Ortadoğu
İranlı kadınlar anlatıyor: Mesele sadece başörtüsü değil

“Devrimin başından beri iktidardakilerin eleştirilmemesi gerektiği söylendi, ancak eleştirmemize izin verilseydi, bu kadar zimmete para geçirme, hırsızlık ve ihanet olmazdı.”
1979 Devrimi’nin tanınmış simalarından ve devrim sonrası kurulan ilk meclisteki dört kadın vekilden biri olan Azam Taleghani, 2019’da ölmeden önceki son konuşmalarından birinde böyle diyordu. Babası etkili bir din adamı olan ve Şah döneminde siyasi nedenlerle hapis yatan Azam Taleghani, meclisteki zorunlu örtünme (hicab) tartışmalarında, “Eğer aynı zorunluluk erkekler için olmayacaksa kadınlar da zorlanamaz” diyordu. Üstelik Taleghani, “çador” denilen kara çarşafını ne görev süreci boyunca ne de görevi sona erdikten sonra hiç çıkarmadı. Cumhurbaşkanı adaylığı için kara çarşafıyla yaptığı sayısız başvuru ise her kadın adayın yaşadığı sonla bitti: Anayasa Konseyi tarafından reddedildi.
Kadınlar ne istiyor?
Taleghani ve daha nice kadın ve erkeğin, emperyalizm ve onun ülkedeki işbirlikçi Şah yönetime karşı omuz omuza mücadele ederek gerçekleştirdikleri devrimden 43 yıl sonra bugün, İranlı kadınlar yine sokakta, en önde. Mahsa Amini’nin Tahran’da güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınması ve gözaltındayken hayatını kaybetmesi üzerine başlayan ve ülke geneline yayılan protesto dalgası 1979 Devrimi’nden sonra gerçekleşen sokak eylemlerinin en uzun soluklusu. İran halkı hemen hemen ülkenin tüm eyaletlerinde sokağa çıkıyor. Peki, sokağın temel talebi ne, kadınlar ne istiyor, toplumun ne kadarı eylemleri destekliyor ve emperyalizm bu eylemlerin neresinde? Batı kaynaklı kışkırtıcı haberler ve sosyal medya dezenformasyonu, İran’da uygulanan internet kısıtlamalarıyla birleşince bölgeden sağlıklı haber almak zorlaşıyor. Kısıtlılık ve bilgi kirliliği, sokağa çıkan halkın temel talebini, hicab yani başörtüsü meselesine indirgemiş durumda.

Eylemlerden sonra Tahran sokaklarında bazı kadınların başörtüsü takmadığı görülüyor. (5 Aralık 2022) FOTO: Fatemeh Bahrami/AA
‘Asıl sorun anayasa’
Ancak İranlı kadınlar başörtüsü ile özdeşleşen örtünme zorunluluğunun eylemlerden önce bile bazı bölgelerde fiilen yumuşadığını söylüyor. Onlara göre hicab tek başına sorun değil. 39 yaşında tekstil alanında faaliyet yürüten esnaf Vida Ş. eylemlerden önce de çoğu bölgede araba kullanırken ya da kafe gibi sosyal alanlarda kısıtlamaların büyük ölçüde görmezden gelindiğini ifade ediyor: “Hele eylemlerden sonra artık kadınların büyük çoğunluğu, sokağa da başı açık çıkıyor.”
38 yaşındaki ev hanımı Sara N. de başörtüsü zorunluluğunun tek başına sosyal yaşamı derinden etkilemediği görüşünde. Ama ona göre kadınlar da erkekler gibi dilediği kıyafeti giymekte özgür olmalı. 42 yaşındaki Tebrizli öğretmen Nesrin N. ise suni ve formalite diye nitelediği başörtüsü zorunluluğu ile ilgili şunları söylüyor: “Sosyal hayatı etkileyen asıl sorun, yasalardaki şeriattan kaynaklı uygulamalar. Örneğin erkekler mehir (tek seferde ödenen nafaka) ödeyerek istediği zaman karısını ‘boşayabilir.’ Aynı durum kadın için geçerli değil. Mesela sevmediği için ‘boşanamaz’ bir kadın. Kocasının kendisine şiddet uyguladığını ya da madde bağımlısı olduğunu yani yasalarda kadının ayrılmasına izin verilen, erkekten kaynaklı ağır kusuru ispat etmek zorunda. Bir şekilde boşansa bile, 7 yaşından büyük çocuğunun velayetini, eğer baba yine yasada belirtilen ağır kusurlara sahip değilse, üzerine alamaz. Bir kadın kocası ya da babasının izni olmaksızın pasaport çıkarttıramaz. Erkek kardeşleriyle mirastan eşit pay alamaz. Yargıç olamaz, cinayet davalarında tanıklığı kabul edilmez, diğer davalarda bir kadının sözü, erkek şahidin sözünün yarısı değerinde.”

Sara (sol), Seher (sağ üst) ve Nesrin (sağ alt)
‘Koşulları vardı başörtüsü kıvılcım oldu’
Vida, huzursuzluğun ve insanları sokağa iten temel problemin ekonomik temelli olduğunu düşünüyor. Nesrin de “İran parası sürekli değer kaybediyor. Satın alma gücü büyük ölçüde düştü, insanlar geçim derdinde. Böyle huzursuz bir ortamda başörtüsü meselesi, hükümete karşı ayaklanmanın kıvılcımı oldu. Sadece kadınlar değil tüm halk sokakta. Bu bir devrim hareketi” diyor. Eylemlerin asıl sebebinin hicab olup olmadığını yakından tanıdığım, Türkiye’de dahi başörtüsünü çıkarmayan İranlı bir dostuma sorduğumda, o da “Sen, 2013’teki eylemlere, Gezi Parkı’ndaki ağaç için mi katılmıştın” karşılığını vermişti.
Gençliği Tahran’da geçen ve “saç yüzünden cehenneme gitme korkusu ile büyüdüğünü” söyleyen Seher ise hicabın büyük bir sorun olduğu görüşünde. Seher konuşurken, 30 yıl önce üniversitede sanat okurken yaşadığı zorlukları hatırlıyor: “Bir grup ilahiyat öğrencisi peşimizden gelip ‘ahlaksız’ derlerdi bize. Enstrüman çalan bir kadın olarak çok ayrımcılığa maruz kaldım. Erkeklerin önünde sahne alamazdım, konserler için ruhsat gerekiyordu. Ya da çalacağımız bir eserde bu eser ünlü bir hafıza ait olsa bile cinsel anlam taşıdığı gerekçesiyle bazı kelimeler sansürlenebiliyordu…”
‘Kadınlar iki farklı hayata zorlanıyor’
Seher, kadın sadece cinselliğiyle düşünüldüğü için tecridin uygulanmak istendiğini ve uygulamaların kadınları evde farklı, dışarıda farkı, iki ayrı hayat yaşamak zorunda bıraktığını söylüyor. Seher, İran Anayasasında kadının “ikinci sınıf vatandaş” muamelesi gördüğünü belirtiyor: “Evlilikte, ticarette, mirasta kanunlar erkeklerden yana. Halbuki bugün gelişen ve gelişmekte olan ülkelerde yasalar çocuk ve kadını korur. İran’da tam tersi. Bizler, erkekle eşit muamele gördüğümüz yeni bir anayasa istiyoruz; ifade özgürlüğü, eleştiri hakkı, adaletli ve özgürce yapılan seçimlerde seçme ve seçilmeyi talep ediyoruz.”
Dinin siyasetten ayrı ele alınması gerektiğini söyleyen Vida da taleplerini söyle anlatıyor: “Bana terörist gibi bakılmasını, terörist gibi muamele görmeyi istemiyorum. İran halkı olarak hak ettiğimiz, bize layık yaşam koşullarını istiyoruz.” Sara’nın da “Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğu normal bir yaşam” dışında bir beklentisi yok. 53 yaşındaki ebe Dilara N. sadece “normal yaşamak” istediğini söylüyor. Ona göre bunun yolu da “kadının sosyal, siyasi ve özel hayatta yani tüm cihetten haklarını kazanmasıyla mümkün.” Dilara’nın bir talebi de eylemlere katıldıkları gerekçesiyle insanlara kötü muamele edenlerin cezalandırılmaları.
‘Emperyalistlerin büyük korkusu…’
İran’daki protesto gösterilerine ABD ve AB’den gelen destek mesajlarını soruyoruz. Konuştuğumuz kadınların tamamının ABD ve AB’ye yaklaşımı çok net. Vida, “İranlıların zekâsı ve kültürü emperyalist güçlerin korku ve dehşet yeridir. O yüzden onlar bizim gelişme arzumuzun yanında olmaz. Biz bu sorunumuzu çözemediğimiz sürece kısıtlı olacağız ve emperyalistler de bunu istiyor, iç sorununu çözmüş bir İran istemiyorlar. Dolayısıyla kendi çıkarının peşinde olan Amerika da Avrupa da bu yönetimin iş başında olmasını tercih ediyor. Çünkü bu yönetim değişmediği sürece iç sorun da devam edecek” ifadelerini kullanıyor.
Sara küreselleşmenin, sadece İran değil tüm ülkelerin tek başına karar alma gücünü törpülediğini ve Batı sömürüsünün artık savaş değil mezhep ve ırk gibi “sorunlar” üzerinden meşrulaştırıldığını belirtiyor ve ekliyor: “Batı, bu eylemlerin sonunu kendi için olumlu görmüyor. Eğer kazançlı çıkacağını bilseydi daha keskin müdahale girişiminde bulunurdu.”
ABD’nin de Avrupa’nın da İran’daki eylemlerden hoşnut olmadığını, çünkü onların sakin bir Ortadoğu arzulamadığını belirten Nesrin’e göre Batı’dan gelen destek açıklamaları göstermelik ve samimi değiller: “Onlar; İranlıları himaye amacı taşımıyorlar. Zaten himaye ettiklerinin örneğini Irak ve Afganistan’da çok yakından gördük.”

Vida, “Emperyalistler iç sorununu çözmüş bir İran istemiyor” diyor.
Eylemlerin arkasındaki güç
İran’dan yükselen taleplerin hiçbiri tüm engellemelere rağmen özellikle kadınların üniversitelerde, akademide, sosyal yaşamda ağırlığı düşünüldüğünde beklenmedik değil, “düvel-i muazzamının” bölgemizdeki herhangi bir karışıklıkta ellerini ovuşturması ya da faydalanmaya çalışması da… Buna rağmen kadınların eşitlik ve insanların ekonomik talepleri emperyalizme alet olmakla eşitleniyor.
Taleghani kara çarşafıyla yıllarca cumhurbaşkanlığına aday olma mücadelesi yürütürken nasıl “Amerikan uşağı” ya da “Batı maşası” veya “vatan haini” değilse kuşkusuz eşit ve normal bir yaşam talebiyle sokağa çıkmak zorunda bırakılan Seher, Sara ya da Vida da değil. Yaşananlar, şeriatın nimetlerinden faydalananların, külfetinden nasibini alan kadına kulak verme vaktinin geldiğini gösteriyor.
İran’daki hoşnutsuzluğun sokağa taşmasında Batı’nın ekonomik yaptırımları altında, her yıl daha da derinleşen ve derinleştikçe halkı yoksulluğa mahkûm eden ekonomik krizin payı büyük. İran halkı, kimi zaman büyük dönüşümlerin yaşandığı, bu öfke patlamalarının hangi koşullarda geldiğini çok iyi biliyor. Devrimden önce İran uleması, toprak reformu ile ekonomik çıkarı doğrudan tehdit edilmeden, dayandığı geleneksel ticaret erbabının çıkarı ise küresel sanayi sermayesi karşısında tehlikeye girmeden Şah’ı karşısına almadı. Üstelik bu dönem örtünme yasağı da dahil en uç “reformların” uygulandığı dönemdi. Ulema 1906’da ilk İran Anayasası’yla elde ettiği, meclisten çıkacak yasaların şeriata uygunluğunu denetleme görevini bile ancak 1963’teki toprak reformunda hatırladı.
Su akar yatağını bulur
Dolayısıyla ekonomik olarak varlığı tehdit edilmeyen bir sınıf, grup ya da insanın zorluklara, sıkıntılara katlanmasıyla, bu güvencenin ortadan kalktığı durumda sesini yükseltmesi “hayatın olağan akışına uygun.” Bu olağan akışta “dış müdahale” aramak, akışa karşı kürek çekmek gibi, sonuçsuz bir eylem. Herhangi bir ülke, hele hele ABD, Arap ülkelerine yaptığı gibi öyle kolay kolay İran’a “devrim” ya da “reform” ihraç edemez. Çünkü İran, köklü devlet geleneğine sahip, önemli bir kültür birikimi olan, üstelik toplumu antiemperyalizm fikrine yaslanan, bölgenin iki büyük gücünden biri. İran devleti, bu akan suya ya yeni bir yol bulacak ya da bir, iki, beş, on yıl sonra bu kez daha gür biçimde akmak üzere zorla “kurutacak.” Ama er ya da geç, öyle ya da böyle o su, akacak ve yatağını bulacak.
Ortadoğu
İran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, nükleer müzakereler, ABD ile ilişkiler ve sınır güvenliği konularında önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik değerlendirmelerini “hayret verici ve yanlış bir kıyas” olarak niteleyen Bekai, iki ülke arasındaki analizlerin mevcut gerçeklerle bağdaşması gerektiğini vurguladı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemdeki dış politika gelişmelerini ve bölgesel güvenlik konularını değerlendirdi.
Toplantıda Türkiye ile ilişkilere ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarına geniş yer ayıran Bekai, ABD ile yürütülen mutabakat süreçleri ve nükleer program hakkındaki soruları da yanıtladı.
“Hakan Fidan’ın kıyaslaması hayret verici ve yanlıştır”
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik iddiaları ve İran’ın eylemlerini İsrail rejiminin adımlarıyla kıyaslaması hakkındaki soru üzerine Bekai, bu değerlendirmeyi sert bir şekilde eleştirdi. Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:
“Sayın Fidan gibi bir şahsiyetin böyle yersiz bir kıyaslama yapması hayret vericidir. Kendisi de çok iyi bilmektedir ki İsrail rejimi doğası gereği yayılmacıdır ve Türkiye dahil tüm bölgeye zarar verme arayışındadır. Böyle tuhaf bir kıyaslamaya nasıl ulaştıkları bizim için bir soru işaretidir.”
İran’ın bölgede hiçbir vekil gücü olmadığını, bölgedeki tek vekil yapının İsrail rejimi olduğunu savunan Bekai, “Türkiyeli dostlarımızdan analizlerini mevcut gerçeklerle uyumlu hale getirmelerini ve İsrail rejiminin suistimaline hizmet edecek analizleri tekrarlamaktan kaçınmalarını istiyoruz” dedi.
Fidan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “İran’ın bölgedeki vekilleri olan Hizbullah ve Hamas ile mücadeleye” değinmişti.
Fidan, “Her ulusun egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün tamamen tanındığı bir duruma geri dönmemiz gerekiyor. İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi gibi” demişti.
“İslamabad Mutabakatı kriz aşamasına girmiştir”
İslamabad Mutabakatı’nın geleceğine ilişkin soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu mutabakatın bir kriz aşamasına girdiğinden hiçbir şüphe yoktur” dedi.
İran’ın her müzakereye ciddiyet ve titizlikle girdiğini, bir anlaşmaya varıldığında ise taahhütlerini iyi niyetle yerine getirdiğini belirten Sözcü, karşı tarafı sözünde durmamakla suçladı.
Bekai, “Anlaşmayı bozma konusunda o kadar sabırsız davrandılar ki, Hürmüz Boğazı ile ilgili beşinci maddede yer alan bir aylık sürenin dahi tamamlanmasına izin vermediler. İlk günlerden itibaren caymaya başladılar. Mutabakat zaptının 14 maddesini göz önüne alırsak, Amerikalılar bu kısa süre zarfında mutabakatın farklı unsurlarını parçaladılar. Biz başından beri ‘taahhüde karşı taahhüt’ dedik. Karşı taraf taahhütlerini yerine getirdiği sürece biz de taahhütlerimize bağlı kalacağız” şeklinde konuştu.
“UAEA’nın hasar gören tesislere erişim talebini reddediyoruz”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi’nin, denetçilerin İran’a dönmesi ve hasar gören nükleer tesisleri ziyaret etmesi yönündeki talebi sorulan Bekai, bu soruya net bir şekilde “Hayır” yanıtını verdi ve talebin kabul edilmeyeceğini açıkladı.
Nükleer tesislerin yeniden inşasına ilişkin uydu görüntüleri hakkındaki raporlara da değinen Bekai, bu yöndeki uydu görüntülerini henüz görmediğini ve bu nedenle bir yorumda bulunamayacağını belirtti.
“Hürmüz Boğazı’nın ABD tarafından tehdit edilmesine izin vermeyiz”
Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliği ve ABD’nin 20 gemiye askeri eskort sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Bekai, bölge dışı güçlerin varlığına karşı çıktı.
Bölge güvenliğinin ancak yabancı müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki istişare mekanizmalarıyla sağlanabileceğini belirten Bekai, ABD askeri varlığının bölgede güvensizliğe yol açtığını ifade etti.
Sözcü, “Hürmüz Boğazı’nın İran’ın çıkarlarına yönelik bir tehdit alanına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Seyrüsefer güvenliği için dürüstçe çaba gösterdik ancak süreci baltalayan taraf ABD oldu. Gemi eskortu iddiaları, ABD’nin bölgedeki müdahaleci ve saldırgan politikalarının devam ettiğini göstermektedir” dedi.
Mutabakat zaptının beşinci maddesinin yorumlanmasına ilişkin ise Bekai, metnin açık olduğunu ve yoruma yer bırakmadığını söyledi.
Boğazın yönetiminin İran’da olması ve Umman ile istişare içinde yürütülmesinin, İran’ın çıkarlarının korunması amacıyla metne eklendiğini kaydeden Bekai, ABD’nin bölge ülkelerini kışkırtarak paralel yollar oluşturmaya çalıştığını, bunun da hem çevre sorunlarına yol açtığını hem de deniz güvenliğini riske attığını belirtti.
“Üç Avrupa ülkesinin bildirisi hükümsüzdür”
Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak bildiriye değinen Bekai, bu bildirinin hiçbir geçerliliği olmadığını ve Avrupa ülkelerinin gerçekleri çarpıtmaya çalıştığını kaydetti.
Bölgede ve dünyada yaşanan zararların kaynağının ABD ve İsrail rejiminin eylemleri olduğunu ifade eden Bekai, bu tür açıklamaların çözüme katkı sunmayacağını dile getirdi.
Fransa Dışişleri Bakanı’nın iddialarına da değinen Bekai, Fransız yetkililerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda rol kapmaya çalışmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi.
“Afganistan ile işbirliğini tanıma şartına bağlamadık”
Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Yardımcısı Celalzade’nin Afganistan ziyaretine ilişkin bilgi veren Bekai, görüşmelerin konsolosluk işleri ve halklar arası ilişkiler çerçevesinde yürütüldüğünü kaydetti.
İran ile Afganistan arasında 900 kilometreyi aşan ortak sınır bulunduğunu, çok sayıda Afgan göçmenin İran’da yaşadığını ve geniş ticari ilişkilerin mevcut olduğunu belirten Bekai, “Afganistan yönetimini resmi olarak tanıma konusunu, iki ülkenin çıkarları için gerekli olan işbirliklerine şart koşmadık. Tanıma süreci hukuki bir prosedürdür ve zamanı geldiğinde bu konuda karar verilecektir” dedi.
“Lübnan adına karar vermiyoruz”
İran’ın Lübnan ve Umman’ın iç işlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaları reddeden Bekai, “Biz kimse adına karar vermiyoruz. Lübnan’ın adının mutabakat zaptında yer alması, İran’ın uluslararası güvenliği koruma konusundaki sorumluluk bilincini göstermektedir. Biz metnin birinci maddesinde Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması gerektiğini vurguladık, bu bir karar alma meselesi değildir; karar Lübnan halkına aittir” diye konuştu.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki uluslararası baskılara da değinen Bekai, Lübnan halkının direnişin silahının egemenliklerini korumadaki değerini en iyi bilen kesim olduğunu ve bu konudaki kararı yine Lübnan halkının vereceğini ifade etti.
“Trump’ın iddiaları yalandır”
ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakerelerde İran’ın tavrına ilişkin iddialarını yalanlayan Bekai, “Yalan söylemek ABD’nin davranış kalıbı ve bağımlılığı haline gelmiştir. Cumartesi günü Maskat’ta yapılan görüşmeler yalnızca Hürmüz Boğazı üzerine odaklanmıştı. Umman’ın arabuluculuğuyla gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık ancak Umman üzerindeki baskılar nedeniyle bu sonuca ulaşılamadı” dedi.
Trump’a yönelik suikast iddialarının ise hiçbir zaman müzakere masasında yer almadığını ekledi.
“Lindsey Graham’ın ölümü özgür insanları üzmeyecektir”
ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın ölümü hakkında gelen bir soru üzerine Bekai, “Azrail adildir. Hayat felsefesini tecavüz, savaş ve terör üzerine kurmuş, soykırımın en büyük destekçisi olmakla övünmüş bir figür için bölge halklarının yas tutması beklenemez. Bu saldırgan senatörün ölümü, hiçbir özgür insanın kalbini acıtmayacaktır” yorumunda bulundu.
Ortadoğu
ABD İran’da iki su pompa istasyonunu vurdu

ABD ordusunun İran’ın Huzistan ve Buşehr vilayetlerindeki sivil su altyapısına yönelik düzenlediği saldırılarda bir kişi hayatını kaybetti, dört kişi yaralandı. Harg Adası’na su tedarikinde kesintiye yol açan saldırıyı “savaş suçu” olarak nitelendiren İranlı yetkililer sivil altyapının hedef alınmasına tepki gösterdi. Devrim Muhafızları Ordusu ise saldırıya misilleme olarak Bahreyn ve Umman’daki ABD askeri hedeflerinin vurulduğunu duyurdu.
ABD ordusu, İran’ın güneybatısında yer alan Huzistan ile güneyindeki Buşehr vilayetlerinde sivil su altyapısını hedef alan hava saldırıları gerçekleştirdi.
Yerel yetkililerin açıklamalarına göre iki su pompa istasyonunun hedef alındığı saldırılar, bölgedeki tarımsal faaliyetleri aksatırken Harg Adası’na yönelik su tedarikinde de geçici kesintilerin yaşanmasına yol açtı.
Huzistan vilayetinden bir yetkili, ABD’ye ait askeri mühimmatın Mahşehr kentindeki bir tarımsal sulama pompa istasyonuna isabet ettiğini bildirdi.
Yetkili, patlama sonucunda istasyonda görevli bir kişinin hayatını kaybettiğini, dört kişinin ise yaralandığını açıkladı.
Huzistan Su ve Elektrik Kurumu Genel Müdürü Abbas Sadriyanfer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Mahşehr ile Hendican kentleri arasındaki Hendican bölgesinde faaliyet gösteren RMD drenaj pompa istasyonunun pazartesi günü sabahın erken saatlerinde “Amerikan-Siyonist düşman” tarafından vurulduğunu kaydetti.
Sadriyanfer, saldırı sırasında tesiste görev yapan Zohre ve Cerrahi Sulama Şebekesi İşletme Şirketi çalışanı Şakir Muhsini’nin yaşamını yitirdiğini, yaralanan bir diğer personelin ise hastanede tedavi altına alındığını ifade etti.
Söz konusu tesisin bölgedeki tarımsal atık suların tahliyesi ve idaresinde kritik bir rol üstlendiğini vurgulayan Sadriyanfer, sulama ve drenaj şebekelerinin verimliliğinin korunması için istasyonun kesintisiz çalışmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.
“Sivil altyapının vurulması açık bir savaş suçudur”
İran Su Endüstrisi Sözcüsü İsa Bozorgzade, Hendican’daki RMD drenaj pompa istasyonuna düzenlenen saldırının doğrudan halkın yaşamına, sağlığına ve geçim kaynaklarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu belirtti.
Bozorgzade, “Su, tüm uluslararası belgelerde ve hukuk kurallarında olduğu gibi Doğu ve İran kültürü ile medeniyetinde de kutsal bir yere sahiptir. Suya saldırmak, insanların temel haklarına saldırmaktır” ifadelerini kullandı. Su sektörüne hizmet veren bir emekçinin hayatını kaybetmesinin saldırının niteliğini açıkça ortaya koyduğunu söyleyen Sözcü, bu eylemin sadece sivil altyapıyı değil, doğrudan halka hizmet götüren sivilleri hedef aldığını vurguladı.
Saldırıyı “düşünce ve eylemde çaresizliğin bir göstergesi” olarak nitelendiren Bozorgzade, “Düşman su tesislerini hedef aldığında aslında kendi acziyetini sergiliyor. Bu davranış ne onurlu bir eylem ne de askeri bir başarıdır; sadece kötülüğün dışa vurumudur” diye konuştu.
Bozorgzade, saldırının tesisteki faaliyetleri tamamen durdurmayı amaçladığını, ancak su sektörü çalışanlarının hasarı en aza indirmek ve durumu kontrol altına almak için sabahın erken saatlerinden itibaren yoğun bir çalışma yürüttüğünü aktardı. Su tesislerinin ve çalışanlarının hedef alınmasının açık bir savaş suçu teşkil ettiğini savunan Sözcü, uluslararası toplumun ve sorumlu kuruluşların bu saldırılara karşı sessiz kalmayarak faillerin hesap vermesini sağlaması gerektiğini dile getirdi.
Diğer yandan İranlı yetkililer, pazartesi sabahı erken saatlerde Huzistan vilayetine bağlı Ahvaz, Omidiye, Mahşehr, Behbehan, Dezful, Endimeşk, Abadan ve Şadegan çevresindeki çok sayıda noktanın da ABD mühimmatlarıyla hedef alındığını açıkladı.
Bölgelerdeki hasar tespit çalışmalarının devam ettiği bildirilirken, İran medyası Ahvaz’ın dış kesimlerindeki iki ayrı noktanın daha vurulduğunu aktardı. Bununla birlikte, Ahvaz Uluslararası Havalimanı’nın hedef alındığına yönelik iddialar ise resmi kaynaklarca yalanlandı.
Devrim Muhafızları misilleme operasyonlarını açıkladı
Su pompa istasyonuna yönelik saldırıların ardından yazılı bir açıklama yayımlayan Devrim Muhafızları Ordusu, düzenlenen operasyonlara misilleme olarak Bahreyn’de bulunan ABD askeri altyapısının hedef alındığını duyurdu. Açıklamada ayrıca Umman’da konuşlu FPS tipi uzun menzilli hava gözetleme radarı ile bir deniz gözetleme radarının imha edildiği bilgisine yer verildi.
Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Sevgili ve dirençli İran halkı, Silahlı Kuvvetler’deki evlatlarınızın kararlı ve güçlü operasyonları, çocuk katili ABD ordusunu çaresizliğe sürükledi. Amerikalı saldırganlar, son saldırılarında Mahşehr ilçesindeki tarımsal su pompasını hedef alarak halk düşmanı karakterlerini bir kez daha gösterdi.”
Açıklamanın devamında, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerinin Bahreyn’in Cufeyr bölgesindeki ABD askeri tesislerini hedef aldığı belirtilerek, “Cufeyr’de alevler yükselirken, kahraman Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerindeki cesur evlatlarınız, misilleme operasyonunun beşinci aşamasında güçlü füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla Umman Sultanlığı’ndaki FPS uzun menzilli hava gözetleme radarını ve deniz gözetleme radarını da vurup imha etti” denildi.
Geçen ay da binlerce kişi susuz kalmıştı
Su altyapısına yönelik gerçekleştirilen bu son saldırılar, ABD’nin geçen ay Hürmüzgan vilayetine bağlı Sirik ilçesindeki su tesislerini hedef almasının ardından kaydedildi.
Kavurucu yaz sıcaklarının yaşandığı o dönemde düzenlenen saldırılar nedeniyle bölgedeki 20 binden fazla kişinin içme suyuna erişiminin kesildiği bildirilmişti. Söz konusu operasyonlarda Kuhestek kasabası ile Bemani bölgesindeki 10 köyün su dağıtım şebekesi büyük hasar görmüştü.
İki ülke arasındaki askeri hareketlilik, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nda Tahran ile Washington arasında daha önce imzalanan mutabakat zaptını ihlal ettiği belirtilen gemi geçişlerini engellemesinin ardından yeniden tırmanışa geçti. Yaşanan bu gelişmelerin ve ABD’nin bölgedeki askeri tahkimatını artırmasının ardından İranlı yetkililer, Hürmüz Boğazı’nın tüm transit geçişlere kapatıldığını duyurdu.
Ortadoğu
İran saldırısından kurtulan ABD’li askerlerden komutanlara suçlama

ABD’nin İran ile girdiği çatışmanın ikinci gününde Kuveyt’teki limanda konuşlu birliğe düzenlenen ve altı askerin ölümüyle sonuçlanan İHA saldırısına ilişkin iç soruşturma tamamlanma aşamasına geldi. Saldırıdan kurtulan askerler, komutanları istihbaratı göz ardı etmekle suçluyor. Soruşturmanın ise herhangi bir disiplin cezası öngörmediği belirtiliyor.
İran’ın insansız hava aracıyla (İHA) Kuveyt’teki Şuaibe Limanı’nda yer alan ABD üssüne düzenlediği saldırıdan kurtulmayı başaran Amerikalı askerler, komutanlarını ihanetle ve olası saldırı uyarılarını kulak ardı etmekle suçluyor.
The Washington Post gazetesinin askeri kaynaklara ve iç soruşturmaya aşina kişilere dayandırdığı haberine göre, askeri yetkililer saldırı öncesinde gelen kritik istihbarat verilerini dikkate almadı.
Saldırının, ABD ile İran arasında başlayan çatışmaların ikinci günü olan 1 Mart’ta düzenlendiği belirtildi. ABD Kara Kuvvetleri 103’üncü Lojistik Destek Komutanlığı bünyesinde görev yapan altı askerin hayatını kaybettiği, onlarca askerin ise yaralandığı aktarıldı.
Haber kaynakları, bu saldırıyı çatışma sürecinde Amerikan ordusunun tek seferde en çok kayıp verdiği olaylardan biri olarak nitelendiriyor.
“Limandaki güvenlik açıkları biliniyordu”
Gazeteye konuşan askeri personel, Şuaibe Limanı’nın İran için olası bir hedef olduğunu gösteren istihbarat raporlarının komuta kademesi tarafından göz ardı edildiğini ileri sürdü.
Askerler, tesisin İHA saldırılarına karşı korumasız olması sebebiyle personelin buraya yerleştirilmemesi yönünde tavsiyeler yapıldığını ancak bu uyarıların dinlenmediğini ifade etti.
Görüşlerine başvurulan bazı kaynaklar, saldırı sırasında Tugay Generali Clint Barnes’ın sergilediği tutumu da eleştirdi. İddialara göre Barnes, patlamanın ardından binadan çıkarak sığınağa yönelirken, çok sayıda asker içeride kaldı.
Yaralıların tahliyesi ve kurtarma çalışmaları ise binada kalan diğer subaylar ve erler tarafından gerçekleştirildi.
Saldırı sırasında hedef alınan binada olan Binbaşı Steven Ramsbott, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Eğer bu hatalardan ders çıkarmazsak ve hepimiz aynı yalana inanmaya devam edersek, gelecekte başka bir birlik de aynı durumu yaşayacak ve kendisini bizim düştüğümüz koşulların içinde bulacak” dedi.
Soruşturmada komutanlara ceza öngörülmüyor
ABD ordusu, askerlerin yönelttiği somut suçlamalar hakkında açıklama yapmaktan kaçınırken, komuta kademesinin kararlarını ve sahada attığı adımları savunarak bu kararların gerekçeli olduğunu bildirdi.
The Washington Post’un ulaştığı bilgilere göre, olayla ilgili başlatılan askeri iç soruşturma son aşamaya geldi.
Soruşturmanın ön raporunda, birliğin Şuaibe Limanı’na yerleştirilmesi veya saldırı sonrasındaki tıbbi yardım sürecinin yönetilmesi hususunda komutanlara yönelik herhangi bir kişisel sorumluluk yüklenmediği ve disiplin cezası uygulanmasının tavsiye edilmediği aktarıldı.
Saldırı sabah saatlerinde hazırlıksız yakaladı
CNN’in haberine göre, Şuaibe Limanı’nda taktik operasyon merkezi olarak kullanılan üç bölmeli treylere yönelik saldırı 1 Mart sabahı erken saatlerde düzenlendi. Saldırının ani gerçekleşmesi sebebiyle askeri personelin tahliye edilmeye veya sığınağa geçmeye fırsat bulamadığı kaydedildi.
Vurulan binada patlamanın ardından saatlerce yangın çıktığı, şok dalgasının duvarları yıktığı ve yapısal unsurların iskeletten ayrıldığı belirtildi.
Olayın ertesi günü ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın misilleme saldırılarında altı Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonu 28 Şubat 2026 tarihinde başlamıştı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












