Bizi Takip Edin

Ortadoğu

PKK/YPG’den ABD’ye: Bizi unutmayın!

Yayınlanma

Mazlum Kobani bu kez Washinton Post’tan Batı kamuoyuna Türkiye’nin olası harekatını engellemeleri için somut adım atma çağrısı yaptı. Türkiye’nin yeniden PKK ile masaya oturması için Ankara’ya baskı yapılmasını talep etti.

“Mustafa Abdi bin Halil” “Ferhat Abdi Şahin”, “Şahin Cilo”, “Mazlum Abdi” veya “Mazlum Kobani”… 1990’lardan beri her dönem farklı isim kullanan, önce PKK’nın şimdi YPG’nin önde gelen isimlerinden. Abdullah Öcalan, Suriye’de bulunduğu dönemde yanından ayrılmayan Mazlum Abdi’den “Ferhat Abdi Şahin” olarak bahsettiği için olsa gerek Türk devletinin kayıtlarına bu isimle girmiş. İçişleri Bakanlığı’nın ‘kırmızı liste’sinde.

Gençliğinde Avrupa’da kendi deyimiyle “siyasi faaliyet” için bulunduktan sonra Irak’ın kuzeyine geçmiş ve PKK’da aktif görev almış. Örgütün KCK Yürütme Konseyi üyeliğine kadar yükselmiş. Bu dönemini, “Bir zaman diliminde PKK’de görevde bulundum” diye geçiştirse de Türk yetkililere göre Türkiye’ye yönelik bazı saldırıların emirlerini bizzat verdi.

2011’de Suriye’de başlayan krizi “fırsata” çevirmek için hareketlenen PKK, önemli kadrolarını Suriye’nın kuzeyine yönlendirmeye başladı. Mazlum Kobani de 2013’te henüz PKK’nın Irak’taki kamplarında bulunurken, bu kez “Şahin Cilo” ismiyle “Rojava mücadelesinin” liderliğine hazırlandı. Suriye’nin kuzeyine 2013’ün sonu ya da 2014’ün başında geçtiği tahmin ediliyor. ABD’nin ve Batı’nın IŞİD’le savaştıkları gerekçesiyle YPG’ye “kahraman” payesi verdiği 2014 yılında bu kez “Mazlum Kobani” oluverdi. 2015 yılına gelindiğinde ABD’nin meşrulaştırma girişimiyle PKK/YPG içine bazı Arap unsurları da katarak “Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG)” dönüştürüldü. Ancak SDG adına ABD’nin muhatap aldığı, bir çok Batı başkentinde boy gösteren ve ödüller verilen kişi değişmedi: PKK’nın üst düzey yöneticisi Mazlum Kobani.

“Amerika’nın Suriye’deki en sadık müttefikiyiz. Bizi unutmayın.”

Mazlum Kobani’nin iki gün önce Washington Post gazetesinde yayınlanan makalesinin başlığı böyle. Makale esas olarak, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik olası harekatını engellemeleri için Batı kamuoyuna çağrı yapıyor.

Kobani, Batı kamuoyunu harekete geçirmenin en iyi yolunun “IŞİD tehlikesi” hatırlatmasından geçtiğini çok iyi biliyor: “Bugün Kobani yine tehdit altında ve bu ortaklıkların tüm kazanımları da tehlikede. Bu sefer tehdit İslam Devleti (IŞİD) teröründen değil, bir ABD müttefiki ve NATO üyesinden geliyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti bir haftadan uzun süredir şehirlerimize bombalar yağdırarak sivilleri öldürüyor, kritik sivil altyapıyı yok ediyor ve IŞİD’i bastırmaya çalışan Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) hedef alıyor.”

Çoğulculuk, eşitlik ve kadın vurgusu da es geçmiyor tabi: “Bölgemizin insanları için İslam Devleti’nin askeri yenilgisi hiçbir zaman tek hedefimiz olmadı. Terör örgütüne karşı savaş alanında yürüttüğümüz mücadelenin her safhasında kapsayıcılığı, çoğulculuğu ve eşitliği temel alan bir sistem kurarak IŞİD’in arkasındaki ideolojiyi ezecek adımlar attık. Örneğin, bir zamanlar Ebu Bekir el-Bağdadi’nin IŞİD bölgesini yönettiği Rakka’da önde gelen liderler artık Suriyeli kadınlar.”

“2015’te IŞİD’i yenmeye kararlı Kürtler, Araplar ve Süryanilerden oluşan bir koalisyon olan SDG’yi kurduk. Kurtardığımız her şehirde halkımız, Suriye’de ilk kez tüm etnik kökenlerin ve dinlerin temsil edildiği ve kadınlara eşit güç veren yerel yönetimler inşa etti.”

Hâlbuki, Kobani’nin çizmeye çalıştığı “etnik mozaik tablosu” ve çoğulculuk palavrası bizzat bu makalenin yer aldığı Washington Post tarafından yalanlamıştı: “Bu kuzeydoğu Suriye kasabasındaki (Tel Abyad) eski bir lisenin sınıfında, İslam Devleti’ne karşı ABD destekli savaş için askere alınan yaklaşık 250 Arap, Amerikan birliklerinden askeri eğitim almak üzere Kürt eğitmenler tarafından hazırlanıyordu. Askere alınanların çoğu IŞİD’in kuşattığı köylerdendi. (…) şu anda ABD’nin Suriye’deki askeri çabalarının ana hedefi olan ağırlıklı olarak Arapların yaşadığı şehirlerde konuşlandırılacaklar. Ama eğitmenler, askerlerin önce Türkiye’de hapis yatan hem Washington hem de Ankara tarafından terör örgütü olarak damgalanmış Kürt lider Abdullah Öcalan’ın ideolojisini öğrenmeli ve benimsemeleri gerektiğini söylüyor. (…) ABD’li yetkililer, Kürtlerin SDG koalisyonunun dörtte üçünden fazlasını oluşturduğunu ve ön saflardaki mücadeleye öncülük ederek ABD askeri yardımından en çok yararlanan taraf olduklarını kabul ediyor.

Kaos, istikrarsızlık ve IŞİD tehdidi

Sayısız kez Birlemiş Milletler raporuna “çocuk savaşçı” ve “zorla silah altına alma” ihlalleriyle girmiş olmalarından olsa gerek küçük bir özeleştiri de yok değil: “Zaman zaman Batı’nın demokratik standartlarının gerisinde kaldığımız için eleştirildik. Sistemimiz mükemmel değil: Varlığımız için savaş halindeyken ve ezici bir ekonomik abluka altındayken onu inşa etmek zorunda kaldık.”

Kobani, tüm ihlallere rağmen kendilerinin Batı için en iyi seçenek olduğunu söylüyor: “Ancak sağlayabildiğimiz yönetim ve güvenlik kalitesi açısından Suriye’deki diğer tüm otoriteleri geride bıraktık, ve Kobani zaferi ve direnişimize verilen uluslararası destek olmasaydı bunların hiçbiri mümkün olmazdı. Şimdi Türkiye’nin bölgemize yönelik taarruzu tüm bunları yeni bir tehdit altına sokuyor.”

Şimdi Batı’nın “en iyi seçeneği”nin tehlikede olduğu, kendileri olmazsa IŞİD’in geleceğini tehdidinde bulunan Kobani, Türkiye’nin “işgal” ettiği bölgelerde farklı etnik gruplara ve kadınlara “tarifsiz ihlaller” yapıldığı iddiasında: “Kürtlere, Yezidilere ve Hıristiyanlara ev sahipliği yapan sınır kenti Derik’teki bir saldırıda 10’dan fazla sivil hayatını kaybetti. Bir diğeri, IŞİD’e karşı operasyonlar planlamak için ABD ile birlikte çalıştığım ve ABD güçlerinden sadece yüzlerce metre uzağında bulunan, Haseke yakınlarındaki bir üssü hedef aldı. Bunun benim hayatıma yönelik bir girişim olduğuna inanıyorum: Türkiye bu yıl SDG’de ve yönetimimizdeki birkaç meslektaşıma suikast düzenledi.”

“Bombalama kampanyasının terörüne ve kaosuna ek olarak, Erdoğan topraklarımızı karadan işgal tehdidinde bulunmaya devam ediyor. Böyle bir saldırının sonuçlarının ne olacağını biliyoruz çünkü Türkiye bunu daha önce iki kez yaptı.”

“2018’de Afrin’e, 2019’da Rasulayn ve Tel Abyad’a yönelik Türk işgalleri yüzbinlerce insanı yerinden etti ve İslam Devleti’ne karşı küresel mücadeleyi sekteye uğrattı. Yıllarca süren Türk yönetiminden sonra, bu bölgeler artık kaos, istikrarsızlık, iç çatışmalar ve aşırılık yanlılarının varlığıyla öne çıkıyor.”

“Yönetimimizin bir zamanlar etnik birlikteliği, din özgürlüğünü ve kadın haklarını koruduğu yerlerde şimdi Türk güçleri ve Türkiye destekli milisler, etnik ve dini azınlıklara, suçsuz kadınlara karşı, kelimelerle anlatılamayacak suistimallerde bulunuyor.”

“Bizim yönetimimiz altında Afrin, kuzeybatı Suriye’nin radikal İslamcıların giremediği tek parçasıydı. Bölge Türkiye’nin kontrolüne geçtiği için El Kaide bağlantılı gruplar bölgede serbestçe faaliyet gösteriyor. Bu yaz, ABD’nin İHA saldırısında IŞİD’in üst düzey liderlerinden Mahir el Agal orada öldürüldü.”

Kobani, İstiklal saldırısıyla ilgileri olduğunu bir kez daha yalanlıyor ve bu iddianın Türkiye tarafından yeni bir saldırıya bahane olarak kullandığını söylüyor: “Türkiye, yapmadığımız bir şey yüzünden, uğruna onca fedakarlık yaptığımız halkımızı, güvenlik ve istikrarı tehdit ediyor. Erdoğan savaş bahanesi olarak güçlerimizi İstanbul’daki ölümcül bombalı saldırıya karışmakla suçladı. Açıkça ifade edeyim: Bu terör eylemini esefle karşılıyor ve kınıyor, ilgili olduğumuza yönelik tüm suçlamaları reddediyor ve kurbanlarına bir kez daha başsağlığı diliyoruz. Soruşturma çağrımızı yineliyoruz ve tahkikat yapılırsa yardıma hazırız.”

Türkiye’nin daha önceki harekatlarından çıkardıkları dersler ışığında kendileri için hiç bir ülkenin hele hele ABD’nin Türkiye’yi doğrudan hedef almayacağının farkında. Dolayısıyla Ankara’ya baskının yeniden bir “çözüm süreci” için yapılmasını talep ediyor. Ne de olsa daha önce yapılmıştı şimdi neden olmasın!:

‘Çözüm süreci’ hatırlatması

“Kimseden bizim için savaşmasını istemiyoruz. Halkım hâlâ burada, çünkü daha önce sayısız kez tek başımıza direndik. Gerekirse yine direniriz. İstediğimiz şey, dünyanın daha zor bir görevde bizimle birlikte olması: barış.”

“Bölgemize bu kadar acı ve ıstırap getiren çatışmaların köklerinin siyasi olduğuna inanıyoruz. Kürtler ve Türkler arasında doğuştan gelen bir nefret yok: Türk liderler, Kürtleri bir güvenlik tehdidi olarak görmek ve temel demokratik haklarımızı yoksaymak için siyasi bir tercih yaptılar. Geçmişte Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile Türk devleti arasındaki çatışmayı sona erdirmek ve Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek için müzakere etti.

O görüşmeler yapılırken Türk komşularımızla barış içinde yaşadık. Yeniden başlatacak olsalardı, bunu tekrar yapabilirdik. Ve 2019’da bölgemiz tehdit altındayken PKK bu gazeteden, masaya oturup siyasi çözüm aramayı teklif etti. Çağrı cevapsız kaldı ve Türkiye aylar sonra iki şehrimizi ele geçirip işgal etti.”

“Uluslararası toplum Türk işgaline kararlı bir şekilde karşı durmuş ve barıştan yana sesini yükseltmiş olsaydı, işler çok farklı gidebilirdi. Kimse zamanı geri getiremese de geçmişin trajedilerinden ders alabiliriz. Bu müzakerelerin yeniden başlaması ve peşinde koştuğumuz barışa ulaşılması için yardımcı bir rol oynamaya hazır olduğumuzu beyan ederiz. Uluslararası toplumu, bir Türk işgalini önlemek için derhal somut adımlar atmaya ve Kürt sorununa demokrasi, bir arada yaşama ve eşit haklara dayalı siyasi bir çözümü teşvik etmeye çağırıyoruz. Halkımızın varlığı ve bölgenin güvenliği buna bağlıdır.”

Ortadoğu

İran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, nükleer müzakereler, ABD ile ilişkiler ve sınır güvenliği konularında önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik değerlendirmelerini “hayret verici ve yanlış bir kıyas” olarak niteleyen Bekai, iki ülke arasındaki analizlerin mevcut gerçeklerle bağdaşması gerektiğini vurguladı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemdeki dış politika gelişmelerini ve bölgesel güvenlik konularını değerlendirdi.

Toplantıda Türkiye ile ilişkilere ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarına geniş yer ayıran Bekai, ABD ile yürütülen mutabakat süreçleri ve nükleer program hakkındaki soruları da yanıtladı.

“Hakan Fidan’ın kıyaslaması hayret verici ve yanlıştır”

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik iddiaları ve İran’ın eylemlerini İsrail rejiminin adımlarıyla kıyaslaması hakkındaki soru üzerine Bekai, bu değerlendirmeyi sert bir şekilde eleştirdi. Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Fidan gibi bir şahsiyetin böyle yersiz bir kıyaslama yapması hayret vericidir. Kendisi de çok iyi bilmektedir ki İsrail rejimi doğası gereği yayılmacıdır ve Türkiye dahil tüm bölgeye zarar verme arayışındadır. Böyle tuhaf bir kıyaslamaya nasıl ulaştıkları bizim için bir soru işaretidir.”

İran’ın bölgede hiçbir vekil gücü olmadığını, bölgedeki tek vekil yapının İsrail rejimi olduğunu savunan Bekai, “Türkiyeli dostlarımızdan analizlerini mevcut gerçeklerle uyumlu hale getirmelerini ve İsrail rejiminin suistimaline hizmet edecek analizleri tekrarlamaktan kaçınmalarını istiyoruz” dedi.

Fidan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “İran’ın bölgedeki vekilleri olan Hizbullah ve Hamas ile mücadeleye” değinmişti.

Fidan, “Her ulusun egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün tamamen tanındığı bir duruma geri dönmemiz gerekiyor. İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi gibi” demişti.

“İslamabad Mutabakatı kriz aşamasına girmiştir”

İslamabad Mutabakatı’nın geleceğine ilişkin soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu mutabakatın bir kriz aşamasına girdiğinden hiçbir şüphe yoktur” dedi.

İran’ın her müzakereye ciddiyet ve titizlikle girdiğini, bir anlaşmaya varıldığında ise taahhütlerini iyi niyetle yerine getirdiğini belirten Sözcü, karşı tarafı sözünde durmamakla suçladı.

Bekai, “Anlaşmayı bozma konusunda o kadar sabırsız davrandılar ki, Hürmüz Boğazı ile ilgili beşinci maddede yer alan bir aylık sürenin dahi tamamlanmasına izin vermediler. İlk günlerden itibaren caymaya başladılar. Mutabakat zaptının 14 maddesini göz önüne alırsak, Amerikalılar bu kısa süre zarfında mutabakatın farklı unsurlarını parçaladılar. Biz başından beri ‘taahhüde karşı taahhüt’ dedik. Karşı taraf taahhütlerini yerine getirdiği sürece biz de taahhütlerimize bağlı kalacağız” şeklinde konuştu.

“UAEA’nın hasar gören tesislere erişim talebini reddediyoruz”

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi’nin, denetçilerin İran’a dönmesi ve hasar gören nükleer tesisleri ziyaret etmesi yönündeki talebi sorulan Bekai, bu soruya net bir şekilde “Hayır” yanıtını verdi ve talebin kabul edilmeyeceğini açıkladı.

Nükleer tesislerin yeniden inşasına ilişkin uydu görüntüleri hakkındaki raporlara da değinen Bekai, bu yöndeki uydu görüntülerini henüz görmediğini ve bu nedenle bir yorumda bulunamayacağını belirtti.

“Hürmüz Boğazı’nın ABD tarafından tehdit edilmesine izin vermeyiz”

Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliği ve ABD’nin 20 gemiye askeri eskort sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Bekai, bölge dışı güçlerin varlığına karşı çıktı.

Bölge güvenliğinin ancak yabancı müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki istişare mekanizmalarıyla sağlanabileceğini belirten Bekai, ABD askeri varlığının bölgede güvensizliğe yol açtığını ifade etti.

Sözcü, “Hürmüz Boğazı’nın İran’ın çıkarlarına yönelik bir tehdit alanına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Seyrüsefer güvenliği için dürüstçe çaba gösterdik ancak süreci baltalayan taraf ABD oldu. Gemi eskortu iddiaları, ABD’nin bölgedeki müdahaleci ve saldırgan politikalarının devam ettiğini göstermektedir” dedi.

Mutabakat zaptının beşinci maddesinin yorumlanmasına ilişkin ise Bekai, metnin açık olduğunu ve yoruma yer bırakmadığını söyledi.

Boğazın yönetiminin İran’da olması ve Umman ile istişare içinde yürütülmesinin, İran’ın çıkarlarının korunması amacıyla metne eklendiğini kaydeden Bekai, ABD’nin bölge ülkelerini kışkırtarak paralel yollar oluşturmaya çalıştığını, bunun da hem çevre sorunlarına yol açtığını hem de deniz güvenliğini riske attığını belirtti.

“Üç Avrupa ülkesinin bildirisi hükümsüzdür”

Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak bildiriye değinen Bekai, bu bildirinin hiçbir geçerliliği olmadığını ve Avrupa ülkelerinin gerçekleri çarpıtmaya çalıştığını kaydetti.

Bölgede ve dünyada yaşanan zararların kaynağının ABD ve İsrail rejiminin eylemleri olduğunu ifade eden Bekai, bu tür açıklamaların çözüme katkı sunmayacağını dile getirdi.

Fransa Dışişleri Bakanı’nın iddialarına da değinen Bekai, Fransız yetkililerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda rol kapmaya çalışmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi.

“Afganistan ile işbirliğini tanıma şartına bağlamadık”

Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Yardımcısı Celalzade’nin Afganistan ziyaretine ilişkin bilgi veren Bekai, görüşmelerin konsolosluk işleri ve halklar arası ilişkiler çerçevesinde yürütüldüğünü kaydetti.

İran ile Afganistan arasında 900 kilometreyi aşan ortak sınır bulunduğunu, çok sayıda Afgan göçmenin İran’da yaşadığını ve geniş ticari ilişkilerin mevcut olduğunu belirten Bekai, “Afganistan yönetimini resmi olarak tanıma konusunu, iki ülkenin çıkarları için gerekli olan işbirliklerine şart koşmadık. Tanıma süreci hukuki bir prosedürdür ve zamanı geldiğinde bu konuda karar verilecektir” dedi.

“Lübnan adına karar vermiyoruz”

İran’ın Lübnan ve Umman’ın iç işlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaları reddeden Bekai, “Biz kimse adına karar vermiyoruz. Lübnan’ın adının mutabakat zaptında yer alması, İran’ın uluslararası güvenliği koruma konusundaki sorumluluk bilincini göstermektedir. Biz metnin birinci maddesinde Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması gerektiğini vurguladık, bu bir karar alma meselesi değildir; karar Lübnan halkına aittir” diye konuştu.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki uluslararası baskılara da değinen Bekai, Lübnan halkının direnişin silahının egemenliklerini korumadaki değerini en iyi bilen kesim olduğunu ve bu konudaki kararı yine Lübnan halkının vereceğini ifade etti.

“Trump’ın iddiaları yalandır”

ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakerelerde İran’ın tavrına ilişkin iddialarını yalanlayan Bekai, “Yalan söylemek ABD’nin davranış kalıbı ve bağımlılığı haline gelmiştir. Cumartesi günü Maskat’ta yapılan görüşmeler yalnızca Hürmüz Boğazı üzerine odaklanmıştı. Umman’ın arabuluculuğuyla gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık ancak Umman üzerindeki baskılar nedeniyle bu sonuca ulaşılamadı” dedi.

Trump’a yönelik suikast iddialarının ise hiçbir zaman müzakere masasında yer almadığını ekledi.

“Lindsey Graham’ın ölümü özgür insanları üzmeyecektir”

ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın ölümü hakkında gelen bir soru üzerine Bekai, “Azrail adildir. Hayat felsefesini tecavüz, savaş ve terör üzerine kurmuş, soykırımın en büyük destekçisi olmakla övünmüş bir figür için bölge halklarının yas tutması beklenemez. Bu saldırgan senatörün ölümü, hiçbir özgür insanın kalbini acıtmayacaktır” yorumunda bulundu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD İran’da iki su pompa istasyonunu vurdu

Yayınlanma

ABD ordusunun İran’ın Huzistan ve Buşehr vilayetlerindeki sivil su altyapısına yönelik düzenlediği saldırılarda bir kişi hayatını kaybetti, dört kişi yaralandı. Harg Adası’na su tedarikinde kesintiye yol açan saldırıyı “savaş suçu” olarak nitelendiren İranlı yetkililer sivil altyapının hedef alınmasına tepki gösterdi. Devrim Muhafızları Ordusu ise saldırıya misilleme olarak Bahreyn ve Umman’daki ABD askeri hedeflerinin vurulduğunu duyurdu.

ABD ordusu, İran’ın güneybatısında yer alan Huzistan ile güneyindeki Buşehr vilayetlerinde sivil su altyapısını hedef alan hava saldırıları gerçekleştirdi.

Yerel yetkililerin açıklamalarına göre iki su pompa istasyonunun hedef alındığı saldırılar, bölgedeki tarımsal faaliyetleri aksatırken Harg Adası’na yönelik su tedarikinde de geçici kesintilerin yaşanmasına yol açtı.

Huzistan vilayetinden bir yetkili, ABD’ye ait askeri mühimmatın Mahşehr kentindeki bir tarımsal sulama pompa istasyonuna isabet ettiğini bildirdi.

Yetkili, patlama sonucunda istasyonda görevli bir kişinin hayatını kaybettiğini, dört kişinin ise yaralandığını açıkladı.

Huzistan Su ve Elektrik Kurumu Genel Müdürü Abbas Sadriyanfer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Mahşehr ile Hendican kentleri arasındaki Hendican bölgesinde faaliyet gösteren RMD drenaj pompa istasyonunun pazartesi günü sabahın erken saatlerinde “Amerikan-Siyonist düşman” tarafından vurulduğunu kaydetti.

Sadriyanfer, saldırı sırasında tesiste görev yapan Zohre ve Cerrahi Sulama Şebekesi İşletme Şirketi çalışanı Şakir Muhsini’nin yaşamını yitirdiğini, yaralanan bir diğer personelin ise hastanede tedavi altına alındığını ifade etti.

Söz konusu tesisin bölgedeki tarımsal atık suların tahliyesi ve idaresinde kritik bir rol üstlendiğini vurgulayan Sadriyanfer, sulama ve drenaj şebekelerinin verimliliğinin korunması için istasyonun kesintisiz çalışmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

“Sivil altyapının vurulması açık bir savaş suçudur”

İran Su Endüstrisi Sözcüsü İsa Bozorgzade, Hendican’daki RMD drenaj pompa istasyonuna düzenlenen saldırının doğrudan halkın yaşamına, sağlığına ve geçim kaynaklarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu belirtti.

Bozorgzade, “Su, tüm uluslararası belgelerde ve hukuk kurallarında olduğu gibi Doğu ve İran kültürü ile medeniyetinde de kutsal bir yere sahiptir. Suya saldırmak, insanların temel haklarına saldırmaktır” ifadelerini kullandı. Su sektörüne hizmet veren bir emekçinin hayatını kaybetmesinin saldırının niteliğini açıkça ortaya koyduğunu söyleyen Sözcü, bu eylemin sadece sivil altyapıyı değil, doğrudan halka hizmet götüren sivilleri hedef aldığını vurguladı.

Saldırıyı “düşünce ve eylemde çaresizliğin bir göstergesi” olarak nitelendiren Bozorgzade, “Düşman su tesislerini hedef aldığında aslında kendi acziyetini sergiliyor. Bu davranış ne onurlu bir eylem ne de askeri bir başarıdır; sadece kötülüğün dışa vurumudur” diye konuştu.

Bozorgzade, saldırının tesisteki faaliyetleri tamamen durdurmayı amaçladığını, ancak su sektörü çalışanlarının hasarı en aza indirmek ve durumu kontrol altına almak için sabahın erken saatlerinden itibaren yoğun bir çalışma yürüttüğünü aktardı. Su tesislerinin ve çalışanlarının hedef alınmasının açık bir savaş suçu teşkil ettiğini savunan Sözcü, uluslararası toplumun ve sorumlu kuruluşların bu saldırılara karşı sessiz kalmayarak faillerin hesap vermesini sağlaması gerektiğini dile getirdi.

Diğer yandan İranlı yetkililer, pazartesi sabahı erken saatlerde Huzistan vilayetine bağlı Ahvaz, Omidiye, Mahşehr, Behbehan, Dezful, Endimeşk, Abadan ve Şadegan çevresindeki çok sayıda noktanın da ABD mühimmatlarıyla hedef alındığını açıkladı.

Bölgelerdeki hasar tespit çalışmalarının devam ettiği bildirilirken, İran medyası Ahvaz’ın dış kesimlerindeki iki ayrı noktanın daha vurulduğunu aktardı. Bununla birlikte, Ahvaz Uluslararası Havalimanı’nın hedef alındığına yönelik iddialar ise resmi kaynaklarca yalanlandı.

Devrim Muhafızları misilleme operasyonlarını açıkladı

Su pompa istasyonuna yönelik saldırıların ardından yazılı bir açıklama yayımlayan Devrim Muhafızları Ordusu, düzenlenen operasyonlara misilleme olarak Bahreyn’de bulunan ABD askeri altyapısının hedef alındığını duyurdu. Açıklamada ayrıca Umman’da konuşlu FPS tipi uzun menzilli hava gözetleme radarı ile bir deniz gözetleme radarının imha edildiği bilgisine yer verildi.

Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Sevgili ve dirençli İran halkı, Silahlı Kuvvetler’deki evlatlarınızın kararlı ve güçlü operasyonları, çocuk katili ABD ordusunu çaresizliğe sürükledi. Amerikalı saldırganlar, son saldırılarında Mahşehr ilçesindeki tarımsal su pompasını hedef alarak halk düşmanı karakterlerini bir kez daha gösterdi.”

Açıklamanın devamında, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerinin Bahreyn’in Cufeyr bölgesindeki ABD askeri tesislerini hedef aldığı belirtilerek, “Cufeyr’de alevler yükselirken, kahraman Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerindeki cesur evlatlarınız, misilleme operasyonunun beşinci aşamasında güçlü füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla Umman Sultanlığı’ndaki FPS uzun menzilli hava gözetleme radarını ve deniz gözetleme radarını da vurup imha etti” denildi.

Geçen ay da binlerce kişi susuz kalmıştı

Su altyapısına yönelik gerçekleştirilen bu son saldırılar, ABD’nin geçen ay Hürmüzgan vilayetine bağlı Sirik ilçesindeki su tesislerini hedef almasının ardından kaydedildi.

Kavurucu yaz sıcaklarının yaşandığı o dönemde düzenlenen saldırılar nedeniyle bölgedeki 20 binden fazla kişinin içme suyuna erişiminin kesildiği bildirilmişti. Söz konusu operasyonlarda Kuhestek kasabası ile Bemani bölgesindeki 10 köyün su dağıtım şebekesi büyük hasar görmüştü.

İki ülke arasındaki askeri hareketlilik, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nda Tahran ile Washington arasında daha önce imzalanan mutabakat zaptını ihlal ettiği belirtilen gemi geçişlerini engellemesinin ardından yeniden tırmanışa geçti. Yaşanan bu gelişmelerin ve ABD’nin bölgedeki askeri tahkimatını artırmasının ardından İranlı yetkililer, Hürmüz Boğazı’nın tüm transit geçişlere kapatıldığını duyurdu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran saldırısından kurtulan ABD’li askerlerden komutanlara suçlama

Yayınlanma

ABD’nin İran ile girdiği çatışmanın ikinci gününde Kuveyt’teki limanda konuşlu birliğe düzenlenen ve altı askerin ölümüyle sonuçlanan İHA saldırısına ilişkin iç soruşturma tamamlanma aşamasına geldi. Saldırıdan kurtulan askerler, komutanları istihbaratı göz ardı etmekle suçluyor. Soruşturmanın ise herhangi bir disiplin cezası öngörmediği belirtiliyor.

İran’ın insansız hava aracıyla (İHA) Kuveyt’teki Şuaibe Limanı’nda yer alan ABD üssüne düzenlediği saldırıdan kurtulmayı başaran Amerikalı askerler, komutanlarını ihanetle ve olası saldırı uyarılarını kulak ardı etmekle suçluyor.

The Washington Post gazetesinin askeri kaynaklara ve iç soruşturmaya aşina kişilere dayandırdığı haberine göre, askeri yetkililer saldırı öncesinde gelen kritik istihbarat verilerini dikkate almadı.

Saldırının, ABD ile İran arasında başlayan çatışmaların ikinci günü olan 1 Mart’ta düzenlendiği belirtildi. ABD Kara Kuvvetleri 103’üncü Lojistik Destek Komutanlığı bünyesinde görev yapan altı askerin hayatını kaybettiği, onlarca askerin ise yaralandığı aktarıldı.

Haber kaynakları, bu saldırıyı çatışma sürecinde Amerikan ordusunun tek seferde en çok kayıp verdiği olaylardan biri olarak nitelendiriyor.

“Limandaki güvenlik açıkları biliniyordu”

Gazeteye konuşan askeri personel, Şuaibe Limanı’nın İran için olası bir hedef olduğunu gösteren istihbarat raporlarının komuta kademesi tarafından göz ardı edildiğini ileri sürdü.

Askerler, tesisin İHA saldırılarına karşı korumasız olması sebebiyle personelin buraya yerleştirilmemesi yönünde tavsiyeler yapıldığını ancak bu uyarıların dinlenmediğini ifade etti.

Görüşlerine başvurulan bazı kaynaklar, saldırı sırasında Tugay Generali Clint Barnes’ın sergilediği tutumu da eleştirdi. İddialara göre Barnes, patlamanın ardından binadan çıkarak sığınağa yönelirken, çok sayıda asker içeride kaldı.

Yaralıların tahliyesi ve kurtarma çalışmaları ise binada kalan diğer subaylar ve erler tarafından gerçekleştirildi.

Saldırı sırasında hedef alınan binada olan Binbaşı Steven Ramsbott, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Eğer bu hatalardan ders çıkarmazsak ve hepimiz aynı yalana inanmaya devam edersek, gelecekte başka bir birlik de aynı durumu yaşayacak ve kendisini bizim düştüğümüz koşulların içinde bulacak” dedi.

Soruşturmada komutanlara ceza öngörülmüyor

ABD ordusu, askerlerin yönelttiği somut suçlamalar hakkında açıklama yapmaktan kaçınırken, komuta kademesinin kararlarını ve sahada attığı adımları savunarak bu kararların gerekçeli olduğunu bildirdi.

The Washington Post’un ulaştığı bilgilere göre, olayla ilgili başlatılan askeri iç soruşturma son aşamaya geldi.

Soruşturmanın ön raporunda, birliğin Şuaibe Limanı’na yerleştirilmesi veya saldırı sonrasındaki tıbbi yardım sürecinin yönetilmesi hususunda komutanlara yönelik herhangi bir kişisel sorumluluk yüklenmediği ve disiplin cezası uygulanmasının tavsiye edilmediği aktarıldı.

Saldırı sabah saatlerinde hazırlıksız yakaladı

CNN’in haberine göre, Şuaibe Limanı’nda taktik operasyon merkezi olarak kullanılan üç bölmeli treylere yönelik saldırı 1 Mart sabahı erken saatlerde düzenlendi. Saldırının ani gerçekleşmesi sebebiyle askeri personelin tahliye edilmeye veya sığınağa geçmeye fırsat bulamadığı kaydedildi.

Vurulan binada patlamanın ardından saatlerce yangın çıktığı, şok dalgasının duvarları yıktığı ve yapısal unsurların iskeletten ayrıldığı belirtildi.

Olayın ertesi günü ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın misilleme saldırılarında altı Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonu 28 Şubat 2026 tarihinde başlamıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English