birlikte yükselen Sal. Oppenheim’ın Yahudi banka sahipleri de siyasi zemin hazırlığı yaptılar; kısmen Katolikliğe, çoğunlukla ise Protestanlığa geçtiler: “Katolik” katedralin tamamlanması için en büyük ikinci bağışçı oldular. İdeolojik açıdan son derece esnek olan bu banka, Adenauer’in Köln Büyükşehir Belediye Başkanı (OB) ve ardından Federal Cumhuriyet Şansölyesi olarak yükselişinde önemli rol oynayacak.
Prusya Himayesinde Katolik Muhitte Yükseliş
Askerlik hizmetiyle zanaatkârlıktan Prusya adliye memurluğuna yükselen bir babanın üçüncü oğlu olan Konrad’ın liseye, yani Katolik Kraliyet Apostel Lisesi’ne gitmesine izin verildi: Okul, Prusya Krallığı tarafından finanse edilmiş ve doğrudan Katolik Apostel Kilisesi’nin yanına inşa edilmişti. Burada amaç, Prusya idaresinde, şirketlerde ve bankalarda hizmet etmeleri için Katolik muhitten gelen yükselmeye hevesli kişileri desteklemekti. Nitekim 1894’te eski Şansölye Bismarck, lise mezununu bizzat tebrik etti: 18 yaşındaki Konrad artık “bizden biri” idi.
Liseden sonra Konrad Katolik muhitte kaldı; Bonn, Münih ve Freiburg’daki hukuk eğitimi sırasında ilgili Katolik öğrenci birliklerine üye oldu. Daha sonra Hermann Kausen’in Köln’deki hukuk bürosunda işe başladı: Patronu aynı zamanda Kraliyet Prusya Noteri ve Belediye Meclisi’ndeki Katolik Merkez Partisi’nin (Zentrum) başkanıydı. Konrad, 1906’da Encümen Üyesi ve henüz 1909’da Birinci Başkan Yardımcısı olabilmek için Merkez Partisi’ne katıldı. Bu yükselen yıldız, Liberal Parti’nin, yani girişimcilerin, bankerlerin ve örneğin tüm Prusya’da dağıtılan Kölnische Zeitung ile egemen medya klanı DuMont Schauberg’in patronlarının onayıyla seçildi. Böylece bu yükselen adam, 33 gibi alışılmadık derecede genç bir yaşta şehir idaresinin başına geçti; yine Merkez Partisi’nden olan Katolik Büyükşehir Belediye Başkanı Max Wallraf ise görevi sadece fahri olarak yürütüyordu.
Prusya’nın üç sınıflı seçim sistemine göre Köln’de sadece durumu iyi olan erkekler oy kullanabiliyordu. Zengin kapitalistler Liberal Parti’de, zanaatkârlar ve memurlar ise Merkez Partisi’ndeydi. SPD yerel düzeyde seçilemiyordu, sadece Berlin’deki Reichstag’da (İmparatorluk Meclisi) bir koltuğu vardı.
Adenauer servetinin artmasını da sağladı. Pudelnaß Tenis Kulübü’ne üye oldu; tenis oynayabildiği veya oynamak istediği için değil. Ancak: Katolik sosyetenin gençliği burada buluşuyordu. İlk eşi Emma Weyer ile, yani Köln Reasürans şirketi direktörünün kızıyla burada tanıştı. Böylece yükselmekte olan Adenauer, uygun bir krediyle, gelişmekte olan Katolik villa semti Köln-Lindenthal’de kısa sürede büyük bir arsa satın alıp şarap mahzeni olan 14 odalı bir villa inşa ettirebildi.
1. Dünya Savaşı’nda Cephe Şehri Köln’ün İdari Şefi
Adenauer, idari şef olarak Oppenheim, Levy, Seligmann ve J.H. Stein bankaları tarafından finanse edilen Köln sanayisinin yükselişini teşvik etmişti. Bunlar aynı zamanda Ruhr bölgesindeki, Wuppertal gibi komşu şehirlerdeki sanayinin ve demiryollarının da finansörleriydi.
Köln Büyükşehir Belediye Başkanı, Prusya askeri valisine ve Prusya tarafından atanan Köln bölge başkanına bağlıydı. 1914’te savaşın başlamasıyla sıkıyönetim ilan edildi. Böylece Köln, 1. Dünya Savaşı’nda yakın düşman devletler Belçika, Fransa ve İngiltere’ye karşı Alman İmparatorluğu’nun cephe şehri haline geldi.
Adenauer savaştan önce Butzweiler Hof havaalanının yanı sıra Zeplinler için bir havaalanı daha inşa ettirmiş ve Zeplin üretimini de Köln’e getirmişti: Zeplinler savaş başlar başlamaz Belçika, Hollanda, Polonya, Litvanya ve Londra’daki şehirlere bombalar yağdırdı, ki bu insanlık tarihinde düşman şehirlerin ve sivillerin havadan bombalanmasının ilk örneğidir.
Stinnes ve Krupp mühimmat üretimini Köln’e kaydırdı, Wuppertal’den Bayer zehirli gaz üretti: Ölümcül silahlar mümkün olduğunca çabuk cepheye ulaşmalıydı. Köln aynı zamanda cepheye giden ve cepheden gelen askerler, ikmal malzemeleri ve savaş esirleri için de bir geçiş istasyonuydu. İşgal altındaki Belçika da Köln’den yönetiliyordu. Adenauer önde gelen sanayicilerle yakın dostluklar kurdu ve cephe şehrinin savaş ekonomisi yönetimini üstlendi; bununla görevli belediye dairesinin 4 bin 500 çalışanı vardı.
Köln: Hristiyan Denizcilerin İdamı
1917’de “isyan” nedeniyle idama mahkûm edilen ve savaşı protesto eden denizciler Albin Köbis ve Max Reichpietsch’in infazı için Köln’ün seçilmesi tesadüf değildi. Her ikisi de Hristiyan’dı ancak Yeni Apostolik Kilisesi üyesiydiler: Bu kilise, Papa XIII. Leo’nun kapitalizmi açıkça benimsemesi nedeniyle kurulmuştu. “İsyancılar” ilk Hristiyanlığı takip ediyordu; sermaye Hristiyanı Adenauer’in bu tür Hristiyanların idamına hiçbir itirazı yoktu.
Mevcut Köln Büyükşehir Belediye Başkanı Wallraf, (sondan bir önceki) son çare olarak Berlin’deki tökezleyen imparatorluk hükümetine çağrılınca, halefi Adenauer oldu; başka kimse söz konusu bile olamazdı. Tam da artık kazanılamayacak savaşta cephe şehri Köln için bir “direniş politikacısına” ihtiyaç duyulduğundan, Adenauer talebi üzerine İmparatorluktaki tüm belediye başkanları arasındaki en yüksek maaşı derhal aldı. Ekim 1917’deki göreve başlama konuşmasını “İmparator’a ve İmparatorluğa sadakat yeminiyle, sıcak bir minnettarlıkla parlayan şu çağrıyla: Majesteleri, hepimizin en yüce İmparatoru ve Kralı, çok yaşa, çok yaşa, çok yaşa!” sözleriyle bitirdi.
“Almanya İçin Öldüler”
Adenauer de şirket dostlarıyla birlikte 1917’de barış görüşmelerini reddetti. Milyonlarca ölü asker ve sivil, tuzu kuru, Hristiyan memur-politikacı için acımasızca hesaba katılmış bir yan hasardı.
Savaşın son yılında belediye meclisinde, “Köln halkının bugüne kadar bu zorluklara katlandığı gibi”, Almanların da “savaşın tüm zorluklarına sabır ve vatanseverlikle katlanması gerektiğini” açıkladı. Mayıs 1918’de Köln’e düzenlenen bir İngiliz hava saldırısında ölen 41 kişiyi de şöyle gerekçelendirdi: “Onlar da Almanya için öldüler.”
“Almanya”; bu, Adenauer için temel bir değer olarak kalacaktı: Bağımlı emekçiler sömürülür ve “Almanya” kılığına girmiş kapitalistler ve onların ayrıcalıklı suç ortakları uğruna savaşta dahi feda edilebilirler.
Savaş Sonu: Devrimcileri Pohpohlamak ve Yok Etmek
Yükselen demokratik direnişle savaşmak, kapitalizmi kurtarmak: Savaşın sonunda Adenauer’in görevi buydu.
Bu nedenle, Prusya seçim yasasına göre SPD’nin seçime girmesi yasak olmasına rağmen, 1916’dan itibaren uyumlu SPD politikacılarına idarede ve belediye meclisinde görevler verdi. SPD’li politikacı Wilhelm Sollmann onun özel yardımcısı oldu.
Köln’de de bir İşçi ve Asker Konseyi kurulduğunda, Adenauer onlara belediye binasında oda, telefon ve daktilolar tahsis etti. Aynı zamanda Sollmann’ın bu konseyin başkanı olmasını ve büyük mitinglerde kapitalizmi savaş kışkırtıcısı olarak suçlayabilmesini sağladı.
Hristiyan yalancı Adenauer kolunda bir devrim bandıyla dolaşıyor, ancak aynı zamanda “Refah Komitesi”ni kuruyordu: Burada dost bankerlerini ve girişimcilerini topladı; Sollmann da buradaydı. İmparator, savaşın son yılında Adenauer’i Kızıl Kartal Nişanı ve Reichstag’ın üst kanadı olan Prusya Lordlar Kamarası üyeliğiyle ödüllendirdi.
Devleti ve Şehri “Bolşevizm”den Kurtarmak!
İmparator II. Wilhelm Kasım 1918’de savaşın bitimine kısa bir süre kala yurt dışına kaçtığında, Adenauer yeminine sadık kaldı ve İmparator’un “utanç verici, meşum kaçışını” sert bir dille kınadı. Şimdi “ülke Bolşevizmin kucağına sürüklenebilirdi”.
Fakat Adenauer’in Refah Komitesi, İşçi ve Asker Konseyi’nin siyasi deneyimi olmayan ve parasız aktivistlerini boşa düşürdü. Böylece Adenauer, kaçan İmparator adına “Bolşevizm tehlikesini” savuşturmuştu. Daha sonra Sollmann ile birlikte İşçi ve Asker Konseyi’ni kandırarak “şehri devrimden kurtarmakla” övündü.
Acımasız ideolojik oportünizmini ve kapitalizmi acımasızca savunmayı burada öğrenmişti. Bununla bir politikacı olarak, çok yakında da bir multimilyoner olarak yükselmeye devam edecekti.
II. Nefret Edilen Cumhuriyette Yükselişin Devamı
“Bolşevik tehlikesi” çığırtkanlığı Adenauer’in ana teması olarak kaldı. Mümkün olduğunca çok monarşiyi Weimar Cumhuriyeti’ne taşıdı: Özel sermayenin tepesindekilerle ilişkiler, Alman İmparatorluğu içinde Özgür Prusya Devleti’nin devamı. Böylece 1933’e kadar NSDAP’nin (Nazi Partisi) hükümete gelmesine katkıda bulunacaktı.
“Versailles Diktası”na Karşı
Adenauer “Versailles Diktası”na ateş püskürdü: Bu “katlanılmaz kölelik ve esaret” ile “ulusal ve devlet olarak varlığın yok edildiğini”, Alman ekonomisinin tahrip edildiğini, “çocuklarımızın solduğunu”, milyonlarca Alman’ın “yavaş bir ölüme terk edildiğini” savundu. Adenauer 1922 Münih’teki Alman Katolikler Günü Başkanı olarak bunları söylüyordu; ancak diktanın mimarını, Almanya’nın tek suçlu olduğunu belirleyerek Wall Street’in savaş kredilerini ve ABD silah şirketlerinin kârlarını güvence altına alan ABD Başkanı Wilson’ı asla anmadı.
Ancak Adenauer, Alman halkını “Hristiyanlıktan uzaklaştırmak” isteyen yayılan sosyalizmi yerden yere vurdu. “İşkence görmüş halkta” tıpkı “materyalizm ve mamonizm (para tapınıcılığı)” gibi ortaya çıkan “ahlak ve otorite yoksunluğunu” kınadı.
Adenauer’i aşırı sağdan ve NSDAP’den ayıran şey, başlangıçta çözüm konseptiydi: Katolik Hristiyanlık ve parti olarak Katolik Merkez Partisi. Ancak Versailles Diktası’na yönelik temel eleştiriyi paylaştığı için, Hristiyan cilalı çözümü adım adım aşırı sağcı çözümle buluşacaktı. Ve monarşide olduğu gibi, kendi partisine bile değil, önde gelen kapitalistlere bağlanacaktı.
Böylece Adenauer, önde gelen kapitalistlerle olan kişisel ve kurumsal ilişkilerini artık tüm Alman İmparatorluğu’na ve ABD’ye genişletti.
Köln Rotary Kulübü’nde
Adenauer 1928’de bankerler Hagen (Bank Levy), Oppenheimlar, Pferdmenges (Schaafhausen, sonra Oppenheim) ve Baron von Schröder (J.H. Stein), sanayiciler Silverberg (Rheinbraun), Stollwerck (Çikolata), Clouth (Kauçuk), Tietz (Büyük Mağazalar) ve yayıncı Neven DuMont (Kölnische Zeitung) ile birlikte, ABD örneğine göre kurulan Köln Rotary Kulübü’nün küçük bir erkek grubu içindeki kurucu ortağıydı. Başkan Pferdmenges idi.
Pferdmenges’in etkisi çoktan Ren ve Ruhr bölgesini aşmıştı: 1929’da Schaafhausen Bankacılık Birliği Deutsche Bank ile birleşti. 1931’de iflas eden Dresdner Bank ve Commerzbank’ın devletleştirilmesi sırasında Şansölye Brüning (Merkez Partisi) hükümetine danışmanlık yaptı ve bu süreçte Dresdner Bank Denetim Kurulu’na ve Reichsbank (Merkez Bankası) Yönetim Kurulu’na girdi.
Ruhr Sanayicileri Çevresinde Gözde
Dört Köln yatırım bankasının patronları, Flick, Klöckner, Thyssen, Stinnes ve IG Farben gibi Ruhr holdinglerinin düzinelerce denetim kuruluna üyeydi.
Böylece Adenauer onların lobi birliklerinde de aranan bir üye oldu:
- İmparatorluğu Yenileme Birliği: “Yurtsuz Halk”, “Führer düşüncesinin güçlendirilmesi”, “Üçüncü İmparatorluk” gerekliliği, tek tip “sağlıklı yapılanmış ulus” aracılığıyla “anlaşmazlıkların aşılması” gibi sloganlarla bu birlik, Hitler’in NSDAP’si ile programatik bir çapraz cephe oluşturdu.
- İmparatorluk İktisadi Konseyi: Sanayicileri ve büyük toprak sahiplerini İmparatorluk genelinde, Alman Sanayicileri İmparatorluk Birliği (RDI) ile koordine ediyordu.
- Ruhrlade: Bu gizli örgüt “muhafazakâr” partiler DVP, DNVP ve Adenauer’in Merkez Partisi’ni, nihayetinde de NSDAP’yi finanse etti.
Adenauer burada siyasi olarak arzu edilen aday haline geldi. 1925’te çelik baronu August Thyssen ona şunları yazdı: “Umarım yakında yetenekli insanlarla birlikte hükümetin başına geçeceğiniz ve ihtiyaçlarımızı anlayacağınız o saat gelir.”
“Almanya’nın Sömürge Hakkı”
1885’te Alman Sömürge Derneği (DKG) kurulmuştu. Ancak Versailles’da Almanya’nın sömürgeleri elinden alınmış ve ABD müttefiklerine verilmişti. Daha sonra DKG sömürgelerin iadesi için mücadele etti. Bu, NSDAP’nin programında da yer alıyordu. Sadece KPD ve USPD bunu açıkça reddetti.
1931’de Adenauer DKG’nin başkan yardımcısı oldu. Başkan, Alman Doğu Afrikası’nın eski valisi Heinrich Schnee idi. Adenauer, Köln şehrinin büyük şölen salonu Gürzenich’te, galip güçlerin “sömürgeci suç yalanının tutarsızlığını” eleştirdi.
Ayrılıkçılık: Prusya Devleti, Ren Devleti
Weimar Cumhuriyeti içinde Özgür Prusya Devleti, kendi parlamentosu (Eyalet Meclisi) ve kendi hükümetiyle yarı monarşik bir uzantı olarak korundu. Alman İmparatorluğu’nun üçte ikisini kapsıyordu ve Weimar Anayasası’nın demokrasisine karşı bir denge unsuruydu.
Prusya Devlet Konseyi Başkanı
Prusya Eyalet Meclisi’nin 1920’den itibaren üst kanadı olarak Prusya Devlet Konseyi vardı. Adenauer 1921’den 1933’e kadar başkanlık yaptı ve 222 oturuma katıldı. Bunun karşılığında Berlin’de ücretsiz bir konut aldı. Masraf ödeneği yıllık 12 bin Reichsmark idi, buna günlük harcırahlar da ekleniyordu.
Berlin’de diğer devletlerin büyükelçileriyle, Vatikan temsilcisi ve sonraki Papa Pius XII olan Eugenio Pacelli ile, Reichsbank Başkanı Hjalmar Schacht ile ve denetim kurulunda yer aldığı Deutsche Bank yönetim kurulu üyeleriyle görüştü. Alman İmparatorluğu’nun önde gelen kredi vereni Lee Higginson yatırım bankasından Wall Street bankeri Thomas McKittrick ile de buluştu.
Bu açıdan bakıldığında da, Adenauer ve onun yalan yöneticileri tarafından beslenen, kendisinin bir Prusya karşıtı olduğu ve Prusya başkentini sevmediği tavrının bir yalan olduğu ortaya çıkıyor.
Batılı Ayrılıkçı Devlet: Doğrudan Sermaye
Adenauer ve dostları, mevcut özgürlüklerinin sadece Versailles tarafından değil, aynı zamanda Weimar Cumhuriyeti’nin yeni moda demokrasisi tarafından da ihlal edildiğini düşünüyorlardı: Artık servetlerinden bağımsız olarak tüm yetişkinler, hatta kadınlar bile oy kullanabiliyordu! Sendikaların, SPD’nin ve daha da tehlikeli solcuların etkisi çok fazlaydı! Sermaye dostu bir ayrılıkçı devlet, Prusya devletine ek olarak onlara bir çözüm gibi görünüyordu.
Sözcü, milyarder Ruhr baronu Hugo Stinnes idi. Adenauer bu amaçla “Ren Cumhuriyeti”, “Ren Devleti” veya “Ren-Vestfalya Cumhuriyeti” ya da bazen “Batı Alman Cumhuriyeti” adlı konseptlerle denemeler yaptı: Bir varyantta Alman İmparatorluğu’nun parçası kalacaktı, diğerinde kalmayacaktı.
Böyle bir ayrılıkçı devlet, 1870’te Alman İmparatorluğu tarafından fethedilen ve Versailles Antlaşması ile Fransa’ya geri verilmek zorunda kalınan, çoğunlukla Almanca konuşulan Fransız Alsas bölgesini de kapsayacaktı. Stinnes, 1923’te Alman Dışişleri Bakanlığı’nı baypas ederek Adenauer’i, oradaki hükümetin bir Batı Avrupa ekonomik birliğiyle ilgilenip ilgilenmediğini sormak için Paris’e götürdü. Fransız hükümeti ve İngiltere Merkez Bankası reddetti: Bu da projenin sonuydu.
Prestij Projeleri İçin Gizli Vergi Avantajları
Ayrıca savaştan sonra ABD de Batı Avrupa’ya yerleşmişti. New York’taki National City Bank’tan Charles Dawes’in adını taşıyan Dawes Planı’nı Alman İmparatorluğu için organize ettiler. ABD şirketleri Almanya’da şubeler açtı ve ülkeyi ürünlerine açtı.
ABD Tahvilleri ve Ford Köln’e!
Adenauer bunu diğer şehirlerin belediye başkanlarından daha fazla kullandı. Wall Street bankaları aracılığıyla, Niehl sanayi bölgesi, havaalanı, Nürburgring, stadyum, Ren köprüsü, üniversite ve Almanya’daki ilk otoyol bölümü gibi büyük projelerini finanse etmek için ABD’li yatırımcılara yüzde 7,5 getirili Köln belediye tahvilleri sattırdı.
Otomobil devi Ford, 1926’da ilk şubesini Berlin’de açmıştı. Adenauer 1930’da ikinci Ford şubesini ve ABD şirketinin Almanya merkezini Köln’e getirdi. Bunun için belediye meclisini baypas ederek gizli vergi avantajları sağladı.
Adenauer, böylece Adolf Hitler’in en etkili finansörünü ve dünyanın önde gelen antisemitistini pohpohlamakta hiçbir sakınca görmedi. Onun “Uluslararası Yahudi” kitabının Almanca baskısı 1926’da 26. baskısını yapmıştı.
Yeni Albertus Magnus Üniversitesi!
Köln Üniversitesi 14. yüzyılda kurulmuş, ancak Napolyon tarafından 1798’de “yobazlık” nedeniyle kapatılmıştı: 18. yüzyıla kadar binlerce kadının (“cadıların”) işkence görmesinin ve halka açık yakılmasının teolojik gerekçesi olan “Cadı Çekici” burada ortaya çıkmıştı.
Adenauer üniversiteyi yeniden inşa ettirdi, 1919’daki açılışta büyük geçmişine atıfta bulundu ancak şeytani sapmalardan bahsetmedi. Üniversiteye tekrar kurucusu Orta Çağ ilahiyatçısı Albertus Magnus’un adını verdi. Finansman, Adenauer’in Hristiyan cilalı sermaye dostları tarafından sağlandı: örneğin Bayer patronu Carl Duisberg 200 bin RM bağışladı. Banker Pferdmenges iki milyon topladı. Kendisi 1945’ten sonra da Adenauer için yasal ve yasadışı bağışların en önemli toplayıcısı olacaktı.
Hitler’in Gelecekteki Baş Hukukçusunu Kazanma Çabası
Adenauer 1932’de anayasa hukukçusu Carl Schmitt’in eski-yeni üniversiteye atanmasını sağladı. Adenauer 1925’ten beri otoriter “Führer Devleti”nin bu fikir babasına yönelmişti.
İkisi de Mussolini’ye hayrandı. Schmitt, Hitler’e yakın olmak için daha 1933 yaz döneminde Berlin Üniversitesi’ne atandı ve “Hitler’in Baş Hukukçusu” oldu.
Çok Yönlü Kendini Zenginleştirme
Adenauer’in geliri ve serveti Alman İmparatorluğu’ndaki tüm politikacıların en yükseğiydi.
Maaş, Yan Haklar, Denetim Kurulu Üyelikleri, Faizsiz Krediler
İmparatorluk Cumhurbaşkanı’ndan iki kat daha yüksek olan en yüksek belediye başkanı maaşına, en yüksek açık ve gizli yan haklar eşlik ediyordu. 1930 itibarıyla: Yıllık maaş 41 bin 250 RM, buna ek olarak emekliliğe yansıyan konut yardımı 37 bin ve elektrik ile ısınma için 6 bin. (Karşılaştırma için: Bir işçinin yıllık maaşı: 1680 RM, memur 2 bin 520 RM)
Buna hisse senedi işlemlerinden elde edilen kârlar, şehir kasasından ve dost bankerlerden alınan faizsiz krediler ve hepsinden önemlisi: 11 denetim kurulu üyeliğinden (Deutsche Bank, Lufthansa, RWE, Rheinische Braunkohle vb.) gelen gelirler ekleniyordu.
Hisse Spekülasyonu İçin Milyonluk Kredi: Asla Geri Ödenmedi
Köln sanayi bölgesi Niehl’de şubesi bulunan Glanzstoff AG, 1928 baharında yeni kurulan ABD yapay ipek iştiraki American Glanzstoff Corporation’ın yeni hisselerini New York Borsası’na kote ettirdi.
Adenauer, Deutsche Bank’tan aldığı milyonluk krediyle bir hisse paketi satın aldı. 1928’de piyasa değeri 1,33 milyon Mark iken, Ekim 1929’da ABD’deki mali kriz nedeniyle sadece 110 bin Mark’a düştü. Deutsche Bank kredinin geri ödenmesini talep etti.
Adenauer krediyi asla geri ödemedi; istemedi ve hiçbir rejim altında ödemek zorunda kalmadı: Böylece Adenauer 1949’da CDU Genel Başkanı ve Federal Almanya Kurucu Şansölyesi olarak görevlerine, Deutsche Bank’a borçlu bir spekülatör olarak başlayacaktı.
Faşizme Giden Yolda
1929’da Diktatör Mussolini, Vatikan ile Lateran Antlaşması’nı imzaladı: Katoliklik devlet dini oldu. Mussolini hayranı Adenauer tebrik etti: “Mussolini adı Katolik Kilisesi tarihine altın harflerle yazılacaktır!” Mussolini, “dottor h.c. adenauer primo borgomastro Koeln”e tüm Katolikler ve tüm İtalyanlar adına teşekkür etti.
Mussolini ile Kültür Enstitüsü
Böylece Köln Büyükşehir Belediye Başkanı 1931’de İtalyan faşizminin önde gelen ideologu, Kültür Bakanı Giovanni Gentile (“Faşizmin Temelleri”) ile Köln ve İtalya arasındaki anlaşmayı imzaladı: İmparatorluk hükümetinin iradesine karşı ve faşizm dostu bir yönetimle İtalyan Kültür Enstitüsü’nün kurulması.
Gamalı Haç Bayraklarının Asılmasına İzin
Adenauer daha sonra Şubat 1933’te şehrin gamalı haç bayraklarıyla donatılmasına karşı direndiği yalanını başarıyla yaydı. Gerçekte durum şuydu: NSDAP, Köln fuar salonlarındaki Hitler etkinliğinin reklamı olarak Mülheim Köprüsü’ne gizlice bayraklar asmıştı. Adenauer bayrakları kaldırttı, zira köprü belediye mülküydü! Ancak Belediye Başkanı, NSDAP’nin bayrakları belediyeye ait fuar salonlarına asmasına izin verdi: Adenauer kısmi gerçeklerle de böyle yalan söylüyordu.
NSDAP Prusya ve İmparatorluk Hükümetine!
Merkez Partisi daha Ağustos 1932’de Nasyonal Sosyalistlerin hem Prusya hükümetinde hem de İmparatorluk hükümetinde “açık ve tam sorumluluk almasını” talep etti.
Adenauer aynı gün Köln’de, Merkez Partisi ile NSDAP arasında arabuluculuk yapan Rotary kardeşi Baron von Schröder’i ziyaret etti. Bankerin Köln-Lindenthal’deki komşu villasında Adenauer, ev sahibinin antetli kağıdına yazılı garanti beyanını verdi: Merkez Partisi “Hitler’i önyargısız bir şekilde sadece icraatlarına göre değerlendirecek ve İmparatorluk Şansölyesi olarak tolere edecektir”.
Prusya Devlet Konseyi adına Adenauer Şubat 1933’te, Prusya’da “NSDAP ve Merkez Partisi arasında Hermann Göring’in Başbakanlığında bir hükümet kurulmasının derhal mümkün olduğunu” açıkladı. İki ay sonra Göring Prusya Başbakanı oldu. Hitler zaten İmparatorluk Şansölyesiydi.
III. Nazi Döneminde: Devlet Emekliliği ile Lüks Yaşam
Nazi rejimi sırasında Adenauer, yüksek devlet emekliliği ve bir multimilyoner olarak, yurt dışı seyahatleri de dâhil olmak üzere lüks, ayrıcalıklı ve özgür bir yaşam sürebildi. Haksızlığı son derece bilgili ve merhametsiz bir şekilde izledi. Oysa hayatta hiçbir şey, gözle görülür haksızlığın sürmesine izin vermek kadar masumiyetten uzak değildir. Nazilerin hükümete gelmesine yardım etmişti ve son derece ayrıcalıklı konumuna rağmen – daha doğrusu bu konumu nedeniyle – hiçbir direniş göstermedi. Kendini sonsuza dek kalıcı olarak suç ortağı yaptı.
Siyasi Olarak İflas Etmiş Birinin Seçimi Kaybetmesi
Adenauer’in Merkez Partisi Mart 1933’teki yerel seçimlerde iktidardan düştü, çünkü yüksek belediye borçları nedeniyle itibarı çoktan mahvolmuştu. Ancak NSDAP adayının çoğunluğu, yalnızca Komünistlerin 10 sandalyesinin geçersiz sayılmasıyla sağlanabildi; Adenauer ve Merkez Partisi bunu protesto etmedi.
Coşkulu Nazi Hristiyanlarına Sığınma: Maria Laach Manastırı
Adenauer, Nazi bölge yönetimi tarafından Köln’den sürüldü. Eifel’deki Benedikten Manastırı Maria Laach’ın Başrahibi arkadaşı Ildefons Herwegen’in yanında hızla kalacak yer buldu.
Herwegen’in Adenauer’i kabul ettiği haftalarda, Başrahip Hitler hükümetini coşkuyla selamlıyordu: “Halk ve devlet, Führer Adolf Hitler’in eylemiyle yeniden bir oldu”. Başrahip, 26 Mayıs 1933’te Köln şehir şölen salonu Gürzenich’te NSDAP şehidi Albert Leo Schlageter için düzenlenen anma töreninde Tanrı’nın lütfunu Führer’in üzerine diledi.
Merkez Partisi, Hitler’in Vatikan ile yaptığı Konkordatoyu (anlaşmayı) destekledi. Papa XI. Pius, Hitler’i “Bolşevizme karşı güvenilir bir öncü savaşçı” olarak övmüştü. Kısa süre öncesine kadar Merkez Partisi’nde olan Şansölye Yardımcısı Franz von Papen, 21 Temmuz 1933’te Maria Laach’a geldi: Konkordato kutlandı. Artık geçerli olan şuydu: Tanrı’nın ve Hitler’in kutsamasıyla aynı anda hem Katolik Kilisesi hem de NSDAP üyesi olabilirsiniz!
Haziran 1933: “Benim İçin Fark Etmez, Hitler de Olur”
Adenauer Haziran 1933’te manastırdan dost banker eşi Dora Pferdmenges’e şunları yazdı: Partim Merkez Partisi başarısız oldu, zira “son yıllarda kendini zamanında yeni bir ruhla doldurmadı” ve: “Kanaatimce tek kurtuluşumuz bir hükümdar, bir Hohenzollern veya benim için fark etmez Hitler de olur; önce ömür boyu İmparatorluk Cumhurbaşkanı, sonra bir sonraki aşama gelir. Böylece hareket daha sakin bir mecraya girer.”
Adenauer, diğer burjuva partilerinin de işçi hareketinin gücü ve kitle demokrasisi karşısında mevcut “düzeni” kurtaracak durumda olmadığını tespit etti. Böylece savaşı ve faşizmi gerekli yan hasarlar olarak onayladı; bu arada Adenauer’in müşteri kitlesi için, tıpkı Adenauer’in kendisi için olduğu gibi, önemli bir yan fayda ortaya çıktı.
Pferdmenges: “Halkın Şansölyesi’nin İradesini Takip Ediyoruz”
1933’te, yani Hitler hükümetinin hemen başlangıcında, o dönemde aynı anda Dresdner Bank ve Bank Oppenheim denetim kurullarında yer alan Adenauer’in en önemli danışmanı ve para kaynağı Pferdmenges şunları açıkladı: “İşsizlere iş ve ekmek yaratmak için Halkın Şansölyesi’nin iradesini takip ediyoruz.”
Pferdmenges 1932’den itibaren Köln’ün milyonerler semti Marienburg’daki Protestan kilise cemaatinin yönetim kurulunda presbiter ve saymandı: Bu cemaat, yeni kurulan Nazi kilisesi “Alman Hristiyanlar”ı benimsemişti. Bu nedenle, Hitler Gençliği ve Nazi Kadınlar Birliği için de odaları olan yeni ve çok daha büyük bir cemaat evi inşa edilmesi gerekiyordu.
Giriş kapısına sadece Hristiyan haçıyla Martin Luther değil, aynı zamanda gamalı haç ve imparatorluk kartalıyla bir SA askeri de taştan yontularak devasa boyutta ebedileştirildi. 1934’te Pferdmenges cemaat evinin açılışını yaptı. Yani Köln’de olduğu gibi sadece Katolik değil, Protestan kilisesi de bankerler ve sanayiciler muhitinde Hitler ile gösterişli, kamusal bir ittifaka girdi.
Nazi Rejimi Altında Özgür, Lüks Hareketlilik
Adenauer 1933’te Köln Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görevden alınmadı, daha sonra yalan söylediği gibi; aksine yüksek bir emekli maaşıyla emekliye sevk edildi.
Yüksek Emekli Maaşı, Tazminat, Servetin Korunması
Başlangıçta yıllık 12.165 Reichsmark emekli maaşı aldı, ardından 1937’den itibaren nihai olarak 15 bin RM, buna ek olarak Köln’deki villa için piyasa değerinde bir tazminat aldı. Serveti tamamen korundu. Anlaşmanın bir parçası olarak Adenauer 1936’da bir Nazi örgütü olan NS-Halk Refahı’na katıldı.
Berlin’de Villa İkameti
Böylece Adenauer 1934’te, Maria Laach’taki ikametinden sonra, Berlin’de Griebnitzsee/Neubabelsberg’deki ünlüler semtinde göç etmiş bir Yahudi mülk sahibinin villasını kiralayabildi. Ailesini yanına alabildi ve banka müdürü olmak istedi.
20 Haziran 1934’te, Hitler’in SA liderliğine karşı düzenlediği cinayet operasyonu (Röhm Darbesi) sırasında Adenauer ev hapsine alındı, ancak iki gün sonra bu sona erdi. Rahatça eşiyle Kara Orman’da tatil yapabildi.
Rhöndorf’ta Arsa Alımı ve Yeni Villa İnşası
Köln’deki villası için aldığı tazminatla, Köln’ün güneyindeki kaplıca ve villa beldesi Rhöndorf’ta 6 bin metrekarelik büyük bir arsa satın alabildi. Dört yaşam katı, özel ve temsil odaları, şarap mahzeni, dağın içine inşa edilmiş erzak mahzeni ve bir hava saldırısı sığınağı, birkaç teras ve giriş ile hayvanlar için bir çiftlik avlusu ve geniş bir bahçesiyle çnceki 14 odalı villası gibi bir konut inşa ettirdi. Nazi döneminde de ev personeli çalıştırıldı. Daha sonra Federal Cumhuriyet Şansölyesi olarak da burada ikamet etti.
Nazi Rejiminin Organizatörleriyle Yoğun Temas Halinde
Varlıklı muhitte hareket etmeye devam etti.
Ruhr Sanayicilerine Ziyaretler
1939’da Adenauer ve eşi, çelik sanayicisi ve Hitler finansörü Peter Klöckner tarafından davet edildi. Duisburg yakınlarındaki Hartenfels villasında geniş bir katılımla buluşuldu. Pferdmenges çifti de oradaydı.
General Hans Günther Kluge ile Alman ve ABD silahlanma kapasitelerinin karşılaştırılması üzerine uzun tartışmalar yapıldı; General konuya hâkimdi: 1941’de Wehrmacht’ın Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü imha savaşında Güney Ordular Grubu Komutanı oldu.
Topluluk geniş villada geceledi ve hafta sonunu birlikte geçirdi. Dönüş yolculuğu için Klöckner, Adenauerlara bir araba tahsis etti ve ev sahibinin teşekkür mektubunda belirttiği gibi “bizde tattığınız o enfes şaraplardan” bir parti arkalarından gönderdi. Aynı yıl Adenauer, bir başka dostu, Hitler finansörü Fritz Thyssen’in ailevi resepsiyonunda da bulundu.
Baron Kurt von Schröder
Kölnlü banker ve Rotary kardeşi, 4 Ocak 1933’te Hitler’in şansölyeliğini tezgâhlamıştı. SS’e ve NSDAP’ye katıldı, Mayıs 1933’te Köln Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı oldu. Adenauer buna “içten bir tebrik mektubu” gönderdi. Banker, Köln’ün çok ötesinde sonuna kadar Nazi sisteminin -30 sanayiciden oluşan SS Dostlar Çemberi’nin organizatörü, Özel Bankalar İmparatorluk Grubu sözcüsü, Reichsbank İdare Meclisi üyesi, Adenauer’in 1933 öncesi Berlin’de görüştüğü Thomas McKittrick tarafından yönetilen Basel/İsviçre’deki Uluslararası Ödemeler Bankası İdare Meclisi üyesi- bir aktörü oldu.
Robert Pferdmenges
Adenauer’in bağış toplayıcısı Pferdmenges de Nazi finans sisteminde önemli bir bankerdi. Adenauer ona örneğin ortak dostları Friedrich Flick’in (“insan ve iş adamı olarak düzgün ve dürüst”) RWE hisselerini satıp satmadığını ve yeni bir firma alıp almadığını sordu. Pferdmenges tarafından yönetilen ve 1938’de Bank Pferdmenges adını alan Bank Oppenheim, 1945’e kadar “savaş için hayati önem taşıyan” bir bankaydı.
Goebbels ve Abs, Adenauer’in Spekülasyon Zararlarını Koruyor
Hermann Josef Abs, 1923’te Köln’deki Bankhaus Delbrück’te işe başlamıştı. Nazi döneminde Deutsche Bank yönetim kuruluna yükseldi: 1945’e kadar savaş kredilerini organize etti, sistem için önemli üç düzine banka ve şirketin denetim kurulunda yer aldı ve Arılaştırmaları (Yahudi mülklerine el konulması) organize etti. İnançlı bir Katolik olarak Sovyetler Birliği’ne saldırıyı coşkuyla karşıladı, çünkü ona göre orası “özgürlüğün ve insanlığın en büyük düşmanı” idi.
Hissedarlar toplantılarında küçük bir hissedar tekrar tekrar talepte bulundu: Adenauer milyonluk kredisini geri ödemeli, aksi takdirde bu Deutsche Bank ve hissedarlar için bir zarardır! Ancak Abs şunu dayattı: Önerge işleme alınmayacak! Nazi Propaganda Bakanı Goebbels medyaya bu konuda haber yayınlamamaları talimatını verdi.
Adenauer: Savaş ve Yahudi İmhası Konusunda En İyi Bilgiye Sahip
1920’den beri Köln’deki İsviçre Başkonsolosluğu’nda çalışan, 1936’dan itibaren konsolos olan Franz-Rudolph von Weiss, 1943’te İsviçre’nin Ren Bölgesi Başkonsolosu oldu. Weiss, Adenauer’in belediye başkanlığı döneminden beri onunla yakın arkadaştı ve 1945’ten sonra Adenauer’in İsviçre ilişkileri için önemli bir danışman olacaktı.
Nazi döneminde de ikili düzenli ve ailevi olarak görüştü. Adenauer’in eşi Weiss’a “sevgili iyi amca” diyordu. İyi amca raporlarını düzenli olarak şefi, İsviçre şirketlerinin silah teslimatlarını ve Alman şirketlerinin İsviçre üzerinden finansal işlemlerini güvence altına alan coşkulu bir Nazi sempatizanı olan Berlin’deki İsviçre Büyükelçisi Hans Frölicher’e gönderiyordu. Aynı zamanda Weiss, savaşın başından beri uluslararası alanda son derece önemli bir konuma sahipti: Savaşa askeri olarak girmeleriyle Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesen ABD ve İngiltere’nin konsolosluk temsilciliğini üstlendi.
Von Weiss “politikacılar, bankerler, ekonomi liderleri ve Katolik Kilisesi’nin üst düzey temsilcileriyle ince bir ağ” sürdürüyordu. Hükümetine 1941’den itibaren örneğin Varşova Gettosu, Kölnlü Yahudilerin sürgünü, Doğu Avrupa’daki Yahudilerin imhası ve Ren bölgesindeki işletmelerde çalışan zorunlu işçiler hakkında raporlar verdi.
Hitler’in gizli polisi Gestapo, Weiss’ın “çeşitli toplum ve ekonomi çevreleriyle olan mükemmel bağlantıları nedeniyle” “yurt dışı için en iyi haber kaynaklarından biri” olduğunu belgeledi: Adenauer, Nazi devletindeki en iyi istihbarat kaynaklarından birinin başında oturuyordu.
ABD ile İyi İlişkiler
ABD şirketleri Hitler’in ordusunu donattı, Ford Köln de artık savaş araçları üretiyordu. Adenauer’in ikinci eşi Wall Street’li bir banker ailesinden geliyordu. Rhöndorf’ta ABD’li ziyaretçileri ağırladı. Oğlu Max, 1937/38’de Washington’daki seçkin ABD üniversitesi Georgetown’da burs kazandı.
Adenauer’in 1920’den beri en uzun süreli dostu ABD’li girişimci Daniel Heineman’dı. 1905’ten beri Avrupa merkezi Brüksel’de bulunan elektrik holdingi SOFINA’yı yönetiyordu. Avrupa’da, Adenauer belediye başkanıyken Köln’de de tramvaylar inşa etmişti. Yahudi kökeni nedeniyle, 1940’tan itibaren Belçika’nın Alman işgali üzerine SOFINA’yı New York’tan yönetti; Nazi işgaliyle işbirliği daha sonra sorunsuz devam etti.
Heineman, Adenauer’e sadece 1933’ten 1937’ye kadar 1000’lik banknotlar halinde toplam 20 bin RM hediye etti; bugünkü alım gücüyle 100 bin avronun üzerinde. Böylece Adenauer, Nazi devletinin aksi takdirde çok sıkı olan döviz kontrolüne takılmadan İsviçre tatilleri için döviz de elde etti. Heineman, sonraki Federal Şansölye için ABD konularında önemli bir daimi danışman olarak kalacaktı.
Prensip Olarak: Hiç Kimseyle Direniş Yok!
Adenauer rahatsız edilmeden sayısız ziyaretçi kabul edebildi. Ancak onu herhangi bir direniş biçimine kazanma girişimlerinin hepsini reddetti. 1934’te Köln KPD’sinden Karl Mewis bunu Katolik bir sanayici aracılığıyla denedi. Sanayici, Adenauer’in şu cevabıyla geri döndü: “Direniş, mutlak saçmalık!”
1936’da Hristiyan sendikacı Jakob Kaiser üç saatlik bir görüşmeden döndü: “Ona bel bağlanmaz.” Adenauer aynı şekilde, subaylarla birlikte Hitler’e karşı bir direniş çemberi kuran muhafazakâr Leipzig Belediye Başkanı Carl Goerdeler ile teması da reddetti.
1944’te Hristiyan sendikacı Heinrich Körner denedi. Adenauer yine reddetti: “Bununla hiçbir ilgim olsun istemiyorum.” İşgal altındaki Belçika’daki askeri komutanlıkta Üst Savaş İdare Meclis Üyesi olan ziyaretçisi Franz Thedieck ile her türlü direnişle alay etti.
Lüks Gözaltı 1944
1944’te muhafazakâr askerlerin Hitler’e yönelik suikast girişimi vesilesiyle geçici olarak tutuklandı. Bu bir lüks gözaltıydı: Köln şehrinin fuar kampında Rus savaş esirleri, banyo yapabilmesi için bir küveti temizlemek zorunda kaldı. Bir mahkûm arkadaşı pantolonunu ütülemek zorundaydı.
Kızı ve eşi ona çorap, gömlek ve daha iyi yemek getirdi ve onunla saatlerce sohbet edebildiler. SPD, KPD ve Merkez Partisi’nden mahkûm arkadaşlarının aksine, çalışma görevlerine alınmadı veya bir toplama kampına gönderilmedi. Doktor raporuyla nihayetinde istediği Köln-Lindenthal hastanesine nakledildi: Savaştan sonra “Toplama kampındaydım” yalanını söyledi. (Adenauer Vakfı, Wikipedia vb. ve yapay zekâ da bugün bu tür yalanları sürdürüyor.)
Pişmanlık ve Tövbe Olmadan: Sonsuza Dek Suçlu Kalacak
Nazi rejiminden sonra, borçlu milyoner olarak, CDU Genel Başkanı ve Federal Şansölye sıfatıyla suçunu yeni bir biçimde sürdürecek.
Haksızlık sistemine karşı direniş gösteren insanları takip ettirmeye yardım edecek, hatta hapse attıracak ve suç ortaklarını koruyacak. Kendini “Nazi sisteminin karşıtı” olarak tanıtacak. Hristiyanlığı ve Hristiyan Batı’yı vaaz edecek ama Hristiyanlığın pişmanlık ve tövbe talebini asla yerine getirmeyecek.
Aksine: Yalan söyleyecek. Kendine yalan söyleyecek ve yönettiği, idare ettiği insanlara yalan söyleyecek ve onları yeni haksızlıklara, hatta yeni savaş tehlikesine maruz bırakacak.
IV. Hitler ve Dünya Savaşı’ndan Sonra: “Tevazu Siyaseti”
Savaştan sonra ABD liderliğindeki Batı askeri yönetimleri, ayrılan Batı Almanya’yı yeniden düzenledi. Çok önceden seçilmiş olan Adenauer’in CDU başkanlığına gelmesine yardım ettiler, rakipleri ve antifaşistleri devre dışı bıraktılar. Birçok karar, seçilmiş kişinin sık sık turist kılığında gittiği, Cenevre Gölü kıyısındaki özel bir klinikte pahalı hücre yenileme tedavisi de gördüğü İsviçre’de alındı.
1949’da Adenauer ile kurulan ayrılıkçı devlet Federal Almanya Cumhuriyeti’nde (BRD) işgal hukuku geçerliliğini korudu. Bu yetki başlangıçta ABD Yüksek Komiseri sıfatıyla önde gelen ABD’li banker John McCloy’daydı: Frankfurt/Main’daki dairesi, ilk yıllarda kendi dışişleri bakanlığına sahip olmasına izin verilmeyen Adenauer hükümetinden daha fazla personele sahipti ve gizli servis hâlâ bir CIA departmanıydı. Marshall Planı ve NATO kıskacıyla Adenauer devleti, ileri bir ABD kalesi ve “Doğu”ya yönelik bir “vitrin” haline geldi.
Kissinger: Adenauer’in “Tevazu Siyaseti”
20’inci yüzyılda ABD başkanlarının en önemli danışmanı olan Henry Kissinger, ölümünden kısa bir süre önce hayat bilançosunu yayınladı: “Devlet Sanatı. 21’inci Yüzyıl İçin Altı Ders” (New York ve Münih 2022). Kissinger, Federal Şansölye Adenauer’e de danışmanlık yapmıştı: Kitapta ilk bölüm ona, “Tevazu Siyaseti” başlığı altında ayrılmıştı.
Bunun anlamı şuydu: Alman kapitalistleri savaş kârlarını ve ayrıca binlerce Yahudi bankasının, şirketinin ve hissesinin arılaştırılmasından elde edilen kârları ellerinde tutabildiler; sadece Almanya’dakileri değil, işgal altındaki Avusturya, Fransa, Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İtalya, Yunanistan, Polonya, Danimarka, Norveç ve ayrıca Sovyetler Birliği, Slovakya, Yugoslavya ve Kuzey Afrika’dakileri de. Hukuki, medyatik, bilimsel vb. suç ortaklarının yüzde 98’i de cezalandırılmadı; ancak kanıtlanmış antikomünist, Rus karşıtı, ekonomik, teknik vb. potansiyellerini artık tevazu içinde daha yüksek bir gücün -ABD’nin- emrine vermek zorundaydılar.
Federal Alman Tevazusunun Efendi Önündeki Pratikleri
Bu tevazuyu, bu boyun eğişi yalanlarla “yeni özgüven” ve “biz yine birileriyiz” ile örtmek: Bu tür bir tevazuyu, eğitimli Hristiyan yalancı ve siyaset oyuncusu Konrad Adenauer en üst düzeyde somutlaştıracak, uygulayacak ve bugüne kadar halefleri ve Federal Cumhuriyet için belirleyici olacaktır; tıpkı bugün Adenauer’in halefi, Şansölye ve CDU Genel Başkanı Merz’in sahnelemeye -ABD hükümetinin tüm temel taleplerini yerine getirmek ve yalanlarla Avrupa’nın egemenliğini artırdığı rolü yapmak- devam ettiği gibi.
- ABD liderliğindeki Batı askeri yönetimleri tarafından onaylanan Anayasa, Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak BM tarafından kararlaştırılan hakları tam da içermiyor: Uluslararası hukuka, örneğin BM Şartı’na atıf yok, BM’nin veya alt kuruluşu ILO’nun çalışma ve sosyal haklarına atıf yok; bunun yerine somut olarak milyonlarca kez ihlal edilen “insan onuru” üzerine muğlak, bağlayıcı olmayan bir laf kalabalığı var.
- Şirketler ve bankalar tarafından seçilen, hükümete uygun görülen ve sürekli finanse edilen partiler, başta CDU ve CSU olmak üzere, parti vakıfları gibi uluslararası düzeyde de en sağ uca kadar açıktı ve bugün de öyledir.
- Başka hiçbir Avrupa devleti, Federal Almanya kadar çok ABD askeri üssüne “ev sahipliği” yapmıyor: Burada atom bombaları depolanıyor, buradan küresel İHA cinayetleri işleniyor, buradan Alman hükümetinin katılımı olmadan diğer devletlerdeki savaşlara ikmal yapılıyor ve askeri personel Alman hukukuna tabi değil.
- Adenauer onayladı: Eğer ABD karar verirse, Rusya ile nükleer savaş Avrupa’da yapılacak; bu şimdi, tükenmiş ABD vekil savaşçısı Ukrayna’nın, şimdiki ABD Başkanı Trump’ın emriyle, ABD’nin çok daha büyük bir vekil savaşçısı olarak silahlanan Avrupalı NATO devletleriyle değiştirilmesi durumunda yeniden geçerli.
- Adenauer ile birlikte bugüne kadar geçerli olan şudur: Federal Cumhuriyet ne askeri ne ekonomik ne de dijital olarak egemen bir devlet değil, özellikle dış ve jeopolitikada ABD’ye tabi bir geçici yapıdır; bu, Avrupa Birliği yapısı için de geçerlidir.
- Batı askeri yönetimleri ve ardından 1949’dan itibaren ABD Yüksek Komiseri, bugüne kadar önde gelen ana akım medyayı (Spiegel, ZEIT, Süddeutsche, Springer, FAZ, ayrıca Kölner Stadt-Anzeiger gibi bölgesel olanları) Nazi yönetici kadrosuyla lisansladı; buna belirleyici kamuoyu “araştırması” (= kamuoyu oluşturma: Goebbels öğrencisi Noelle-Neumann tarafından kurulan ve bugüne kadar federal hükümetlerin daimi siparişini alan Allensbach Demoskopi Enstitüsü) da dâhildir.
- Çalışma Adaletsizliği: Federal Almanya, siyasi grevin fiilen yasak olduğu tek Batı devletidir (memurlar ve kilise şirketlerinde zaten yasak); milyonlarca, çoğu yasadışı göçmen düşük ücretli kadın fahişelikte (Almanya: “Avrupa’nın Genelevi”), inşaatta, evde bakımda, güvenlikte, gastronomide vb. çalışırken, memurlar Adenauer’den bu yana kamu hizmetinde, bakanlıklarda, taşeron kurumlarda, orduda, gizli servislerde, diplomaside giderek daha kalabalık ve daha yüksek ayrıcalıklı hale geldi.
- Adenauer/McCloy’dan bu yana eski Nazi bankerleri ve Nazi girişimcileri eski ayrıcalıklarıyla devam edebildikleri için, “Ekonomik Mucize”nin de bir yalan olduğu ortaya çıktı: Daha 1967’de 670 bin işsiz vardı, 1975’ten itibaren bir milyonun üzerinde, 1983’ten itibaren iki milyonun üzerinde, 1989’da üç milyon işsiz; Adenauer’in halefi Helmut Kohl döneminde Treuhand Kurumu’ndaki ABD’li danışmanlarla birlikte 1990’dan itibaren Doğu Almanya Batılı bankalar ve girişimciler lehine yoksullaştırıldı; sonra tüm Almanya tekrar “Avrupa’nın fakir adamı” oldu, 2000’den itibaren ABD’li “çekirge” yatırımcıların yardımıyla özellikle orta ölçekli işletmelerde daha da sanayisizleştirildi; ve sonra Adenauer’in halefleri Merkel ve Merz ile BlackRock, Vanguard ve State Street gibi çok büyük ABD’li yatırımcılar geldi, bunlar şimdi DAX gibi Almanya’nın en önemli şirketlerinde önde gelen hissedar gruplarıdır ve yüksek kârlarla burada istihdamı azaltıp ABD ve Çin’e yatırım yapıyorlar. Ve şimdi suç ortağı Adenauer’in halefi Merz, yalanlarla, “Avrupa’nın yeni hasta adamı” için ekonominin büyük kurtarıcısı rolünü oynuyor.
Adenauer Mirasının Yerine Getirilmesi: Donald Trump Önünde Tevazu!
Federal Almanya’nın bugüne kadar geçerli bir anayasası yok, sadece geçici ve sürekli değiştirilen bir “Temel Yasa”sı var; ve ABD liderliğinde, 1991 tarihli teknokratik adıyla “2+4 Antlaşması” ile ve o zamandan beri Avrupa’da yine bir barış antlaşması yok, tazminat düzenlemeleri yok: Böylece ABD’nin öncülük ettiği NATO’nun Rusya’ya karşı daha fazla ilerlemesi de geçerliliğini koruyor: Almanya geçici bir yapı olarak kalmaya devam ediyor.
Adenauer’in mirası bugün böyle yerine getiriliyor: Onun şimdiki halefi olarak CDU Genel Başkanı ve Federal Şansölye, “hür dünyanın” en güçlü ve en tehlikeli aşırı sağcısının tüm önemli taleplerini -Donald Trump önünde tevazu göstererek- yerine getiriyor.
Bu nedenle: Adenauer efsanelerinin yıkılması da, çalışma ve sosyal hakların da insan haklarına dâhil olduğu çok kutuplu bir dünya düzeni bağlamında demokratik, barışçıl, güvenli, müreffeh bir Almanya ve Avrupa’nın inşasına dâhildir.
Yazar Werner Rügemer’in notu:
2026 sonbaharında Köln Papyrossa Yayınevi’nden, birçoğu ABD’den olmak üzere çok sayıda yeni kaynakçayla birlikte kapsamlı Adenauer biyografisi yayınlanacak.
İlk olarak 5 Ocak 2026 tarihinde NachDenkSeiten portalında yayımlanmıştır. Rügemer’in ricası üzerine Harici ekibi tarafından Almanca aslından Türkçeye tercüme edilmiştir.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor











