Görüş
Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 2

Sergey Glazyev’in çevirisini yaptığım çok uzun makalesinin ikinci bölümünü aşağıda paylaşıyorum.
Sergey Glazyev
Uzun sosyal ve iktisadi gelişme döngüleri teorisi, Marx tarafından keşfedilen üretici güçlerin evrimiyle üretim ilişkilerinin karşılıklı ilişkisini modern bilimsel anlayışa uygun olarak yeni baştan düşünebilmemize imkân sağlıyor. Onun üretici güçlerin kademeli gelişmesine dair tasavvuru, teknolojik modların yaşam döngülerine uyarlanmalı. Bu döngülerin birbirinin yerini alışı, sermaye birikimi için yeni fırsatlar yaratır ve Marx’ın kapitalizmin sonuyla ilişkilendirdiği ortalama kâr oranının düşme eğiliminin üstesinden gelir. Üretim ilişkileri gerçekten de münferit şekilde değişir ve bunlara devrimci şiddet ve dünya savaşları eşlik eder, zira dünya ekonomik merkezinde iktidardaki elit olgunlaşan değişikliklere engel olur ve üretici güçlerin gelişmesini frenler. Bu suretle beş yüz yıldır dört dünya ekonomik düzeni birbirinin yerini aldı: ticari, ticari-manüfaktür, sömürgeci ve emperyal dünya ekonomik düzenleri. Bunların çekirdeği de sırasıyla İspanya ve İtalya’da, Hollanda’da, Britanya’da, ABD’de ve SSCB’de yatıyordu. Bundan önce dünya, dini bilinç, monarşik bir organizasyon ve Asya üretim tarzıyla geleneksel toplum durumundaydı.
Marx ve Lenin, özel aile işletmelerinin hâkim olduğu sömürgeci dünya ekonomik düzeninin hayat döngüsünü tamamlamasını kapitalizmin sonu olarak kabul etmişlerdi. Büyük Ekim Sosyalist Devrimi gerçekten de emperyal dünya ekonomik düzeninin varyantlarından biri haline gelen yeni bir formasyona geçişe işaret ediyordu. Ama bununla birlikte kapitalist devlet de sosyal devlet olarak yeniden doğdu, özel aile işletmelerinin yerini transnasyonal korporasyonlar aldı, itibari para emisyonu sermaye birikimi ve ekonominin gelişmesi imkânlarını katlayarak genişletti; ekonomi ise üçüncü teknolojik moda (elektrifikasyon) geçerek çok daha efektif hale geldi. Motorizasyon ve organik kimyayla ilişkili dördüncü teknolojik moda geçişe ise bilimsel-teknolojik devrim ve yönetimde (management — H.Y.) insan ilişkileri ekolünün oluşumu eşlik etti. Gelişmiş kapitalist ülkelerde insan sermayesine yapılan yatırımların finansmanı özel sektörün makine ve teçhizata yaptığı yatırımları aştı. Beşinci teknolojik modda ise bilim temel üretici güç haline geliyor; artıdeğerin temel kısmı da bilim insanlarının ve mühendislerin yaratıcı faaliyetiyle ortaya çıkan entelektüel rant karşılığı oluşuyor. Onların motivasyonu için yönetim (management — H.Y.) pratiğinde organik şirket konseptine geçiş gerçekleşiyor; bu konsept emekçilerin ve uzmanların işletmenin gelişmesinin yönetimine katılmasını öngörüyor. Entelektüel sermaye, özellikle enformasyon teknolojisi alanında, ekonominin yüksek teknoloji alanındaki şirketlerin piyasa değerinin başlıca bileşenlerinden biri haline geliyor.
Dolayısıyla, Marx’ın tek bir formasyon olduğunu kabul ettiği kapitalizm beş yüz yıl boyunca dört dönüşüm evresinden geçti; bunların her birinde emekle sermaye arasındaki üretim ilişkileri de temelden değişti. Marx’ın yaşadığı sırada emeğin sermaye tarafından sömürü oranı maksimuma ulaşmıştı; ücretli işçiler gerçekten de meta sayılıyordu, bunların işgücü tarımsal nüfus fazlalığı sonucu aşırı arz edilen emek pazarında satılabilir ve satın alınabilirdi. Marx eğer bu kurumu (köleciliği — H.Y.) antik Roma dönemine izafe etmeseydi, onun yaşadığı dönemin dünya ekonomik sistemi pekâlâ kölecilik olarak adlandırılabilirdi. Sömürgeci dünya ekonomik düzeni döneminde insan ticareti, bu kurumun antik dönemdeki önemini defalarca katlıyordu. Bunu takip eden dünya ekonomik düzeninde emek sendikalarda birleşti, genel oy hakkı ücretli işçilerin menfaatlerini ifade eden siyasi güçlerin ortaya çıkmasını, çalışma mevzuatının kabul edilmesini, sosyal devletin ortaya çıkmasını, hatta ücretli işçilerin temsilcilerinin kapitalist işletmenin yönetimine iştirakini sağladı. İşçilerin ve emekçilerin sınıf mücadelesi devlet tarafından kamu menfaatleri temelinde düzenlenen sosyal ortaklık kurumları temelinde aşıldı.
Bugün artık, dikey olarak entegre edilmiş, itibari para emisyonuyla refinansmanı yapılan, merkezi kontrol altındaki transnasyonal üretim ve teknoloji teşkilatları temelinde kurulmuş olan emperyal dünya ekonomik düzeni düşüştedir. SSCB’nin çökmesinin ardından ABD’nin küresel liderliği de sona eriyor. ÇHC’nde, Hindistan’da, güneydoğu Asya’nın diğer ülkelerinde yeni, stratejik ve indikatif planlamayı piyasa öz-örgütlenmesi ile, para dolaşımında devlet kontrolünü özel işletmelere kredi sağlanmasıyla, altyapı tesisleri üzerinde devlet mülkiyetini rekabete dayanan sektörlerde özel mülkiyetle kombine eden entegral bir dünya ekonomik düzeni meydana geliyor. Bu dünya ekonomik düzeninin çekirdeği ise, sosyalist piyasa ekonomisiyle ÇHC. ÇHC’nin lider pozisyonuna yükselmesi, sosyalist inşanın yeni imkânlarına tanıklık ediyor. Yenilenen sosyalist ideoloji yeni dünya ekonomik düzeninin çekirdeğindeki sosyal-iktisadi yaratıcılığın rehberi haline geliyor. Sosyalizmin bu rönesansının teorik olarak da idrak edilmesi bir ihtiyaç.
Çin sosyalizminde genel ve özel
Çin komünistleri, herkesin takip edebileceği bir rol modeli olma iddiasında bulunmaksızın, son derece uzun vadeli bir stratejik planlama perspektifinde inşa etmekte oldukları sosyalizmin özgüllüğünü devamlı bir şekilde vurguluyorlar. Onlar tarafından yaratılan üretim ilişkileri sisteminin sosyalist bir dünya sisteminin meydana gelmesi için ne ölçüde temel teşkil edebileceğini anlamak için ünlü Çinli akademisyen Çen Enfu’nun (Cheng Enfu — H.Y.) bu sistemin kapitalizmden temel farklılıklarına dair değerlendirmelerine bakalım.
Yazara göre düzenleme sistemi açısından daha fazla piyasacı veya daha fazla planlı ekonominin bulunması sosyalizm ve kapitalizm arasındaki en can alıcı farklılık değildir. Piyasa da sosyalist amaçlarla kullanılabilir ve bu, Çin’deki sosyalist piyasa ekonomisinin uygulamaya konulmasının teorik temelini teşkil eder. Si Tsinpin, piyasa ve devlet arasındaki ilişkiyi şu şekilde nitelemişti: “Sayılan problemlerin bir kısmının çözümü için kaynakların tahsisinde piyasanın rolü tayin edici kılınmalı, ancak bunu yaparken hükümetin rolü de daha açık gösterilmeli.” Hükümet öncelikle, makroekonomide istikrarın korunmasından, kamu hizmetlerinin güçlendirilmesinden ve optimize edilmesinden, eşit rekabetin sağlanmasından, vb. sorumludur. Si Tsinpin ayrıca, “karma mülkiyetli işletmelerin ağırlıkta olduğu temel iktisadi sistemin iyileştirilmesini, sosyal güvenlik fonuna devletin iştirak payının artırılmasını, mali ve vergi sistemi reformlarının derinleştirilmesini de önermişti.”
Çen Enfu’ya göre piyasa ekonomisi sisteminin çekirdeği, iş kararlarının alınmasında işletmelerin özerkliğidir; piyasa düzenlemesi ise “sermaye ve toplum” arasında bir ayrım gözetmez. Piyasa ekonomisi sistemine “sosyalist” kavramının eklenmesi, sosyalizmin temel iktisadi ve siyasi sisteminin piyasa ekonomisi sistemiyle organik olarak birleştirildiği anlamına gelir.
Marksist siyasi iktisat, sosyalizmi kapitalizmden üretim araçları üzerinde mülkiyet ilişkilerine göre ayırır. Çe Enfu da bu ilkeyi takip ediyor ve kamu mülkiyetinin sosyalist Çin’in temel iktisadi sistemini temsil ettiğini ileri sürüyor. Ancak muhtelif devlet dışı ekonomi türevlerinin gelişmesi çok katmanlı üretici güçlerin ve insan kaynaklarının yükseltilmesine, olumlu faktörlerin çekilmesine, istihdamın, yatırımların, bilim ve teknolojinin, büyüme ve açıklığın teşvikine, iç ve dış rekabet kabiliyetinin ve Çin’in milli gücünün yükselmesine yardımcı oluyor.
Çen Enfu, ancak üretim araçları üzerinde kamu mülkiyeti şartlarında işçilerin “emeğin yabancılaşmasından” ve onun olumsuz sonuçlarından kurtulabileceğine, kendi emeğine bağımsız bir ilgiyi ancak bu şartlarda gösterebileceğine ve düzenleme ve kontrol amacıyla devletle bilinçli işbirliği yapabileceğine göndermede bulunuyor ve kamu mülkiyetinin piyasa ekonomisine özel mülkiyetten daha uygun olduğu, kamu mülkiyetinin doğru bir yaklaşımla daha yüksek bir üretim ve adalet seviyesini sağlayabileceği sonucuna varıyor. Devlet işletmelerinin verimsizliğine dair kökleşmiş fikirlerimizle çelişen bu yargının paradoksal niteliğine rağmen bu işletmeler Çin’de özel işletmelerle başarılı bir şekilde rekabet ediyor. Çinli araştırmacıya göre, ekonominin muhtelif mülkiyet biçimleriyle birlikte gelişmesi, ancak bu ekonomide devlet mülkiyetinde bulunan sermayenin baskın bulunması halinde, sosyalist piyasa ekonomisinin iyileştirilmesinde gerçekten efektif olabilir.
ÇKP yönetimi batılı işletme teorilerinden vazgeçilmesini istiyor ve işçilerle mülk sahiplerinin ortak kalkınmanın meyvelerini paylaşabilmeleri için kapsayıcı kalkınma konseptini korporatif bölüşüm uygulamasına dahil ediyor. Genel sekreter Si Tsinpin, kapsayıcı kalkınma konseptini işletme faaliyetlerine ülke çapında, herkesi içeren iştirak, nimetlerin ortak kullanımı ve bölüşümü olarak tanımlamıştı.
Çen Enfu, işçilerin şirket kârının bölüşümüne katılabilmeleri için mikro seviyede köklü bir korporatif bölüşüm sistemi reformu öneriyor. Çen’e göre emek üzerinde mülkiyet hakkı işçilerin kârın bölüşülmesine iştiraki için temel teşkil ediyor. Bir kişinin mülkiyet hakkı ise sadece işletme kârının bölüşülmesi hakkını değil kontrol ve işletme yönetimi hakkını da içermelidir.
Çen Enfu, kapsayıcı kalkınma konseptinde “ortak yararlanma” ve “kalkınma” kavramlarının birbirlerine zıt olmadığını, ancak organik bir kompozisyon oluşturduğunu açıklıyor. Birincisi, ortak yararlanma kalkınmanın hedefidir; “kamu zenginliklerinin” bölüşülmesi, yani kalkınmanın meyvelerinin insanlar arasında akılcı bir bölüşülmesi anlamına gelir. Çin’de sosyalizmin özgüllüğü, kalkınmanın amacının zengin bir azınlık yaratılması değil halka evrensel refaha ulaşma ve refah unsurlarının paylaşılması fırsatı verilmesi olarak belirlenir. Dolayısıyla, ortak yararlanma, Çin özgüllüğünde sosyalizmin temel talebi ve sosyalizmle kapitalizm arasındaki temel farklılıktır. İkincisi, kalkınma ortak yararlanmanın temelidir. Kapsayıcı kalkınma konseptinde “ortak yararlanma” yoksulluğun değil refahın nimetlerinden ve daha iyi bir hayattan ortak yararlanmadır. Bu hedefe erişmek için, Çen’in önerisine göre, “kamu zenginliklerini” daha da büyütmek, kalkınmaya katkıda bulunmaya devam etmek, kalkınmanın nitelik ve etkinliğini yükseltmek, iktisadi, siyasi, kültürel, sosyal ve ekolojik alanlarda halkın artan taleplerini tatmin etmek zaruridir. Çen Enfu, ortak yararlanma ve kalkınmanın birbirini karşılıklı güçlendirdiğini belirtir. Bunların birincisi sadece genel bir refaha yol açmakla kalmaz, kalkınmanın devam etmesine de katkıda bulunur.
Kalkınma vurgusu, Çin komünistleri tarafından inşa edilen bütün üretim ilişkileri sistemine nüfuz ediyor. Nitelikli ortak kullanıma ancak şirket gelişir ve daha yüksek bir değer, iktisadi faydalar yaratırsa erişilebilir. İşletmelerin “kalkınmanın sonuçlarını işçilerin de paylaştığını” kabul etmesi gereklidir. Keza, Çen Enfu’ya göre, işçiler de işletmenin gelişmesine aktif bir şekilde katkıda bulunmalı, işletmenin “gelişmede işçilere dayanabilmesi” için birlikte çalışmalı ve birlikte yaratmalı, işletmenin yüksek bir gelişme seviyesine ulaşmasına yardımcı olmalıdır. Çen, yeni bir kalkınma modelinin temel stratejilerini şekillendirirken bilim ve teknolojinin öncelikli gelişmesi prensibine bağlı kalmanın ve etkinliği yükseltmenin zaruri olduğunu belirtir. Kilit teknolojik alanlarda en kısa zamanda bir atılım gerçekleştirmek için devlet destek sisteminin avantajlarını kullanmak şarttır. Bilim yoğunluklu kalkınmaya yoğunlaşmak, kilit teknolojileri en kısa sürede benimsemek, başka ülkelerden gelen baskı problemini çözmek ve nitelikli bir kalkınmayı teşvik etmek için devlet üniversitelerinin ve devlet araştırma enstitülerinin sahip olduğu avantajlardan eksiksiz yararlanmak gerekmektedir.
Ekonominin yeni teknolojik mod temelinde modernizasyonu ve teknolojik egemenliğe erişilmesi, ÇKP’nin yönetici organlarının stratejik planlama belgelerinin başlıca motifidir. Geçtiğimiz günlerde yapılan ÇKP MK 20’nci bileşim 3’üncü plenumunda yeni teknolojik modun tam teşekküllü yeniden üretim çevrimlerinin oluşturulması görevi tespit edildi; teknolojik atılımları tamamlama, dijital teknolojileri yaygın şekilde uygulamaya sokma, genç yenilikçileri, bilim insanlarını ve mühendisleri her türlü tedbirle teşvik etme hedefi belirlendi. Bunların fikirlerinin ve projelerinin hayata geçirilmesinden büyük faydalar sağlanacaktır. Yetenekleri, seçkin mühendis ve ustaları, yüksek vasıflı işçileri her türlü tedbirle destekleme, birinci sınıf teknik yeterlilik sahibi işgücü oluşturulması hedefleri tespit ediliyor. Eğitim, bilim ve teknolojilerin geliştirilmesi modernleşmenin stratejik temelleri olarak ilan ediliyor. Bu bağlamda devlet mülkiyetine öncelik vurgusu yok; vurgu, devlet tarafından finanse edilen ar-ge’nin performansını maksimize etmek amacıyla, farklı profil, uzmanlık ve ölçekte kuruluşların karşılıklı etkileşimine yapılıyor ve hızlı büyümenin devam etmesinden söz ediliyor. Özel sektörün milli projelerin hayata geçmesine dahil edilmesi, milli ar-ge ve mali altyapıya bağlanması, kredi ve muhtelif devlet desteği biçimlerinin temini zarureti özellikle belirtiliyor.
Plenum kararında, piyasa mekanizmalarının temel amacının mevcut kaynakların azami efektif bölüşümü ve kullanımını temin etmek olduğu belirtiliyor. Aynı zamanda her türden mülkiyet biçimine sahip işletmelerin üretim faktörlerine eşit erişimi de garanti ediliyor. Kilit görev, bunların üretkenliğinin yükseltilmesi olarak ilan ediliyor. Ekonominin reel sektörünün mali ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanan bankacılık sisteminin aktarım mekanizmasının rolü özellikle vurgulanıyor.
Plenum, ekonomik modernleşmeden adil bir şekilde yararlanması gereken insanları odağına alan bir oryantasyona kararlı bağlılık devam ederken, Çin ekonomisinin çağın meydan okuyuşlarına zamanında cevap verme yeteneğini artırmaya, toplumdaki çelişkilerin üstesinden gelmeye odaklanan, yeni bir yüksek nitelikli kalkınma felsefesinin uygulamaya konulduğunu ilan etti. Hayat kalitesinin iyileştirilmesi ve genel refah, iktisadi kalkınmanın temel hedefini teşkil ediyor.
Plenum kararı, devletin iktisadi ve sosyal politikasının tüm alanlarını kapsayan sistemsel ve bütüncül bir stratejik planlama belgesi. Bu bağlamda, mevcut kaynakların olduğu gibi yeni yaratılanların da azami bir şekilde efektif kullanılması amacıyla maliye, para, sanayi, fiyat ve işgücü siyasetinin sinerjisini güçlendirme zarureti vurgulanıyor. 2035’e kadar yüksek nitelikli sosyalist piyasa ekonomisinin inşasının tamamlanması, Çin özgüllüklerine uygun sosyalizm sisteminin daha da iyileştirilmesi, yüzyılın ortasına kadar büyük, çağdaş bir sosyalist devletin sağlam temellerini kurmak için sosyalist modernizasyon planlarının hayata geçirilmesi hedefleri konuluyor.
Çin ekonomik mucizesi, Çen Enfu’nun, sosyalist inşa ve piyasa ekonomisi kombinasyonunun “piyasanın başarısızlıklarının” üstesinden etkili bir şekilde gelebileceği ve bunları telafi edebileceği, bunu yaparken kaynak tahsisinde kapitalist piyasa ekonomisiyle karşılaştırılamayacak derecede bir verimlilik sağlanması temelinde piyasa ekonomisinin avantajlarını geliştirmeyi teşvik edebileceğine dair genel vargısının gerçekçiliğini de kanıtladı. Özellikle, sosyalist milli ekonominin planlı ve orantılı gelişmesi kanunu, piyasa ekonomisinde kaynak tahsisinde kendiliğindenliğin ve hesapsızlığın eksiklerinin üstesinden gelmeye katkıda bulunuyor; temel sosyalist değerler de merkantilizm ve egoizm üzerine kurulu piyasa ekonomisinin eksiklerinin üstesinden gelmeye katkıda bulunuyor. Si Tsinpin her zaman, Çin sosyalizm modelinin özgüllüğünü vurgular ve bunu geleneksel değerlerle ilişkilendirir: “Temel sosyalist değerler, Çin’in üstün geleneksel kültüründen miras kalan genlerdir. Çin’in seçkin geleneksel kültürünün ‘hayat veren öz suyunu özümsemek’ zaruridir… Yurtseverlik, insan odaklılık, kendini yetiştirme, uyum, güven, erdem ve eşitlik konseptleri Çin milletinin nesilden nesle gelişimi boyunca şekillenmiştir. Bunlar zamanla birlikte gelişmeye devam ediyorlar, kesintisizlik ve istikrar taşıyorlar ve asla yok olmayacak kendi zamansal değerleri var.”
Ancak hem bu değerlerin hem de ÇKP liderlerinin genel tutumlarının anlamlı bir analizi, ÇHC’nde üretim ilişkileri sisteminin sadece sunumları açısından özgül olduğunu ileri sürmeye imkân verir. Bunlar esasen sosyokültürel özellikleri açısından farklı herhangi bir ülkede de hayata geçirilebilir. Eğer SSCB kendi talimata dayalı yönetim modelini bütün bağımlı ülkelere dayatmasaydı bu model diğerlerinden farklı olarak özgül Sovyet modeli olarak yorumlanabilirdi. Liderliği kendi sosyalist inşa modelini inşa eden Yugoslavya örneği bunu doğrular. Ancak emperyal dünya ekonomik düzeninin bu şekilde adlandırılmasının nedeni, bu düzenin iki kutbunun (SSCB ve ABD) bağımlı ülkelere kendi yönetim modellerini dayatarak kendi nüfuz alanlarını fraktal ilkeye göre tesis etmiş olmasıdır. Bunlar siyasi açıdan taban tabana farklı olsalar da seri üretimin örgütlenmesi, itibari paranın kullanılması, halkın eğitimi, bilimin rolü vb. açısından değişmeyen özelliklere sahiptiler.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum











