Görüş
Hristiyan yalancı

Konrad Adenauer’in 150. doğum gününde, Federal Cumhuriyet’in yaygın kuruluş anlatısı nadiren sorgulanıyor. Werner Rügemer‘in bu taslağı ise tam da bunu yapıyor. Adenauer’i demokratik bir yeni başlangıcın mimarı olarak değil; İmparatorluk’tan Weimar’a, Nazi devletinden ABD boyunduruğuna kadar sermayenin hizmetinde çalışan tutarlı bir güç politikacısı olarak resmediyor. Gerekli bir maske düşürme işlemi.
Almanya Şansölyesi ve CDU Genel Başkanı Friedrich Merz, dünyanın en güçlü aşırı sağcısına, ABD Başkanı Donald Trump’a boyun eğdi: Buna nüfusun çoğunluğunun yoksullaşması ve nükleer yok oluş tehlikesiyle birlikte daha fazla silahlanma da dâhil. Bunun bir geçmişi var ve bu geçmiş, ilk Şansölye ve CDU Genel Başkanı Konrad Adenauer ile başladı. Bugünkü halefi Friedrich Merz, Adenauer’in “Federal Cumhuriyet için belirleyici rotayı çizdiğini” doğruladı.
I. Protestan İmparatorlukta Katolik Yükseliş
Katolik Adenauer’in yükselişi Protestan İmparatorlukta başladı.
Napolyon’un kısa süren egemenliğinin sona ermesinin ardından Prusya Krallığı, en büyük şehri Köln ile birlikte Ruhr bölgesini ve Ren bölgesini topraklarına katmayı başardı. Prusya ve yükselen kapitalizm, eski feodal Katolikliği bir ideoloji olarak bir kenara atmıştı: Protestanlık devlet dini haline geldi. Katolik kutsamalı feodal beylerin ardından sıra, yeni özel güç sahiplerinin, yani kapitalistlerin Protestan kutsamalı kârlarına gelmişti.
Protestan Prusyalılar Katolik Köln Katedrali’ni Tamamlıyor
Bu nedenle Prusyalılar dinin kullanımı konusunda son derece esnekti: Ren bölgesi ve Köln, Başpiskoposluk ve Romanesk kiliselerle Katolik olduğu için, Prusyalı Protestanlar burada yeni tebaalarının Katolikliğini de teşvik etti.
Böylece Prusya kralları merhamete geldi ve 1842’den itibaren 157 metre yüksekliğindeki katedral kulelerinin tamamlanmasını finanse etti. Zengin Katolik Köln Piskoposluğu’nun 600 yılda başaramadığını, Protestan Prusyalılar birkaç yılda başardı. Ve Katolikler artık Prusyalılara minnettar olmak zorundaydı.
Bu arada, Prusyalılar bunu tek başlarına başarmadı. Prusya ile birlikte yükselen Sal. Oppenheim’ın Yahudi banka sahipleri de siyasi zemin hazırlığı yaptılar; kısmen Katolikliğe, çoğunlukla ise Protestanlığa geçtiler: “Katolik” katedralin tamamlanması için en büyük ikinci bağışçı oldular. İdeolojik açıdan son derece esnek olan bu banka, Adenauer’in Köln Büyükşehir Belediye Başkanı (OB) ve ardından Federal Cumhuriyet Şansölyesi olarak yükselişinde önemli rol oynayacak.
Prusya Himayesinde Katolik Muhitte Yükseliş
Askerlik hizmetiyle zanaatkârlıktan Prusya adliye memurluğuna yükselen bir babanın üçüncü oğlu olan Konrad’ın liseye, yani Katolik Kraliyet Apostel Lisesi’ne gitmesine izin verildi: Okul, Prusya Krallığı tarafından finanse edilmiş ve doğrudan Katolik Apostel Kilisesi’nin yanına inşa edilmişti. Burada amaç, Prusya idaresinde, şirketlerde ve bankalarda hizmet etmeleri için Katolik muhitten gelen yükselmeye hevesli kişileri desteklemekti. Nitekim 1894’te eski Şansölye Bismarck, lise mezununu bizzat tebrik etti: 18 yaşındaki Konrad artık “bizden biri” idi.
Liseden sonra Konrad Katolik muhitte kaldı; Bonn, Münih ve Freiburg’daki hukuk eğitimi sırasında ilgili Katolik öğrenci birliklerine üye oldu. Daha sonra Hermann Kausen’in Köln’deki hukuk bürosunda işe başladı: Patronu aynı zamanda Kraliyet Prusya Noteri ve Belediye Meclisi’ndeki Katolik Merkez Partisi’nin (Zentrum) başkanıydı. Konrad, 1906’da Encümen Üyesi ve henüz 1909’da Birinci Başkan Yardımcısı olabilmek için Merkez Partisi’ne katıldı. Bu yükselen yıldız, Liberal Parti’nin, yani girişimcilerin, bankerlerin ve örneğin tüm Prusya’da dağıtılan Kölnische Zeitung ile egemen medya klanı DuMont Schauberg’in patronlarının onayıyla seçildi. Böylece bu yükselen adam, 33 gibi alışılmadık derecede genç bir yaşta şehir idaresinin başına geçti; yine Merkez Partisi’nden olan Katolik Büyükşehir Belediye Başkanı Max Wallraf ise görevi sadece fahri olarak yürütüyordu.
Prusya’nın üç sınıflı seçim sistemine göre Köln’de sadece durumu iyi olan erkekler oy kullanabiliyordu. Zengin kapitalistler Liberal Parti’de, zanaatkârlar ve memurlar ise Merkez Partisi’ndeydi. SPD yerel düzeyde seçilemiyordu, sadece Berlin’deki Reichstag’da (İmparatorluk Meclisi) bir koltuğu vardı.
Adenauer servetinin artmasını da sağladı. Pudelnaß Tenis Kulübü’ne üye oldu; tenis oynayabildiği veya oynamak istediği için değil. Ancak: Katolik sosyetenin gençliği burada buluşuyordu. İlk eşi Emma Weyer ile, yani Köln Reasürans şirketi direktörünün kızıyla burada tanıştı. Böylece yükselmekte olan Adenauer, uygun bir krediyle, gelişmekte olan Katolik villa semti Köln-Lindenthal’de kısa sürede büyük bir arsa satın alıp şarap mahzeni olan 14 odalı bir villa inşa ettirebildi.
1. Dünya Savaşı’nda Cephe Şehri Köln’ün İdari Şefi
Adenauer, idari şef olarak Oppenheim, Levy, Seligmann ve J.H. Stein bankaları tarafından finanse edilen Köln sanayisinin yükselişini teşvik etmişti. Bunlar aynı zamanda Ruhr bölgesindeki, Wuppertal gibi komşu şehirlerdeki sanayinin ve demiryollarının da finansörleriydi.
Köln Büyükşehir Belediye Başkanı, Prusya askeri valisine ve Prusya tarafından atanan Köln bölge başkanına bağlıydı. 1914’te savaşın başlamasıyla sıkıyönetim ilan edildi. Böylece Köln, 1. Dünya Savaşı’nda yakın düşman devletler Belçika, Fransa ve İngiltere’ye karşı Alman İmparatorluğu’nun cephe şehri haline geldi.
Adenauer savaştan önce Butzweiler Hof havaalanının yanı sıra Zeplinler için bir havaalanı daha inşa ettirmiş ve Zeplin üretimini de Köln’e getirmişti: Zeplinler savaş başlar başlamaz Belçika, Hollanda, Polonya, Litvanya ve Londra’daki şehirlere bombalar yağdırdı, ki bu insanlık tarihinde düşman şehirlerin ve sivillerin havadan bombalanmasının ilk örneğidir.
Stinnes ve Krupp mühimmat üretimini Köln’e kaydırdı, Wuppertal’den Bayer zehirli gaz üretti: Ölümcül silahlar mümkün olduğunca çabuk cepheye ulaşmalıydı. Köln aynı zamanda cepheye giden ve cepheden gelen askerler, ikmal malzemeleri ve savaş esirleri için de bir geçiş istasyonuydu. İşgal altındaki Belçika da Köln’den yönetiliyordu. Adenauer önde gelen sanayicilerle yakın dostluklar kurdu ve cephe şehrinin savaş ekonomisi yönetimini üstlendi; bununla görevli belediye dairesinin 4 bin 500 çalışanı vardı.
Köln: Hristiyan Denizcilerin İdamı
1917’de “isyan” nedeniyle idama mahkûm edilen ve savaşı protesto eden denizciler Albin Köbis ve Max Reichpietsch’in infazı için Köln’ün seçilmesi tesadüf değildi. Her ikisi de Hristiyan’dı ancak Yeni Apostolik Kilisesi üyesiydiler: Bu kilise, Papa XIII. Leo’nun kapitalizmi açıkça benimsemesi nedeniyle kurulmuştu. “İsyancılar” ilk Hristiyanlığı takip ediyordu; sermaye Hristiyanı Adenauer’in bu tür Hristiyanların idamına hiçbir itirazı yoktu.
Mevcut Köln Büyükşehir Belediye Başkanı Wallraf, (sondan bir önceki) son çare olarak Berlin’deki tökezleyen imparatorluk hükümetine çağrılınca, halefi Adenauer oldu; başka kimse söz konusu bile olamazdı. Tam da artık kazanılamayacak savaşta cephe şehri Köln için bir “direniş politikacısına” ihtiyaç duyulduğundan, Adenauer talebi üzerine İmparatorluktaki tüm belediye başkanları arasındaki en yüksek maaşı derhal aldı. Ekim 1917’deki göreve başlama konuşmasını “İmparator’a ve İmparatorluğa sadakat yeminiyle, sıcak bir minnettarlıkla parlayan şu çağrıyla: Majesteleri, hepimizin en yüce İmparatoru ve Kralı, çok yaşa, çok yaşa, çok yaşa!” sözleriyle bitirdi.
“Almanya İçin Öldüler”
Adenauer de şirket dostlarıyla birlikte 1917’de barış görüşmelerini reddetti. Milyonlarca ölü asker ve sivil, tuzu kuru, Hristiyan memur-politikacı için acımasızca hesaba katılmış bir yan hasardı.
Savaşın son yılında belediye meclisinde, “Köln halkının bugüne kadar bu zorluklara katlandığı gibi”, Almanların da “savaşın tüm zorluklarına sabır ve vatanseverlikle katlanması gerektiğini” açıkladı. Mayıs 1918’de Köln’e düzenlenen bir İngiliz hava saldırısında ölen 41 kişiyi de şöyle gerekçelendirdi: “Onlar da Almanya için öldüler.”
“Almanya”; bu, Adenauer için temel bir değer olarak kalacaktı: Bağımlı emekçiler sömürülür ve “Almanya” kılığına girmiş kapitalistler ve onların ayrıcalıklı suç ortakları uğruna savaşta dahi feda edilebilirler.
Savaş Sonu: Devrimcileri Pohpohlamak ve Yok Etmek
Yükselen demokratik direnişle savaşmak, kapitalizmi kurtarmak: Savaşın sonunda Adenauer’in görevi buydu.
Bu nedenle, Prusya seçim yasasına göre SPD’nin seçime girmesi yasak olmasına rağmen, 1916’dan itibaren uyumlu SPD politikacılarına idarede ve belediye meclisinde görevler verdi. SPD’li politikacı Wilhelm Sollmann onun özel yardımcısı oldu.
Köln’de de bir İşçi ve Asker Konseyi kurulduğunda, Adenauer onlara belediye binasında oda, telefon ve daktilolar tahsis etti. Aynı zamanda Sollmann’ın bu konseyin başkanı olmasını ve büyük mitinglerde kapitalizmi savaş kışkırtıcısı olarak suçlayabilmesini sağladı.
Hristiyan yalancı Adenauer kolunda bir devrim bandıyla dolaşıyor, ancak aynı zamanda “Refah Komitesi”ni kuruyordu: Burada dost bankerlerini ve girişimcilerini topladı; Sollmann da buradaydı. İmparator, savaşın son yılında Adenauer’i Kızıl Kartal Nişanı ve Reichstag’ın üst kanadı olan Prusya Lordlar Kamarası üyeliğiyle ödüllendirdi.
Devleti ve Şehri “Bolşevizm”den Kurtarmak!
İmparator II. Wilhelm Kasım 1918’de savaşın bitimine kısa bir süre kala yurt dışına kaçtığında, Adenauer yeminine sadık kaldı ve İmparator’un “utanç verici, meşum kaçışını” sert bir dille kınadı. Şimdi “ülke Bolşevizmin kucağına sürüklenebilirdi”.
Fakat Adenauer’in Refah Komitesi, İşçi ve Asker Konseyi’nin siyasi deneyimi olmayan ve parasız aktivistlerini boşa düşürdü. Böylece Adenauer, kaçan İmparator adına “Bolşevizm tehlikesini” savuşturmuştu. Daha sonra Sollmann ile birlikte İşçi ve Asker Konseyi’ni kandırarak “şehri devrimden kurtarmakla” övündü.
Acımasız ideolojik oportünizmini ve kapitalizmi acımasızca savunmayı burada öğrenmişti. Bununla bir politikacı olarak, çok yakında da bir multimilyoner olarak yükselmeye devam edecekti.
II. Nefret Edilen Cumhuriyette Yükselişin Devamı
“Bolşevik tehlikesi” çığırtkanlığı Adenauer’in ana teması olarak kaldı. Mümkün olduğunca çok monarşiyi Weimar Cumhuriyeti’ne taşıdı: Özel sermayenin tepesindekilerle ilişkiler, Alman İmparatorluğu içinde Özgür Prusya Devleti’nin devamı. Böylece 1933’e kadar NSDAP’nin (Nazi Partisi) hükümete gelmesine katkıda bulunacaktı.
“Versailles Diktası”na Karşı
Adenauer “Versailles Diktası”na ateş püskürdü: Bu “katlanılmaz kölelik ve esaret” ile “ulusal ve devlet olarak varlığın yok edildiğini”, Alman ekonomisinin tahrip edildiğini, “çocuklarımızın solduğunu”, milyonlarca Alman’ın “yavaş bir ölüme terk edildiğini” savundu. Adenauer 1922 Münih’teki Alman Katolikler Günü Başkanı olarak bunları söylüyordu; ancak diktanın mimarını, Almanya’nın tek suçlu olduğunu belirleyerek Wall Street’in savaş kredilerini ve ABD silah şirketlerinin kârlarını güvence altına alan ABD Başkanı Wilson’ı asla anmadı.
Ancak Adenauer, Alman halkını “Hristiyanlıktan uzaklaştırmak” isteyen yayılan sosyalizmi yerden yere vurdu. “İşkence görmüş halkta” tıpkı “materyalizm ve mamonizm (para tapınıcılığı)” gibi ortaya çıkan “ahlak ve otorite yoksunluğunu” kınadı.
Adenauer’i aşırı sağdan ve NSDAP’den ayıran şey, başlangıçta çözüm konseptiydi: Katolik Hristiyanlık ve parti olarak Katolik Merkez Partisi. Ancak Versailles Diktası’na yönelik temel eleştiriyi paylaştığı için, Hristiyan cilalı çözümü adım adım aşırı sağcı çözümle buluşacaktı. Ve monarşide olduğu gibi, kendi partisine bile değil, önde gelen kapitalistlere bağlanacaktı.
Böylece Adenauer, önde gelen kapitalistlerle olan kişisel ve kurumsal ilişkilerini artık tüm Alman İmparatorluğu’na ve ABD’ye genişletti.
Köln Rotary Kulübü’nde
Adenauer 1928’de bankerler Hagen (Bank Levy), Oppenheimlar, Pferdmenges (Schaafhausen, sonra Oppenheim) ve Baron von Schröder (J.H. Stein), sanayiciler Silverberg (Rheinbraun), Stollwerck (Çikolata), Clouth (Kauçuk), Tietz (Büyük Mağazalar) ve yayıncı Neven DuMont (Kölnische Zeitung) ile birlikte, ABD örneğine göre kurulan Köln Rotary Kulübü’nün küçük bir erkek grubu içindeki kurucu ortağıydı. Başkan Pferdmenges idi.
Pferdmenges’in etkisi çoktan Ren ve Ruhr bölgesini aşmıştı: 1929’da Schaafhausen Bankacılık Birliği Deutsche Bank ile birleşti. 1931’de iflas eden Dresdner Bank ve Commerzbank’ın devletleştirilmesi sırasında Şansölye Brüning (Merkez Partisi) hükümetine danışmanlık yaptı ve bu süreçte Dresdner Bank Denetim Kurulu’na ve Reichsbank (Merkez Bankası) Yönetim Kurulu’na girdi.
Ruhr Sanayicileri Çevresinde Gözde
Dört Köln yatırım bankasının patronları, Flick, Klöckner, Thyssen, Stinnes ve IG Farben gibi Ruhr holdinglerinin düzinelerce denetim kuruluna üyeydi.
Böylece Adenauer onların lobi birliklerinde de aranan bir üye oldu:
- İmparatorluğu Yenileme Birliği: “Yurtsuz Halk”, “Führer düşüncesinin güçlendirilmesi”, “Üçüncü İmparatorluk” gerekliliği, tek tip “sağlıklı yapılanmış ulus” aracılığıyla “anlaşmazlıkların aşılması” gibi sloganlarla bu birlik, Hitler’in NSDAP’si ile programatik bir çapraz cephe oluşturdu.
- İmparatorluk İktisadi Konseyi: Sanayicileri ve büyük toprak sahiplerini İmparatorluk genelinde, Alman Sanayicileri İmparatorluk Birliği (RDI) ile koordine ediyordu.
- Ruhrlade: Bu gizli örgüt “muhafazakâr” partiler DVP, DNVP ve Adenauer’in Merkez Partisi’ni, nihayetinde de NSDAP’yi finanse etti.
Adenauer burada siyasi olarak arzu edilen aday haline geldi. 1925’te çelik baronu August Thyssen ona şunları yazdı: “Umarım yakında yetenekli insanlarla birlikte hükümetin başına geçeceğiniz ve ihtiyaçlarımızı anlayacağınız o saat gelir.”
“Almanya’nın Sömürge Hakkı”
1885’te Alman Sömürge Derneği (DKG) kurulmuştu. Ancak Versailles’da Almanya’nın sömürgeleri elinden alınmış ve ABD müttefiklerine verilmişti. Daha sonra DKG sömürgelerin iadesi için mücadele etti. Bu, NSDAP’nin programında da yer alıyordu. Sadece KPD ve USPD bunu açıkça reddetti.
1931’de Adenauer DKG’nin başkan yardımcısı oldu. Başkan, Alman Doğu Afrikası’nın eski valisi Heinrich Schnee idi. Adenauer, Köln şehrinin büyük şölen salonu Gürzenich’te, galip güçlerin “sömürgeci suç yalanının tutarsızlığını” eleştirdi.
Ayrılıkçılık: Prusya Devleti, Ren Devleti
Weimar Cumhuriyeti içinde Özgür Prusya Devleti, kendi parlamentosu (Eyalet Meclisi) ve kendi hükümetiyle yarı monarşik bir uzantı olarak korundu. Alman İmparatorluğu’nun üçte ikisini kapsıyordu ve Weimar Anayasası’nın demokrasisine karşı bir denge unsuruydu.
Prusya Devlet Konseyi Başkanı
Prusya Eyalet Meclisi’nin 1920’den itibaren üst kanadı olarak Prusya Devlet Konseyi vardı. Adenauer 1921’den 1933’e kadar başkanlık yaptı ve 222 oturuma katıldı. Bunun karşılığında Berlin’de ücretsiz bir konut aldı. Masraf ödeneği yıllık 12 bin Reichsmark idi, buna günlük harcırahlar da ekleniyordu.
Berlin’de diğer devletlerin büyükelçileriyle, Vatikan temsilcisi ve sonraki Papa Pius XII olan Eugenio Pacelli ile, Reichsbank Başkanı Hjalmar Schacht ile ve denetim kurulunda yer aldığı Deutsche Bank yönetim kurulu üyeleriyle görüştü. Alman İmparatorluğu’nun önde gelen kredi vereni Lee Higginson yatırım bankasından Wall Street bankeri Thomas McKittrick ile de buluştu.
Bu açıdan bakıldığında da, Adenauer ve onun yalan yöneticileri tarafından beslenen, kendisinin bir Prusya karşıtı olduğu ve Prusya başkentini sevmediği tavrının bir yalan olduğu ortaya çıkıyor.
Batılı Ayrılıkçı Devlet: Doğrudan Sermaye
Adenauer ve dostları, mevcut özgürlüklerinin sadece Versailles tarafından değil, aynı zamanda Weimar Cumhuriyeti’nin yeni moda demokrasisi tarafından da ihlal edildiğini düşünüyorlardı: Artık servetlerinden bağımsız olarak tüm yetişkinler, hatta kadınlar bile oy kullanabiliyordu! Sendikaların, SPD’nin ve daha da tehlikeli solcuların etkisi çok fazlaydı! Sermaye dostu bir ayrılıkçı devlet, Prusya devletine ek olarak onlara bir çözüm gibi görünüyordu.
Sözcü, milyarder Ruhr baronu Hugo Stinnes idi. Adenauer bu amaçla “Ren Cumhuriyeti”, “Ren Devleti” veya “Ren-Vestfalya Cumhuriyeti” ya da bazen “Batı Alman Cumhuriyeti” adlı konseptlerle denemeler yaptı: Bir varyantta Alman İmparatorluğu’nun parçası kalacaktı, diğerinde kalmayacaktı.
Böyle bir ayrılıkçı devlet, 1870’te Alman İmparatorluğu tarafından fethedilen ve Versailles Antlaşması ile Fransa’ya geri verilmek zorunda kalınan, çoğunlukla Almanca konuşulan Fransız Alsas bölgesini de kapsayacaktı. Stinnes, 1923’te Alman Dışişleri Bakanlığı’nı baypas ederek Adenauer’i, oradaki hükümetin bir Batı Avrupa ekonomik birliğiyle ilgilenip ilgilenmediğini sormak için Paris’e götürdü. Fransız hükümeti ve İngiltere Merkez Bankası reddetti: Bu da projenin sonuydu.
Prestij Projeleri İçin Gizli Vergi Avantajları
Ayrıca savaştan sonra ABD de Batı Avrupa’ya yerleşmişti. New York’taki National City Bank’tan Charles Dawes’in adını taşıyan Dawes Planı’nı Alman İmparatorluğu için organize ettiler. ABD şirketleri Almanya’da şubeler açtı ve ülkeyi ürünlerine açtı.
ABD Tahvilleri ve Ford Köln’e!
Adenauer bunu diğer şehirlerin belediye başkanlarından daha fazla kullandı. Wall Street bankaları aracılığıyla, Niehl sanayi bölgesi, havaalanı, Nürburgring, stadyum, Ren köprüsü, üniversite ve Almanya’daki ilk otoyol bölümü gibi büyük projelerini finanse etmek için ABD’li yatırımcılara yüzde 7,5 getirili Köln belediye tahvilleri sattırdı.
Otomobil devi Ford, 1926’da ilk şubesini Berlin’de açmıştı. Adenauer 1930’da ikinci Ford şubesini ve ABD şirketinin Almanya merkezini Köln’e getirdi. Bunun için belediye meclisini baypas ederek gizli vergi avantajları sağladı.
Adenauer, böylece Adolf Hitler’in en etkili finansörünü ve dünyanın önde gelen antisemitistini pohpohlamakta hiçbir sakınca görmedi. Onun “Uluslararası Yahudi” kitabının Almanca baskısı 1926’da 26. baskısını yapmıştı.
Yeni Albertus Magnus Üniversitesi!
Köln Üniversitesi 14. yüzyılda kurulmuş, ancak Napolyon tarafından 1798’de “yobazlık” nedeniyle kapatılmıştı: 18. yüzyıla kadar binlerce kadının (“cadıların”) işkence görmesinin ve halka açık yakılmasının teolojik gerekçesi olan “Cadı Çekici” burada ortaya çıkmıştı.
Adenauer üniversiteyi yeniden inşa ettirdi, 1919’daki açılışta büyük geçmişine atıfta bulundu ancak şeytani sapmalardan bahsetmedi. Üniversiteye tekrar kurucusu Orta Çağ ilahiyatçısı Albertus Magnus’un adını verdi. Finansman, Adenauer’in Hristiyan cilalı sermaye dostları tarafından sağlandı: örneğin Bayer patronu Carl Duisberg 200 bin RM bağışladı. Banker Pferdmenges iki milyon topladı. Kendisi 1945’ten sonra da Adenauer için yasal ve yasadışı bağışların en önemli toplayıcısı olacaktı.
Hitler’in Gelecekteki Baş Hukukçusunu Kazanma Çabası
Adenauer 1932’de anayasa hukukçusu Carl Schmitt’in eski-yeni üniversiteye atanmasını sağladı. Adenauer 1925’ten beri otoriter “Führer Devleti”nin bu fikir babasına yönelmişti.
İkisi de Mussolini’ye hayrandı. Schmitt, Hitler’e yakın olmak için daha 1933 yaz döneminde Berlin Üniversitesi’ne atandı ve “Hitler’in Baş Hukukçusu” oldu.
Çok Yönlü Kendini Zenginleştirme
Adenauer’in geliri ve serveti Alman İmparatorluğu’ndaki tüm politikacıların en yükseğiydi.
Maaş, Yan Haklar, Denetim Kurulu Üyelikleri, Faizsiz Krediler
İmparatorluk Cumhurbaşkanı’ndan iki kat daha yüksek olan en yüksek belediye başkanı maaşına, en yüksek açık ve gizli yan haklar eşlik ediyordu. 1930 itibarıyla: Yıllık maaş 41 bin 250 RM, buna ek olarak emekliliğe yansıyan konut yardımı 37 bin ve elektrik ile ısınma için 6 bin. (Karşılaştırma için: Bir işçinin yıllık maaşı: 1680 RM, memur 2 bin 520 RM)
Buna hisse senedi işlemlerinden elde edilen kârlar, şehir kasasından ve dost bankerlerden alınan faizsiz krediler ve hepsinden önemlisi: 11 denetim kurulu üyeliğinden (Deutsche Bank, Lufthansa, RWE, Rheinische Braunkohle vb.) gelen gelirler ekleniyordu.
Hisse Spekülasyonu İçin Milyonluk Kredi: Asla Geri Ödenmedi
Köln sanayi bölgesi Niehl’de şubesi bulunan Glanzstoff AG, 1928 baharında yeni kurulan ABD yapay ipek iştiraki American Glanzstoff Corporation’ın yeni hisselerini New York Borsası’na kote ettirdi.
Adenauer, Deutsche Bank’tan aldığı milyonluk krediyle bir hisse paketi satın aldı. 1928’de piyasa değeri 1,33 milyon Mark iken, Ekim 1929’da ABD’deki mali kriz nedeniyle sadece 110 bin Mark’a düştü. Deutsche Bank kredinin geri ödenmesini talep etti.
Adenauer krediyi asla geri ödemedi; istemedi ve hiçbir rejim altında ödemek zorunda kalmadı: Böylece Adenauer 1949’da CDU Genel Başkanı ve Federal Almanya Kurucu Şansölyesi olarak görevlerine, Deutsche Bank’a borçlu bir spekülatör olarak başlayacaktı.
Faşizme Giden Yolda
1929’da Diktatör Mussolini, Vatikan ile Lateran Antlaşması’nı imzaladı: Katoliklik devlet dini oldu. Mussolini hayranı Adenauer tebrik etti: “Mussolini adı Katolik Kilisesi tarihine altın harflerle yazılacaktır!” Mussolini, “dottor h.c. adenauer primo borgomastro Koeln”e tüm Katolikler ve tüm İtalyanlar adına teşekkür etti.
Mussolini ile Kültür Enstitüsü
Böylece Köln Büyükşehir Belediye Başkanı 1931’de İtalyan faşizminin önde gelen ideologu, Kültür Bakanı Giovanni Gentile (“Faşizmin Temelleri”) ile Köln ve İtalya arasındaki anlaşmayı imzaladı: İmparatorluk hükümetinin iradesine karşı ve faşizm dostu bir yönetimle İtalyan Kültür Enstitüsü’nün kurulması.
Gamalı Haç Bayraklarının Asılmasına İzin
Adenauer daha sonra Şubat 1933’te şehrin gamalı haç bayraklarıyla donatılmasına karşı direndiği yalanını başarıyla yaydı. Gerçekte durum şuydu: NSDAP, Köln fuar salonlarındaki Hitler etkinliğinin reklamı olarak Mülheim Köprüsü’ne gizlice bayraklar asmıştı. Adenauer bayrakları kaldırttı, zira köprü belediye mülküydü! Ancak Belediye Başkanı, NSDAP’nin bayrakları belediyeye ait fuar salonlarına asmasına izin verdi: Adenauer kısmi gerçeklerle de böyle yalan söylüyordu.
NSDAP Prusya ve İmparatorluk Hükümetine!
Merkez Partisi daha Ağustos 1932’de Nasyonal Sosyalistlerin hem Prusya hükümetinde hem de İmparatorluk hükümetinde “açık ve tam sorumluluk almasını” talep etti.
Adenauer aynı gün Köln’de, Merkez Partisi ile NSDAP arasında arabuluculuk yapan Rotary kardeşi Baron von Schröder’i ziyaret etti. Bankerin Köln-Lindenthal’deki komşu villasında Adenauer, ev sahibinin antetli kağıdına yazılı garanti beyanını verdi: Merkez Partisi “Hitler’i önyargısız bir şekilde sadece icraatlarına göre değerlendirecek ve İmparatorluk Şansölyesi olarak tolere edecektir”.
Prusya Devlet Konseyi adına Adenauer Şubat 1933’te, Prusya’da “NSDAP ve Merkez Partisi arasında Hermann Göring’in Başbakanlığında bir hükümet kurulmasının derhal mümkün olduğunu” açıkladı. İki ay sonra Göring Prusya Başbakanı oldu. Hitler zaten İmparatorluk Şansölyesiydi.
III. Nazi Döneminde: Devlet Emekliliği ile Lüks Yaşam
Nazi rejimi sırasında Adenauer, yüksek devlet emekliliği ve bir multimilyoner olarak, yurt dışı seyahatleri de dâhil olmak üzere lüks, ayrıcalıklı ve özgür bir yaşam sürebildi. Haksızlığı son derece bilgili ve merhametsiz bir şekilde izledi. Oysa hayatta hiçbir şey, gözle görülür haksızlığın sürmesine izin vermek kadar masumiyetten uzak değildir. Nazilerin hükümete gelmesine yardım etmişti ve son derece ayrıcalıklı konumuna rağmen – daha doğrusu bu konumu nedeniyle – hiçbir direniş göstermedi. Kendini sonsuza dek kalıcı olarak suç ortağı yaptı.
Siyasi Olarak İflas Etmiş Birinin Seçimi Kaybetmesi
Adenauer’in Merkez Partisi Mart 1933’teki yerel seçimlerde iktidardan düştü, çünkü yüksek belediye borçları nedeniyle itibarı çoktan mahvolmuştu. Ancak NSDAP adayının çoğunluğu, yalnızca Komünistlerin 10 sandalyesinin geçersiz sayılmasıyla sağlanabildi; Adenauer ve Merkez Partisi bunu protesto etmedi.
Coşkulu Nazi Hristiyanlarına Sığınma: Maria Laach Manastırı
Adenauer, Nazi bölge yönetimi tarafından Köln’den sürüldü. Eifel’deki Benedikten Manastırı Maria Laach’ın Başrahibi arkadaşı Ildefons Herwegen’in yanında hızla kalacak yer buldu.
Herwegen’in Adenauer’i kabul ettiği haftalarda, Başrahip Hitler hükümetini coşkuyla selamlıyordu: “Halk ve devlet, Führer Adolf Hitler’in eylemiyle yeniden bir oldu”. Başrahip, 26 Mayıs 1933’te Köln şehir şölen salonu Gürzenich’te NSDAP şehidi Albert Leo Schlageter için düzenlenen anma töreninde Tanrı’nın lütfunu Führer’in üzerine diledi.
Merkez Partisi, Hitler’in Vatikan ile yaptığı Konkordatoyu (anlaşmayı) destekledi. Papa XI. Pius, Hitler’i “Bolşevizme karşı güvenilir bir öncü savaşçı” olarak övmüştü. Kısa süre öncesine kadar Merkez Partisi’nde olan Şansölye Yardımcısı Franz von Papen, 21 Temmuz 1933’te Maria Laach’a geldi: Konkordato kutlandı. Artık geçerli olan şuydu: Tanrı’nın ve Hitler’in kutsamasıyla aynı anda hem Katolik Kilisesi hem de NSDAP üyesi olabilirsiniz!
Haziran 1933: “Benim İçin Fark Etmez, Hitler de Olur”
Adenauer Haziran 1933’te manastırdan dost banker eşi Dora Pferdmenges’e şunları yazdı: Partim Merkez Partisi başarısız oldu, zira “son yıllarda kendini zamanında yeni bir ruhla doldurmadı” ve: “Kanaatimce tek kurtuluşumuz bir hükümdar, bir Hohenzollern veya benim için fark etmez Hitler de olur; önce ömür boyu İmparatorluk Cumhurbaşkanı, sonra bir sonraki aşama gelir. Böylece hareket daha sakin bir mecraya girer.”
Adenauer, diğer burjuva partilerinin de işçi hareketinin gücü ve kitle demokrasisi karşısında mevcut “düzeni” kurtaracak durumda olmadığını tespit etti. Böylece savaşı ve faşizmi gerekli yan hasarlar olarak onayladı; bu arada Adenauer’in müşteri kitlesi için, tıpkı Adenauer’in kendisi için olduğu gibi, önemli bir yan fayda ortaya çıktı.
Pferdmenges: “Halkın Şansölyesi’nin İradesini Takip Ediyoruz”
1933’te, yani Hitler hükümetinin hemen başlangıcında, o dönemde aynı anda Dresdner Bank ve Bank Oppenheim denetim kurullarında yer alan Adenauer’in en önemli danışmanı ve para kaynağı Pferdmenges şunları açıkladı: “İşsizlere iş ve ekmek yaratmak için Halkın Şansölyesi’nin iradesini takip ediyoruz.”
Pferdmenges 1932’den itibaren Köln’ün milyonerler semti Marienburg’daki Protestan kilise cemaatinin yönetim kurulunda presbiter ve saymandı: Bu cemaat, yeni kurulan Nazi kilisesi “Alman Hristiyanlar”ı benimsemişti. Bu nedenle, Hitler Gençliği ve Nazi Kadınlar Birliği için de odaları olan yeni ve çok daha büyük bir cemaat evi inşa edilmesi gerekiyordu.
Giriş kapısına sadece Hristiyan haçıyla Martin Luther değil, aynı zamanda gamalı haç ve imparatorluk kartalıyla bir SA askeri de taştan yontularak devasa boyutta ebedileştirildi. 1934’te Pferdmenges cemaat evinin açılışını yaptı. Yani Köln’de olduğu gibi sadece Katolik değil, Protestan kilisesi de bankerler ve sanayiciler muhitinde Hitler ile gösterişli, kamusal bir ittifaka girdi.
Nazi Rejimi Altında Özgür, Lüks Hareketlilik
Adenauer 1933’te Köln Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görevden alınmadı, daha sonra yalan söylediği gibi; aksine yüksek bir emekli maaşıyla emekliye sevk edildi.
Yüksek Emekli Maaşı, Tazminat, Servetin Korunması
Başlangıçta yıllık 12.165 Reichsmark emekli maaşı aldı, ardından 1937’den itibaren nihai olarak 15 bin RM, buna ek olarak Köln’deki villa için piyasa değerinde bir tazminat aldı. Serveti tamamen korundu. Anlaşmanın bir parçası olarak Adenauer 1936’da bir Nazi örgütü olan NS-Halk Refahı’na katıldı.
Berlin’de Villa İkameti
Böylece Adenauer 1934’te, Maria Laach’taki ikametinden sonra, Berlin’de Griebnitzsee/Neubabelsberg’deki ünlüler semtinde göç etmiş bir Yahudi mülk sahibinin villasını kiralayabildi. Ailesini yanına alabildi ve banka müdürü olmak istedi.
20 Haziran 1934’te, Hitler’in SA liderliğine karşı düzenlediği cinayet operasyonu (Röhm Darbesi) sırasında Adenauer ev hapsine alındı, ancak iki gün sonra bu sona erdi. Rahatça eşiyle Kara Orman’da tatil yapabildi.
Rhöndorf’ta Arsa Alımı ve Yeni Villa İnşası
Köln’deki villası için aldığı tazminatla, Köln’ün güneyindeki kaplıca ve villa beldesi Rhöndorf’ta 6 bin metrekarelik büyük bir arsa satın alabildi. Dört yaşam katı, özel ve temsil odaları, şarap mahzeni, dağın içine inşa edilmiş erzak mahzeni ve bir hava saldırısı sığınağı, birkaç teras ve giriş ile hayvanlar için bir çiftlik avlusu ve geniş bir bahçesiyle çnceki 14 odalı villası gibi bir konut inşa ettirdi. Nazi döneminde de ev personeli çalıştırıldı. Daha sonra Federal Cumhuriyet Şansölyesi olarak da burada ikamet etti.
Nazi Rejiminin Organizatörleriyle Yoğun Temas Halinde
Varlıklı muhitte hareket etmeye devam etti.
Ruhr Sanayicilerine Ziyaretler
1939’da Adenauer ve eşi, çelik sanayicisi ve Hitler finansörü Peter Klöckner tarafından davet edildi. Duisburg yakınlarındaki Hartenfels villasında geniş bir katılımla buluşuldu. Pferdmenges çifti de oradaydı.
General Hans Günther Kluge ile Alman ve ABD silahlanma kapasitelerinin karşılaştırılması üzerine uzun tartışmalar yapıldı; General konuya hâkimdi: 1941’de Wehrmacht’ın Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü imha savaşında Güney Ordular Grubu Komutanı oldu.
Topluluk geniş villada geceledi ve hafta sonunu birlikte geçirdi. Dönüş yolculuğu için Klöckner, Adenauerlara bir araba tahsis etti ve ev sahibinin teşekkür mektubunda belirttiği gibi “bizde tattığınız o enfes şaraplardan” bir parti arkalarından gönderdi. Aynı yıl Adenauer, bir başka dostu, Hitler finansörü Fritz Thyssen’in ailevi resepsiyonunda da bulundu.
Baron Kurt von Schröder
Kölnlü banker ve Rotary kardeşi, 4 Ocak 1933’te Hitler’in şansölyeliğini tezgâhlamıştı. SS’e ve NSDAP’ye katıldı, Mayıs 1933’te Köln Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı oldu. Adenauer buna “içten bir tebrik mektubu” gönderdi. Banker, Köln’ün çok ötesinde sonuna kadar Nazi sisteminin -30 sanayiciden oluşan SS Dostlar Çemberi’nin organizatörü, Özel Bankalar İmparatorluk Grubu sözcüsü, Reichsbank İdare Meclisi üyesi, Adenauer’in 1933 öncesi Berlin’de görüştüğü Thomas McKittrick tarafından yönetilen Basel/İsviçre’deki Uluslararası Ödemeler Bankası İdare Meclisi üyesi- bir aktörü oldu.
Robert Pferdmenges
Adenauer’in bağış toplayıcısı Pferdmenges de Nazi finans sisteminde önemli bir bankerdi. Adenauer ona örneğin ortak dostları Friedrich Flick’in (“insan ve iş adamı olarak düzgün ve dürüst”) RWE hisselerini satıp satmadığını ve yeni bir firma alıp almadığını sordu. Pferdmenges tarafından yönetilen ve 1938’de Bank Pferdmenges adını alan Bank Oppenheim, 1945’e kadar “savaş için hayati önem taşıyan” bir bankaydı.
Goebbels ve Abs, Adenauer’in Spekülasyon Zararlarını Koruyor
Hermann Josef Abs, 1923’te Köln’deki Bankhaus Delbrück’te işe başlamıştı. Nazi döneminde Deutsche Bank yönetim kuruluna yükseldi: 1945’e kadar savaş kredilerini organize etti, sistem için önemli üç düzine banka ve şirketin denetim kurulunda yer aldı ve Arılaştırmaları (Yahudi mülklerine el konulması) organize etti. İnançlı bir Katolik olarak Sovyetler Birliği’ne saldırıyı coşkuyla karşıladı, çünkü ona göre orası “özgürlüğün ve insanlığın en büyük düşmanı” idi.
Hissedarlar toplantılarında küçük bir hissedar tekrar tekrar talepte bulundu: Adenauer milyonluk kredisini geri ödemeli, aksi takdirde bu Deutsche Bank ve hissedarlar için bir zarardır! Ancak Abs şunu dayattı: Önerge işleme alınmayacak! Nazi Propaganda Bakanı Goebbels medyaya bu konuda haber yayınlamamaları talimatını verdi.
Adenauer: Savaş ve Yahudi İmhası Konusunda En İyi Bilgiye Sahip
1920’den beri Köln’deki İsviçre Başkonsolosluğu’nda çalışan, 1936’dan itibaren konsolos olan Franz-Rudolph von Weiss, 1943’te İsviçre’nin Ren Bölgesi Başkonsolosu oldu. Weiss, Adenauer’in belediye başkanlığı döneminden beri onunla yakın arkadaştı ve 1945’ten sonra Adenauer’in İsviçre ilişkileri için önemli bir danışman olacaktı.
Nazi döneminde de ikili düzenli ve ailevi olarak görüştü. Adenauer’in eşi Weiss’a “sevgili iyi amca” diyordu. İyi amca raporlarını düzenli olarak şefi, İsviçre şirketlerinin silah teslimatlarını ve Alman şirketlerinin İsviçre üzerinden finansal işlemlerini güvence altına alan coşkulu bir Nazi sempatizanı olan Berlin’deki İsviçre Büyükelçisi Hans Frölicher’e gönderiyordu. Aynı zamanda Weiss, savaşın başından beri uluslararası alanda son derece önemli bir konuma sahipti: Savaşa askeri olarak girmeleriyle Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesen ABD ve İngiltere’nin konsolosluk temsilciliğini üstlendi.
Von Weiss “politikacılar, bankerler, ekonomi liderleri ve Katolik Kilisesi’nin üst düzey temsilcileriyle ince bir ağ” sürdürüyordu. Hükümetine 1941’den itibaren örneğin Varşova Gettosu, Kölnlü Yahudilerin sürgünü, Doğu Avrupa’daki Yahudilerin imhası ve Ren bölgesindeki işletmelerde çalışan zorunlu işçiler hakkında raporlar verdi.
Hitler’in gizli polisi Gestapo, Weiss’ın “çeşitli toplum ve ekonomi çevreleriyle olan mükemmel bağlantıları nedeniyle” “yurt dışı için en iyi haber kaynaklarından biri” olduğunu belgeledi: Adenauer, Nazi devletindeki en iyi istihbarat kaynaklarından birinin başında oturuyordu.
ABD ile İyi İlişkiler
ABD şirketleri Hitler’in ordusunu donattı, Ford Köln de artık savaş araçları üretiyordu. Adenauer’in ikinci eşi Wall Street’li bir banker ailesinden geliyordu. Rhöndorf’ta ABD’li ziyaretçileri ağırladı. Oğlu Max, 1937/38’de Washington’daki seçkin ABD üniversitesi Georgetown’da burs kazandı.
Adenauer’in 1920’den beri en uzun süreli dostu ABD’li girişimci Daniel Heineman’dı. 1905’ten beri Avrupa merkezi Brüksel’de bulunan elektrik holdingi SOFINA’yı yönetiyordu. Avrupa’da, Adenauer belediye başkanıyken Köln’de de tramvaylar inşa etmişti. Yahudi kökeni nedeniyle, 1940’tan itibaren Belçika’nın Alman işgali üzerine SOFINA’yı New York’tan yönetti; Nazi işgaliyle işbirliği daha sonra sorunsuz devam etti.
Heineman, Adenauer’e sadece 1933’ten 1937’ye kadar 1000’lik banknotlar halinde toplam 20 bin RM hediye etti; bugünkü alım gücüyle 100 bin avronun üzerinde. Böylece Adenauer, Nazi devletinin aksi takdirde çok sıkı olan döviz kontrolüne takılmadan İsviçre tatilleri için döviz de elde etti. Heineman, sonraki Federal Şansölye için ABD konularında önemli bir daimi danışman olarak kalacaktı.
Prensip Olarak: Hiç Kimseyle Direniş Yok!
Adenauer rahatsız edilmeden sayısız ziyaretçi kabul edebildi. Ancak onu herhangi bir direniş biçimine kazanma girişimlerinin hepsini reddetti. 1934’te Köln KPD’sinden Karl Mewis bunu Katolik bir sanayici aracılığıyla denedi. Sanayici, Adenauer’in şu cevabıyla geri döndü: “Direniş, mutlak saçmalık!”
1936’da Hristiyan sendikacı Jakob Kaiser üç saatlik bir görüşmeden döndü: “Ona bel bağlanmaz.” Adenauer aynı şekilde, subaylarla birlikte Hitler’e karşı bir direniş çemberi kuran muhafazakâr Leipzig Belediye Başkanı Carl Goerdeler ile teması da reddetti.
1944’te Hristiyan sendikacı Heinrich Körner denedi. Adenauer yine reddetti: “Bununla hiçbir ilgim olsun istemiyorum.” İşgal altındaki Belçika’daki askeri komutanlıkta Üst Savaş İdare Meclis Üyesi olan ziyaretçisi Franz Thedieck ile her türlü direnişle alay etti.
Lüks Gözaltı 1944
1944’te muhafazakâr askerlerin Hitler’e yönelik suikast girişimi vesilesiyle geçici olarak tutuklandı. Bu bir lüks gözaltıydı: Köln şehrinin fuar kampında Rus savaş esirleri, banyo yapabilmesi için bir küveti temizlemek zorunda kaldı. Bir mahkûm arkadaşı pantolonunu ütülemek zorundaydı.
Kızı ve eşi ona çorap, gömlek ve daha iyi yemek getirdi ve onunla saatlerce sohbet edebildiler. SPD, KPD ve Merkez Partisi’nden mahkûm arkadaşlarının aksine, çalışma görevlerine alınmadı veya bir toplama kampına gönderilmedi. Doktor raporuyla nihayetinde istediği Köln-Lindenthal hastanesine nakledildi: Savaştan sonra “Toplama kampındaydım” yalanını söyledi. (Adenauer Vakfı, Wikipedia vb. ve yapay zekâ da bugün bu tür yalanları sürdürüyor.)
Pişmanlık ve Tövbe Olmadan: Sonsuza Dek Suçlu Kalacak
Nazi rejiminden sonra, borçlu milyoner olarak, CDU Genel Başkanı ve Federal Şansölye sıfatıyla suçunu yeni bir biçimde sürdürecek.
Haksızlık sistemine karşı direniş gösteren insanları takip ettirmeye yardım edecek, hatta hapse attıracak ve suç ortaklarını koruyacak. Kendini “Nazi sisteminin karşıtı” olarak tanıtacak. Hristiyanlığı ve Hristiyan Batı’yı vaaz edecek ama Hristiyanlığın pişmanlık ve tövbe talebini asla yerine getirmeyecek.
Aksine: Yalan söyleyecek. Kendine yalan söyleyecek ve yönettiği, idare ettiği insanlara yalan söyleyecek ve onları yeni haksızlıklara, hatta yeni savaş tehlikesine maruz bırakacak.
IV. Hitler ve Dünya Savaşı’ndan Sonra: “Tevazu Siyaseti”
Savaştan sonra ABD liderliğindeki Batı askeri yönetimleri, ayrılan Batı Almanya’yı yeniden düzenledi. Çok önceden seçilmiş olan Adenauer’in CDU başkanlığına gelmesine yardım ettiler, rakipleri ve antifaşistleri devre dışı bıraktılar. Birçok karar, seçilmiş kişinin sık sık turist kılığında gittiği, Cenevre Gölü kıyısındaki özel bir klinikte pahalı hücre yenileme tedavisi de gördüğü İsviçre’de alındı.
1949’da Adenauer ile kurulan ayrılıkçı devlet Federal Almanya Cumhuriyeti’nde (BRD) işgal hukuku geçerliliğini korudu. Bu yetki başlangıçta ABD Yüksek Komiseri sıfatıyla önde gelen ABD’li banker John McCloy’daydı: Frankfurt/Main’daki dairesi, ilk yıllarda kendi dışişleri bakanlığına sahip olmasına izin verilmeyen Adenauer hükümetinden daha fazla personele sahipti ve gizli servis hâlâ bir CIA departmanıydı. Marshall Planı ve NATO kıskacıyla Adenauer devleti, ileri bir ABD kalesi ve “Doğu”ya yönelik bir “vitrin” haline geldi.
Kissinger: Adenauer’in “Tevazu Siyaseti”
20’inci yüzyılda ABD başkanlarının en önemli danışmanı olan Henry Kissinger, ölümünden kısa bir süre önce hayat bilançosunu yayınladı: “Devlet Sanatı. 21’inci Yüzyıl İçin Altı Ders” (New York ve Münih 2022). Kissinger, Federal Şansölye Adenauer’e de danışmanlık yapmıştı: Kitapta ilk bölüm ona, “Tevazu Siyaseti” başlığı altında ayrılmıştı.
Bunun anlamı şuydu: Alman kapitalistleri savaş kârlarını ve ayrıca binlerce Yahudi bankasının, şirketinin ve hissesinin arılaştırılmasından elde edilen kârları ellerinde tutabildiler; sadece Almanya’dakileri değil, işgal altındaki Avusturya, Fransa, Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İtalya, Yunanistan, Polonya, Danimarka, Norveç ve ayrıca Sovyetler Birliği, Slovakya, Yugoslavya ve Kuzey Afrika’dakileri de. Hukuki, medyatik, bilimsel vb. suç ortaklarının yüzde 98’i de cezalandırılmadı; ancak kanıtlanmış antikomünist, Rus karşıtı, ekonomik, teknik vb. potansiyellerini artık tevazu içinde daha yüksek bir gücün -ABD’nin- emrine vermek zorundaydılar.
Federal Alman Tevazusunun Efendi Önündeki Pratikleri
Bu tevazuyu, bu boyun eğişi yalanlarla “yeni özgüven” ve “biz yine birileriyiz” ile örtmek: Bu tür bir tevazuyu, eğitimli Hristiyan yalancı ve siyaset oyuncusu Konrad Adenauer en üst düzeyde somutlaştıracak, uygulayacak ve bugüne kadar halefleri ve Federal Cumhuriyet için belirleyici olacaktır; tıpkı bugün Adenauer’in halefi, Şansölye ve CDU Genel Başkanı Merz’in sahnelemeye -ABD hükümetinin tüm temel taleplerini yerine getirmek ve yalanlarla Avrupa’nın egemenliğini artırdığı rolü yapmak- devam ettiği gibi.
- ABD liderliğindeki Batı askeri yönetimleri tarafından onaylanan Anayasa, Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak BM tarafından kararlaştırılan hakları tam da içermiyor: Uluslararası hukuka, örneğin BM Şartı’na atıf yok, BM’nin veya alt kuruluşu ILO’nun çalışma ve sosyal haklarına atıf yok; bunun yerine somut olarak milyonlarca kez ihlal edilen “insan onuru” üzerine muğlak, bağlayıcı olmayan bir laf kalabalığı var.
- Şirketler ve bankalar tarafından seçilen, hükümete uygun görülen ve sürekli finanse edilen partiler, başta CDU ve CSU olmak üzere, parti vakıfları gibi uluslararası düzeyde de en sağ uca kadar açıktı ve bugün de öyledir.
- Başka hiçbir Avrupa devleti, Federal Almanya kadar çok ABD askeri üssüne “ev sahipliği” yapmıyor: Burada atom bombaları depolanıyor, buradan küresel İHA cinayetleri işleniyor, buradan Alman hükümetinin katılımı olmadan diğer devletlerdeki savaşlara ikmal yapılıyor ve askeri personel Alman hukukuna tabi değil.
- Adenauer onayladı: Eğer ABD karar verirse, Rusya ile nükleer savaş Avrupa’da yapılacak; bu şimdi, tükenmiş ABD vekil savaşçısı Ukrayna’nın, şimdiki ABD Başkanı Trump’ın emriyle, ABD’nin çok daha büyük bir vekil savaşçısı olarak silahlanan Avrupalı NATO devletleriyle değiştirilmesi durumunda yeniden geçerli.
- Adenauer ile birlikte bugüne kadar geçerli olan şudur: Federal Cumhuriyet ne askeri ne ekonomik ne de dijital olarak egemen bir devlet değil, özellikle dış ve jeopolitikada ABD’ye tabi bir geçici yapıdır; bu, Avrupa Birliği yapısı için de geçerlidir.
- Batı askeri yönetimleri ve ardından 1949’dan itibaren ABD Yüksek Komiseri, bugüne kadar önde gelen ana akım medyayı (Spiegel, ZEIT, Süddeutsche, Springer, FAZ, ayrıca Kölner Stadt-Anzeiger gibi bölgesel olanları) Nazi yönetici kadrosuyla lisansladı; buna belirleyici kamuoyu “araştırması” (= kamuoyu oluşturma: Goebbels öğrencisi Noelle-Neumann tarafından kurulan ve bugüne kadar federal hükümetlerin daimi siparişini alan Allensbach Demoskopi Enstitüsü) da dâhildir.
- Çalışma Adaletsizliği: Federal Almanya, siyasi grevin fiilen yasak olduğu tek Batı devletidir (memurlar ve kilise şirketlerinde zaten yasak); milyonlarca, çoğu yasadışı göçmen düşük ücretli kadın fahişelikte (Almanya: “Avrupa’nın Genelevi”), inşaatta, evde bakımda, güvenlikte, gastronomide vb. çalışırken, memurlar Adenauer’den bu yana kamu hizmetinde, bakanlıklarda, taşeron kurumlarda, orduda, gizli servislerde, diplomaside giderek daha kalabalık ve daha yüksek ayrıcalıklı hale geldi.
- Adenauer/McCloy’dan bu yana eski Nazi bankerleri ve Nazi girişimcileri eski ayrıcalıklarıyla devam edebildikleri için, “Ekonomik Mucize”nin de bir yalan olduğu ortaya çıktı: Daha 1967’de 670 bin işsiz vardı, 1975’ten itibaren bir milyonun üzerinde, 1983’ten itibaren iki milyonun üzerinde, 1989’da üç milyon işsiz; Adenauer’in halefi Helmut Kohl döneminde Treuhand Kurumu’ndaki ABD’li danışmanlarla birlikte 1990’dan itibaren Doğu Almanya Batılı bankalar ve girişimciler lehine yoksullaştırıldı; sonra tüm Almanya tekrar “Avrupa’nın fakir adamı” oldu, 2000’den itibaren ABD’li “çekirge” yatırımcıların yardımıyla özellikle orta ölçekli işletmelerde daha da sanayisizleştirildi; ve sonra Adenauer’in halefleri Merkel ve Merz ile BlackRock, Vanguard ve State Street gibi çok büyük ABD’li yatırımcılar geldi, bunlar şimdi DAX gibi Almanya’nın en önemli şirketlerinde önde gelen hissedar gruplarıdır ve yüksek kârlarla burada istihdamı azaltıp ABD ve Çin’e yatırım yapıyorlar. Ve şimdi suç ortağı Adenauer’in halefi Merz, yalanlarla, “Avrupa’nın yeni hasta adamı” için ekonominin büyük kurtarıcısı rolünü oynuyor.
Adenauer Mirasının Yerine Getirilmesi: Donald Trump Önünde Tevazu!
Federal Almanya’nın bugüne kadar geçerli bir anayasası yok, sadece geçici ve sürekli değiştirilen bir “Temel Yasa”sı var; ve ABD liderliğinde, 1991 tarihli teknokratik adıyla “2+4 Antlaşması” ile ve o zamandan beri Avrupa’da yine bir barış antlaşması yok, tazminat düzenlemeleri yok: Böylece ABD’nin öncülük ettiği NATO’nun Rusya’ya karşı daha fazla ilerlemesi de geçerliliğini koruyor: Almanya geçici bir yapı olarak kalmaya devam ediyor.
Adenauer’in mirası bugün böyle yerine getiriliyor: Onun şimdiki halefi olarak CDU Genel Başkanı ve Federal Şansölye, “hür dünyanın” en güçlü ve en tehlikeli aşırı sağcısının tüm önemli taleplerini -Donald Trump önünde tevazu göstererek- yerine getiriyor.
Bu nedenle: Adenauer efsanelerinin yıkılması da, çalışma ve sosyal hakların da insan haklarına dâhil olduğu çok kutuplu bir dünya düzeni bağlamında demokratik, barışçıl, güvenli, müreffeh bir Almanya ve Avrupa’nın inşasına dâhildir.
Yazar Werner Rügemer’in notu:
2026 sonbaharında Köln Papyrossa Yayınevi’nden, birçoğu ABD’den olmak üzere çok sayıda yeni kaynakçayla birlikte kapsamlı Adenauer biyografisi yayınlanacak.
İlk olarak 5 Ocak 2026 tarihinde NachDenkSeiten portalında yayımlanmıştır. Rügemer’in ricası üzerine Harici ekibi tarafından Almanca aslından Türkçeye tercüme edilmiştir.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Görüş
Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Thomas Karat, davranış analisti
Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.
On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.
Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.
BAE doktrini
Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.
Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.
Denizdeki kurgu
Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.
Afrika Boynuzu bölünüyor
Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.
Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.
Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.
Yemen’deki çöküş
Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.
İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.
Boğaz el değiştiriyor
Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.
Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.
Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.
Ankara tablodan ne okuyor?
Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.
Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi3 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









