Amerika
İktisatçı Pettifor: Trump yönetimi bilinçli zayıf dolar politikası izliyor

İktisatçı ve yazar Ann Pettifor, Trump yönetiminin “güçlü dolar” söylemine rağmen fiiliyatta doları zayıflatmaya yönelik adımlar attığını ve bu durumun küresel finansal istikrarsızlığı tetiklediğini söyledi. Pettifor, eski İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mark Carney’nin 2019 yılında gündeme getirdiği “Sentetik Hegemonik Para Birimi” önerisinin, mevcut sistemdeki dengesizliklere karşı uygulanabilir bir alternatif teşkil ettiğini ifade etti.
İktisatçı ve yazar Ann Pettifor, kendi yayın organı System Change üzerinden yayımladığı analizde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump ve Hazine Bakanı Scott Bessent’in izlediği para politikalarını ele aldı.
Pettifor, makalesinde, küresel piyasalardaki mevcut oynaklığın nedenlerini irdeleyerek, eski İngiltere Merkez Bankası (BoE) Başkanı Mark Carney’nin önerdiği “Sentetik Hegemonik Para Birimi” (Synthetic Hegemonic Currency – SHC) modelinin, doların küresel hakimiyetine karşı ciddi bir alternatif oluşturabileceğini kaydetti.
Pettifor, kariyerini Goldman Sachs gibi yerleşik finans kurumlarında inşa eden Mark Carney’nin “ilerici” olarak tanımlanmasının güç olduğunu, ancak buna rağmen radikal bir çıkış yaptığını belirtti.
Pettifor, Carney’nin 2019 yılında ortaya koyduğu önerinin önemine işaret ederek şu ifadeleri kullandı:
“Yakın zamana kadar geleneksel bir merkez bankacısı olan Carney, ABD dolarına karşı radikal bir alternatifi teşvik etti ve bunu 2019 gibi erken bir tarihte yaptı. Sentetik Hegemonik Para Birimi önerisi, iktisat mesleği içinde ve hatta sol kanatta ABD dolarının hakimiyeti konusunda ne kadar az tartışma yürütüldüğünü gözler önüne serdi.”
Pettifor, bu ihmalin şaşırtıcı olmadığını vurgulayarak, Rana Foroohar’ın 2016 tarihli Makers and Takers kitabına atıfta bulundu.
Ana akım ortodoks iktisat anlayışı nedeniyle finansallaşmanın, paylaşılan refahın önündeki en büyük engel olmasına rağmen en az incelenen konu olduğunu savundu. Pettifor, Carney’nin tezini şu sözlerle aktardı:
“Carney, dünyanın küresel rezerv para birimi olarak ABD dolarına bir alternatif inşa edebileceğini ve uluslararası finansal ve parasal sistemde bir dönüşüm gerçekleştirebileceğini savundu. Bu durum, ABD dolarının hakimiyetinin, eşitsizliğin ve bunun sonucunda ortaya çıkan sınıf ve ticaret savaşlarının neden olduğu dengesizlikleri sona erdirmeye başlayabilir.”
Trump yönetiminin para politikası yaklaşımı
Analizde, Trump yönetiminin para politikası konusundaki yetkinliği sorgulandı. Pettifor, Trump ve Hazine Bakanı Bessent’in dünyanın rezerv para birimi üzerinde “tehlikeli oyunlar” oynadığını ve sistem genelinde stres yarattığını öne sürdü. Yönetimin söylem ve eylemleri arasındaki tutarsızlığa dikkat çeken Pettifor, durumu şöyle özetledi:
“Bir yanda Hazine Bakanı Bessent ‘güçlü dolar politikası’ ile övünürken, diğer yanda Trump ve ekonomi danışmanı Stephen Miran, ABD para birimini kasıtlı olarak zayıflatmak için yola çıktılar. ABD ekonomisinin gücüne güvenen ve dünyanın geri kalanının doları desteklemekten başka çaresi olmadığına inanan bu isimler, dolarla oynuyor ve finansal oynaklık ile istikrarsızlık yaratıyorlar.”
Pettifor, bu noktada Mark Carney faktörünün devreye girdiğini belirtti. Carney’nin İngiltere Merkez Bankası Başkanı olduğu dönemde ABD dolarına pragmatik bir alternatif sunduğunu hatırlatan yazar, Davos konuşmasında özetlenen “orta güçler ittifakı”nın bu yeni düzenin inşasında rol oynayabileceğini ifade etti.
Küresel piyasalarda “güvenli liman” arayışı
Makalede, küresel piyasalardaki son fiyatlamalar detaylandırıldı. Altın ve gümüş fiyatlarındaki artışa ve İsviçre Frangı’nın değer kazanmasına dikkat çekildi.
Pettifor, piyasa dinamiklerini şu verilerle ortaya koydu:
“Altın ve gümüş fiyatları fırladı; görünüşe göre bazıları tarafından ABD dolarından daha güvenli kabul edilen İsviçre Frangı’nın değeri de arttı. Yaklaşık aynı zaman diliminde, S&P 500 bu hafta yeni bir zirveye ulaşsa bile, Japon Yeni güçlü ABD doları ile birlikte düşüşe geçti.”
Bu oynaklığın arkasında “korku ve açgözlülük kombinasyonunun” yattığını belirten Pettifor, yapay zeka (AI) kaynaklı sermaye kazançları peşinde koşanlar ile küresel finans piyasalarındaki endişeli yatırımcılar arasındaki ayrımı vurguladı.
Pettifor, mevcut sistemi “Küresel Kumarhane” olarak nitelendirerek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Küresel Kumarhane istikrarsız; temelleri dengesiz, faaliyetleri oynak ve mafya babası (ABD Başkanı) son derece şüpheli. Sermaye güvenli limanlara akıyor, bunun bir nedeni de dünyanın rezerv para birimi olan ABD dolarının güvenli görülmemesi.”
Yazar, Wall Street Journal (WSJ) başyazısından yaptığı alıntıyla doların zayıflığını somutlaştırdı. WSJ Dolar Endeksi’nin son bir yılda yaklaşık yüzde 8 düştüğünü ve altının ons fiyatının 5.300 doların üzerine çıkarak doların zayıflığına dair sinyal verdiğini aktardı.
Ayrıca, doların euro karşısında son bir yılda yüzde 14 değer kaybettiği bilgisi paylaşıldı.
“Manav tabelasını kaldırdığında, illüzyon çatlamaya başlar”
Pettifor, küresel oynaklığın ikinci nedeninin “sistemin kendisi” olduğunu belirtti. Mark Carney’nin bu yıl Davos’ta yaptığı konuşmaya atıfta bulunan yazar, küreselleşmenin “kurallara dayalı” sistemine olan inancın kaybolduğunu ifade etti. Carney’nin, komünist sisteme inancını belirten tabelayı kaldıran manav metaforunu kullandığını hatırlatan Pettifor, Carney’nin şu sözlerine yer verdi:
“Sistemin gücü gerçeğinden değil, herkesin o gerçekmiş gibi davranmaya istekli olmasından gelir. Kırılganlığı da aynı kaynaktan gelir. Tek bir kişi bile rol yapmayı bıraktığında, manav tabelasını kaldırdığında, illüzyon çatlamaya başlar.”
İngiliz ekonomist Ann Pettifor: Küresel finans sistemi denetimsiz bir kumarhaneye dönüştü
Pettifor, Carney’nin büyük ölçüde jeopolitik sisteme atıfta bulunduğunu, ancak Nixon’ın 1971’de Bretton Woods mimarisini yıkmasından bu yana ne jeopolitik ne de finansal sistemin kurallara dayalı olduğunu savundu.
Carney’nin “Artık işe yaramıyor” tespiti üzerinden, bir geçiş sürecinde değil, bir kopuşun (rupture) ortasında olunduğu vurgulandı.
Trump yönetiminin “güçlü dolar” ihtiyacını dile getirmesine rağmen fiilen doları zayıflatmaya kararlı olduğunu belirten Pettifor, Trump’ın Iowa’da gazetecilere verdiği demeçte bu durumu teyit ettiğini aktardı.
Bloomberg kaynaklı habere göre Trump, doların düşüşünden endişe duyup duymadığı sorusuna, “Hayır, bence bu harika. Doların değerine bakın, yaptığımız işe bakın. Dolar harika gidiyor” yanıtını verdi.
Pettifor, zayıflayan doların finansal piyasaları neden tedirgin ettiğini üç ana başlıkta inceledi:
Varlık Değerlerinin Düşmesi: En yoksul ülkelerin gelir getiren devlet borçları gibi ABD doları cinsinden fiyatlanan varlıkların değeri düşüyor. Dolar zayıfladıkça borçlular için maliyet azalırken, alacaklılar için kayıplar artıyor. Petrol, doğalgaz ve ilaç gibi emtiaların fiyatları da bu durumdan etkileniyor.
Enflasyon Riski: Zayıflayan dolar, ABD’li tüketiciler için ithalat maliyetini artırmakta ve enflasyonist baskı oluşturuyor. Trump yönetimi, ithalatın ABD ekonomisinin nispeten küçük bir parçası olması ve tüketicilerin daha ucuz Amerikan mallarına yöneleceği beklentisiyle bu durumu sorun etmiyor.
Alternatifsizlik Algısı: Trump ekibi ve büyük finans medyası, dünyanın geri kalanının başka seçeneği olmadığına inanıyor.
Dalgalı kur sistemine devlet müdahalesi
Pettifor, ABD yönetiminin geçtiğimiz Cuma günü “dikkat çekici” bir adım attığını belirtti. Yönetimin, döviz kurlarının piyasalar tarafından belirlendiği dalgalı kur sistemini terk etmeye ve devlet gücünü kullanarak müdahalede bulunmaya hazır göründüğünü ifade etti.
Wall Street Journal’ın analizine göre, Hazine Bakanlığı’nın elinde yaklaşık 200 milyar dolarlık “Döviz İstikrar Fonu” (Exchange Stabilization Fund) bulunduğu ve bu fonun döviz kurlarını etkilemek için kullanılabileceği kaydedildi.
Pettifor, yönetimin Japon Yeni ile ilgili bir “kur kontrolü” (rate check) yapacağını duyurmasının bile piyasaları etkilemeye yettiğini belirtti:
“Geçtiğimiz cuma günü ABD yönetimi, Japon Yeni ile ilgili bir ‘kur kontrolü’ yayınladıklarını duyurmaktan başka bir şey yapmadı. O 200 milyar doların tek kuruşunu harcamadan bile, bu duyuru ABD Doları/Yen piyasasında aktif olan tüccarları korkutmaya yetti.”
Dalgalı döviz kurlarının küreselleşme modelinin üzerine inşa edildiği sütunlardan biri olduğunu vurgulayan Pettifor, bu sütunun kaldırılmasının sistemi sarsmasının kaçınılmaz olduğunu savundu.
Carney’nin Sentetik Hegemonik Para Birimi önerisi
Makalenin son bölümünde, Mark Carney’nin 2019 yılında Jackson Hole’da yaptığı konuşmadaki önerileri detaylandırıldı. Carney, mevcut uluslararası parasal finansal sistemin yapısının, politika yapıcıların enflasyonu istikrara kavuşturma ve üretimi potansiyelde tutma hedeflerine ulaşmasını zorlaştırdığını savunmuştu.
Pettifor, Carney’nin neoklasik iktisatçıların “bağımsız merkez bankaları ve dalgalı döviz kurları” tezini eleştirdiğini aktardı. Carney’ye göre, dalgalı kurların küresel şokları emdiği ve yerel istihdamı koruduğu görüşü ile uluslararası politika işbirliğinden elde edilecek kazanımların mütevazı olduğu inancı artık geçerliliğini yitirmişti.
Carney, bu ana akım görüşün giderek çağdışı kaldığını belirterek, kamu destekli yeni bir sistem önermişti.
Bu öneri, birden fazla ülkenin rezerv dijital para birimlerinin tek bir “Sentetik Hegemonik Para Birimi” çatısı altında toplanmasına dayanıyordu. Pettifor, Carney’nin tezini şu şekilde açıkladı:
“Carney, Sentetik Hegemonik Para Birimi’nin (SHC) en iyi şekilde kamu sektörü tarafından, merkez bankası dijital para birimleri ağı aracılığıyla sağlanacağını ve destekleneceğini savundu.”
Carney’nin önerisine göre, Uluslararası Para ve Finans Sistemi (IMFS) içindeki bir SHC, mevcut sistemin zorlukları ve Çin Yuanı gibi yeni bir hegemonik rezerv paraya geçiş riskleri göz önüne alındığında daha iyi küresel sonuçlar doğurabilirdi.
SHC, ABD dolarının küresel ticaret üzerindeki baskın etkisini azaltabilir, ABD kaynaklı şokların döviz kurları üzerindeki etkisini hafifletebilir ve ticaretin ülkeler arasında daha az senkronize hale gelmesini sağlayabilirdi.
Pettifor, makalesini Carney’nin liderlik sergileyerek sistemdeki kopuşları kabul ettiğini ve bir alternatif sunduğunu belirterek sonlandırdı. Yazar, bu durumun umut verici olduğunu ifade ederken, müzisyen Bruce Springsteen’in “Streets of Minneapolis” eserine atıfta bulunarak sanatın toplumsal dönüşümdeki rolüne değindi.
Amerika
JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.
İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.
Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.
Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.
Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.
Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.
Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.
Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.
Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.
Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.
Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.
Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.
JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.
5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.
Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.
Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.
Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.
2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.
Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.
Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor
Amerika
S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.
Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.
S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.
ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.
Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.
Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.
Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.
Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.
Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.
Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.
Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.
Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.
Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.
Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.
Amerika
Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.
Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.
Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.
Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.
Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.
Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.
Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.
Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.
Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.
Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.
Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.
Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.
Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.
Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.
Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.
Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.
Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.
O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.
Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.
Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.
Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.
Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.
Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.
AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.
Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.
PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.
Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.
JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi
JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.
JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.
Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.
Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.
Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.
Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.
Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı
Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.
Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.
ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.
Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.
Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.
BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:
“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”
Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.
Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.
Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.
Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.
Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.
Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.
O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.
COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.
2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.
Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.
Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.
Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.
Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.
Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı
Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.
Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.
Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.
St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.
Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.
Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.
Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.
Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.
Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.
ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.
Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.
Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.
Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.
Warsh “daha az müdahale”den yana
Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.
Warsh şöyle konuşmuştu:
“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”
Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.
Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.
Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.
Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı











