Bizi Takip Edin

Diplomasi

İsrail, BDS’ye karşı ABD’li Yahudi multimilyarderleri “işe almış”

Yayınlanma

Paramount’un yeni sahibi David Ellison ve İsrail yanlısı Amerikan zenginler, sızdırılan e-postalara göre, ABD’deki Filistin yanlısı aktivistleri gözetlemek ve bastırmak için İsrail hükümeti tarafından yürütülen bir plana katıldı.

Grayzone’da yer alan habere göre başlangıçta operasyonu finanse etmek için çağrılan bir düzine Yahudi milyardere atıfta bulunarak “12 Kabile” olarak adlandırılan plan, Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketine katılan Amerikan vatandaşlarını hedef alarak, Tel Aviv adına İsrail istihbaratının emektarları tarafından yönetilen gözetim şirketlerini finanse etmek için Amerikalı yüzler arıyordu.

BDS’ye karşı yürütülen yabancı etki kampanyasını belgeleyen e-postalar, 2024 yılında Handala hacker grubu tarafından sızdırılmıştı ve gazeteci Jack Poulson tarafından ilk kez tespit edildi.

Dosyalar, eski İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz’ın, İsrail hükümetinin Filistin yanlısı sempatizanlar olduğundan şüphelendiği kişileri takip edip taciz eden İsrail istihbaratının emektarları tarafından işletilen gözetleme şirketlerine fon sağlamak için zengin Batılıları işe almakla görevlendirildiğini gösteriyor.

E-postalarda, Hollywood yetenek ajansı yöneticisi Adam Berkowitz, Ellison’ı “BDS hareketini [zayıflatmaya] yardımcı olmakla” “çok ilgilenen” biri olarak tanımlıyor.

Berkowitz, Ellison’ı İsrailli generale bir grup e-postasında tanıtıyor. “Benny, David ile tanış. David, Benny ile tanış,” diye yazan Berkowitz, 23 Aralık 2015’te “David’e [Gantz’ın] 12 kabile fikrini kısaca anlattım, ona bu konuyu daha ayrıntılı olarak açıklayabilirsin, çok ilgilendi görünüyordu,” diye ekliyor.

İki gün sonra Ellison, “Sayın Gantz, sizinle e-posta yoluyla tanışmak bir zevk. Üzerinde çalıştığınız her şeyi tartışmayı çok sabırsızlıkla bekliyorum ve bu arada tatil sezonunun tadını çıkarmanızı dilerim. 3 Ocak’ta Los Angeles’a döneceğim ve Yeni Yıl’da sizinle bağlantı kurmayı sabırsızlıkla bekliyorum,” diye yanıtlıyor.

Bir planlama hesap tablosu, İsrail’in çabaları için aranan diğer siyonist milyarderlerin isimlerini veriyor. Bunlar arasında David’in babası, Oracle’ın kurucusu ve IDF Dostları yönetim kurulu üyesi Larry Ellison; İsrailli-Amerikalı milyarder ve Demokrat Parti’nin en büyük destekçisi Haim Saban; ve “İsrail desteği” hâlâ “belirsiz” olan Google’ın kurucusu Sergey Brin yer alıyor.

Adı geçenlerden biri olan Kanadalı kitap zinciri sahibi Heather Reissman, bağış yapmayı “zaten kabul etmişti.”

Belgede, diğer hiper-zengin siyonist aktivistler de potansiyel 12 Kabile üyesi olarak listeleniyor ve aşağıdaki açıklamalarla birlikte yer alıyor:

  • Eli Broad (5,7 milyar dolar, emlak devi, İsrail yanlısı davaları destekleyen hayırsever,
  • Selmo Nissenbaum (Sanat koleksiyoncusu, 2008’den beri Personale Investimentos Ltda’nın ortağı. Uhf Incorporated’ın direktörü; Weizmann Enstitüsünü finansal olarak destekliyor)
  • Dorothea Steinbruch (5,8 milyar dolar, çelik endüstrisi)
  • Safra ailesi
  • Kevin Bermeister (teknoloji yenilikçisi, gayrimenkul yatırımcısı, hayırsever, Skype’ın kurucu yatırımcısı)
  • Frank Lowy (Westfield Group’un kurucu ortağı, Avustralya, Yeni Zelanda, ABD ve İngiltere’de 100’den fazla alışveriş merkezinin işletmecisi, net serveti 4,60 milyar dolar)
  • Anthony Pratt (net serveti yaklaşık 7,1 milyar ABD doları, ambalaj endüstrisi)
  • Édouard Cukierman (Fransız-İsrailli iş adamı)
  • Rotchild [sic] ailesi (Bankacılık hanedanı)
  • Lord Stanley Fink (net serveti 180 milyon dolar, eski hedge fon yöneticisi, İsrail yanlısı hayırsever)
  • Sir Ronald Cohen (İngiliz iş adamı ve siyasi figür, “İngiliz risk sermayesinin babası” olarak bilinir)
  • Lord George Weidenfeld (İngiliz yayıncı, hayırsever, gazete köşe yazarı; İsrail yanlısı destekçi)
  • Poju Zabludowicz (Finlandiya doğumlu, Londra merkezli iş adamı, yatırımcı, sanat koleksiyoncusu ve İsrail yanlısı hayırsever, İngiltere’deki İsrail yanlısı grup BICOM’un ana destekçilerinden biri)

Resmi İsrail propaganda fonuna 1 milyon dolar bağışlamak üzere seçilme şerefine nail olanlar, tanıtım belgesine göre, İsrail hükümeti tarafından doğrudan yönlendirilen İsrail’in “12 Kabilesi”nden biri olarak kabul edileceklerdi.

Belgede, “Bu girişimin finansmanı, on iki Yahudi kabilesini simgeleyen, en etkili on iki Yahudi hayırseverden oluşan özel bir grup tarafından sağlanacaktır; İsrail hükümeti on üçüncü kabile olarak hareket ederek bu girişimi kolaylaştıracaktır,” deniyor.

İsrail ordusunun bir uzantısı olarak hizmet veren, görünürde “bağımsız” bir düşünce kuruluşu olan İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsünün iç planlama belgeleri, 12 Kabilenin kendisini nasıl gördüğünü ortaya koyuyor: “Stratejik olarak, İsrail halkı ve devleti için çalışan, hiyerarşik olmayan bir ana gemi olmak istiyoruz.”

Öte yandan bu girişimin beyinleri Tel Aviv’den bağımsız bir görünüm sergilemeye büyük önem veriyorlardı. Bir organizatör, “Hükümetin sağladığı finansman da siyasi bir kısıtlamadır,” diyerek, “tüm hedef kitlelere ulaşmak için bağımsızlığın şart olduğunu” ekledi.

Başka bir planlayıcı da, planın özerkmiş gibi görünmesi halinde daha etkili olacağına katıldığını belirterek, “Ormanlarda daha fazla gerilla ve daha az IDF’ye ihtiyacımız var,” diyor.

Üçüncü bir planlayıcı ise, “Bu gizli bir proje olmayacak, ama devlet ve hükümetle olan bağlantı çok sıkı bir şekilde kontrol edilmeli,” diye ekliyor.

12 Kabile’nin finansmanı ile İsrail, Black Cube gibi şirketler aracılığıyla “yumuşak bir silah olarak en son teknoloji siber teknolojisini” kullanacaktı. 

Black Cube, Hollywood’un kötü şöhretli zengini Harvey Weinstein’ı suçlayanları takip etmekle tanınan, kötü şöhretli bir İsrail istihbarat şirketi.

Black Cube, İsrail’in NSO Group şirketi tarafından üretilen, son derece istilacı Pegasus casus yazılımının üreticileri için de “saldırı köpeği “görevi görüyor.

Eski Başkan Barack Obama İran ile nükleer anlaşmaya yaklaşırken, Black Cube yine sahte kimliklerle ajanlar göndererek müzakerelere katılan yönetim yetkililerini araştırmıştı.

Black Cube’un iç belgeleri, İsrailli şirketin “sınırlı erişim ortamlarında serbestçe hareket etmek” için “özellikle sosyal mühendislik olmak üzere birkaç benzersiz yöntem geliştirdiğini” ve aynı zamanda karanlık ağdan veri topladığını övünerek anlatıyor.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English