Bizi Takip Edin

Görüş

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 1

Avatar photo

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini yaptığım çok uzun makaleyi Sergey Glazyev birkaç gün önce telegram kanalında okurlarıyla paylaştı. 

Doğrusu çalışma bu kadar uzun olunca onun hakkında yorumda bulunmak da güçleşiyor. Gene de şu kadarını belirtmek gerek: Glazyev, Wallerstein ve özellikle Arrighi’nin dünya-sistemi teorisiyle Marx’ın üretici güçler teorisini harmanlıyor; ancak bunu yaparken Marx’a eleştirel yaklaşıyor ve formasyon teorisini belirgin bir şekilde reddediyor. Marx’ın temel sosyal formasyonları yerine, kapitalizmin son beş yüz yıllık tarihinde farklı “dünya ekonomik düzeni” periyotları tanımlıyor. Ne var ki bunu, Wallerstein’in genel yaklaşımından biraz ayrılarak ve Arrighi’ye yaklaşarak, doğrudan doğruya marksist bir anlayışa dayandırmaya çalışıyor; ona göre her bir periyot, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın özgül bir çözümü anlamına geliyor. Aynı kavramlaştırmadan yola çıkıldığında, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çatışma, savaşlar ve devrimler yoluyla, ama sadece bunlarla değil, kendi çözümünü de üretiyor ve böylece, bu çelişki, aslında, kapitalizmde kâr oranının düşmesini bir anlamda dengeliyor. Zira her yeni dünya ekonomik düzeni devresi, bir önceki düzenin iç çelişkilerinin de çözümü anlamına geliyor.

Çeviride, batı dillerinde olduğu gibi Rusçada da aynı kelimeyle ifade edilen gelişme ve kalkınma kavramlarını bağlamına göre bu Türkçe kelime setiyle karşılamayı tercih ettim. Bunu özellikle yaptım; zira burada söz konusu olan kalkınmacı bir sosyalizm; dolayısıyla tartışma, aslında bizde 1960’lı yıllarda gelişen kalkınmacılığın teorik temellerine çok yakın.

Batı dillerindeki (Rusça dahil) efektivite ve rantabilite Türkçeye genellikle aynı şekilde, verimlilik olarak çevriliyor. Oysa bunlar birbirinden farklı kavramlar ve üstelik farklı siyasi ekonomi anlayışlarını yansıtıyor. Rantabilite kârla ölçülür; efektivite ise kârla ölçülmek zorunda değildir ve hatta bazı durumlarda kârla çelişir. Sovyet siyasi iktisat anlayışında bu fark daha belirgindir; Sovyet sosyalizmi hiç değilse 1950’lerin sonlarına kadar işletme efektivitesini parasal kârlılık veya getiriyle değil çıktı miktarıyla ölçüyordu. Bu nedenle, Glazyev’in metninde verimlilik olarak çevirdiğim kelimenin rantabilite değil bu efektivite kavramına (ürün çıktısı olarak değil, milli ekonomide bütüncül verimlilik anlamında) karşı geldiğini vurgulamak gerek.

Yazı hakkında ayrıntılı yorumlarımı (ve eleştirilerimi) ileriye saklıyorum; ne var ki şu kadarını söylemeden geçemeyeceğim: Glazyev, siyasi olarak bir tür üç-dünyacılık teorisi geliştiriyor, öngördüğü “entegral dünya ekonomik düzeninde” Çin ve Vietnam, ama aynı zamanda Japonya ve Güney Kore de var. Sosyalizm sayesinde sosyal devlet ilkelerinin anayasa metinlerine girmiş olması, bu anayasa metinlerinin sosyalist unsurlara dayandığı anlamına gelmez. Eğer sosyalizm teorisine ilişkin tartışmalar bir kenara konulursa, tıpkı eski üç dünya teorisinde olduğu gibi bu yeni teorinin de temel sorunu, eksiği ve açmazı iktidar sorununun geçiştirilmekte olmasıdır. Oysa mevzuat ve müktesebat birbirinin aynı olduğu durumda bile iktidarın kimin elinde olduğu sorusunun cevabı gelişmelerin yönünü tayin eder.

Makale, özgün metnin tam bir çevirisi; ancak dipnotları koymaya gerek görmedim. Ancak Kondratyev’le ilgili bir dipnot koymak gerekti.

Aşağıda, dört bölüm halinde sizlerle paylaşacağım makalenin ilk bölümünü bulabilirsiniz.

***

Çağdaş dünya-sisteminde ülkelerin mevcut sınıflandırmasının yetersizliği

Sergey Glazyev

Halihazırda tamamlanma aşamasında olan, emperyal ekonomiden integral dünya ekonomisi yapısına geçiş, dünya siyasi-iktisadi sistemini köklü şekilde değiştiriyor. Genel kabul gören sınıflandırmaya göre SSCB’nin yıkılmasına kadar bu sistem üç ülke grubundan oluşuyordu: sosyalist ülkeler, gelişmiş kapitalist ülkeler ve onlar da kendi aralarında sosyalist ve kapitalist oryantasyonlu olarak ayrılan kalkınmakta olan ülkeler. SSCB’nin yıkılmasından sonra IMF ve Dünya Bankası, kapitalist ülkelerde iktidardaki eliti memnun etmek için sınıflandırmayı değiştirdi. Gelişmiş kapitalist ülkelere sadece gelişmiş adı verildi, eski sosyalist ülkeleri geçiş ekonomisi ülkeleri olarak adlandırdılar, kalkınmakta olan ülkeler de aynı isimle kaldı. Sınıflandırmanın değişmesi dolaylı olarak kapitalist ülkelerin iktidardaki elitinin sosyalizmi bir an önce unutma ve Fukuyama’nın izinden giderek tarihin sonunu ilan etme arzusundan kaynaklanıyordu. Bu ülkelerde eşzamanlı olarak mevcut sosyal altyapı unsurlarının demontajına, emekçilerin haklarının ve sosyalizmin diğer kazanımlarının alaşağı edilmesine, bunlara erişmeye çalışan siyasi güçlerin degradasyonuna başlandı.

Eski sosyalist ülkeler, ÇHC, Vietnam, Küba ve KDHC istisna olmak üzere, otuz yıl içinde yeni modele geçişlerini tamamladılar. AB tarafından yutulan Doğu Avrupa ülkeleri egemenliklerini kaybettiler, bunların ekonomisi küresel kapitalist sistemin yeniden üretim döngülerinin bir parçası haline gelerek Avrupa ve Amerikan sermayesi tarafından hazmedildi. Eski Sovyet cumhuriyetleri periferiye itildiler ve ABD ve AB’nin hammadde, finans, enerji ve insan kaynakları donörü haline gelerek yenisömürgeci bir sömürüye maruz kaldılar. Bunların pek çoğunda geçiş ekonomisi, kapitalist oryantasyonlu kalkınmakta olan ülkeler için tipik olan “ahbap çavuş kapitalizmi” (crony capitalism) diye adlandırılan modelin inşasıyla sonuçlandı. Bunun ayırt edici özellikleri: milli zenginlikleri sömüren ve süper kârları yurtdışına çıkartan bir komprador oligarşinin hakimiyeti; onunla sıkı sıkıya bağlantılı ve kanunsuz gelirlerini gene yurtdışında gizleyen yolsuz bir yüksek bürokrasi; ekonominin en kârlı sektörlerinde offshore baskınlığı; sosyal kaldıraçtan ve olası öz-örgütlenmelerden yoksun olan nüfusun çoğunluğunun kitlesel fakirliği; mülkiyette yüksek eşitsizlik. Bu sistemde şunlar karakteristiktir: sınıraşırı sermaye hareketlerinin liberalizasyonu; yerleşik olmayanların faaliyetlerinin yerleşikler gibi muamele görmesi (milli muamele); yabancı yatırımcıların teşviki; kontrol organlarının öneminin aşırı önem kazanmasıyla kamu kaynaklarının sorumluluktan azade oluşu arasında (bu da yolsuzluğa yol açar) bir kombinasyon; spekülatörler, sermaye ihraç edenler ve rantiyeler vergiden kaçınırken üretken faaliyetlerin yüksek vergilendirilmesi; gelirlerin ve zenginliğin fakir bölgelerin aleyhine olarak başkentte aşırı yoğunlaşması.

KDHC ve Küba’da siyasi ekonomi sistemi güçlü dış şoklara rağmen değişmeden kaldı. Bu ülkelerin yönetimi dış yardımdan yoksun kaldılar ve eski ekonomi ve devlet idaresi örgütlenmesi kurumlarını koruyarak dış baskıya başarıyla karşı koydular. Bu yola SSCB desteğiyle girmiş olan pek çok kalkınmakta olan ülke de sosyalist oryantasyonunu değiştirmekte acele etmedi. Çinhindi ve Güney Amerika’daki bazı ülkeler siyasi-iktisadi yapılarını sosyalist olarak adlandırmaya devam ediyorlar.

Çin ve Vietnam, komünist partisinin öncü rolünü koruyup ve sosyalist piyasa ekonomisine geçerek muazzam iktisadi bir atılım gerçekleştirdiler. Kapitalizmin aklayıcıları Çin ve Vietnam ekonomik mucizesini uzun süre görmezden gelmeye çalıştılar, bunu sadece, Japonya ve G. Kore’nin de daha önce geçtiği, kalkınmakta olan dünyadan gelişmiş kapitalist ülkeler arasına giden yolda başarılı bir modernleşme olarak yorumladılar. Bu bağlamda, ÇHC’nin üretim, yatırım, dış ticaret hacmi, buluşlar için kayıtlı patent sayısı, yüksek teknoloji ürünleri ihracatı itibariyle dünyada ilk sıraya yükselmesine rağmen uluslararası örgütler Çin’i kalkınmakta olan ülkeler grubunda sınıflandırmaya devam ediyorlar. Ama Amerika’da iktidardaki elitin ÇHC’ne karşı açtığı hibrit savaş, yukarıdaki sınıflandırmanın yetersizliğine de tanıklık ediyor: ABD’nin siyasi liderleri Çin’i gene komünist, Çin ekonomisini de piyasa dışı ve sosyalist ekonomi olarak anmaya başladılar; Çin’e karşı yaptırım ve sınırlayıcı tedbirleri böylece temellendiriyorlar.

Dünya sosyalizm sisteminin çöküşünden bu yana geçen otuz yılın ardından onun ortadan kalkmadığı, ancak yeni siyasi-iktisadi biçimlere dönüştüğü, SSCB’nin çöküşüyle başlayan tarihin sonunun ise Pax Americana’nın yıkılışıyla sona ermekte olduğu artık açık. Ekonomik büyümenin lokomotifleri bugün, kalkınmakta olan ülkeler diye sınıflandırılan iki ülke: Çin ve Hindistan; dolayısıyla, bugünkü dünya-sisteminin o zaman dayatılan sınıflandırması, bu sistemin gerçek yapısına uygun değil. Bu iki ülke aynı zamanda halihazırda şekillenmekte olan yeni dünya ekonomik düzeninin çift kutuplu çekirdeğini teşkil ediyor. Bu düzen için karakteristik olan üretim ilişkilerinin analizi, insanlığın ilerlemesinin sosyalist perspektifine yeni bir bakış geliştirmeye ve aynı zamanda hızla değişen modern dünya-sisteminin yapısını ortaya çıkarmaya imkân sağlayacaktır.

Dünya-sisteminde değişiklikteki örüntüyü kavramanın temeli olarak, dünya ekonomisi modellerinin birbirinin yerini alışının teorisi

Dünya-sistemi yaklaşımının yazarı E. Wallerstein bu teoriyi, “ilkin Avrupa’da ortaya çıkan, ama 20’nci yüzyılın ortasına doğru fiilen bütün dünyayı avucuna alan küresel eşitsiz gelişim sistemi olarak” kapitalizm bağlamında geliştirmişti. D. Arrighi’nin giriştiği, kapitalist dünya-sisteminin eşitsiz gelişimi üzerine yaptığı inceleme de, onun, sermaye birikiminin sistemsel döngülerini periyodik yüzyıllar halinde sistematize etmesine imkân vermişti. Yazar, bu örüntüyü açıklamak için dünya ekonomik düzeni kavramını ortaya koymuştu; bu kavram, ekonominin genişletilmiş yeniden üretimini temin ve küresel ekonomik ilişkiler mekanizmasını tayin eden, birbirine karşılıklı bağlı uluslararası ve milli kuruluşlar sistemi olarak tarif edilir. En büyük önemi, lider ülkenin, uluslararası kurumlar üzerinde domine edici bir etkide bulunan, dünya pazarını ve uluslararası ticari-iktisadi ve mali ilişkileri düzenleyen kurumları taşır.

Her dünya ekonomik düzeninin, onu teşkil eden kurumların yeniden üretimi çerçevesinde iç çelişkilerin birikmesiyle tayin olunan bir büyüme sınırı vardır. Bu çelişkilerin ortaya çıkması, uluslararası ekonomik ve siyasi ilişkiler sisteminde gerilimin artmasına yol açar; bu gerilimler, bugüne kadar dünya savaşlarıyla çözülmüştür. Bu periyotlarda uluslararası ilişkiler sistemi keskin bir şekilde destabilizasyona uğrar, eski dünya düzeni tahrip olur ve yenisi şekillenir. Mevcut kurumlar ve teknolojiler sistemi temelinde sosyal ve iktisadi kalkınma imkânları tükenir. Bu ana kadar lider olan ülkeler eski iktisadi büyüme temposunu sürdürmede güçlüklerle karşılaşırlar. Eş zamanlı olarak bir teknolojik modun yerini yenisinin almasına da miadını doldurmuş üretim ve teknoloji komplekslerinde yeniden sermaye birikimi eşlik eder; bu durum onların ekonomilerini depresyona sürükler, mevcut kurumlar sistemi yeni teknolojik zincirlerin oluşturulmasını güçleştirir. Bu yeni teknoloji zincirleri ise, iktisadi kalkınmanın liderliğine soyunan ülkelerde kendi yolunu açar.

Eski liderler dünya pazarındaki egemenliklerini kendi jeo-ekonomik periferileri üzerinde kontrolü artırarak, bu kapsamda askeri-siyasi cebri yöntemleri de kullanarak korumaya çalışırlar. Bu durum kural olarak büyük askeri ve siyasi çatışmalara yol açar ve lider ülke bu çatışmalarda avantajlarını kaybederken istediği etkiyi yaratamadan kaynaklarını da israf eder. Bu ana kadar yükselen bir pozisyonda bulunan potansiyel lider ülke ise kendi üretici güçlerini korumak ve savaşan ülkelerin savaştan kurtulmaya çalışan beyinlerini, sermayelerini ve hazinelerini kendine çekmek için bir bekle-gör tavrı benimsemeye çalışır. Yeni lider kendi imkânlarını artırırken dünya arenasına çıkar; savaşan hasımlar ise zaferin meyvelerini cebe indiremeyecek kadar zayıflamışlardır. Dünya ekonomik sistemindeki, onlara denk düşen dünya ekonomisi kalkınma merkezlerindeki ve lider ülkelerdeki ardışık değişiklikler bu zamana kadar tam bu şekilde cereyan etti.

Şu anda cereyan etmekte olan yeni bir dünya ekonomik sistemine geçiş süreci SSCB’nin dağılmasıyla başladı ve şu anda ABD hegemonyasının sona ermesi ve çokkutuplu dünyanın meydana gelmesiyle tamamlanıyor. ABD ekonomisinin ve halkın hayat seviyesinin uzun süreli durgunluğu, düşük birikim seviyesi, sosyal altyapının bozulması, mali sistemin periyodik mali krizlerde kendisini gösteren çalkantılı durumu, siyasi istikrarsızlık, Amerikan ekonomik düzenleme sisteminin, onun istikrarlı bir şekilde gelişmesini temin etme kapasitesi olmadığını gösteriyor.

Yüzyıllardır devam etmekte olan sermaye birikim döngülerinin ve bunlara tekabül eden dünya ekonomik düzenlerinin tarihi şeması, geleneksel olarak, o dönemdeki hâkim ticari-iktisadi ilişkiler sisteminin biçimine göre isimlendirilir; bu şema Şekil 1’de gösteriliyor.

Dünya ekonomik düzeninin maddi genişleme evresi teknolojik yapıda büyüme evresiyle eşzamanlıdır. Yeni küresel lider, yeni teknolojik modun temel yeniliklerinin hızla benimsenmesi için ilerici kurumları ve iktisadi kalkınma idaresi yöntemlerini kullanarak Kondratyev’in uzun dalgasının yükseliş evresinde ileriye atılır.[1] Reel üretim alanında sermayenin bu genişlemesi, ona denk düşen teknolojik yapının genişleme imkânları tükeninceye kadar ekonominin hızla büyümesini sağlar, sonrasında ise depresyona sürüklenir. Reel üretimde kârlı bir uygulama bulamayan sermaye spekülatif işlemlerin mali balonlarında yoğunlaşarak “finansal buluta” kaçar. Böylece, Arrighi’nin “mali genişleme” evresi olarak andığı, sermaye birikimi sistemsel devresinin ikinci evresi başlar. Ekonominin reel sektöründeki baskınlık küresel finans piyasasındaki hakimiyetin temelini oluşturur. Bu evrede lider ülke, kendi iktisadi sisteminin periferisine sermaye ödünç vererek ve onun sömürüsünden gelirler elde ederek, taraflar açısından denkliği olmayan dış iktisadi dolaşımda süper kârlar elde eder. Ama böylelikle periferi ülkelerinin önünde ileri teknoloji ithali ve teknolojik yapının bir sonraki büyüme dalgası üzerinde yükselmek için fırsatlar yaratır. Bu şekilde yeni küresel liderlerin ortaya çıkışının da temelleri atılır. Bir sonraki yapısal kriz devresinde, eski liderler miadını doldurmuş üretimlerde büyük sermaye amortismanlarıyla karşı karşıya kaldığında ve onların yönetim sisteminin yeni teknolojik mod üretimlerinin yaratılmasında sermaye akışını örgütlemekte yetersiz kaldığı ortaya çıktığında, bu yeniler, mevcutlara meydan okur. Lider ülkenin “finansal buluttaki” sermayesi “yeryüzüne inmek için” hiç acele etmez, mali piyasaların manipülasyonundaki süper kârları teknolojik yeniliklerin risklerine tercih eder. Bu sırada ilerici kurumları ve daha etkin yönetim yöntemlerini kullanan çevre ülkeler yeni bir dünya ekonomik düzeninin çekirdeğini yaratarak liderlere meydan okurlar. Teknolojik modda yeni, ardışık bir değişiklik döneminde, lider ülkenin ekonomisi derin bir depresyona gömülür, miadını doldurmuş üretimin aşırı yükünden azade olan kalkınmakta olan periferi ülkeler ise mevcut ve ithal ettikleri kaynakları yeni bir teknolojik modun kilit üretim sektörlerinde yoğunlaştırırken, bu meydan okuyuş ve yeni düzenin çekirdeği mümkün hale gelir. Bu ülkeler, yeniyi benimseyerek eski liderin önüne geçerler; yeni bir uzun Kondratyev dalgasında da yeni dünya ekonomik düzeninin çekirdeğini oluşturarak ileri atılırlar. Bugün gözlenen tam da bu süreçtir: ÇHC, yeni bir dünya ekonomik düzenini şekillendirirken ABD’nin önüne geçiyor.

Teknolojik yapının ve dünya ekonomisi düzeninin ardışık değişikliği sırasında üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin etkileşiminin diyalektiği

Dünya ekonomik düzeninde ardışık değişikliklerin bir örüntü teşkil ettiği hipotezi (ki bu, okuduğunuz çalışmanın temelini teşkil ediyor) marksist formasyon teorisine benzer görünüyor. Ancak marksist formasyon teorisi, dünya sosyalizmi sisteminin çeyrek yüzyıl önceki çöküşüyle çürütülmekte ve tarihi verilerle de desteklenmiyor. Mesela insan ticareti, azami yaygınlaşmasına, bir hayaletten farksız olan antik Roma’da değil, 19’uncu yüzyıldaki Marx’ın tarif ettiği sermaye birikimi çağında ulaşmıştı. İlkel komünal formasyon da marksizm klasiklerinin tasvir ettiği komünist idilden belirgin şekilde farklı. Sosyalist inşa neticesinde zaruretin hükümdarlığından hürriyetin hükümdarlığına sıçrayarak komünist topluma hızla geçileceğine dair naif tasavvurlar cabası. Formasyon teorisinde feodalizmin karakteristiği ise, sadece batı Avrupa’da lokalize olmuş bir komünal yaşam tarzı, dini bilinç ve emperyal ve devlet yapısı ile geleneksel toplumun çözülme çağının bir parçasını yansıtıyor. Marx’ın bu organizasyonu ancak Asya üretim tarzı olarak yorumlaması da Avrupa üstünlük kompleksinin tezahüründen başka bir şey değil, oysa bu organizasyon, Kapital yayınlanmadan iki asır öncesine kadar Avrupa halkının hayatını tayin ediyordu.

Marx, sömürgeci dünya ekonomik düzeninin üretim ilişkilerini analiz ederken kapitalizmin sonunun kaçınılmaz olduğu sonucuna varmıştı. Ve bu son geldi gerçekten de, ama kapitalizmin değil sömürgeci dünya ekonomik düzeninin sonu — ve onun yerini emperyal düzen aldı. Bugün gene kapitalizmin sonunun geldiğini işitiyoruz, ama bu da gerçekte, emperyal dünya ekonomik düzeninin ve onunla birlikte Amerikan tarzı sistemsel sermaye birikimi döngüsünün sonu.

[1] Nikolay Kondratyev, Sovyet iktisatçısı; 1920’li yıllarda dünya ekonomisinde 45-60 yıllık kabarış ve çöküş döngüleri olduğunu ileri sürmüştü. Kondratyev Türkiye’de pek bilinmiyor; oysa (bana kalırsa) Wallerstein’in dünya-sisteminden daha tutarlı bir döngüler teorisi geliştirmişti. (H.Y.)

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English