Görüş
Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 1

Aşağıda çevirisini yaptığım çok uzun makaleyi Sergey Glazyev birkaç gün önce telegram kanalında okurlarıyla paylaştı.
Doğrusu çalışma bu kadar uzun olunca onun hakkında yorumda bulunmak da güçleşiyor. Gene de şu kadarını belirtmek gerek: Glazyev, Wallerstein ve özellikle Arrighi’nin dünya-sistemi teorisiyle Marx’ın üretici güçler teorisini harmanlıyor; ancak bunu yaparken Marx’a eleştirel yaklaşıyor ve formasyon teorisini belirgin bir şekilde reddediyor. Marx’ın temel sosyal formasyonları yerine, kapitalizmin son beş yüz yıllık tarihinde farklı “dünya ekonomik düzeni” periyotları tanımlıyor. Ne var ki bunu, Wallerstein’in genel yaklaşımından biraz ayrılarak ve Arrighi’ye yaklaşarak, doğrudan doğruya marksist bir anlayışa dayandırmaya çalışıyor; ona göre her bir periyot, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın özgül bir çözümü anlamına geliyor. Aynı kavramlaştırmadan yola çıkıldığında, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çatışma, savaşlar ve devrimler yoluyla, ama sadece bunlarla değil, kendi çözümünü de üretiyor ve böylece, bu çelişki, aslında, kapitalizmde kâr oranının düşmesini bir anlamda dengeliyor. Zira her yeni dünya ekonomik düzeni devresi, bir önceki düzenin iç çelişkilerinin de çözümü anlamına geliyor.
Çeviride, batı dillerinde olduğu gibi Rusçada da aynı kelimeyle ifade edilen gelişme ve kalkınma kavramlarını bağlamına göre bu Türkçe kelime setiyle karşılamayı tercih ettim. Bunu özellikle yaptım; zira burada söz konusu olan kalkınmacı bir sosyalizm; dolayısıyla tartışma, aslında bizde 1960’lı yıllarda gelişen kalkınmacılığın teorik temellerine çok yakın.
Batı dillerindeki (Rusça dahil) efektivite ve rantabilite Türkçeye genellikle aynı şekilde, verimlilik olarak çevriliyor. Oysa bunlar birbirinden farklı kavramlar ve üstelik farklı siyasi ekonomi anlayışlarını yansıtıyor. Rantabilite kârla ölçülür; efektivite ise kârla ölçülmek zorunda değildir ve hatta bazı durumlarda kârla çelişir. Sovyet siyasi iktisat anlayışında bu fark daha belirgindir; Sovyet sosyalizmi hiç değilse 1950’lerin sonlarına kadar işletme efektivitesini parasal kârlılık veya getiriyle değil çıktı miktarıyla ölçüyordu. Bu nedenle, Glazyev’in metninde verimlilik olarak çevirdiğim kelimenin rantabilite değil bu efektivite kavramına (ürün çıktısı olarak değil, milli ekonomide bütüncül verimlilik anlamında) karşı geldiğini vurgulamak gerek.
Yazı hakkında ayrıntılı yorumlarımı (ve eleştirilerimi) ileriye saklıyorum; ne var ki şu kadarını söylemeden geçemeyeceğim: Glazyev, siyasi olarak bir tür üç-dünyacılık teorisi geliştiriyor, öngördüğü “entegral dünya ekonomik düzeninde” Çin ve Vietnam, ama aynı zamanda Japonya ve Güney Kore de var. Sosyalizm sayesinde sosyal devlet ilkelerinin anayasa metinlerine girmiş olması, bu anayasa metinlerinin sosyalist unsurlara dayandığı anlamına gelmez. Eğer sosyalizm teorisine ilişkin tartışmalar bir kenara konulursa, tıpkı eski üç dünya teorisinde olduğu gibi bu yeni teorinin de temel sorunu, eksiği ve açmazı iktidar sorununun geçiştirilmekte olmasıdır. Oysa mevzuat ve müktesebat birbirinin aynı olduğu durumda bile iktidarın kimin elinde olduğu sorusunun cevabı gelişmelerin yönünü tayin eder.
Makale, özgün metnin tam bir çevirisi; ancak dipnotları koymaya gerek görmedim. Ancak Kondratyev’le ilgili bir dipnot koymak gerekti.
Aşağıda, dört bölüm halinde sizlerle paylaşacağım makalenin ilk bölümünü bulabilirsiniz.
***
Çağdaş dünya-sisteminde ülkelerin mevcut sınıflandırmasının yetersizliği
Sergey Glazyev
Halihazırda tamamlanma aşamasında olan, emperyal ekonomiden integral dünya ekonomisi yapısına geçiş, dünya siyasi-iktisadi sistemini köklü şekilde değiştiriyor. Genel kabul gören sınıflandırmaya göre SSCB’nin yıkılmasına kadar bu sistem üç ülke grubundan oluşuyordu: sosyalist ülkeler, gelişmiş kapitalist ülkeler ve onlar da kendi aralarında sosyalist ve kapitalist oryantasyonlu olarak ayrılan kalkınmakta olan ülkeler. SSCB’nin yıkılmasından sonra IMF ve Dünya Bankası, kapitalist ülkelerde iktidardaki eliti memnun etmek için sınıflandırmayı değiştirdi. Gelişmiş kapitalist ülkelere sadece gelişmiş adı verildi, eski sosyalist ülkeleri geçiş ekonomisi ülkeleri olarak adlandırdılar, kalkınmakta olan ülkeler de aynı isimle kaldı. Sınıflandırmanın değişmesi dolaylı olarak kapitalist ülkelerin iktidardaki elitinin sosyalizmi bir an önce unutma ve Fukuyama’nın izinden giderek tarihin sonunu ilan etme arzusundan kaynaklanıyordu. Bu ülkelerde eşzamanlı olarak mevcut sosyal altyapı unsurlarının demontajına, emekçilerin haklarının ve sosyalizmin diğer kazanımlarının alaşağı edilmesine, bunlara erişmeye çalışan siyasi güçlerin degradasyonuna başlandı.
Eski sosyalist ülkeler, ÇHC, Vietnam, Küba ve KDHC istisna olmak üzere, otuz yıl içinde yeni modele geçişlerini tamamladılar. AB tarafından yutulan Doğu Avrupa ülkeleri egemenliklerini kaybettiler, bunların ekonomisi küresel kapitalist sistemin yeniden üretim döngülerinin bir parçası haline gelerek Avrupa ve Amerikan sermayesi tarafından hazmedildi. Eski Sovyet cumhuriyetleri periferiye itildiler ve ABD ve AB’nin hammadde, finans, enerji ve insan kaynakları donörü haline gelerek yenisömürgeci bir sömürüye maruz kaldılar. Bunların pek çoğunda geçiş ekonomisi, kapitalist oryantasyonlu kalkınmakta olan ülkeler için tipik olan “ahbap çavuş kapitalizmi” (crony capitalism) diye adlandırılan modelin inşasıyla sonuçlandı. Bunun ayırt edici özellikleri: milli zenginlikleri sömüren ve süper kârları yurtdışına çıkartan bir komprador oligarşinin hakimiyeti; onunla sıkı sıkıya bağlantılı ve kanunsuz gelirlerini gene yurtdışında gizleyen yolsuz bir yüksek bürokrasi; ekonominin en kârlı sektörlerinde offshore baskınlığı; sosyal kaldıraçtan ve olası öz-örgütlenmelerden yoksun olan nüfusun çoğunluğunun kitlesel fakirliği; mülkiyette yüksek eşitsizlik. Bu sistemde şunlar karakteristiktir: sınıraşırı sermaye hareketlerinin liberalizasyonu; yerleşik olmayanların faaliyetlerinin yerleşikler gibi muamele görmesi (milli muamele); yabancı yatırımcıların teşviki; kontrol organlarının öneminin aşırı önem kazanmasıyla kamu kaynaklarının sorumluluktan azade oluşu arasında (bu da yolsuzluğa yol açar) bir kombinasyon; spekülatörler, sermaye ihraç edenler ve rantiyeler vergiden kaçınırken üretken faaliyetlerin yüksek vergilendirilmesi; gelirlerin ve zenginliğin fakir bölgelerin aleyhine olarak başkentte aşırı yoğunlaşması.
KDHC ve Küba’da siyasi ekonomi sistemi güçlü dış şoklara rağmen değişmeden kaldı. Bu ülkelerin yönetimi dış yardımdan yoksun kaldılar ve eski ekonomi ve devlet idaresi örgütlenmesi kurumlarını koruyarak dış baskıya başarıyla karşı koydular. Bu yola SSCB desteğiyle girmiş olan pek çok kalkınmakta olan ülke de sosyalist oryantasyonunu değiştirmekte acele etmedi. Çinhindi ve Güney Amerika’daki bazı ülkeler siyasi-iktisadi yapılarını sosyalist olarak adlandırmaya devam ediyorlar.
Çin ve Vietnam, komünist partisinin öncü rolünü koruyup ve sosyalist piyasa ekonomisine geçerek muazzam iktisadi bir atılım gerçekleştirdiler. Kapitalizmin aklayıcıları Çin ve Vietnam ekonomik mucizesini uzun süre görmezden gelmeye çalıştılar, bunu sadece, Japonya ve G. Kore’nin de daha önce geçtiği, kalkınmakta olan dünyadan gelişmiş kapitalist ülkeler arasına giden yolda başarılı bir modernleşme olarak yorumladılar. Bu bağlamda, ÇHC’nin üretim, yatırım, dış ticaret hacmi, buluşlar için kayıtlı patent sayısı, yüksek teknoloji ürünleri ihracatı itibariyle dünyada ilk sıraya yükselmesine rağmen uluslararası örgütler Çin’i kalkınmakta olan ülkeler grubunda sınıflandırmaya devam ediyorlar. Ama Amerika’da iktidardaki elitin ÇHC’ne karşı açtığı hibrit savaş, yukarıdaki sınıflandırmanın yetersizliğine de tanıklık ediyor: ABD’nin siyasi liderleri Çin’i gene komünist, Çin ekonomisini de piyasa dışı ve sosyalist ekonomi olarak anmaya başladılar; Çin’e karşı yaptırım ve sınırlayıcı tedbirleri böylece temellendiriyorlar.
Dünya sosyalizm sisteminin çöküşünden bu yana geçen otuz yılın ardından onun ortadan kalkmadığı, ancak yeni siyasi-iktisadi biçimlere dönüştüğü, SSCB’nin çöküşüyle başlayan tarihin sonunun ise Pax Americana’nın yıkılışıyla sona ermekte olduğu artık açık. Ekonomik büyümenin lokomotifleri bugün, kalkınmakta olan ülkeler diye sınıflandırılan iki ülke: Çin ve Hindistan; dolayısıyla, bugünkü dünya-sisteminin o zaman dayatılan sınıflandırması, bu sistemin gerçek yapısına uygun değil. Bu iki ülke aynı zamanda halihazırda şekillenmekte olan yeni dünya ekonomik düzeninin çift kutuplu çekirdeğini teşkil ediyor. Bu düzen için karakteristik olan üretim ilişkilerinin analizi, insanlığın ilerlemesinin sosyalist perspektifine yeni bir bakış geliştirmeye ve aynı zamanda hızla değişen modern dünya-sisteminin yapısını ortaya çıkarmaya imkân sağlayacaktır.
Dünya-sisteminde değişiklikteki örüntüyü kavramanın temeli olarak, dünya ekonomisi modellerinin birbirinin yerini alışının teorisi
Dünya-sistemi yaklaşımının yazarı E. Wallerstein bu teoriyi, “ilkin Avrupa’da ortaya çıkan, ama 20’nci yüzyılın ortasına doğru fiilen bütün dünyayı avucuna alan küresel eşitsiz gelişim sistemi olarak” kapitalizm bağlamında geliştirmişti. D. Arrighi’nin giriştiği, kapitalist dünya-sisteminin eşitsiz gelişimi üzerine yaptığı inceleme de, onun, sermaye birikiminin sistemsel döngülerini periyodik yüzyıllar halinde sistematize etmesine imkân vermişti. Yazar, bu örüntüyü açıklamak için dünya ekonomik düzeni kavramını ortaya koymuştu; bu kavram, ekonominin genişletilmiş yeniden üretimini temin ve küresel ekonomik ilişkiler mekanizmasını tayin eden, birbirine karşılıklı bağlı uluslararası ve milli kuruluşlar sistemi olarak tarif edilir. En büyük önemi, lider ülkenin, uluslararası kurumlar üzerinde domine edici bir etkide bulunan, dünya pazarını ve uluslararası ticari-iktisadi ve mali ilişkileri düzenleyen kurumları taşır.
Her dünya ekonomik düzeninin, onu teşkil eden kurumların yeniden üretimi çerçevesinde iç çelişkilerin birikmesiyle tayin olunan bir büyüme sınırı vardır. Bu çelişkilerin ortaya çıkması, uluslararası ekonomik ve siyasi ilişkiler sisteminde gerilimin artmasına yol açar; bu gerilimler, bugüne kadar dünya savaşlarıyla çözülmüştür. Bu periyotlarda uluslararası ilişkiler sistemi keskin bir şekilde destabilizasyona uğrar, eski dünya düzeni tahrip olur ve yenisi şekillenir. Mevcut kurumlar ve teknolojiler sistemi temelinde sosyal ve iktisadi kalkınma imkânları tükenir. Bu ana kadar lider olan ülkeler eski iktisadi büyüme temposunu sürdürmede güçlüklerle karşılaşırlar. Eş zamanlı olarak bir teknolojik modun yerini yenisinin almasına da miadını doldurmuş üretim ve teknoloji komplekslerinde yeniden sermaye birikimi eşlik eder; bu durum onların ekonomilerini depresyona sürükler, mevcut kurumlar sistemi yeni teknolojik zincirlerin oluşturulmasını güçleştirir. Bu yeni teknoloji zincirleri ise, iktisadi kalkınmanın liderliğine soyunan ülkelerde kendi yolunu açar.
Eski liderler dünya pazarındaki egemenliklerini kendi jeo-ekonomik periferileri üzerinde kontrolü artırarak, bu kapsamda askeri-siyasi cebri yöntemleri de kullanarak korumaya çalışırlar. Bu durum kural olarak büyük askeri ve siyasi çatışmalara yol açar ve lider ülke bu çatışmalarda avantajlarını kaybederken istediği etkiyi yaratamadan kaynaklarını da israf eder. Bu ana kadar yükselen bir pozisyonda bulunan potansiyel lider ülke ise kendi üretici güçlerini korumak ve savaşan ülkelerin savaştan kurtulmaya çalışan beyinlerini, sermayelerini ve hazinelerini kendine çekmek için bir bekle-gör tavrı benimsemeye çalışır. Yeni lider kendi imkânlarını artırırken dünya arenasına çıkar; savaşan hasımlar ise zaferin meyvelerini cebe indiremeyecek kadar zayıflamışlardır. Dünya ekonomik sistemindeki, onlara denk düşen dünya ekonomisi kalkınma merkezlerindeki ve lider ülkelerdeki ardışık değişiklikler bu zamana kadar tam bu şekilde cereyan etti.
Şu anda cereyan etmekte olan yeni bir dünya ekonomik sistemine geçiş süreci SSCB’nin dağılmasıyla başladı ve şu anda ABD hegemonyasının sona ermesi ve çokkutuplu dünyanın meydana gelmesiyle tamamlanıyor. ABD ekonomisinin ve halkın hayat seviyesinin uzun süreli durgunluğu, düşük birikim seviyesi, sosyal altyapının bozulması, mali sistemin periyodik mali krizlerde kendisini gösteren çalkantılı durumu, siyasi istikrarsızlık, Amerikan ekonomik düzenleme sisteminin, onun istikrarlı bir şekilde gelişmesini temin etme kapasitesi olmadığını gösteriyor.
Yüzyıllardır devam etmekte olan sermaye birikim döngülerinin ve bunlara tekabül eden dünya ekonomik düzenlerinin tarihi şeması, geleneksel olarak, o dönemdeki hâkim ticari-iktisadi ilişkiler sisteminin biçimine göre isimlendirilir; bu şema Şekil 1’de gösteriliyor.

Dünya ekonomik düzeninin maddi genişleme evresi teknolojik yapıda büyüme evresiyle eşzamanlıdır. Yeni küresel lider, yeni teknolojik modun temel yeniliklerinin hızla benimsenmesi için ilerici kurumları ve iktisadi kalkınma idaresi yöntemlerini kullanarak Kondratyev’in uzun dalgasının yükseliş evresinde ileriye atılır.[1] Reel üretim alanında sermayenin bu genişlemesi, ona denk düşen teknolojik yapının genişleme imkânları tükeninceye kadar ekonominin hızla büyümesini sağlar, sonrasında ise depresyona sürüklenir. Reel üretimde kârlı bir uygulama bulamayan sermaye spekülatif işlemlerin mali balonlarında yoğunlaşarak “finansal buluta” kaçar. Böylece, Arrighi’nin “mali genişleme” evresi olarak andığı, sermaye birikimi sistemsel devresinin ikinci evresi başlar. Ekonominin reel sektöründeki baskınlık küresel finans piyasasındaki hakimiyetin temelini oluşturur. Bu evrede lider ülke, kendi iktisadi sisteminin periferisine sermaye ödünç vererek ve onun sömürüsünden gelirler elde ederek, taraflar açısından denkliği olmayan dış iktisadi dolaşımda süper kârlar elde eder. Ama böylelikle periferi ülkelerinin önünde ileri teknoloji ithali ve teknolojik yapının bir sonraki büyüme dalgası üzerinde yükselmek için fırsatlar yaratır. Bu şekilde yeni küresel liderlerin ortaya çıkışının da temelleri atılır. Bir sonraki yapısal kriz devresinde, eski liderler miadını doldurmuş üretimlerde büyük sermaye amortismanlarıyla karşı karşıya kaldığında ve onların yönetim sisteminin yeni teknolojik mod üretimlerinin yaratılmasında sermaye akışını örgütlemekte yetersiz kaldığı ortaya çıktığında, bu yeniler, mevcutlara meydan okur. Lider ülkenin “finansal buluttaki” sermayesi “yeryüzüne inmek için” hiç acele etmez, mali piyasaların manipülasyonundaki süper kârları teknolojik yeniliklerin risklerine tercih eder. Bu sırada ilerici kurumları ve daha etkin yönetim yöntemlerini kullanan çevre ülkeler yeni bir dünya ekonomik düzeninin çekirdeğini yaratarak liderlere meydan okurlar. Teknolojik modda yeni, ardışık bir değişiklik döneminde, lider ülkenin ekonomisi derin bir depresyona gömülür, miadını doldurmuş üretimin aşırı yükünden azade olan kalkınmakta olan periferi ülkeler ise mevcut ve ithal ettikleri kaynakları yeni bir teknolojik modun kilit üretim sektörlerinde yoğunlaştırırken, bu meydan okuyuş ve yeni düzenin çekirdeği mümkün hale gelir. Bu ülkeler, yeniyi benimseyerek eski liderin önüne geçerler; yeni bir uzun Kondratyev dalgasında da yeni dünya ekonomik düzeninin çekirdeğini oluşturarak ileri atılırlar. Bugün gözlenen tam da bu süreçtir: ÇHC, yeni bir dünya ekonomik düzenini şekillendirirken ABD’nin önüne geçiyor.
Teknolojik yapının ve dünya ekonomisi düzeninin ardışık değişikliği sırasında üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin etkileşiminin diyalektiği
Dünya ekonomik düzeninde ardışık değişikliklerin bir örüntü teşkil ettiği hipotezi (ki bu, okuduğunuz çalışmanın temelini teşkil ediyor) marksist formasyon teorisine benzer görünüyor. Ancak marksist formasyon teorisi, dünya sosyalizmi sisteminin çeyrek yüzyıl önceki çöküşüyle çürütülmekte ve tarihi verilerle de desteklenmiyor. Mesela insan ticareti, azami yaygınlaşmasına, bir hayaletten farksız olan antik Roma’da değil, 19’uncu yüzyıldaki Marx’ın tarif ettiği sermaye birikimi çağında ulaşmıştı. İlkel komünal formasyon da marksizm klasiklerinin tasvir ettiği komünist idilden belirgin şekilde farklı. Sosyalist inşa neticesinde zaruretin hükümdarlığından hürriyetin hükümdarlığına sıçrayarak komünist topluma hızla geçileceğine dair naif tasavvurlar cabası. Formasyon teorisinde feodalizmin karakteristiği ise, sadece batı Avrupa’da lokalize olmuş bir komünal yaşam tarzı, dini bilinç ve emperyal ve devlet yapısı ile geleneksel toplumun çözülme çağının bir parçasını yansıtıyor. Marx’ın bu organizasyonu ancak Asya üretim tarzı olarak yorumlaması da Avrupa üstünlük kompleksinin tezahüründen başka bir şey değil, oysa bu organizasyon, Kapital yayınlanmadan iki asır öncesine kadar Avrupa halkının hayatını tayin ediyordu.
Marx, sömürgeci dünya ekonomik düzeninin üretim ilişkilerini analiz ederken kapitalizmin sonunun kaçınılmaz olduğu sonucuna varmıştı. Ve bu son geldi gerçekten de, ama kapitalizmin değil sömürgeci dünya ekonomik düzeninin sonu — ve onun yerini emperyal düzen aldı. Bugün gene kapitalizmin sonunun geldiğini işitiyoruz, ama bu da gerçekte, emperyal dünya ekonomik düzeninin ve onunla birlikte Amerikan tarzı sistemsel sermaye birikimi döngüsünün sonu.
[1] Nikolay Kondratyev, Sovyet iktisatçısı; 1920’li yıllarda dünya ekonomisinde 45-60 yıllık kabarış ve çöküş döngüleri olduğunu ileri sürmüştü. Kondratyev Türkiye’de pek bilinmiyor; oysa (bana kalırsa) Wallerstein’in dünya-sisteminden daha tutarlı bir döngüler teorisi geliştirmişti. (H.Y.)
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









