Görüş
İsrail’in Gazze’yi yeniden işgali ‘Oslo Anlaşmalarını’ gömecek

8 Ağustos’ta, Başbakan Netanyahu gibi aşırı sağ güçlerin baskısı altında, İsrail, Filistin-İsrail barış sürecini tamamen tersine çevirecek büyük ve tarihi bir karar alarak Gazze Şeridi’ni tamamen yeniden işgal edeceğini, Filistin İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) tamamen ortadan kaldıracağını ve yeni bir sivil hükümet kuracağını ilan etti. İsrail Başbakanlık Ofisi, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Gazze Şehri’ni devralmaya hazır olacağını ve savaş bölgesi dışındaki sivillere insani yardım sağlayacağını belirtti.
Edinilen bilgilere göre, İsrail Güvenlik Kabinesi, Netanyahu’nun güçlü şekilde savunduğu Gazze için “nihai çözüm” planını oy çokluğuyla onayladı ve sözde “savaşı bitirmenin beş ilkesini” kabul etti. Bu ilkeler; Hamas’ın silahsızlandırılması, sağ veya ölü tüm İsrailli esirlerin geri getirilmesi, Gazze Şeridi’nin askerden arındırılması, İsrail’in Gazze üzerindeki güvenlik kontrolünü sürdürmesi ve Hamas’a da Filistin Ulusal Yönetimi’ne de bağlı olmayan bir sivil hükümet kurulmasını içeriyor.
İsrail’in bu hamlesi, dünya kamuoyunu şoke edecek ve derinden kaygılandıracak nitelikte. İsrail, Gazze Şeridi’ndeki 20 yıllık düzenli garnizon bulundurmayı bitirdikten sonra yeniden tam askeri yönetim uygulamaya başladığında, bu, “Oslo Anlaşmalarının” tamamen sona erdiğini ilan etmek, uluslararası toplumun tanıdığı Filistin Ulusal Yönetimi’nin artık barış ortağı olmadığını ve Gazze Şeridi’nin artık “Filistinlilerin malı ve idaresinde” olmadığını, İsrail’in bu toprakların yeniden mutlak hâkimi olduğunu duyurmak anlamına gelir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu adım, İsrail’in barış ortağı ve Filistin halkının tek meşru temsilcisi olan FKÖ ile stratejik karşılıklı güvenini ve uzlaşma işbirliğini zayıflatacak, “İbrahim Anlaşmaları” temelinde İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki uzlaşma sürecini sıfırlayabilecek, İsrail’in uluslararası toplumla ilişkilerini daha da kötüleştirebilecek ve hatta İsrail’i tamamen destekleyen ABD için yeni sıkıntılar yaratabilecek, daha ağır stratejik yükler getirebilecektir.
Gazze’yi yeniden işgal etmek ve gelecekteki yönetimini belirlemek, Filistin-İsrail ve Arap-İsrail barış sürecinin zaten çalkantılı tarihsel trenini geri vitese takmak, İsrail’i tarihi hataları tekrarlamaya itmek demektir. Bu ne içinde bulunduğu Gazze savaş çıkmazını etkili şekilde çözmeye yardımcı olur, ne de özellikle Filistin ve Arap ülkeleri ile tarihi uzlaşmayı ve kalıcı barışı sağlamaya katkı sunar.
7 Ekim 2023’te Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonunu gerçekleştirip İsrail’e sınır ötesi saldırı düzenlemesinden bu yana sadece bir buçuk yıl geçti, ancak Filistin-İsrail çatışması “Altıncı Orta Doğu Savaşı”na dönüşmüş, çatışma Doğu Akdeniz, Kızıldeniz bölgesi ve Basra Körfezi’ne sıçramıştır. İsrail, “Direniş Ekseni”ndeki çoğu rakibine, hatta sert düşmanı İran’a karşı askeri zaferler elde etmiş, Suriye rejiminin çöküşü gibi beklenmedik bir “ganimet” kazanmış görünse de, sadece 360 kilometrekarelik Gazze’yi ele geçirememiş, lider kadrosunun “tamamen yok edildiği” bildirilen Hamas’ı ortadan kaldıramamış, “enkaz gerilla savaşı” yürüten Hamas kalıntılarını yok edememiş, ölümün eşiğindeki yaklaşık 50 rehineyi kurtaramamıştır.
Netanyahu ve hükümeti, soykırıma yakın “yakıp yıkma taktikleri” ve “aç bırakma taktikleri” ile çağdaş, insanlık dışı bir insani felaket yaratmış, uluslararası hukuk ve insancıl hukuk ilkelerine, insan uygarlığının sınırına meydan okumuş, 193 egemen ülke ve iki gözlemci ülkeden oluşan Birleşmiş Milletler’i küçük düşürmüş, küresel kınama ve anti-İsrail dalgasını tetiklemiş, Doğu ve Batı toplumlarında ana akım dışı antisemitik düşünceleri canlandırmıştır. Ayrıca, başlangıçta İsrail’e müsamahakâr ve yatıştırıcı politikalar uygulayan büyük Batılı ülkeler art arda tutum değiştirmiş, Kanada, Fransa, İngiltere ve Avustralya Filistin Devleti’ni tanımaya hazırlanmış, bazı ülkeler İsrail’e yönelik çeşitli yaptırımlar ve kısıtlamalar getirmiştir. Bazı gelişmekte olan ülkeler ise çoktan İsrail’e daha sert yaptırımlar uygulamış, diplomatik ilişkileri kesmiş veya düşürmüş, Uluslararası Ceza Mahkemesi ile işbirliği yaparak Netanyahu ve diğer İsrailli askeri-siyasi liderler hakkında “savaş suçu” yakalama kararı çıkarmıştır.
Ancak Netanyahu, İsrail’in tarihi siyasi ve diplomatik başarısızlıklarını, istihbarat başkanlarının itirazlarını hiçe sayarak, aşırı sağcı güçleri memnun etmek, iktidar koalisyonunun çökmesini önlemek, yolsuzluk davaları ve ulusal güvenlik krizleri nedeniyle karşı karşıya kalacağı muhtemel hukuki hesap vermelerden kaçınmak için, Gazze’nin tam ve yeniden işgaline pervasızca öncülük etmiş, savaşın ölçeğini ve şiddetini artırmış, Filistinlilerin acılarını büyütmüştür.
Netanyahu’nun son tehlikeli Gazze stratejisi, aslında aşırı kişisel çıkar ve sonuna kadar savaşma saplantısının ürünüdür; ülkenin uzun bir savaşa ve çok cepheli çatışmalara sürüklendiğini, cephedeki günlük kayıpları, insan gücünün giderek tükenmesini ve onlarca yıllık ulusal politikayı alt üst ederek din öğrencilerinin zorla askere alınmasını, ülkenin barış ve kalkınma ekseninden savaş ve fetih eksenine kaymasını, yatırım ortamının bozulmasını, yabancı sermaye ve vatandaşların sürekli ülkeyi terk etmesini ve ekonominin kan kaybını görmezden gelmektedir.
Netanyahu’nun “yakıp yıkma taktikleri” coğrafi olarak küçük Gazze’nin güvenli alanını tamamen yok etmiştir. Filistinliler günde yüzlerce can kaybederken, İsrailli rehinelerin durumu da giderek kötüleşmektedir. Özellikle “aç bırakma taktikleri” ile birleştiğinde, bu sadece Filistinlilerin temel gıda ve beslenme tedarikinde bütünsel bir kriz yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda hayatta kalan İsrailli rehineleri de fiilen ölüme ortak etmektedir.
Hamas ve diğer örgütler yakın zamanda rehine durumuna ilişkin son videoyu yayınladıktan sonra, dünya şoke olmuş, İsrail de bir darbe daha almıştır: Dar bir alana hapsedilen Evyatar David, iskelet gibi kalmış, vücut ağırlığının yarısını kaybettiği tahmin edilmektedir. Evyatar, Hamas kontrolündeki betonarme tünellerde kendi mezarını kazmaya zorlanmıştır. Hamas’ın insanlık dışı eylemleri elbette kınanmalıdır, ancak bu, Netanyahu’nun askeri baskı politikasının tamamen başarısız olduğunu, Gazze’yi neredeyse dümdüz eden ve yerin dibini kazan temizleme stratejisinin Hamas’ı tamamen yok edemediğini göstermektedir.
Denilebilir ki Hamas, rehineleri işkence ederek ve aç bırakarak İsrail’in “aç bırakma taktiklerine” aşırı bir şekilde misilleme yapmakta, İsrail’in “yakıp yıkma taktikleri” ile alay etmekte, İsrail toplumunun siyasi sinirlerini ve duygularını ciddi biçimde kışkırtmaktadır. Evyatar’ın ailesi Netanyahu’nun Gazze politikasını başarısızlıkla suçlarken, daha fazla İsrailli vatandaş, eski üst düzey yetkili ve istihbarat yöneticisi, rehinelerin kurtarılması için savaşın derhal bitirilmesi çağrısında bulunmaktadır. Belki de Evyatar’ın canlı canlı açlıktan ölmek üzere olduğu trajik sahne, Gazze savaşının bir dönüm noktası olacak, savaş yanlısı İsrail sağcı iktidar koalisyonunu ateşin üzerine koyacak, köşeye sıkışmış Netanyahu’yu son bir kumar oynamaya zorlayacak; siyasi geleceğini, İsrail’in kaderini ve Filistin-İsrail ile Arap-İsrail barış sürecini ortaya koyacaktır.
1993’te, Filistin’in uzun süreli işgalinin çok yönlü sıkıntılarını yaşayan İsrail İşçi Partisi hükümeti, geçiş dönemi özerkliği konusunda FKÖ ile “Oslo Anlaşmaları”na ulaştı. Daha önce Savunma Bakanı olarak görev yapmış olan dönemin Başbakanı Rabin, 1967’de Gazze Şeridi’ni Mısır’dan ele geçirmesinden bu yana “İsrail yönetiminde barış”ın yalnızca 20 yıl sürmesi nedeniyle, İsrail’i “Gazze kâbusu”ndan kurtarmaya çalışıyordu. 1987’de, Gazze Şeridi’nde “İntifada (ayaklanma)” kıvılcımı ateşlendi, hızla büyüyerek geniş bir yangına dönüştü ve daha geniş Batı Şeria’ya yayıldı.
Rabin, “Filistinlilerin kemiklerini kıracağına” yemin etmişti, daha birçok İsrailli general de Gazze’yi “lanetli şerit”, “iğrenç yabanarısı yuvası” diye lanetliyordu; çünkü İsrail ordusu gündüz bu bölgeyi işgal ederken, geceleri kontrol çeşitli direniş güçlerine geçiyordu. Gazze’nin odak ve sembol olduğu işgal altındaki topraklardaki çatışma, İsrail’i eşi görülmemiş bir uluslararası hukuk çıkmazına ve dünya kamuoyu girdabına sürüklemiş, ayrıca ağır güvenlik ve ekonomik bedeller ödetmişti. Bugün Netanyahu, tarihin derslerini unutarak, insan uygarlığı ve tarihin doğru yönüyle ters düşen işgalci eski yola dönmekten çekinmiyor, İsrail’in ulusal imajını, ulusal kalkınmasını ve uluslararası statüsünü yeniden Gazze Şeridi’nin işgaline ipotek ediyor.
7 Ağustos’ta, İsrail sağının sözcüsü The Jerusalem Post, Netanyahu’yu “uyarıya kulak verip Gazze bataklığından uzak durması” yönünde uyararak bir başyazı yayımladı; tam işgalin Gazze Şeridi’ndeki insani krizi derinleştireceğini, Hamas’a İsrail’i işgalci olarak gösterme ve direnişi körükleme açısından propaganda zaferi kazandıracağını belirtti.
Gazete, tarihî deneyim ve askerî analizlerin, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’ni işgal etmenin rehineleri eve getireceğini ve Hamas’ı ezip geçeceğini düşünebileceğini, ancak bunun bir temenniden ibaret olduğunu gösterdiğini vurguladı. Gazete, ünlü emekli ABD’li General David Petraeus’tan alıntı yaparak Gazze kara harekâtını “steroidli Mogadişu”ya benzetti; bu durumun hızla tırmanan kayıplar ve kaos doğuracağını söyledi.
Petraeus, tanınmış bir özel harekât uzmanı, ABD kara generali, Irak’taki Çok Uluslu Kuvvetler’in eski komutanı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanı, Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti’nin en üst düzey komutanı ve CIA direktörüydü; sonrasında bir özel hayat skandalı nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı. Petraeus, asker kökenli olmayan Netanyahu’ya göre Gazze Şeridi’nin “Mogadişulaşması” hâlinde ortaya çıkacak ağır bedelleri ve siyasi sonuçları çok daha iyi biliyordu.
Ekim 1993’te, Mogadişu’da görev yapan ABD barış gücü, savaş ağası Aidid’in yardımcılarını yakalamaya çalışırken sokak savaşı tuzağına düştü. Çatışmada ABD güçleri, gözü pek 1.000’den fazla milisi öldürdü, fakat 19 askerini kaybetti, 1 asker esir alındı, iki “Black Hawk” helikopteri imha edildi. Esir alınan askerin Washington’dan yardım dilendiği, Mogadişu’daki kalabalığın ölü ABD askerlerinin cesetlerini sokaklarda sürüklediği görüntüler ABD’ye ulaştığında, kamuoyu baskısı fırladı; bu durum, Clinton yönetimini 4 gün sonra Somali’den çekilmeye zorladı.
Bugün, Hamas videosunda gösterilen, iskelet gibi kalmış Evyatar’ın durumu, ABD ordusunun o dönemde Mogadişu’da yaşadığı yenilgiyle ürkütücü şekilde benzeşiyor. Petraeus’un bu Amerikan yarasını yeniden hatırlatması, aslında Netanyahu ve hükümetine, eğer Gazze’yi yeniden işgal etme konusunda ısrar eder ve daha ağır bir felakete yol açarlarsa, ABD’nin İsrail’e tek taraflı kayırmacı politikasının tersine dönebileceği yönünde bir uyarıdır.
The Jerusalem Post, Gazze Şeridi’nin tam işgalinin İsrail’in güvenliğini garanti etmeyeceğini; aksine İsrail’i Gazze’ye hapsedeceğini, maliyeti yüksek, sonsuz ve ucu görünmeyen bir savaşa sürükleyeceğini, tüm İsraillilerin ister gelir kaybı ister uzun dönem askerlik olsun bedel ödeyeceğini vurguladı. Gazete, İsrail Bankası’nın verilerine atıf yaparak, savaşın İsrail’e şimdiden ciddi zararlar verdiğini, yedek asker seferberliği, iş gücünde azalma, yüksek teknoloji tedarik zincirinin kesintiye uğraması gibi tüm savaşla ilgili faaliyetlerin haftada 600 milyon dolardan fazla, yani GSYH’nin yaklaşık %6’sına mal olduğunu belirtti. 2025 sonuna kadar birikecek ekonomik yükün 5,3 ila 6,7 milyar dolara, yani GSYH’nin yaklaşık %10’una ulaşması bekleniyor.
1994’te, “Oslo Anlaşmaları” temelinde, taraflar barış sürecini başlattı; başlangıç noktası “Gazze-Eriha Öncelikli Özerklik” idi, sonrasında Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki tüm Filistin nüfuslu şehirlere genişletildi. Beş yıllık geçiş özerkliği sona erdikten sonra, taraflar nihai statüyle ilgili bir dizi konuda uzlaşmaya varamadı, barış süreci tersine döndü, Filistin ikinci şiddetli direnişi “Aksa İntifadası”nı başlattı, Filistin-İsrail ilişkileri hızla kötüleşti ve nispeten ılımlı İsrail solunun sonunu getirdi.
İsrail sağ lideri Şaron ve Likud Bloku’nun iktidara gelmesi, ayrıca 11 Eylül sonrası ABD Bush yönetiminin “Şer Ekseni” doktrini ve terörle mücadele stratejisi ile, Filistin-İsrail çatışmasının doğası İsrail ve ABD tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp çözüldü; “işgal ve işgale karşı direniş”in temel ilişkisi “terör ve teröre karşı mücadele”ye şeytanlaştırıldı. Filistin’de barışı savunan uzun süreli iktidar partisi El Fetih, ABD ve İsrail’in ortak baskısına maruz kaldı; bütün kesimlerce tanınan siyasi lider Arafat, İsrail kuşatması altında hayatını kaybetti. Böylece Filistin siyaset sahnesi köklü biçimde değişti, Hamas gibi sert çizgi savunucuları giderek ana akım halk desteğini kazandı.
2005’te, Filistin içindeki barış yanlısı ve savaş yanlısı güçlerin dengesi hassas biçimde tersine dönmüşken, Şaron hükümeti tek taraflı olarak Gazze Şeridi’nden çekildiğini ilan etti; bu, Hamas’ın tamamen üstünlük kazanmasına, İsrail’le işbirliğinde ısrar eden El Fetih’i Gazze’den kovmasına ve bu küçük bölgeyi tek başına kontrol ettiği bir “Hamastan”a dönüştürmesine yol açtı.
2006’da, Hamas, Filistin Yasama Konseyi seçimlerine katılarak dolaylı olarak “Oslo Anlaşmaları”nı ve hatta “iki devletli çözümü” kabul etti; zira ister Filistin geçiş özerklik hükümeti ister yasama organı olsun, her ikisinin de kuruluş ve işleyişinin yasal dayanağı “Oslo Anlaşmaları” idi. Bu adım, Hamas’ın İsrail politikasındaki önemli bir değişim idi; ancak “Hamas Tüzüğü” zamanında değiştirilmediği, yani “İsrail’i yok etme” temel hedefinden açıkça ve kamuoyu önünde vazgeçilmediği için, Hamas’ın iktidar meşruiyeti İsrail ve ABD tarafından tanınmadı; aksine Gazze Şeridi daha ağır bir abluka altına alındı ve “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi” haline geldi.
O tarihten sonra, İsrail sağcı güçleri fırsatı değerlendirerek giderek daha küstahlaştı, Batı Şeria’daki işgal altındaki toprakları sürekli kemirerek ilhak etti, Doğu Kudüs’teki “Yahudileştirme” uygulamalarını yoğunlaştırdı; bu, 2008’den 2014’e kadar iki büyük Filistin-İsrail çatışmasını, yani İsrail’in “İsrail-Hamas savaşları” diye tanımladığı olayları tetikledi. Son 20 yılda, Netanyahu hükümeti de Hamas’a karşı kasıtlı olarak “vur ama yok etme” politikasını izleyerek, bilerek iki ayrı Filistin güç merkezi oluşturdu; onların coğrafi, sosyal, siyasi ve yönetimsel bölünmüşlüğünü derinleştirdi ve uzun süreli işgalin İsrail’e sağladığı büyük ve tek taraflı kazançları korudu.
2017’de, ABD’de Cumhuriyetçi Parti yeniden iktidara geldiğinde, Hamas bir kez daha fırsatı yakaladı ve o yılın 1 Mayıs’ında bir bildiri yayımlayarak İsrail’in varlığını kabul ettiğini, başkenti Doğu Kudüs olan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria topraklarından oluşan bağımsız bir Filistin devleti kurma hedefini yinelediğini ve Trump yönetiminin Filistin-İsrail barış görüşmelerini yeniden başlatmasını umduğunu açıkladı. Bu, aslında Filistin meselesi için bir başka nadir fırsat penceresiydi, ancak eşi görülmemiş ölçüde İsrail yanlısı olan Trump yönetimi ve kısa vadeli çıkarların peşindeki İsrail sağcıları tarafından ortaklaşa kapatıldı: ABD, İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı, Filistin ulusal çıkarlarını feda eden “Yüzyılın Anlaşması”nı hayata geçirdi, Filistin davasını satan “İbrahim Anlaşmaları”nı teşvik etti ve İsrail’in aşırı sağcı güçlerini yasa dışı yerleşimleri daha da genişletmeye teşvik etti.
Hamas’ın yavaş stratejik dönüşü ve yurt dışına yönelik tekrarlayan uzlaşma jestleri, ABD ve İsrail’in “soğuk sırtına” sürtülen “sıcak yüz” misali aşağılanmayla karşılandı; içeride ise İslami Cihad Örgütü, Cihatçı Selefiler gibi radikal grupların kuşkuları ve meydan okumalarıyla yüzleşti. Sonrasında Hamas, yeniden sert ve şiddet yanlısı politikalara döndü, İsrail’le birçok büyük çaplı çatışmaya girdi; Filistin davasını terk eden “İbrahim Anlaşmaları” ise İsrail ile Arap dünyasının yeni “öncü”sü Suudi Arabistan arasında ilişkilerin normalleşmesi müzakerelerine zemin hazırladı.
İç ve dış sorunlarla kuşatılmış ve barış ile uzlaşı umudunu yitirmiş olan Hamas, Filistin halkının kaderinde en son düşük nokta ve dönüm anında, İsrail’in ağır darbe aldığı “Ramazan Savaşı”nın ellinci yıldönümü arifesinde, Suudi Arabistan, İsrail ve ABD’nin Filistin çıkarlarını feda edecek kritik eşiği aşmasından hemen önce, dünya askeri tarihinde şimdiye kadarki en büyük tek seferlik “intihar” tarzı 2000 kişilik sınır ötesi saldırıyı titizlikle planlayıp sıkı şekilde uyguladı. Hamas, öngörülebilir İsrail’in acımasız misillemesi ve Filistinlilerin ağır can kayıpları yoluyla tüm dünyanın dikkatini ve sempatisini çekmeyi, uzun süredir marjinalleştirilen Filistin meselesini yeniden dünya sahnesinin merkezine itmeyi, böylece iki tarafın birbirine nadiren verdiği ölümcül yaralar ve şiddet döngülerini tetiklemeyi ve önceki tüm Orta Doğu savaşlarını ölçek ve kayıplar açısından aşan “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı başlatmayı amaçladı.
Açıkça söylemek gerekirse, İsrail’in 2005’te Gazze Şeridi’nden tek taraflı çekilmesi, İsrail’in iddia ettiği gibi “işgalin sona erdiği” anlamına gelmediği gibi, doğal olarak Hamas’ın uluslararası hukukun verdiği silahlı direniş hakkına sahip olduğu anlamına geliyordu. Çünkü Gazze Şeridi, işgal altındaki Filistin topraklarının bir parçasıdır; Hamas, tüm Filistinlilerin çıkarlarını temsil ettiğini iddia eder ve gerçekten de Filistinlilerin çoğunluğunun desteğini ve onayını kazanmıştır. Çünkü İsrail, Gazze’nin hava sahasını ve kara sularını iade etmemiş, Gazze’nin dış sınır kapılarını ve sakinlerinin serbest dolaşımını geri vermemiş, Gazze’deki 2,3 milyon kişiye yönelik toplu cezalandırmayı sona erdirmemiş ve Filistin halkının tarihsel acılarını hafifletmemiştir.
“Aksa Tufanı”nın Filistin-İsrail çatışmasında yeni bir turu başlatmasının ardından, Portekiz’in eski başbakanı olan BM Genel Sekreteri Guterres, “Hamas’ın İsrail’e saldırısı nedensiz değildir” dedi. Bu söz tamamen uluslararası hukuk perspektifinden söylenmiş olup, uluslararası toplumun ana akım değer yargısını ve temel empatisini de yansıtmaktadır. Son iki yılda, İsrail ve Filistin’in aldığı uluslararası ilgi tamamen tersine dönmüştür; siyasi ve ahlaki olarak Filistinliler zafer ve onur kazanmış, Hamas stratejik vizyonunu gerçekleştirmiştir; gerçi ben şahsen, Filistin-İsrail çatışmasının şiddet yoluyla çözülmesine kesinlikle ve her zaman karşıyım.
Dolayısıyla, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’ni tamamen yeniden işgal etme planı veya reddedilebilecek olan Gazze Şeridi’ni kuşatma planı, Gazze çıkmazını kırmak ve İsrail’in kalıcı güvenliğini sağlamak için temel çözüm yolları değildir; bunlar, yasadışı işgali sürdürmenin iki farklı stratejisi, kendi leh ve aleyh hesaplarının farklı maliyet-fayda planlarıdır. İsrail’in son 20 yılda Gazze Şeridi’ni fiilen işgal ve abluka altında tutması başarısızlıkla sonuçlanmadı mı? Bu, “İsrail’in 11 Eylül”ü olarak adlandırılan ulusal felaket ve ulusal utanca yol açmadı mı? İster tam işgal ister sürekli abluka olsun, özünde Gazze Şeridi’nin ve tüm Filistin’in yasadışı işgalini sürdürmek, Filistin halkının uzun süren acılarını uzatmak ve bitmek bilmeyen ulusal nefret, aile düşmanlığı ve şiddet döngüleri yaratmaktır; bu, ateşi körüklemektir. Sonuçta bu, çıkmaz bir yoldur.
İster İsrailli rehineler ister Filistinli siviller olsun, insan hayatı her şeyden önemlidir. En uygulanabilir acil çözüm, İsrail’in derhal ve koşulsuz olarak tam ateşkes ilan etmesi, Filistin’e insani yardımı tamamen açması, karşılığında İsrailli rehinelerin en kısa sürede serbest bırakılmasını sağlaması ve ardından İsrail’in “Hamas’tan arındırma, silahsızlandırma, şiddetten arındırma” savaş hedeflerinin makul ve gerçekçi olup olmadığını, İsrail’in güvenlik çıkmazını ve Filistin halkının tarihsel trajedisini kalıcı olarak sona erdirip erdiremeyeceğini yeniden incelemesidir.
Demir yumruk ve sopaya olan inancı sürdürmek, İsrail’i bağımsızlık ve devlet kurma yönündeki ilk niyet ve yeminlerinden uzaklaştıracak, Yahudilerin “Holokost”ta uğradıkları acılar karşılığında elde ettikleri siyasi mirastan giderek koparacak ve bir zamanlar Yahudilere zulmeden ırkçılık, militarizm ve faşizme giderek daha da yaklaştıracaktır. The Economist dergisinin son sayısındaki kapak yazısında şöyle deniyor: “Savaş hukukunu hiçe sayan ve yasadışı eylemlerden utanmayan, bunları düzeltmeyen bir devlet, sadece mağdurlara değil kendisine de zarar verir. İsrail’in adaleti sağlamakta hayati çıkarı vardır. Aksine, Gazze’de kıtlık ve etnik temizlik planlayanları yüceltirse, siyaseti ve toplumu demagojiye ve otoriterliğe kayar. Mayıs 1948’de doğan o genç, idealist devlet artık var olmayacaktır.”
Her ne olursa olsun, devlet dışı aktör Hamas’ın 1000’den fazla İsrailliyi öldürmesi, devlet aktörü İsrail’in 60 binden fazla Filistinlinin ölümüne yol açmasının gerekçesi olamaz. Belki İsrail’in Gazze Şeridi’ni yeniden işgali, MÖ 49’da Sezar’ın Rubicon Nehri’ni geçmesi kadar geri dönüşsüzdür; ancak 1938’de Üçüncü Reich’ın Avusturya’yı ilhakı gibi denetimsiz bir durum asla tekrar etmemelidir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor











