Görüş
Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 2

Sergey Glazyev’in çevirisini yaptığım çok uzun makalesinin ikinci bölümünü aşağıda paylaşıyorum.
Sergey Glazyev
Uzun sosyal ve iktisadi gelişme döngüleri teorisi, Marx tarafından keşfedilen üretici güçlerin evrimiyle üretim ilişkilerinin karşılıklı ilişkisini modern bilimsel anlayışa uygun olarak yeni baştan düşünebilmemize imkân sağlıyor. Onun üretici güçlerin kademeli gelişmesine dair tasavvuru, teknolojik modların yaşam döngülerine uyarlanmalı. Bu döngülerin birbirinin yerini alışı, sermaye birikimi için yeni fırsatlar yaratır ve Marx’ın kapitalizmin sonuyla ilişkilendirdiği ortalama kâr oranının düşme eğiliminin üstesinden gelir. Üretim ilişkileri gerçekten de münferit şekilde değişir ve bunlara devrimci şiddet ve dünya savaşları eşlik eder, zira dünya ekonomik merkezinde iktidardaki elit olgunlaşan değişikliklere engel olur ve üretici güçlerin gelişmesini frenler. Bu suretle beş yüz yıldır dört dünya ekonomik düzeni birbirinin yerini aldı: ticari, ticari-manüfaktür, sömürgeci ve emperyal dünya ekonomik düzenleri. Bunların çekirdeği de sırasıyla İspanya ve İtalya’da, Hollanda’da, Britanya’da, ABD’de ve SSCB’de yatıyordu. Bundan önce dünya, dini bilinç, monarşik bir organizasyon ve Asya üretim tarzıyla geleneksel toplum durumundaydı.
Marx ve Lenin, özel aile işletmelerinin hâkim olduğu sömürgeci dünya ekonomik düzeninin hayat döngüsünü tamamlamasını kapitalizmin sonu olarak kabul etmişlerdi. Büyük Ekim Sosyalist Devrimi gerçekten de emperyal dünya ekonomik düzeninin varyantlarından biri haline gelen yeni bir formasyona geçişe işaret ediyordu. Ama bununla birlikte kapitalist devlet de sosyal devlet olarak yeniden doğdu, özel aile işletmelerinin yerini transnasyonal korporasyonlar aldı, itibari para emisyonu sermaye birikimi ve ekonominin gelişmesi imkânlarını katlayarak genişletti; ekonomi ise üçüncü teknolojik moda (elektrifikasyon) geçerek çok daha efektif hale geldi. Motorizasyon ve organik kimyayla ilişkili dördüncü teknolojik moda geçişe ise bilimsel-teknolojik devrim ve yönetimde (management — H.Y.) insan ilişkileri ekolünün oluşumu eşlik etti. Gelişmiş kapitalist ülkelerde insan sermayesine yapılan yatırımların finansmanı özel sektörün makine ve teçhizata yaptığı yatırımları aştı. Beşinci teknolojik modda ise bilim temel üretici güç haline geliyor; artıdeğerin temel kısmı da bilim insanlarının ve mühendislerin yaratıcı faaliyetiyle ortaya çıkan entelektüel rant karşılığı oluşuyor. Onların motivasyonu için yönetim (management — H.Y.) pratiğinde organik şirket konseptine geçiş gerçekleşiyor; bu konsept emekçilerin ve uzmanların işletmenin gelişmesinin yönetimine katılmasını öngörüyor. Entelektüel sermaye, özellikle enformasyon teknolojisi alanında, ekonominin yüksek teknoloji alanındaki şirketlerin piyasa değerinin başlıca bileşenlerinden biri haline geliyor.
Dolayısıyla, Marx’ın tek bir formasyon olduğunu kabul ettiği kapitalizm beş yüz yıl boyunca dört dönüşüm evresinden geçti; bunların her birinde emekle sermaye arasındaki üretim ilişkileri de temelden değişti. Marx’ın yaşadığı sırada emeğin sermaye tarafından sömürü oranı maksimuma ulaşmıştı; ücretli işçiler gerçekten de meta sayılıyordu, bunların işgücü tarımsal nüfus fazlalığı sonucu aşırı arz edilen emek pazarında satılabilir ve satın alınabilirdi. Marx eğer bu kurumu (köleciliği — H.Y.) antik Roma dönemine izafe etmeseydi, onun yaşadığı dönemin dünya ekonomik sistemi pekâlâ kölecilik olarak adlandırılabilirdi. Sömürgeci dünya ekonomik düzeni döneminde insan ticareti, bu kurumun antik dönemdeki önemini defalarca katlıyordu. Bunu takip eden dünya ekonomik düzeninde emek sendikalarda birleşti, genel oy hakkı ücretli işçilerin menfaatlerini ifade eden siyasi güçlerin ortaya çıkmasını, çalışma mevzuatının kabul edilmesini, sosyal devletin ortaya çıkmasını, hatta ücretli işçilerin temsilcilerinin kapitalist işletmenin yönetimine iştirakini sağladı. İşçilerin ve emekçilerin sınıf mücadelesi devlet tarafından kamu menfaatleri temelinde düzenlenen sosyal ortaklık kurumları temelinde aşıldı.
Bugün artık, dikey olarak entegre edilmiş, itibari para emisyonuyla refinansmanı yapılan, merkezi kontrol altındaki transnasyonal üretim ve teknoloji teşkilatları temelinde kurulmuş olan emperyal dünya ekonomik düzeni düşüştedir. SSCB’nin çökmesinin ardından ABD’nin küresel liderliği de sona eriyor. ÇHC’nde, Hindistan’da, güneydoğu Asya’nın diğer ülkelerinde yeni, stratejik ve indikatif planlamayı piyasa öz-örgütlenmesi ile, para dolaşımında devlet kontrolünü özel işletmelere kredi sağlanmasıyla, altyapı tesisleri üzerinde devlet mülkiyetini rekabete dayanan sektörlerde özel mülkiyetle kombine eden entegral bir dünya ekonomik düzeni meydana geliyor. Bu dünya ekonomik düzeninin çekirdeği ise, sosyalist piyasa ekonomisiyle ÇHC. ÇHC’nin lider pozisyonuna yükselmesi, sosyalist inşanın yeni imkânlarına tanıklık ediyor. Yenilenen sosyalist ideoloji yeni dünya ekonomik düzeninin çekirdeğindeki sosyal-iktisadi yaratıcılığın rehberi haline geliyor. Sosyalizmin bu rönesansının teorik olarak da idrak edilmesi bir ihtiyaç.
Çin sosyalizminde genel ve özel
Çin komünistleri, herkesin takip edebileceği bir rol modeli olma iddiasında bulunmaksızın, son derece uzun vadeli bir stratejik planlama perspektifinde inşa etmekte oldukları sosyalizmin özgüllüğünü devamlı bir şekilde vurguluyorlar. Onlar tarafından yaratılan üretim ilişkileri sisteminin sosyalist bir dünya sisteminin meydana gelmesi için ne ölçüde temel teşkil edebileceğini anlamak için ünlü Çinli akademisyen Çen Enfu’nun (Cheng Enfu — H.Y.) bu sistemin kapitalizmden temel farklılıklarına dair değerlendirmelerine bakalım.
Yazara göre düzenleme sistemi açısından daha fazla piyasacı veya daha fazla planlı ekonominin bulunması sosyalizm ve kapitalizm arasındaki en can alıcı farklılık değildir. Piyasa da sosyalist amaçlarla kullanılabilir ve bu, Çin’deki sosyalist piyasa ekonomisinin uygulamaya konulmasının teorik temelini teşkil eder. Si Tsinpin, piyasa ve devlet arasındaki ilişkiyi şu şekilde nitelemişti: “Sayılan problemlerin bir kısmının çözümü için kaynakların tahsisinde piyasanın rolü tayin edici kılınmalı, ancak bunu yaparken hükümetin rolü de daha açık gösterilmeli.” Hükümet öncelikle, makroekonomide istikrarın korunmasından, kamu hizmetlerinin güçlendirilmesinden ve optimize edilmesinden, eşit rekabetin sağlanmasından, vb. sorumludur. Si Tsinpin ayrıca, “karma mülkiyetli işletmelerin ağırlıkta olduğu temel iktisadi sistemin iyileştirilmesini, sosyal güvenlik fonuna devletin iştirak payının artırılmasını, mali ve vergi sistemi reformlarının derinleştirilmesini de önermişti.”
Çen Enfu’ya göre piyasa ekonomisi sisteminin çekirdeği, iş kararlarının alınmasında işletmelerin özerkliğidir; piyasa düzenlemesi ise “sermaye ve toplum” arasında bir ayrım gözetmez. Piyasa ekonomisi sistemine “sosyalist” kavramının eklenmesi, sosyalizmin temel iktisadi ve siyasi sisteminin piyasa ekonomisi sistemiyle organik olarak birleştirildiği anlamına gelir.
Marksist siyasi iktisat, sosyalizmi kapitalizmden üretim araçları üzerinde mülkiyet ilişkilerine göre ayırır. Çe Enfu da bu ilkeyi takip ediyor ve kamu mülkiyetinin sosyalist Çin’in temel iktisadi sistemini temsil ettiğini ileri sürüyor. Ancak muhtelif devlet dışı ekonomi türevlerinin gelişmesi çok katmanlı üretici güçlerin ve insan kaynaklarının yükseltilmesine, olumlu faktörlerin çekilmesine, istihdamın, yatırımların, bilim ve teknolojinin, büyüme ve açıklığın teşvikine, iç ve dış rekabet kabiliyetinin ve Çin’in milli gücünün yükselmesine yardımcı oluyor.
Çen Enfu, ancak üretim araçları üzerinde kamu mülkiyeti şartlarında işçilerin “emeğin yabancılaşmasından” ve onun olumsuz sonuçlarından kurtulabileceğine, kendi emeğine bağımsız bir ilgiyi ancak bu şartlarda gösterebileceğine ve düzenleme ve kontrol amacıyla devletle bilinçli işbirliği yapabileceğine göndermede bulunuyor ve kamu mülkiyetinin piyasa ekonomisine özel mülkiyetten daha uygun olduğu, kamu mülkiyetinin doğru bir yaklaşımla daha yüksek bir üretim ve adalet seviyesini sağlayabileceği sonucuna varıyor. Devlet işletmelerinin verimsizliğine dair kökleşmiş fikirlerimizle çelişen bu yargının paradoksal niteliğine rağmen bu işletmeler Çin’de özel işletmelerle başarılı bir şekilde rekabet ediyor. Çinli araştırmacıya göre, ekonominin muhtelif mülkiyet biçimleriyle birlikte gelişmesi, ancak bu ekonomide devlet mülkiyetinde bulunan sermayenin baskın bulunması halinde, sosyalist piyasa ekonomisinin iyileştirilmesinde gerçekten efektif olabilir.
ÇKP yönetimi batılı işletme teorilerinden vazgeçilmesini istiyor ve işçilerle mülk sahiplerinin ortak kalkınmanın meyvelerini paylaşabilmeleri için kapsayıcı kalkınma konseptini korporatif bölüşüm uygulamasına dahil ediyor. Genel sekreter Si Tsinpin, kapsayıcı kalkınma konseptini işletme faaliyetlerine ülke çapında, herkesi içeren iştirak, nimetlerin ortak kullanımı ve bölüşümü olarak tanımlamıştı.
Çen Enfu, işçilerin şirket kârının bölüşümüne katılabilmeleri için mikro seviyede köklü bir korporatif bölüşüm sistemi reformu öneriyor. Çen’e göre emek üzerinde mülkiyet hakkı işçilerin kârın bölüşülmesine iştiraki için temel teşkil ediyor. Bir kişinin mülkiyet hakkı ise sadece işletme kârının bölüşülmesi hakkını değil kontrol ve işletme yönetimi hakkını da içermelidir.
Çen Enfu, kapsayıcı kalkınma konseptinde “ortak yararlanma” ve “kalkınma” kavramlarının birbirlerine zıt olmadığını, ancak organik bir kompozisyon oluşturduğunu açıklıyor. Birincisi, ortak yararlanma kalkınmanın hedefidir; “kamu zenginliklerinin” bölüşülmesi, yani kalkınmanın meyvelerinin insanlar arasında akılcı bir bölüşülmesi anlamına gelir. Çin’de sosyalizmin özgüllüğü, kalkınmanın amacının zengin bir azınlık yaratılması değil halka evrensel refaha ulaşma ve refah unsurlarının paylaşılması fırsatı verilmesi olarak belirlenir. Dolayısıyla, ortak yararlanma, Çin özgüllüğünde sosyalizmin temel talebi ve sosyalizmle kapitalizm arasındaki temel farklılıktır. İkincisi, kalkınma ortak yararlanmanın temelidir. Kapsayıcı kalkınma konseptinde “ortak yararlanma” yoksulluğun değil refahın nimetlerinden ve daha iyi bir hayattan ortak yararlanmadır. Bu hedefe erişmek için, Çen’in önerisine göre, “kamu zenginliklerini” daha da büyütmek, kalkınmaya katkıda bulunmaya devam etmek, kalkınmanın nitelik ve etkinliğini yükseltmek, iktisadi, siyasi, kültürel, sosyal ve ekolojik alanlarda halkın artan taleplerini tatmin etmek zaruridir. Çen Enfu, ortak yararlanma ve kalkınmanın birbirini karşılıklı güçlendirdiğini belirtir. Bunların birincisi sadece genel bir refaha yol açmakla kalmaz, kalkınmanın devam etmesine de katkıda bulunur.
Kalkınma vurgusu, Çin komünistleri tarafından inşa edilen bütün üretim ilişkileri sistemine nüfuz ediyor. Nitelikli ortak kullanıma ancak şirket gelişir ve daha yüksek bir değer, iktisadi faydalar yaratırsa erişilebilir. İşletmelerin “kalkınmanın sonuçlarını işçilerin de paylaştığını” kabul etmesi gereklidir. Keza, Çen Enfu’ya göre, işçiler de işletmenin gelişmesine aktif bir şekilde katkıda bulunmalı, işletmenin “gelişmede işçilere dayanabilmesi” için birlikte çalışmalı ve birlikte yaratmalı, işletmenin yüksek bir gelişme seviyesine ulaşmasına yardımcı olmalıdır. Çen, yeni bir kalkınma modelinin temel stratejilerini şekillendirirken bilim ve teknolojinin öncelikli gelişmesi prensibine bağlı kalmanın ve etkinliği yükseltmenin zaruri olduğunu belirtir. Kilit teknolojik alanlarda en kısa zamanda bir atılım gerçekleştirmek için devlet destek sisteminin avantajlarını kullanmak şarttır. Bilim yoğunluklu kalkınmaya yoğunlaşmak, kilit teknolojileri en kısa sürede benimsemek, başka ülkelerden gelen baskı problemini çözmek ve nitelikli bir kalkınmayı teşvik etmek için devlet üniversitelerinin ve devlet araştırma enstitülerinin sahip olduğu avantajlardan eksiksiz yararlanmak gerekmektedir.
Ekonominin yeni teknolojik mod temelinde modernizasyonu ve teknolojik egemenliğe erişilmesi, ÇKP’nin yönetici organlarının stratejik planlama belgelerinin başlıca motifidir. Geçtiğimiz günlerde yapılan ÇKP MK 20’nci bileşim 3’üncü plenumunda yeni teknolojik modun tam teşekküllü yeniden üretim çevrimlerinin oluşturulması görevi tespit edildi; teknolojik atılımları tamamlama, dijital teknolojileri yaygın şekilde uygulamaya sokma, genç yenilikçileri, bilim insanlarını ve mühendisleri her türlü tedbirle teşvik etme hedefi belirlendi. Bunların fikirlerinin ve projelerinin hayata geçirilmesinden büyük faydalar sağlanacaktır. Yetenekleri, seçkin mühendis ve ustaları, yüksek vasıflı işçileri her türlü tedbirle destekleme, birinci sınıf teknik yeterlilik sahibi işgücü oluşturulması hedefleri tespit ediliyor. Eğitim, bilim ve teknolojilerin geliştirilmesi modernleşmenin stratejik temelleri olarak ilan ediliyor. Bu bağlamda devlet mülkiyetine öncelik vurgusu yok; vurgu, devlet tarafından finanse edilen ar-ge’nin performansını maksimize etmek amacıyla, farklı profil, uzmanlık ve ölçekte kuruluşların karşılıklı etkileşimine yapılıyor ve hızlı büyümenin devam etmesinden söz ediliyor. Özel sektörün milli projelerin hayata geçmesine dahil edilmesi, milli ar-ge ve mali altyapıya bağlanması, kredi ve muhtelif devlet desteği biçimlerinin temini zarureti özellikle belirtiliyor.
Plenum kararında, piyasa mekanizmalarının temel amacının mevcut kaynakların azami efektif bölüşümü ve kullanımını temin etmek olduğu belirtiliyor. Aynı zamanda her türden mülkiyet biçimine sahip işletmelerin üretim faktörlerine eşit erişimi de garanti ediliyor. Kilit görev, bunların üretkenliğinin yükseltilmesi olarak ilan ediliyor. Ekonominin reel sektörünün mali ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanan bankacılık sisteminin aktarım mekanizmasının rolü özellikle vurgulanıyor.
Plenum, ekonomik modernleşmeden adil bir şekilde yararlanması gereken insanları odağına alan bir oryantasyona kararlı bağlılık devam ederken, Çin ekonomisinin çağın meydan okuyuşlarına zamanında cevap verme yeteneğini artırmaya, toplumdaki çelişkilerin üstesinden gelmeye odaklanan, yeni bir yüksek nitelikli kalkınma felsefesinin uygulamaya konulduğunu ilan etti. Hayat kalitesinin iyileştirilmesi ve genel refah, iktisadi kalkınmanın temel hedefini teşkil ediyor.
Plenum kararı, devletin iktisadi ve sosyal politikasının tüm alanlarını kapsayan sistemsel ve bütüncül bir stratejik planlama belgesi. Bu bağlamda, mevcut kaynakların olduğu gibi yeni yaratılanların da azami bir şekilde efektif kullanılması amacıyla maliye, para, sanayi, fiyat ve işgücü siyasetinin sinerjisini güçlendirme zarureti vurgulanıyor. 2035’e kadar yüksek nitelikli sosyalist piyasa ekonomisinin inşasının tamamlanması, Çin özgüllüklerine uygun sosyalizm sisteminin daha da iyileştirilmesi, yüzyılın ortasına kadar büyük, çağdaş bir sosyalist devletin sağlam temellerini kurmak için sosyalist modernizasyon planlarının hayata geçirilmesi hedefleri konuluyor.
Çin ekonomik mucizesi, Çen Enfu’nun, sosyalist inşa ve piyasa ekonomisi kombinasyonunun “piyasanın başarısızlıklarının” üstesinden etkili bir şekilde gelebileceği ve bunları telafi edebileceği, bunu yaparken kaynak tahsisinde kapitalist piyasa ekonomisiyle karşılaştırılamayacak derecede bir verimlilik sağlanması temelinde piyasa ekonomisinin avantajlarını geliştirmeyi teşvik edebileceğine dair genel vargısının gerçekçiliğini de kanıtladı. Özellikle, sosyalist milli ekonominin planlı ve orantılı gelişmesi kanunu, piyasa ekonomisinde kaynak tahsisinde kendiliğindenliğin ve hesapsızlığın eksiklerinin üstesinden gelmeye katkıda bulunuyor; temel sosyalist değerler de merkantilizm ve egoizm üzerine kurulu piyasa ekonomisinin eksiklerinin üstesinden gelmeye katkıda bulunuyor. Si Tsinpin her zaman, Çin sosyalizm modelinin özgüllüğünü vurgular ve bunu geleneksel değerlerle ilişkilendirir: “Temel sosyalist değerler, Çin’in üstün geleneksel kültüründen miras kalan genlerdir. Çin’in seçkin geleneksel kültürünün ‘hayat veren öz suyunu özümsemek’ zaruridir… Yurtseverlik, insan odaklılık, kendini yetiştirme, uyum, güven, erdem ve eşitlik konseptleri Çin milletinin nesilden nesle gelişimi boyunca şekillenmiştir. Bunlar zamanla birlikte gelişmeye devam ediyorlar, kesintisizlik ve istikrar taşıyorlar ve asla yok olmayacak kendi zamansal değerleri var.”
Ancak hem bu değerlerin hem de ÇKP liderlerinin genel tutumlarının anlamlı bir analizi, ÇHC’nde üretim ilişkileri sisteminin sadece sunumları açısından özgül olduğunu ileri sürmeye imkân verir. Bunlar esasen sosyokültürel özellikleri açısından farklı herhangi bir ülkede de hayata geçirilebilir. Eğer SSCB kendi talimata dayalı yönetim modelini bütün bağımlı ülkelere dayatmasaydı bu model diğerlerinden farklı olarak özgül Sovyet modeli olarak yorumlanabilirdi. Liderliği kendi sosyalist inşa modelini inşa eden Yugoslavya örneği bunu doğrular. Ancak emperyal dünya ekonomik düzeninin bu şekilde adlandırılmasının nedeni, bu düzenin iki kutbunun (SSCB ve ABD) bağımlı ülkelere kendi yönetim modellerini dayatarak kendi nüfuz alanlarını fraktal ilkeye göre tesis etmiş olmasıdır. Bunlar siyasi açıdan taban tabana farklı olsalar da seri üretimin örgütlenmesi, itibari paranın kullanılması, halkın eğitimi, bilimin rolü vb. açısından değişmeyen özelliklere sahiptiler.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor











