Bizi Takip Edin

Diplomasi

Afrika’da AB-Çin rekabeti yoğunlaşıyor

Yayınlanma

Güney Afrika’da, stratejik hammaddelere erişim konusunda Çin, ABD ve AB arasındaki rekabet giderek şiddetleniyor.

German Foreign Policy’deki analize göre Zambiya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki bakır kuşağından Angola’nın Atlantik kıyısındaki Lobito limanına uzanan demiryolu bağlantısı olan “Lobito Koridoru”, bu bağlamda şu anda kilit bir rol oynuyor.

Bu altyapı projesi, Avrupa Küresel Geçit Stratejisi’nin (Global Gateway) en önemli girişimlerinden biri olarak kabul ediliyor ve Brüksel’in yanı sıra bu bölgeye yatırım yapan Washington tarafından da Çin’e olan bağımlılığı azaltmak için bir araç olarak görülüyor. 

Gelecekte bataryaların, elektrikli araçların, dijital teknolojilerin ve askeri teçhizatın üretimi için gerekli olan bakır, kobalt, lityum ve diğer hammaddeler bu güzergâh üzerinden batıya taşınacak. 

Bu girişim, Afrika’daki hammaddelerin ihracata açılması amacıyla sömürge döneminde inşa edilen altyapıyı temel alıyor.

Eleştirmenler ise Lobito Koridoru’nun genişletilmesinin, mevcut hammadde çıkarma şekillerini yeni koşullar altında sürdürdüğünü savunuyor.

Kuaş ve Yol’a karşı Küresel Geçit

Avrupa Komisyonu, Eylül 2021’de “Global Gateway” programını onayladı.

Bu program kapsamında 2027 yılına kadar Afrika, Asya, Okyanusya, Güneydoğu Avrupa ile Güney ve Orta Amerika’daki ülkelerdeki altyapı projelerine yaklaşık 300 milyar avro yatırım yapılması planlanıyor.

Program, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı bir girişim olarak görülüyor.

Bu bağlamda temel hedeflerden biri, Avrupa’ya yapılan kritik hammadde ithalatının çeşitlendirilmesi. Özellikle amaç, Çin’den gelen hammaddelere olan bağımlılığı azaltmak.

Mayıs 2026’nın sonlarında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında Federal Ekonomi Bakanı Katherina Reiche (CDU), kritik hammaddelere ve nadir toprak elementlerine güvenilir erişimin önemini vurguladı. Almanya’nın Çin’e en fazla bağımlı olduğu alan tam da bu.

Afrika rekabetinin gözdesi: Lobito Koridoru

Sömürge dönemi altyapısı aynen korunuyor

Bunun en iyi örneği, Zambiya-Güney Kongo bakır kuşağının kenarından Angola’daki Lobito limanına uzanan 1.300 kilometre uzunluğundaki “Lobito Koridoru.”

Bu ticaret koridorunun temel altyapısı, Avrupa sömürgeciliğinin doruk noktasında, 1902 gibi erken bir tarihte, liman kenti Lobito’dan doğuya doğru, bugünkü Angola topraklarından geçen ve Güney Kongo ile Zambiya’nın bakır zengini bölgelerine ulaşımı sağlamak amacıyla inşa edilen Benguela Demiryolu ile kuruldu.

1931 yılında, ilk demiryolu hattının tamamlanmasının ardından, İngiliz madencilik ve demiryolu şirketi Tanganyika Concessions, 99 yıllık imtiyaz hakkını Portekiz’in Angola kolonisine devretti. 

İmtiyaz süresi 2001 yılında sona erdi; bunun ardından o zamana kadar Portekizli yetkililer tarafından kontrol edilen altyapı, Angola hükümetine devredildi.

2030 yılına kadar bu güzergâh üzerinden yıllık bir milyon metrik ton bakırın taşınması bekleniyor.

Hem AB hem de ABD, Afrika hammadde sektöründe Çin’in güçlü konumuna karşı koymak için özellikle Lobito Koridoru’na güveniyor.

Tahminlere göre, küresel kobalt üretiminin yaklaşık üçte ikisi, Çinli şirketlerin madencilik alanında özellikle aktif olduğu Kongo’dan geliyor.

Çin ayrıca küresel kobalt işleme hacminin yaklaşık yüzde 75’ini oluşturuyor.

Lobito’ya uzanan sömürge döneminden kalma demiryolu hattı, şimdiye kadar esas olarak Tanzanya üzerinden doğuya ihraç edilen bakır, kobalt ve diğer hammaddelerin bunun yerine batıya taşınmasını ve Çin yerine Avrupa veya Kuzey Amerika’da işlenmesini sağlamayı amaçlıyor.

Çin’in Afrika hegemonyasını kırmak için Batı Bloku’ndan hamle: Lobito Koridoru

Avrupa elektrikli dönüşüm için Çin’den kurtulmak istiyor

Bölge, bakır ve kobaltın yanı sıra, sahip olduğu büyük lityum, koltan, nikel ve nadir toprak elementleri yatakları nedeniyle de önemli bir iktisadi öneme sahip.

Bunlar, elektrikli araç aküleri, sabit akü depolama sistemleri ve savaş uçakları için gerekli alaşımların üretiminde kullanılan hammaddeler.

AB, bugüne kadar bu hammaddelerin çoğunu Çin’den temin etmişti. Lobito Koridoru üzerinde yer alan Angola’nın Luau kentindeki yeni lojistik merkezine yapılan stratejik yatırım, bu bağımlılığı azaltmayı amaçlıyor.

Lobito Koridoru’ndaki demiryolu hattı halihazırda bir Avrupa konsorsiyumu tarafından işletiliyor.

Konsorsiyumda İsviçreli emtia tüccarı Trafigura, Portekizli inşaat grubu Mota-Engil ve Belçikalı demiryolu şirketi Vecturis yer alıyor.

Fakat madenlerin çoğunluğu hâlâ Çin’in kontrolü altında: Kongo’da 33 kobalt ihracatçısı şirketten 24’ü Çin güdümünde.

“Lobito Koridoru” AB-ABD ortaklığında inşa ediliyor

AB’nin Lobito Koridoru üzerindeki kontrolü ele geçirme çabaları, ABD’nin benzer çabalarıyla paralel ilerliyor.

ABD, 2022 yılının başlarında AB ve diğer G7 üye devletleriyle, G7’nin Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı (PGII) girişiminin bir parçası olarak, önümüzdeki beş yıl içinde dünya çapındaki altyapı projeleri için 600 milyar dolardan fazla kaynak seferber etmek üzere bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Lobito Koridoru, ulaşım verimliliğini artırmak amacıyla tasarlanmış Güney Afrika’daki beş temel ticaret, transit ve kalkınma güzergâhından biri.

ABD Başkanı Joe Biden yönetimi esnasında, G7’nin PGII projesi çatısı altında Lobito Koridoru’na yönelik finansman, Global Gateway ile işbirliği içinde bir amiral gemisi proje olarak başlatılmıştı.

AB de Lobito Koridoru’nun genişletilmesini kritik projelerden biri olarak görüyor. Brüksel, bu amaçla iki milyar avrodan fazla yatırım sağlıyor.

Bu finansman daha da artırılabilir: 2028’de başlayacak bir sonraki AB bütçesi, kalkınma ve dış yardım için mevcut bütçenin neredeyse iki katı büyüklüğünde bir bütçe öngörüyor; 108 milyar avro yerine 200 milyar avro ayrılması planlanıyor.

AB yetkilileri, hedeflerden biri, AB’nin altyapı finansmanını artırarak Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nden “daha bütüncül” bir yaklaşım sunmak olarak lanse ediyor.

Merz: Afrika’yı başkalarına bırakmak istemiyoruz

Afrika’da “Önce Amerika”

ABD ise Lobito Koridoru’nun genişletilmesi için yüz milyonlarca ABD doları taahhüt etmişti.

Yalnızca 2025’in son çeyreğinde, koridorun genişletilmesi için 553 milyon ABD doları tutarında kredi sağlamıştı.

Güney Afrika Kalkınma Bankası’ndan da 200 milyon ABD doları ek destek geldi.

Hâlâ sık sık bu projeyi “kalkınma yardımı” olarak nitelendiren Biden yönetiminden farklı olarak, ikinci Trump yönetimi artık bu altyapı projesini, Çin’in etkisini zayıflatmayı, kritik hammaddeler üzerindeki ABD kontrolünü güçlendirmeyi ve tedarik zincirlerini çeşitlendirmeyi amaçlayan bir girişim olarak açıkça tanımlıyor.

Örneğin, mayıs ayı sonunda Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Yardımcısı olarak atanan eski deniz subayı Frank Garcia, Afrika kıtasındaki devam eden faaliyetleri nedeniyle Trump yönetimini övdü.

Bu bağlamda özellikle Lobito Koridoru’na dikkat çeken Garcia, projenin kıtadaki temel ABD çıkarlarını “Önce Amerika” yaklaşımıyla uyumlu hale getirdiğini belirtti.

Almanya “enerji dönüşümü” için Afrika’da

Geçen sonbaharda, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Lobito Koridoru’ndaki yeni restore edilmiş demiryolu hattında birkaç kilometre yol kat etmiş ve “muazzam iktisadi öneme sahip stratejik bir altyapı projesi”nden bahsetmişti.

Alman siyasetçi, “Bu, elbette, bu altyapı bağlantısı boyunca Avrupalı ve Alman şirketler için de yatırım fırsatları yaratıyor,” demişti.

Portekizli inşaat şirketi MCA, halihazırda 1,29 milyar avronun biraz altında bir maliyetle Angola’nın 60 belediyesinde bir güneş enerjisi parkı inşa ediyor.

Projenin müşterisi Angola Enerji Bakanlığı ve Alman hükümeti, projeyi ihracat kredi garantileriyle destekliyor.

Angola ödeme yükümlülüklerini yerine getiremezse Almanya devreye girecek; toplam tutarın yüzde 95’i Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından garanti altına alınmış durumda.

Karşılığında Angola, Alman şirketlerinin projeye katılmalarına izin vermeyi kabul etti. Örneğin, batarya depolama sistemi Kassel yakınlarındaki Niestetal’da bulunan SMA Solar Technology tarafından tedarik ediliyor.

AB ve İtalya, Afrika için 1,2 milyar avroluk yatırım açıkladı

Alman güneş enerjisi teknolojisi sağlayıcısı Gantner Instruments Environment Solutions ise dijital kontrol sistemini sağlıyor.

Lobito Koridoru’nun genişletilmesini eleştirenler, projenin öncelikle AB ve ABD’ye fayda sağlayacağı konusunda uyarıyorlar.

Onlara göre proje, Afrika içi ticareti güçlendirmek yerine, esas olarak Afrika hammaddelerinin ihracatını teşvik ediyor.

Özellikle AB bu önlemlerini Afrika’nın çıkarlarına uygun bir kalkınma projesi olarak sunsa da, eleştirmenler bunun nihayetinde Batı’nın Afrika kaynaklarını sömürmesinin bir devamı olduğunu savunuyorlar.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English