Bizi Takip Edin

Diplomasi

Merz: Afrika’yı başkalarına bırakmak istemiyoruz

Yayınlanma

AB ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, Afrika’nın hammaddelerine daha fazla erişim imkanı elde etmeye çalışıyor.

2000 yılından bu yana AB ile Afrika Birliği arasında düzenlenen yedinci zirve, 25 Kasım’da Angola’nın başkenti Luanda’da sona erdi.

Merz zirvede, AB’nin Afrika’nın en büyük ticaret ortağı “olmaya devam etmesi” gerektiğini belirtti. Angola’da Berlin, Brüksel ve Washington, öncelikle güney Kongo ve Zambiya’nın hammadde bölgelerinden Angola’nın Atlantik kıyısına uzanan bir ulaşım koridoru olan Lobito Koridorunu hedefliyor.

Bu bölgede, şu anda çoğunlukla Çin’in kontrolünde olan kobalt ve bakır rezervlerini Batıya getirmek için sömürge döneminden kalma bir demiryolu onarılacak.

Öte yandan Avrupa ülkelerinin Afrika kıtasındaki iktisadi etkisi son yıllarda ve on yıllarda önemli ölçüde azaldı.

Elbette eski sömürge güçleri, bir zamanlar münhasır sömürge etkilerinin bugün de devam etmesi nedeniyle, Afrika’daki yabancı yatırımlar açısından hâlâala başı çekiyor. Örneğin, Birleşik Krallık’ın Afrika’daki yatırımları toplam 58 milyar dolar, Fransa’nınki ise 53 milyar dolar.

Bu iki ülke arasında 56 milyar dolarla ABD yer alırken, Almanya (14 milyar dolar) çok geride kalıyor.

Çin, son yirmi beş yılda hızla arayı kapatarak toplam 42 milyar dolar yatırım yaptı ve geçen yıl yatırımlarını net 3,37 milyar dolar artırırken, ABD net 2,02 milyar dolar düşüş kaydetti.

Afrika’nın ihracatı açısından, AB’nin payı 1990’larda yüzde 47,8 iken 2014-2023 arasında yüzde 26,8’e düştü.

Asya’nın payı ise yüzde 4,5’ten yüzde 26’ya yükseldi. Afrika’nın ithalatı açısından ise, yüzde 32,9’luk payıyla Asya, yüzde 21’lik payıyla AB’nin çok önünde yer alıyor.

36 ülkeden 42 iş birliğinden oluşan Brüksel merkezli bir lobi derneği olan BusinessEurope, Afrika kıtasındaki kendi payını güçlendirmek için, Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Bölgesine (AfCFTA) odaklanılmasını öneriyor.

Bu, 1 Ocak 2021’den beri yürürlükte ve kıtasal ticareti artırmak için Afrika içi ticaret engellerini kaldırmayı amaçlıyor. Plan, aynı zamanda, şimdiye kadar esas olarak hammadde bölgelerinden limanlara uzanan ve eski sömürge güçlerinin çıkarlarına hizmet eden altyapının genişletilmesini de gerektiriyor. 

Ticaretin genişleme potansiyeli çok büyük olsa da uzmanlar, AfCFTA’nın başlatılmasından önce Afrika’daki kıtasal ticaretin toplam dış ticaretin sadece yüzde 16’sını oluşturduğunu, buna karşılık Asya’da bu oranın yüzde 59, Avrupa’da ise yüzde 68 olduğunu belirtiyor.

BusinessEurope’a göre, Afrika ülkeleri kendi aralarında serbest ticareti artırmayı başarırsa, 1,4 milyardan fazla insanın yaşadığı bu dev pazarda muazzam kârlar elde edilebilir. Bu nedenle lobi grubu, AB’nin halen yavaş ilerleyen AfCFTA’nın uygulanmasını aktif olarak desteklemesi tavsiye ediyor.

Özellikle, bugün Luanda’da sona eren Afrika ülkeleriyle yapılan zirve toplantısında, AB öncelikle hammaddelere ve özellikle de Lobito Koridoru olarak adlandırılan bölgeye odaklandı.

Bu, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin güneyindeki ve Zambiya’nın kuzeybatısındaki zengin kaynak bölgelerinden batıya doğru Angola’ya uzanan ve Angola’nın Atlantik kıyısındaki Lobito’da sona eren bir ulaşım koridoru.

Lobito liman kenti, 19. yüzyılın ortalarında Portekizli sömürgeciler tarafından kuruldu; limanı daha sonra, Kongo’nun güneyinden hammaddelerin nakliyesine yardımcı olan bir demiryolu hattının terminali haline geldi.

Bu malzemeler öncelikle bakır ve daha sonra Kongo’nun Haut-Katanga eyaletinden uranyumdu ve uranyum çoğunlukla ABD’ye sevk ediliyordu.

ABD, ilk atom bombalarını yapmak için Haut-Katanga’daki Shinkolobwe madeninden çıkarılan uranyumu kullandı.

Belçika’da depolanan Kongo’dan gelen diğer uranyum rezervleri, 1940 yılında Alman işgalciler tarafından ele geçirildi ve bunlar, sonuçta başarısız olan nükleer silah yapma çabalarında kullanıldı.

Lobito Koridoruna olan ilginin yeniden canlanması, ABD ve AB’nin Afrika hammadde sektöründe Çin’in güçlü konumunu zayıflatma çabalarından kaynaklanıyor.

Demokratik Kongo’nun güneyinde ve Zambiya’nın kuzeybatısında, bu ülkelerin ilgisi sadece buradaki bakır yataklarına değil, her şeyden önce kobalt yataklarına yönelik.

Raporlara göre, dünya çapında ticareti yapılan kobaltın üçte ikisinden fazlası, Çinli şirketlerin hammadde çıkarma konusunda çok aktif olduğu Kongo’dan geliyor.

Ayrıca, küresel kobalt işleme faaliyetlerinin yaklaşık yüzde 75’i Çin’de gerçekleştiriliyor.

Lobito’ya demiryolu bağlantısının yeniden kurulması, bakır, kobalt ve diğer hammaddelerin Batıya taşınmasını ve Batı ülkelerinde işlenmesini mümkün kılacaktır.

Eylül 2023’te Yeni Delhi’de düzenlenen G7 zirvesinde, ABD ve AB, G7 Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı (PGII) girişiminin bir parçası olarak projeyi desteklemeyi kararlaştırmıştı.

AB de bunu Küresel Geçit altyapı girişiminin bir parçası olarak desteklemeyi planlıyor.

Çin ise, hammadde nakliyesi için Zambiya’dan Tanzanya kıyılarına uzanan eski demiryolu hattını onarmayı planladığını duyurdu. Tanzanya-Zambiya Demiryolu (Tazara) inşaatı, 1960’ların sonlarından itibaren Çin Halk Cumhuriyeti’nin en büyük kalkınma projelerinden biriydi.

Şansölye Friedrich Merz, işte bu planların ortasında, ABD’den biraz uzaklaşarak AB’nin Afrika kıtasındaki fırsatlarını iyileştirmeye çalışıyor. 

Merz, Afrika’nın “fırsatlar kıtası” ve “potansiyelinin bariz” olduğunu, AB’nin bir bütün olarak hâlâ Afrika’nın en büyük ticaret ortağı olduğunu ve “böyle kalmak istediğimizi” söyledi.

Pazar günü, Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde düzenlenen G20 zirvesinin ardından, Merz, ABD’nin zirveyi boykot etmesine açıkça değinmişti.

ABD yönetimi, Güney Afrika’ya zarar vermek amacıyla zirveye katılımını iptal etmiş ve hazırlıklarını baltalamıştı. 

Fakat bu girişim başarısız oldu ve zirve nispeten başarılı bir şekilde sona erdi.

Merz, “burada bulunmamak”ın “Amerikan hükümeti tarafından alınan iyi bir karar” olmadığını söyledi ve “Ama Amerikan hükümeti bunu kendisi bilmeli. Bizim için burada olmak iyiydi,” dedi.

Almanya’nın Afrika kıtasında ABD’ye karşı profilini yükseltme girişiminin başarılı olup olmayacağı belirsiz. Almanya, Afrika’ya son derece zarar veren bir Batı kararına da katılıyor: kalkınma yardımlarının dramatik bir şekilde azaltılması. Fakat bu, gelişmekte olan ülkelere verdiği desteği neredeyse tamamen kaldıran ABD kadar aşırı değil.

Güney Afrika’daki Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nün (ISS) bir araştırmasına göre, sadece Trump yönetiminin yaptığı kesintiler, gelecek yıl 5,7 milyon Afrika vatandaşını aşırı yoksulluğa sürükleyebilir.

Addis Ababa’daki Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi ise, Batı’nın kalkınma yardımlarındaki genel azalmanın, her yıl iki ila dört milyon Afrikalının hastalık ve açlık nedeniyle hayatını kaybetmesine yol açabileceğini öngörüyor.

Diplomasi

FIFA, Çin ile yayın pazarlığında geri adım attı

Yayınlanma

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı analizde, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik yaklaşımı ile kurumun Çin devlet televizyonu CCTV karşısındaki ticari geri adımı ele alındı.

ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası müsabakaları tamamlanırken, spor dünyasında turnuvanın hem ticari başarıları hem de yönetimsel krizleri tartışılıyor.

Finlandiya basınından Helsinki Times gazetesinde Bai Ruide imzasıyla yayımlanan “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı değerlendirme yazısında, futbolun küresel yönetim mekanizmasındaki güç kaymaları ele alındı.

Yazıda, seyirci rekorları ve yüksek gelirlerle tarihi bir başarı elde edildiğini savunan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, siyasi figürlerle kurduğu ilişkiler eleştirildi.

Analist Ruide, Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump ile yakınlaşma çabalarının ve futbolun yerleşik teamüllerini esnetmesinin, kurumsal saygınlığa zarar verdiğini ve kamuoyunda alay konusu olduğunu kaydetti.

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı görüş yazısının tamamı:

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIFA Dünya Kupası sona yaklaşıyor. FIFA’nın yüzyıllık tarihinde hem en başarılı hem de en tartışmalı turnuva oldu. Katılan takım sayısının ve maç sayısının artmasıyla birlikte seyirci sayıları ve ticari gelirlerde de yeni rekorlar kırıldı. FIFA’nın dokuzuncu başkanı Gianni Infantino, “tarihi başarılar” olarak nitelendirdiği bir dizi gelişmeyi kutlamak için her türlü nedene sahip.

Bir başka inkâr edilemez gerçek daha ortaya çıktı: Turnuva etrafındaki kaosun ortasında insanlar büyüyen bir krizin farkına vardı. Infantino ve meslektaşları bunu kamuoyuna açıkça kabul etsin ya da etmesin, bu Dünya Kupası Infantino’nun Waterloo’su olabilir; dünya futbolundaki tartışmasız otoritesinin bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir dönüm noktası hâline gelebilir.

Bay Infantino’nun motivasyonları ne olursa olsun, Başkan Donald Trump’a yaranmak için ne kadar istekli göründüğünü, hatta futbol dünyasını yöneten uzun süredir yerleşik kuralları hiçe sayacak kadar ileri gittiğini görmezden gelmek zor. Başkan Trump ise, İtalya Başbakanı ile olan etkileşimlerinde olduğu gibi, bu saygıyı tereddüt etmeden kabul etti. Bunun hemen ardından hem FIFA hem de yönetimi kamuoyu tarafından “bir sirk ve palyaçosu” olarak alay konusu oldu.

Bay Infantino’nun eylemlerinin neden gerekli veya nihayetinde faydalı olduğuna dair sayısız açıklaması olabilir. Ancak bu kendi kendine yapılan hatalar, muhteşem kendi kalesine atılan goller gibi, FIFA’nın güvenilirliğini ciddi şekilde zedeledi. Ne yazık ki bu artık sadece bir algı değil, nesnel bir gerçeklik. Hasarın ne kadar derin ve ne kadar kalıcı olacağını belirlemek ise imkânsız.

Aslında, ezici güvenin yerini güven kaybına bırakması, Dünya Kupası’nın açılış maçından önce bile belirginleşmişti. Bu durum, FIFA’nın Çin Medya Grubu’na bağlı CCTV ile yayın hakları konusunda yürüttüğü görüşmeler sırasında ortaya çıktı. Üç yıl önce FIFA, pazarlık konusu olmayacağını söylediği bir fiyat talep etmişti. Ancak turnuva yaklaştıkça sonunda CCTV’nin neredeyse tüm şartlarını kabul etti. Çin millî futbol takımının turnuvaya katılmaya hak kazanamaması alay konusu olsa da, Çin medyası başka bir savaş alanında kesin bir zafer kazanarak bir zamanlar kibirli olan FIFA’ya ve Bay Infantino’ya acı bir ders verdi.

FIFA Genel Sekreteri Mattias Grafström kameralara gülümseyerek, “CCTV ile görüşmelerimiz son derece başarılı geçti; her iki taraf için de kazançlı bir sonuçtu.” dediğinde, yüzündeki huzursuz ifade ve çeşitli uluslararası medya kuruluşlarından gelen haberler, yaygın olarak paylaşılan bir sonuca işaret ediyordu: FIFA, Çin tarafıyla yaptığı görüşmelerde nihayetinde geri adım atmıştı. Bir ay sonra Dünya Kupası başladı, ancak yayın hakları görüşmelerindeki bu yenilginin gölgesi FIFA’nın üzerinde hâlâ etkisini sürdürüyor gibiydi. Bay Infantino’nun daha sonraki birçok hatası da bu izlenimi daha da güçlendirdi.

Bay Infantino’nun son on yılda FIFA’ya yaptığı muazzam katkılar, özellikle de oyunun ticari değerini artırma konusundaki amansız çabası yadsınamaz. Başkan Trump’ın gözünde belki de üniversite mezunu bile sayılmaz; ancak Çin’in bugünkü gücünü hafife alması, dünyanın mevcut durumu hakkında yaptığı aynı yanlış değerlendirmeyi yansıtıyor.

Batı medeniyeti, öz değerlendirme ilkesi olarak sıklıkla Sokrates’in ünlü “Kendini tanı.” sözünü kullanır. Ancak FIFA yönetimi, günümüz dünyasında yaşanan derin dönüşümü fark edememiş ya da FIFA’nın bu dönüşüme nasıl yanıt vermesi gerektiğini anlayamamıştır.

İronik bir şekilde, FIFA’nın CCTV ile yeni bir yayın anlaşması imzalamaya zorlanmasından kısa bir süre sonra, Çin Medya Grubu başkanına Ligue 1 Başkanı, Paris Saint-Germain Başkanı ve hatta Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı tarafından tebrik mesajları gönderildi. Kamuoyuna açık bilgiler, bu uluslararası spor kuruluşlarının CCTV’yi Dünya Kupası yayın haklarını güvence altına aldığı için tebrik ederken, aynı zamanda Ligue 1, Paris Saint-Germain ve IOC ile daha derin bir iş birliği umutlarını dile getirmeye daha fazla önem verdiklerini gösteriyor. Bu, FIFA’nın aleyhine duyulan bir sevinç anlamına gelmeyebilir; ancak Çin medyasının etkisinin ve müzakere gücünün önemli ölçüde arttığını kesinlikle gösteriyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, FIFA’nın CCTV ile yaptığı görüşmeler tam bir yenilgi olarak nitelendirilemez; zira her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı olarak faydalı olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, karşı tarafı hafife almak ve müzakere ortağına tepeden bakmak yalnızca FIFA ve Bay Infantino için değil, daha geniş Batı dünyası için de ders niteliğindedir.

Çin’in elektrikli araçları küresel çapta popülerlik kazanmaya başladığında Batı’daki birçok kişi onları “şarj istasyonları olmayan hurda metalden başka bir şey değil” diyerek alaya aldı. Çin’in insansı robotları Bahar Festivali Galası’nda izleyicileri büyülediğinde ise Batılı yorumcular gösteriyi “yapay zekâ tarafından üretilen hilelerden başka bir şey değil” diyerek küçümsedi. Gerçeklik onları defalarca yanılttıktan sonra, bu kendini uzman ilan edenlerin çoğu kendi tahminlerine olan güvenlerini kaybetti, hatta bazıları endişe belirtileri göstermeye başladı.

Bir açıdan bakıldığında, FIFA’nın Dünya Kupası yayın hakları konusundaki yanlış hesaplaması, yeni dönemde Batı’nın Çin’i yanlış değerlendirmesinin bir parçası olarak da görülebilir. Batı hegemonyasının gerilemesi bir gecede olmadı. Batı toplumlarının birçoğu bunu kabul etmekte isteksiz olsa da, bu uzun zamandır devam eden bir süreçti.

Gerçekte, insanlar akılcılığa döner, Çin’in yükselişini objektif olarak değerlendirir, Çin ile eşit şartlarda ilişki kurar ve bu yeni ve bağımsız müzakere ortağına adil davranırsa, karşılıklı yarar sağlayan ve hatta çok taraflı iş birliği olanakları neredeyse sınırsız olacaktır. Çin’in geleceğine inanmak, kendi geleceğimize de inanmak anlamına gelir. Sonuçta, Dünya Kupası yayın hakları anlaşmasına eninde sonunda varılmadı.

Bu, nihayetinde yeni bir çağdır.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Shell, Hindistan’daki enerji işini 1,8 milyar dolara satıyor

Yayınlanma

İngiltere merkezli çok uluslu petrol ve doğalgaz şirketi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi işini 1,8 milyar dolara satma kararı aldı. Şirket, ülkedeki iştiraki Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamını Aditya Birla Renewables firmasına devredecek. Financial Times gazetesinin haberine göre bu adım, Genel Müdür Wael Sawan liderliğinde kârlılığı yüksek doğalgaz ve petrol projelerine odaklanmayı hedefleyen strateji değişikliğinin bir parçası olarak gerçekleşiyor.

İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz devi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi faaliyetlerini 1,8 milyar dolar karşılığında satmak üzere anlaşmaya vardı.

Şirketin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, söz konusu varlıkların yeni sahibi Hindistan merkezli Aditya Birla Renewables firması olacak.

Satış işlemi, Shell’in iştiraki Shell Overseas Investment B.V. üzerinden yürütülüyor. Anlaşma kapsamında, bünyesinde Sprng Energy şirketler grubunu barındıran Hindistan merkezli Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamı devredilecek.

Sprng Energy, Hindistan genelinde güneş ve rüzgar enerjisi projeleri geliştiriyor. Şirket portföyünde halihazırda toplam 3,3 gigavat kapasiteye sahip faal enerji santralleri yer alıyor.

Bunun yanı sıra yapım aşamasında ve sözleşmeye bağlanmış olan 1,7 gigavatlık proje kapasitesi de bulunuyor.

Düşük kârlı projelerden çıkış

Shell yönetimi, satış kararıyla birlikte kârlılık oranı daha yüksek projelere odaklanma niyetinde olduklarını bildirdi. Şirket, bu doğrultuda yatırım bütçesini elektrik ticareti gibi daha yüksek getiri sağlayan alanlara kaydırmayı hedefliyor.

Financial Times gazetesinin haberine göre, Hindistan’daki enerji faaliyetlerinin satışı Shell’in yeni küresel stratejisinin bir halkasını oluşturuyor.

Wael Sawan’ın 2023 yılında genel müdürlük koltuğuna oturmasının ardından şirket, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları kısarak en başta petrol ve doğalgaz olmak üzere yüksek kârlılığa sahip alanlara odaklanmaya başladı. Gazete, Shell’in farklı ülkelerdeki deniz üstü rüzgar santrali projelerini de elden çıkarmaya hazırlandığını aktardı.

Sawan, geçen yıl yatırımcılarla gerçekleştirdiği toplantıda şirketin enerji işini geliştirmeyi sürdüreceğini ancak bundan böyle düşük kârlı büyük ölçekli güneş ve rüzgar santralleri inşa etmek yerine gaz yakıtlı enerji santrallerine, büyük batarya sistemlerine ve dijital teknolojilere yoğunlaşacaklarını ifade etmişti.

Hindistan’daki satış işleminin, düzenleyici kurumların onaylarının alınmasının ardından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülüyor.

Stratejik yönelimde değişim

Shell, Solenergi Power Private Limited şirketini 2022 yılında 1,55 milyar dolar bedelle satın almıştı. Şirket o dönemde bu satın almayı yenilenebilir enerji işini büyütme yolundaki en kritik adımlardan biri olarak nitelendirmişti.

Bu hamleyle Shell, rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini yaklaşık üç katına çıkarmayı ve Hindistan pazarındaki konumunu güçlendirmeyi planlıyordu.

Buna karşın şirket, fosil yakıt üretimini uzun vadede artırma hedefi doğrultusunda satın alma bütçesini yeniden şekillendiriyor. Shell, bu yılın nisan ayında Kanada merkezli enerji üreticisi ARC Resources Ltd şirketini 13,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşma sağladığını duyurmuştu.

CNBC televizyonunun aktardığı verilere göre bu satın alma, Londra Borsası’nda işlem gören Shell’in günlük üretim portföyünü yaklaşık 370 bin varil petrol eşdeğerine ulaştıracak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna’da ordu ile savunma bakanı karşı karşıya

Yayınlanma

Ukrayna Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov’un, ordu içindeki tedarik krizinin ardından Genelkurmay Başkanı Oleksandr Sırskiy’yi görevden aldırmaya çalıştığı ancak Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi ikna edemediği belirtildi. The Economist dergisinin Kiev kaynaklarına dayandırdığı habere göre, 35 yaşındaki teknoloji kökenli bakan ile geleneksel askeri liderlik arasındaki gerilim, füze ve mühimmat tedariki konusundaki anlaşmazlıklarla derinleşti.

Ukrayna Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov ile Genelkurmay Başkanı Oleksandr Sırskiy arasındaki görüş ayrılıkları ve nüfuz mücadelesi derinleşiyor.

The Economist dergisinin Kiev’deki kaynaklarına dayandırdığı habere göre, Savunma Bakanı Fedorov, Genelkurmay Başkanı Sırskiy’i görevden aldırmak için girişimlerde bulundu ancak Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’den bu konuda onay almayı başaramadı.

Temmuz ayı başında yapılan savaş konseyi toplantısında taraflar arasındaki gerilim belirgin şekilde dışa vurdu. Askeri liderlerin orta ve uzun menzilli insansız hava aracı (İHA) operasyonlarındaki başarıları aktardığı toplantıda generaller, füze ve mühimmat tedariki konusundaki aksaklıkları gündeme getirerek Savunma Bakanı Fedorov’u hedef aldı.

Fedorov ise sene başında bütçeden maaşlar için ayrılan kaynakları acil İHA alımlarına aktarmamış olması halinde Kırım operasyonlarının yürütülemeyeceğini belirterek kendisini savundu.

Toplantıya tanıklık eden bir kaynak, tarafların ortak bir dil bulamadığını ve iki farklı koordinat sisteminin karşı karşıya geldiğini ifade etti.

“Sırskiy sistemi daha iyi biliyor”

Ocak ayında savunma bakanlığı görevine getirilen 35 yaşındaki Fedorov, teknoloji odaklı reformcu kimliğiyle biliniyor.

Dijital Dönüşüm Bakanlığı döneminde devlet hizmetlerini akıllı telefonlara taşıyan “Diia” uygulamasını hayata geçiren Fedorov, Rusya’nın 2022’deki askeri müdahalesinnin ardından Ukrayna’nın “İHA ordusu” projesine öncülük etti. Ancak askeri tecrübesinin olmaması, ordunun geleneksel kanadı tarafından eleştirilmesine yol açıyor.

Üst düzey bir istihbarat kaynağı, Fedorov’un askeri liderlerle doğrudan bir güç mücadelesinde şansının düşük olduğunu değerlendirerek “Sırskiy deneyimli, sistemi Misha’dan (Mihaylo Fedorov) çok daha iyi biliyor ve onu alt edecektir” dedi.

Göreve geldikten sonra Savunma Bakanlığı ve askeri tugaylarda geniş kapsamlı bir denetim başlatan Fedorov, 300 milyar grivna (yaklaşık 6,6 milyar dolar) tutarında usulsüz harcama saptandığını duyurmuştu.

Bakanlık yetkililerini yalan makinesi testine tabi tutan ve açık ihale sistemine geçerek 155 mm’lik topçu mermilerinin maliyetini yüzde 16 düşürdüğünü savunan Fedorov’un adımları, askeri hiyerarşide dirençle karşılaşıyor.

Haziran ayında yürürlüğe giren yeni reform paketiyle cephedeki piyadelerin aylık maaşlarının artırılması, yabancı asker istihdamının kolaylaştırılması ve firar eden askerlere cezasız dönüş hakkı tanınması gibi adımlar atıldı.

Fedorov’un teknoloji ve dijitalleşme alanındaki katkılarını kabul eden bazı üst düzey generaller ise bakanı askeri tecrübeden yoksun olmakla eleştiriyor. Bir general, Fedorov’u başkalarının fikirlerini sahiplenmekle suçlayarak eski ABD Savunma Bakanı Robert McNamara’ya benzetti.

Generaller, bakanın geliştirdiği “puanlama” sisteminin, lojistik ve gözlem gibi hayati ama arka planda kalan görevler yerine sadece cephedeki doğrudan imhaları teşvik ettiğini savunuyor.

Buna karşın Fedorov’un ordu içinde, özellikle teknoloji yoğunluklu birliklerde ve genç subaylar arasında destekçileri de yer alıyor.

Taarruz birliği komutanlarından Oleksandr Nastenko, Fedorov’un kaynakları askerlerin hayatını kurtaran teknolojilere yönlendirmesini olumlu karşıladıklarını belirterek “Gerçek şu ki, hantallaştık ve değişmek zorundayız” değerlendirmesini yaptı.

Silikon Vadisi’nin Ukrayna’daki ‘altın çocuğu’ savunma koltuğunda: Mihail Fedorov kimdir?

Siyasi geleceği Zelenskiy’nin kararına bağlı

Fedorov, haziran ayında Ukrayna televizyonu TSN’ye verdiği demeçte de Sırskiy ile bütçe ve kaynak dağılımı konusunda görüş ayrılıkları yaşadıklarını kabul etmiş, ancak aynı takımda çalıştıklarını vurgulamıştı.

Ukrayna ordusunun bağımsız tedarik ajansının eski başkanı Maryna Bezrukova, Fedorov’un pozisyonunu koruduğunu ancak Devlet Başkanı Zelenskiy’den tam bir siyasi destek alamadığını belirtti.

Diğer yandan ülkede geniş takipçi kitlesi bulunan bazı sosyal medya mecralarında, bakanın denetimindeki İHA ihalelerinde yolsuzluk yapıldığına dair iddialar içeren ve siyasi yıpratma kampanyası olarak yorumlanan paylaşımlar yapılmaya başlandı. Fedorov ise bu iddiaları kesin bir dille reddetti.

Devlet Başkanı Zelenskiy’nin seçim kampanyalarını da yöneten ve başkana yakınlığıyla bilinen Fedorov’un adı, yakın zamanda boşalan başbakanlık koltuğu için de geçiyor. Siyasi analistler bu adımı, bakanlık makamındaki reform projesinin sonlandırılması ve bir geri çekilme olarak okuyor.

Baskılara rağmen görevinde kalacağını belirten Fedorov, “Başkan bana vicdanıma göre hareket etmemi söyledi. Birçok insan bana saldırıyor, evet bu beni endişelendiriyor ama ne yapabilirim? Birilerine boyun eğerek bu görevden ayrılmak istemiyorum” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English