Görüş
Husiler’in Savaşı: “Altıncı Orta Doğu Savaşı” ve Filistin Anlatısı

Yerel saatle 20 Mart gecesi saat 23.00’te, benim bindiğim Yemen Havayolları IY647 sefer sayılı uçak, yağmur altında Ürdün’ün başkenti Amman’daki Kraliçe Aliya Uluslararası Havalimanı’ndan havalandı. Aynı zamanda Ürdün’ün batısındaki İsrail yeniden hava saldırısı alarmı verdi. İddiaya göre Yemenli Husiler İsrail’in en büyük kenti Tel Aviv’e füze fırlattı ve bu füze başarıyla engellendi. Yaklaşık iki saat sonra, neredeyse iki yüz yolcu taşıyan IY647 sefer sayılı Boeing yolcu uçağı, ışıl ışıl parlayan Yemen’in başkenti Sana üzerinden alçaktan süzülerek güvenli şekilde iniş yaptı. Ev sahibi bizi uzun şehir yollarından geçirerek taşıdı ve sonunda Şaba Oteli’ne yerleştirdi. Ramazan ayı neredeyse yarılanmıştı, bu gizemli ve savaş cephesinde yer alan Arap ülkesinin başkenti, günün en hareketli, en gürültülü anını yaşıyordu. Hiçbir savaş emaresi yoktu, ya da denebilir ki gece karanlığı savaşın dumanını ve yıkımını örtmüştü. Genel olarak bakıldığında, Sana’daki altyapı fazlasıyla eskiydi, bana 25 yıl önce uzun süre kaldığım Filistin’in Gazze Şeridi’ni hatırlattı.
21’i sabaha karşı, Husiler bir gün önce İsrail’e “Filistin-2” tipi hipersonik füze fırlattıklarını ve Tel Aviv’in güneyindeki İsrail askeri hedefini “başarıyla vurduklarını” ilan ettiler. “Terlikliler ordusu” olarak alay edilen Husiler’in hipersonik füze üretebiliyor olması, gerçekten teknolojik gelişimin ne kadar hızlı ve yaygınlaştığını insana düşündürüyor. Eskiden yalnızca birkaç büyük gücün sahip olduğu bu tür saldırı ve savunma silahlarının artık tekel olmaktan çıktığı izlenimini veriyor ve insanda “vaktiyle sarayda uçan kırlangıçlar, artık sıradan insanların evine konuyor” hissi uyandırıyor.
Husilerin internet fenomeni sözcüsü Yahya Saree, bunun 24 saat içinde Yemen topraklarından İsrail topraklarına yapılan ikinci füze saldırısı olduğunu vurguladı. Gözlemciler, bunun aynı zamanda İsrail’in Gazze’ye hava saldırılarını yeniden başlatması ve yerel kara harekâtı yapmasının ardından, Husilerin İsrail topraklarına yönelik son dönemdeki ilk saldırısı olduğuna dikkat çekti. İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri harekâtı şu ana kadar yaklaşık bin Filistinlinin ölümüne yol açtı.
Husiler İsrail topraklarına saldırmadan önce, kısa süre önce ABD’nin Kızıldeniz’deki donanmasıyla çatışmaya girmişti. Bunun sebebi hâlâ İsrail-Filistin çatışmasıydı. Bu ayın 7’sinde, Husiler İsrail’i uyardı: Eğer dört gün içinde Gazze Şeridi’ne yönelik insani yardım kısıtlamalarını kaldırmazsa, Kızıldeniz bölgesinden giriş-çıkış yapan İsrail’e ait gemilere saldırılara yeniden başlayacaklardı. O sırada, İsrail ile Filistin İslami Direniş Örgütü Hamas arasındaki ikinci tur ateşkes müzakereleri çıkmaza girmişti. 10’unda, Husilerin verdiği dört günlük “son uyarı” süresi henüz dolmadan, İsrail hükümeti ön alarak Gazze Şeridi’ne elektrik tedarikini kesti ve böylece Hamas’a baskı yapmaya çalıştı. Bunun üzerine, Husiler Kızıldeniz’deki gemilere yönelik saldırılarını yeniden başlattı.
Husiler’in Hamas’a arka çıkması, Filistin halkı için öne atılması, doğal olarak İsrail’i koşulsuz kayıran ve koruyan Amerika’yı öfkelendirdi. 15’inden 19’una kadar, ABD Başkanı Trump’ın emriyle Kızıldeniz’deki “Truman” uçak gemisi filosu, Husilere yönelik son dönemin en büyük çaplı hava saldırısını gerçekleştirdi; özellikle radar, hava savunma, füze ve İHA sistemlerini hedef aldı. Hava saldırısı Sana, Kızıldeniz kıyısındaki Hudeyde kenti ve Husilerin “ana karargâhı” olan batı sınırındaki Saada vilayetini kapsıyordu. Husiler de buna karşılık olarak, füze ve İHA’larla ABD donanmasına ait deniz hedeflerine saldırdı.
Bu süreçte İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik büyük çaplı kara ve hava saldırılarına hızla yeniden başladı, Gazze’nin kuzey-güney ulaşımını kesebilen “Netzarim Koridoru”nu yeniden kontrol altına aldı. Amerikan ve İsrail medyasına göre, İsrail Gazze’deki savaşı yeniden başlatmadan önce ABD’yi bilgilendirmiş ve Trump yönetiminden açık destek almıştı. İsrail Başbakanı Netanyahu, bu saldırının “sadece bir başlangıç” olduğunu ifade etti. Gazze’deki savaşın yeniden başlamasıyla birlikte, daha önce İsrail koalisyon hükümetinden ayrılmış olan aşırı sağcı partiler yeniden hükümete katıldıklarını açıkladı. Bu nedenle, analizciler Netanyahu’nun sarsılan koalisyon hükümetini kurtarmak amacıyla rehinelerin güvenliğini hiçe sayarak, ikinci aşama müzakereleri bilerek sabote ettiğini, savaş çıkararak eski koalisyon ortaklarını geri kazanmayı ve böylece kendi siyasi hayatını uzatmayı, kabinenin çökmesinden sonra “Aksa Tufanı” baskını nedeniyle İsrail’in uğradığı büyük kayıplardan ötürü siyasi ve hukuki sorumluluk almaktan kaçınmayı hedeflediğini değerlendiriyorlar.
Trump tekrar iktidara gelmeden önce, Hamas ve Lübnan Hizbullahı’nın ağır darbeler almasıyla, özellikle Şam rejiminin beklenmedik şekilde el değiştirmesi sonrasında, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik yapı önemli değişiklikler gösterdi. Bir yılı aşkın süredir devam eden “Altıncı Orta Doğu Savaşı” sanki sona eriyormuş gibi görünüyordu. İsrail-Filistin tarafları, Amerika, Arap dünyası ve hatta uluslararası toplumun odak noktası, çok boyutlu şekilde Gazze’nin yeniden inşasına kaymıştı. Husiler de bir dönem Kızıldeniz bölgesindeki İsrail hedeflerine yönelik saldırılarına ara verdi. Ancak, Gazze’de ikinci tur ateşkes müzakerelerinin başarısız olması ve yeni çatışmaların patlak vermesi, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın sadece bir duraklama dönemine girdiğini, aslında henüz tamamen sona ermediğini, şu anda ana savaş alanı ve temel rakibin değiştiği yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor.
İsrail açısından bakıldığında, İsrail ordusunun bir yılı aşkın süredir tüm gücüyle yürüttüğü güney seferi sonucunda Hamas büyük ölçüde çökertildi; ardından iki aylık yoğun kuzey harekâtı ile Hizbullah’a ağır darbeler indirildi ve beklenmedik şekilde Beşar Esad rejimi çöktü, “Şii Hilali”nin kuzeybatı kanadı tamamen düştü. Üçüncü aşamadaki kilit hedef, Gazze’de Hamas’ın varlığını kökten ortadan kaldırmak ve Amerika’nın eliyle Hamas’a güçlü destek veren Husiler ile İran’ı ağır şekilde vurmak.
Hamas’ın bakış açısından, lider kadrosunun büyük kısmı ve ana savaş gücünü kaybetmiş, Filistin halkı da büyük bedeller ödemiş olsa da, Hamas yönetim temelini ve mücadele meşruiyetini yitirmemiştir. Hâlâ Gazze’nin yeri doldurulamaz etkin yöneticisidir. Birinci aşamadaki ateşkesten sonra Hamas, binlerce polis ve güvenlik görevlisini sokaklara çıkararak düzeni sağladı, bu da gücünün hâlâ var olduğunu, kolay kolay sahneden çekilmeyeceğini ve “meşru direniş” ile “Filistin davası” bayraklarını yüksek tutarak Gazze’yi savunmaya ve yeni dönemde Gazze’nin siyasi, güvenlik ve ekonomik yeniden inşasına katılmaya istekli olduğunu gösterdi.
Amerika açısından, Trump İsrail’in savaş arabasına uzun süre bağlanmak istemiyor. Ancak ulusal çıkarlar, kişisel dostluklar ve dini inançlar nedeniyle, Netanyahu hükümeti ile İsrail’i korumak ve kollamak zorunda kalıyor. Bu yüzden Trump, Filistinlilere ve Arap dünyasına baskı yapmak için “Gazze’yi boşaltma” planını devreye soktu, Husilere karşı ağır darbeler indirerek İsrail üzerindeki baskıyı hafifletti ve İran’a açık şekilde uyarı ve tehditlerde bulunarak—ki bu ülke sözde “büyük destekçi” olarak görülüyor—nihai olarak İsrail-Filistin savaşını durdurmak, Orta Doğu’da tansiyonu düşürmek ve Amerika’nın bölgeye olan yoğun ilgisini azaltmak istiyor.
İran açısından bakıldığında, bir yılı aşkın süren “Altıncı Orta Doğu Savaşı” yalnızca İsrail ile iki kez doğrudan çatışmaya neden olmadı, aynı zamanda ülkeyi neredeyse tam ölçekli bir savaşa sürükledi. Bununla birlikte, “Şii Hilali” ve “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan jeopolitik çift yapı da derin yaralar aldı. İran, tarihi bir siyasi ve diplomatik yenilgi yaşadı; son kırk yılı aşkın süredir yaptığı tüm yatırımlar ve “Arap Baharı” sonrasındaki nüfuz alanı, neredeyse bir gecede kayboldu. Bu da İran’ın mevcut politikalarının meşruiyetini ve rejimin meşruluğunu tehlikeye atabilir. Son aylarda İran hâlâ sert bir diplomatik duruş sergilemekte, başta Filistin’e destek vermek ve İsrail ile Amerika’ya uyarılarda bulunmak temel söylem olarak öne çıkmakta. Bu ise, tersine İsrail ve Amerika’yı iş birliği yaparak Gazze savaşı çevresinde fırsatı değerlendirmeye ve “Şii Hilali” ile “Direniş Ekseni”ni tamamen ezmeye teşvik etmektedir.
Husiler açısından bakıldığında, ilk hedefleri İran tarzı bir rejim kurmak olduğundan, İran’ın dış politika ve siyasal söylemini ödünç almaları ve sürdürmeleri kaçınılmazdı. Bu da, Filistin bayrağını yükseltmeleri ve Filistin anlatısı çerçevesinde hareket etmeleri gerektiği anlamına geliyor; böylece Şii milis olmaktan kaynaklanan doğuştan gelen dezavantajlarını aşmaya çalışıyorlar. Ancak Husiler, İran’ın sahip olmadığı bir söylem özgüvenine sahipler. Çünkü Filistinliler de, Husiler dahil Yemenliler de aynı kökten gelen Araplardır. Husi hareketi başladığından beri uzun süre sadece hayatta kalmaya çalıştı ve başka meselelerle ilgilenemedi. 2014’te iç savaşın patlak vermesiyle güç kazanmaya başlayan Husiler, uzun süre boyunca Suudi Arabistan ve “İslam Onlusu” tarafından desteklenen uluslararası meşruiyete sahip Yemen hükümetiyle iktidar mücadelesine odaklandılar ve bu yüzden İsrail-Filistin çatışmalarına karşılık verecek ne zamanı ne niyeti oldu.
Ancak artık Husiler, ülkenin üçte birini, nüfusun üçte ikisini ve Kızıldeniz kıyısının üçte ikisini kontrol ederken; başkent Sana ve Hudeyde gibi büyük kentlere sahipken; Suudi Arabistan ve BAE’yi derinlemesine vurabilecek seyir füzeleri ve İHA’lar geliştirirken, liderlerinin vizyonu belirgin şekilde genişledi. Hayalleri büyüdü, jeopolitik iştahları eskisiyle kıyaslanamayacak kadar arttı. Bu nedenle 2023 Ekim’inde Hamas’ın “Aksa Tufanı” saldırısını başlatmasının ardından, Husiler zamanlamayı iyi ayarlayarak askeri eylemlere girişti, resmen “Şii Hilali” ve “Direniş Ekseni”ne katıldı ve Doğu Akdeniz savaş cephesi dışında, Kızıldeniz’de yeni bir savaş alanı açarak “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın büyük güney cephesini oluşturdu.
Belirli bir bakış açısından bakıldığında, “iktidar silahın namlusundan çıkar” anlayışına sıkı sıkıya inanan Husiler, savaşçı yeteneklerine olan güvenleriyle, kabilelerle dolu, halkı sade ama sert olan ve çölün enginliğine sahip anayurtları Yemen’i ikinci bir Afganistan olarak görmektedir. Onlara göre, ABD ne olursa olsun yüz binlerce asker gönderip bir çıkarma harekâtı başlatmaya cesaret edemez; sadece uzun menzilli hava saldırılarına bel bağlayabilir. Oysa bu tür hava saldırıları, Husilerin varlığını tehdit etmediği gibi, tersine bir tür “reklam etkisi” yaratarak, onları küresel kamuoyunda pan-İslamizm ve pan-Arap milliyetçiliğinin yeni kalesi olarak tanıtmaktadır. Bu durum, Husilerin siyasi meşruiyetini, mücadelelerinin haklılığına dair algıyı ve devletin birleşik bir yönetim altına alınmasının gerekliliğini pekiştirmektedir.
Her ne kadar Husiler, Filistin davasına desteklerini, Filistin halkının çektiği acılara duydukları ilgiyi ve Filistin anlatısını kendi idealleri ve intikam hedefleriyle doğrudan ilişkilendirmekte kamuoyu önünde pek açık davranmasalar da, şu sonuç çıkarılabilir: Böylesine büyük çaplı, hatta kendilerini ateşe atabilecek eylemlerde bulunmaları, İsrail ve ABD öncülüğündeki Batılı müttefiklerle karşı karşıya gelmeyi göze almaları, aslında uluslararası toplumu—özellikle de Arap Birliği’ni—Yemen’deki fiili iktidarlarını tanımaya zorlamak içindir. Hedefleri, Yemen’in siyasi yeniden yapılanma sürecinde liderlik rollerinin kabul edilmesi ve sürgündeki hükümete verilen desteğin son bulmasıdır. Dünyanın, Husilerin tek başına yönettiği yeni bir rejimi kabul etmese bile, en azından onların başrolde olduğu bir koalisyon hükümetini desteklemesi gerektiğini düşünmektedirler. Bu şekilde, on yılı aşkın süredir devam eden Yemen iç savaşı ve Kızıldeniz bölgesindeki istikrarsızlık sona erebilir.
Bu açıdan bakıldığında, Gazze’deki savaş ve barış sadece Filistin ile İsrail arasındaki bir mesele değildir; tüm Orta Doğu’nun ve hatta dünya siyasetinin bir parçasıdır. Bu zincirleme düğümü çözmek elbette kolay değildir; ancak en azından Gazze’de bir ateşkes sağlanması, bölgedeki ülkelerin ve siyasi güçlerin kullanabilecekleri bahaneleri ve kozları ortadan kaldırabilir, böylece Orta Doğu’daki liderlerin dikkatlerini kalkınma, işbirliği ve refah gibi daha büyük konulara yöneltmeleri mümkün olabilir.
Öte yandan, Husilerin hâkimiyetinde olan kadim Yemen—bir zamanların “mutlu diyarı”—bugün dünyanın en yoksul ve en geri kalmış ülkelerinden biridir. Husiler, yüzlerce kilometre ötede yaşayan Filistinlileri kurtarmak adına, füze, insansız hava aracı ve çeşitli askeri teçhizat geliştirmeye büyük bütçeler ayırırken, kendi halklarının yoksulluk sınırının altında yaşamayı sürdürmesine razı olmuşlardır. Oysa, ulusal sorumluluk taşıyan hiçbir liderin böyle bir öncelik sıralaması yapmaması gerekir. Fakat devrimci partiler ve devrimciler için, ulusal çapta iktidarı ele geçirmek ve birleşik bir hükümet kurmak, belki de en acil siyasi istek ve görevdir. Husi hareketi ve liderleri de bu büyük iktidar cazibesinden kendilerini kurtarabilmiş değildir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi








