Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İranlı kadınlar anlatıyor: Mesele sadece başörtüsü değil

Yayınlanma

“Devrimin başından beri iktidardakilerin eleştirilmemesi gerektiği söylendi, ancak eleştirmemize izin verilseydi, bu kadar zimmete para geçirme, hırsızlık ve ihanet olmazdı.”

1979 Devrimi’nin tanınmış simalarından ve devrim sonrası kurulan ilk meclisteki dört kadın vekilden biri olan Azam Taleghani, 2019’da ölmeden önceki son konuşmalarından birinde böyle diyordu. Babası etkili bir din adamı olan ve Şah döneminde siyasi nedenlerle hapis yatan Azam Taleghani, meclisteki zorunlu örtünme (hicab) tartışmalarında, “Eğer aynı zorunluluk erkekler için olmayacaksa kadınlar da zorlanamaz” diyordu. Üstelik Taleghani, “çador” denilen kara çarşafını ne görev süreci boyunca ne de görevi sona erdikten sonra hiç çıkarmadı. Cumhurbaşkanı adaylığı için kara çarşafıyla yaptığı sayısız başvuru ise her kadın adayın yaşadığı sonla bitti: Anayasa Konseyi tarafından reddedildi.

Kadınlar ne istiyor?

Taleghani ve daha nice kadın ve erkeğin, emperyalizm ve onun ülkedeki işbirlikçi Şah yönetime karşı omuz omuza mücadele ederek gerçekleştirdikleri devrimden 43 yıl sonra bugün, İranlı kadınlar yine sokakta, en önde. Mahsa Amini’nin Tahran’da güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınması ve gözaltındayken hayatını kaybetmesi üzerine başlayan ve ülke geneline yayılan protesto dalgası 1979 Devrimi’nden sonra gerçekleşen sokak eylemlerinin en uzun soluklusu. İran halkı hemen hemen ülkenin tüm eyaletlerinde sokağa çıkıyor. Peki, sokağın temel talebi ne, kadınlar ne istiyor, toplumun ne kadarı eylemleri destekliyor ve emperyalizm bu eylemlerin neresinde? Batı kaynaklı kışkırtıcı haberler ve sosyal medya dezenformasyonu, İran’da uygulanan internet kısıtlamalarıyla birleşince bölgeden sağlıklı haber almak zorlaşıyor. Kısıtlılık ve bilgi kirliliği, sokağa çıkan halkın temel talebini, hicab yani başörtüsü meselesine indirgemiş durumda.

Eylemlerden sonra Tahran sokaklarında bazı kadınların başörtüsü takmadığı görülüyor. (5 Aralık 2022) FOTO: Fatemeh Bahrami/AA

‘Asıl sorun anayasa’

Ancak İranlı kadınlar başörtüsü ile özdeşleşen örtünme zorunluluğunun eylemlerden önce bile bazı bölgelerde fiilen yumuşadığını söylüyor. Onlara göre hicab tek başına sorun değil. 39 yaşında tekstil alanında faaliyet yürüten esnaf Vida Ş. eylemlerden önce de çoğu bölgede araba kullanırken ya da kafe gibi sosyal alanlarda kısıtlamaların büyük ölçüde görmezden gelindiğini ifade ediyor: “Hele eylemlerden sonra artık kadınların büyük çoğunluğu, sokağa da başı açık çıkıyor.”

38 yaşındaki ev hanımı Sara N. de başörtüsü zorunluluğunun tek başına sosyal yaşamı derinden etkilemediği görüşünde. Ama ona göre kadınlar da erkekler gibi dilediği kıyafeti giymekte özgür olmalı. 42 yaşındaki Tebrizli öğretmen Nesrin N. ise suni ve formalite diye nitelediği başörtüsü zorunluluğu ile ilgili şunları söylüyor: “Sosyal hayatı etkileyen asıl sorun, yasalardaki şeriattan kaynaklı uygulamalar. Örneğin erkekler mehir (tek seferde ödenen nafaka) ödeyerek istediği zaman karısını ‘boşayabilir.’ Aynı durum kadın için geçerli değil. Mesela sevmediği için ‘boşanamaz’ bir kadın. Kocasının kendisine şiddet uyguladığını ya da madde bağımlısı olduğunu yani yasalarda kadının ayrılmasına izin verilen, erkekten kaynaklı ağır kusuru ispat etmek zorunda. Bir şekilde boşansa bile, 7 yaşından büyük çocuğunun velayetini, eğer baba yine yasada belirtilen ağır kusurlara sahip değilse, üzerine alamaz. Bir kadın kocası ya da babasının izni olmaksızın pasaport çıkarttıramaz. Erkek kardeşleriyle mirastan eşit pay alamaz. Yargıç olamaz, cinayet davalarında tanıklığı kabul edilmez, diğer davalarda bir kadının sözü, erkek şahidin sözünün yarısı değerinde.”

Sara (sol), Seher (sağ üst) ve Nesrin (sağ alt)

‘Koşulları vardı başörtüsü kıvılcım oldu’

Vida, huzursuzluğun ve insanları sokağa iten temel problemin ekonomik temelli olduğunu düşünüyor.  Nesrin de “İran parası sürekli değer kaybediyor. Satın alma gücü büyük ölçüde düştü, insanlar geçim derdinde. Böyle huzursuz bir ortamda başörtüsü meselesi, hükümete karşı ayaklanmanın kıvılcımı oldu. Sadece kadınlar değil tüm halk sokakta. Bu bir devrim hareketi” diyor. Eylemlerin asıl sebebinin hicab olup olmadığını yakından tanıdığım, Türkiye’de dahi başörtüsünü çıkarmayan İranlı bir dostuma sorduğumda, o da “Sen, 2013’teki eylemlere, Gezi Parkı’ndaki ağaç için mi katılmıştın” karşılığını vermişti.

Gençliği Tahran’da geçen ve “saç yüzünden cehenneme gitme korkusu ile büyüdüğünü” söyleyen Seher ise hicabın büyük bir sorun olduğu görüşünde. Seher konuşurken, 30 yıl önce üniversitede sanat okurken yaşadığı zorlukları hatırlıyor: “Bir grup ilahiyat öğrencisi peşimizden gelip ‘ahlaksız’ derlerdi bize. Enstrüman çalan bir kadın olarak çok ayrımcılığa maruz kaldım. Erkeklerin önünde sahne alamazdım, konserler için ruhsat gerekiyordu. Ya da çalacağımız bir eserde bu eser ünlü bir hafıza ait olsa bile cinsel anlam taşıdığı gerekçesiyle bazı kelimeler sansürlenebiliyordu…”

‘Kadınlar iki farklı hayata zorlanıyor’

Seher, kadın sadece cinselliğiyle düşünüldüğü için tecridin uygulanmak istendiğini ve uygulamaların kadınları evde farklı, dışarıda farkı, iki ayrı hayat yaşamak zorunda bıraktığını söylüyor. Seher, İran Anayasasında kadının “ikinci sınıf vatandaş” muamelesi gördüğünü belirtiyor: “Evlilikte, ticarette, mirasta kanunlar erkeklerden yana. Halbuki bugün gelişen ve gelişmekte olan ülkelerde yasalar çocuk ve kadını korur. İran’da tam tersi. Bizler, erkekle eşit muamele gördüğümüz yeni bir anayasa istiyoruz; ifade özgürlüğü, eleştiri hakkı, adaletli ve özgürce yapılan seçimlerde seçme ve seçilmeyi talep ediyoruz.”

Dinin siyasetten ayrı ele alınması gerektiğini söyleyen Vida da taleplerini söyle anlatıyor: “Bana terörist gibi bakılmasını, terörist gibi muamele görmeyi istemiyorum. İran halkı olarak hak ettiğimiz, bize layık yaşam koşullarını istiyoruz.” Sara’nın da “Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğu normal bir yaşam” dışında bir beklentisi yok. 53 yaşındaki ebe Dilara N. sadece “normal yaşamak” istediğini söylüyor. Ona göre bunun yolu da “kadının sosyal, siyasi ve özel hayatta yani tüm cihetten haklarını kazanmasıyla mümkün.” Dilara’nın bir talebi de eylemlere katıldıkları gerekçesiyle insanlara kötü muamele edenlerin cezalandırılmaları.

‘Emperyalistlerin büyük korkusu…’

İran’daki protesto gösterilerine ABD ve AB’den gelen destek mesajlarını soruyoruz. Konuştuğumuz kadınların tamamının ABD ve AB’ye yaklaşımı çok net. Vida, “İranlıların zekâsı ve kültürü emperyalist güçlerin korku ve dehşet yeridir. O yüzden onlar bizim gelişme arzumuzun yanında olmaz. Biz bu sorunumuzu çözemediğimiz sürece kısıtlı olacağız ve emperyalistler de bunu istiyor, iç sorununu çözmüş bir İran istemiyorlar. Dolayısıyla kendi çıkarının peşinde olan Amerika da Avrupa da bu yönetimin iş başında olmasını tercih ediyor. Çünkü bu yönetim değişmediği sürece iç sorun da devam edecek” ifadelerini kullanıyor.

Sara küreselleşmenin, sadece İran değil tüm ülkelerin tek başına karar alma gücünü törpülediğini ve Batı sömürüsünün artık savaş değil mezhep ve ırk gibi “sorunlar” üzerinden meşrulaştırıldığını belirtiyor ve ekliyor: “Batı, bu eylemlerin sonunu kendi için olumlu görmüyor. Eğer kazançlı çıkacağını bilseydi daha keskin müdahale girişiminde bulunurdu.”

ABD’nin de Avrupa’nın da İran’daki eylemlerden hoşnut olmadığını, çünkü onların sakin bir Ortadoğu arzulamadığını belirten Nesrin’e göre Batı’dan gelen destek açıklamaları göstermelik ve samimi değiller: “Onlar; İranlıları himaye amacı taşımıyorlar. Zaten himaye ettiklerinin örneğini Irak ve Afganistan’da çok yakından gördük.”

Vida, “Emperyalistler iç sorununu çözmüş bir İran istemiyor” diyor.

Eylemlerin arkasındaki güç

İran’dan yükselen taleplerin hiçbiri tüm engellemelere rağmen özellikle kadınların üniversitelerde, akademide, sosyal yaşamda ağırlığı düşünüldüğünde beklenmedik değil, “düvel-i muazzamının” bölgemizdeki herhangi bir karışıklıkta ellerini ovuşturması ya da faydalanmaya çalışması da… Buna rağmen kadınların eşitlik ve insanların ekonomik talepleri emperyalizme alet olmakla eşitleniyor.

Taleghani kara çarşafıyla yıllarca cumhurbaşkanlığına aday olma mücadelesi yürütürken nasıl “Amerikan uşağı” ya da “Batı maşası” veya “vatan haini” değilse kuşkusuz eşit ve normal bir yaşam talebiyle sokağa çıkmak zorunda bırakılan Seher, Sara ya da Vida da değil. Yaşananlar, şeriatın nimetlerinden faydalananların, külfetinden nasibini alan kadına kulak verme vaktinin geldiğini gösteriyor.

İran’daki hoşnutsuzluğun sokağa taşmasında Batı’nın ekonomik yaptırımları altında, her yıl daha da derinleşen ve derinleştikçe halkı yoksulluğa mahkûm eden ekonomik krizin payı büyük. İran halkı, kimi zaman büyük dönüşümlerin yaşandığı, bu öfke patlamalarının hangi koşullarda geldiğini çok iyi biliyor. Devrimden önce İran uleması, toprak reformu ile ekonomik çıkarı doğrudan tehdit edilmeden, dayandığı geleneksel ticaret erbabının çıkarı ise küresel sanayi sermayesi karşısında tehlikeye girmeden Şah’ı karşısına almadı. Üstelik bu dönem örtünme yasağı da dahil en uç “reformların” uygulandığı dönemdi. Ulema 1906’da ilk İran Anayasası’yla elde ettiği, meclisten çıkacak yasaların şeriata uygunluğunu denetleme görevini bile ancak 1963’teki toprak reformunda hatırladı.

Su akar yatağını bulur

Dolayısıyla ekonomik olarak varlığı tehdit edilmeyen bir sınıf, grup ya da insanın zorluklara, sıkıntılara katlanmasıyla, bu güvencenin ortadan kalktığı durumda sesini yükseltmesi “hayatın olağan akışına uygun.” Bu olağan akışta “dış müdahale” aramak, akışa karşı kürek çekmek gibi, sonuçsuz bir eylem. Herhangi bir ülke, hele hele ABD, Arap ülkelerine yaptığı gibi öyle kolay kolay İran’a “devrim” ya da “reform” ihraç edemez. Çünkü İran, köklü devlet geleneğine sahip, önemli bir kültür birikimi olan, üstelik toplumu antiemperyalizm fikrine yaslanan, bölgenin iki büyük gücünden biri. İran devleti, bu akan suya ya yeni bir yol bulacak ya da bir, iki, beş, on yıl sonra bu kez daha gür biçimde akmak üzere zorla “kurutacak.” Ama er ya da geç, öyle ya da böyle o su, akacak ve yatağını bulacak.

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Musk, Pentagon için “savaş danışmanlığı” yapacak

Yayınlanma

Dünyanın en zengin adamı Elon Musk, savaşın geleceğine odaklanan ve “Project Meridian” olarak bilinen bir Pentagon girişiminin eş direktörlüğünü üstlendi.

Musk’ın yeni görevini ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth duyurdu.

Savaşların eninde sonunda otonom insansız hava araçlarıyla yapılacağına dair inancını uzun süredir dile getiren Musk, savunma alanında faaliyet gösteren startup Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ve eski Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich ile birlikte eş direktör olarak projeye danışmanlık yapacak.

Hegseth, Pentagon’da yayınladığı bir notta, grubun “geleceğin savaş alanlarını inceleyeceğini” ve “savaşçıların bu ortamlarda üstünlük sağlamak için hangi silah ve teknolojileri kullanmaları gerektiğini belirleyeceğini” belirtti.

Hegseth, Quantico Deniz Piyade Üssü’nde yaptığı “Kuvvetlerin Durumu” konuşmasında şunları söyledi:

“Gelecekteki çatışmaları en iyi öngörenler yalnızca Pentagon’da bulunmuyor. Hem soruları sormayı hem de bunlara cevap vermeyi kendimize yüklerken, bariz önyargılar ve riskler söz konusudur.”

Hegseth, bu girişimin derhal başlayacağını ve konuşmasının ardından güvenli bir mekânda Musk, Luckey ve Gingrich ile bir araya geleceğini söyledi.

Meridian Projesi, “savaşların, alanların ve teknolojilerin gidişatını acımasızca haritalandırmak” için 120 gün süreye sahip olacak ve bu süreç, bulgularının kamuoyuna duyurulması ve gizli bir ek ile sonuçlanacak.

Hegseth, “Yeryüzünün altından Ay’ın ötesine” uzanan kapsamlı bir görev tanımını açıkladı.

Grup, yeni askeri stratejiler veya politikalar geliştirmek yerine, “ele geçirmemiz gereken alanları ve ustalaşmamız gereken yetenekleri” belirlemeye çalışacak ve gelecek nesil Amerikan askerlerinin ihtiyaç duyabileceği silah ve sistemleri “keşfetmeye, geliştirmeye ve sahaya sürmeye” odaklanacak.

Grubun, Ocak ayı sonuna kadar kendisine öneriler içeren bir rapor sunması bekleniyor.

Musk, 2024 yılında “Gelecekteki savaşlar tamamen insansız hava araçları ve hipersonik füzelerle ilgili olacak,” demişti. Bu, son yıllarda yaptığı benzer açıklamalardan sadece biriydi.

Hükümet Verimliliği Departmanı’ndaki (DOGE) denetim görevi kargaşayla sona eren ve Başkan Donald Trump’ın harcama tasarısı nedeniyle Trump ile bir anlaşmazlığa dönüşen Musk için, bu paneldeki görev, herhangi bir sıfatla hükümete resmi şekilde geri dönüşünü işaret ediyor.

Musk ve Trump sonunda barıştılar ve Musk, bu hafta Beyaz Saray’da diğer teknoloji liderleriyle birlikte yapay zeka güvenliği konulu bir toplantıya katıldı.

Meridian, Hegseth’in duyurduğu, ordunun otonom savaş ve hızla gelişen teknolojiler etrafında yeniden yapılandırılmasına yönelik daha geniş kapsamlı bir girişimin parçası.

Hegseth, müşterek kuvvetler genelinde otonom ve robotik yetenekleri yaygınlaştırmak üzere, kendi ifadesiyle “hizmet kolu benzeri yetkiler”e sahip yeni bir dört yıldızlı muharebe komutanlığı olan Otonom Savaş Komutanlığı’nın (AUTOWARCOM) kurulduğunu duyurdu.

Savaş Bakanlığı ayrıca, Hegseth’in “yeni nesil otonom savaşçılar” olarak adlandırdığı kişiler için özel kariyer yolları oluşturmak üzere, tüm askeri birimlerde yeni mesleki çerçeveleri aşamalı olarak uygulamaya başlayacak.

“Otonom Savaş Komutanlığı’nı on yıl önce düşünmüş olmalıydık,” diyen Hegseth, Meridian’ın, ordunun geride kalmadan bir sonraki teknolojik dönüşümü öngörebilecek kadar ileriye bakmayı amaçladığını açıkladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English