Görüş
İsrail’in Gazze’yi yeniden işgali ‘Oslo Anlaşmalarını’ gömecek

8 Ağustos’ta, Başbakan Netanyahu gibi aşırı sağ güçlerin baskısı altında, İsrail, Filistin-İsrail barış sürecini tamamen tersine çevirecek büyük ve tarihi bir karar alarak Gazze Şeridi’ni tamamen yeniden işgal edeceğini, Filistin İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) tamamen ortadan kaldıracağını ve yeni bir sivil hükümet kuracağını ilan etti. İsrail Başbakanlık Ofisi, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Gazze Şehri’ni devralmaya hazır olacağını ve savaş bölgesi dışındaki sivillere insani yardım sağlayacağını belirtti.
Edinilen bilgilere göre, İsrail Güvenlik Kabinesi, Netanyahu’nun güçlü şekilde savunduğu Gazze için “nihai çözüm” planını oy çokluğuyla onayladı ve sözde “savaşı bitirmenin beş ilkesini” kabul etti. Bu ilkeler; Hamas’ın silahsızlandırılması, sağ veya ölü tüm İsrailli esirlerin geri getirilmesi, Gazze Şeridi’nin askerden arındırılması, İsrail’in Gazze üzerindeki güvenlik kontrolünü sürdürmesi ve Hamas’a da Filistin Ulusal Yönetimi’ne de bağlı olmayan bir sivil hükümet kurulmasını içeriyor.
İsrail’in bu hamlesi, dünya kamuoyunu şoke edecek ve derinden kaygılandıracak nitelikte. İsrail, Gazze Şeridi’ndeki 20 yıllık düzenli garnizon bulundurmayı bitirdikten sonra yeniden tam askeri yönetim uygulamaya başladığında, bu, “Oslo Anlaşmalarının” tamamen sona erdiğini ilan etmek, uluslararası toplumun tanıdığı Filistin Ulusal Yönetimi’nin artık barış ortağı olmadığını ve Gazze Şeridi’nin artık “Filistinlilerin malı ve idaresinde” olmadığını, İsrail’in bu toprakların yeniden mutlak hâkimi olduğunu duyurmak anlamına gelir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu adım, İsrail’in barış ortağı ve Filistin halkının tek meşru temsilcisi olan FKÖ ile stratejik karşılıklı güvenini ve uzlaşma işbirliğini zayıflatacak, “İbrahim Anlaşmaları” temelinde İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki uzlaşma sürecini sıfırlayabilecek, İsrail’in uluslararası toplumla ilişkilerini daha da kötüleştirebilecek ve hatta İsrail’i tamamen destekleyen ABD için yeni sıkıntılar yaratabilecek, daha ağır stratejik yükler getirebilecektir.
Gazze’yi yeniden işgal etmek ve gelecekteki yönetimini belirlemek, Filistin-İsrail ve Arap-İsrail barış sürecinin zaten çalkantılı tarihsel trenini geri vitese takmak, İsrail’i tarihi hataları tekrarlamaya itmek demektir. Bu ne içinde bulunduğu Gazze savaş çıkmazını etkili şekilde çözmeye yardımcı olur, ne de özellikle Filistin ve Arap ülkeleri ile tarihi uzlaşmayı ve kalıcı barışı sağlamaya katkı sunar.
7 Ekim 2023’te Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonunu gerçekleştirip İsrail’e sınır ötesi saldırı düzenlemesinden bu yana sadece bir buçuk yıl geçti, ancak Filistin-İsrail çatışması “Altıncı Orta Doğu Savaşı”na dönüşmüş, çatışma Doğu Akdeniz, Kızıldeniz bölgesi ve Basra Körfezi’ne sıçramıştır. İsrail, “Direniş Ekseni”ndeki çoğu rakibine, hatta sert düşmanı İran’a karşı askeri zaferler elde etmiş, Suriye rejiminin çöküşü gibi beklenmedik bir “ganimet” kazanmış görünse de, sadece 360 kilometrekarelik Gazze’yi ele geçirememiş, lider kadrosunun “tamamen yok edildiği” bildirilen Hamas’ı ortadan kaldıramamış, “enkaz gerilla savaşı” yürüten Hamas kalıntılarını yok edememiş, ölümün eşiğindeki yaklaşık 50 rehineyi kurtaramamıştır.
Netanyahu ve hükümeti, soykırıma yakın “yakıp yıkma taktikleri” ve “aç bırakma taktikleri” ile çağdaş, insanlık dışı bir insani felaket yaratmış, uluslararası hukuk ve insancıl hukuk ilkelerine, insan uygarlığının sınırına meydan okumuş, 193 egemen ülke ve iki gözlemci ülkeden oluşan Birleşmiş Milletler’i küçük düşürmüş, küresel kınama ve anti-İsrail dalgasını tetiklemiş, Doğu ve Batı toplumlarında ana akım dışı antisemitik düşünceleri canlandırmıştır. Ayrıca, başlangıçta İsrail’e müsamahakâr ve yatıştırıcı politikalar uygulayan büyük Batılı ülkeler art arda tutum değiştirmiş, Kanada, Fransa, İngiltere ve Avustralya Filistin Devleti’ni tanımaya hazırlanmış, bazı ülkeler İsrail’e yönelik çeşitli yaptırımlar ve kısıtlamalar getirmiştir. Bazı gelişmekte olan ülkeler ise çoktan İsrail’e daha sert yaptırımlar uygulamış, diplomatik ilişkileri kesmiş veya düşürmüş, Uluslararası Ceza Mahkemesi ile işbirliği yaparak Netanyahu ve diğer İsrailli askeri-siyasi liderler hakkında “savaş suçu” yakalama kararı çıkarmıştır.
Ancak Netanyahu, İsrail’in tarihi siyasi ve diplomatik başarısızlıklarını, istihbarat başkanlarının itirazlarını hiçe sayarak, aşırı sağcı güçleri memnun etmek, iktidar koalisyonunun çökmesini önlemek, yolsuzluk davaları ve ulusal güvenlik krizleri nedeniyle karşı karşıya kalacağı muhtemel hukuki hesap vermelerden kaçınmak için, Gazze’nin tam ve yeniden işgaline pervasızca öncülük etmiş, savaşın ölçeğini ve şiddetini artırmış, Filistinlilerin acılarını büyütmüştür.
Netanyahu’nun son tehlikeli Gazze stratejisi, aslında aşırı kişisel çıkar ve sonuna kadar savaşma saplantısının ürünüdür; ülkenin uzun bir savaşa ve çok cepheli çatışmalara sürüklendiğini, cephedeki günlük kayıpları, insan gücünün giderek tükenmesini ve onlarca yıllık ulusal politikayı alt üst ederek din öğrencilerinin zorla askere alınmasını, ülkenin barış ve kalkınma ekseninden savaş ve fetih eksenine kaymasını, yatırım ortamının bozulmasını, yabancı sermaye ve vatandaşların sürekli ülkeyi terk etmesini ve ekonominin kan kaybını görmezden gelmektedir.
Netanyahu’nun “yakıp yıkma taktikleri” coğrafi olarak küçük Gazze’nin güvenli alanını tamamen yok etmiştir. Filistinliler günde yüzlerce can kaybederken, İsrailli rehinelerin durumu da giderek kötüleşmektedir. Özellikle “aç bırakma taktikleri” ile birleştiğinde, bu sadece Filistinlilerin temel gıda ve beslenme tedarikinde bütünsel bir kriz yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda hayatta kalan İsrailli rehineleri de fiilen ölüme ortak etmektedir.
Hamas ve diğer örgütler yakın zamanda rehine durumuna ilişkin son videoyu yayınladıktan sonra, dünya şoke olmuş, İsrail de bir darbe daha almıştır: Dar bir alana hapsedilen Evyatar David, iskelet gibi kalmış, vücut ağırlığının yarısını kaybettiği tahmin edilmektedir. Evyatar, Hamas kontrolündeki betonarme tünellerde kendi mezarını kazmaya zorlanmıştır. Hamas’ın insanlık dışı eylemleri elbette kınanmalıdır, ancak bu, Netanyahu’nun askeri baskı politikasının tamamen başarısız olduğunu, Gazze’yi neredeyse dümdüz eden ve yerin dibini kazan temizleme stratejisinin Hamas’ı tamamen yok edemediğini göstermektedir.
Denilebilir ki Hamas, rehineleri işkence ederek ve aç bırakarak İsrail’in “aç bırakma taktiklerine” aşırı bir şekilde misilleme yapmakta, İsrail’in “yakıp yıkma taktikleri” ile alay etmekte, İsrail toplumunun siyasi sinirlerini ve duygularını ciddi biçimde kışkırtmaktadır. Evyatar’ın ailesi Netanyahu’nun Gazze politikasını başarısızlıkla suçlarken, daha fazla İsrailli vatandaş, eski üst düzey yetkili ve istihbarat yöneticisi, rehinelerin kurtarılması için savaşın derhal bitirilmesi çağrısında bulunmaktadır. Belki de Evyatar’ın canlı canlı açlıktan ölmek üzere olduğu trajik sahne, Gazze savaşının bir dönüm noktası olacak, savaş yanlısı İsrail sağcı iktidar koalisyonunu ateşin üzerine koyacak, köşeye sıkışmış Netanyahu’yu son bir kumar oynamaya zorlayacak; siyasi geleceğini, İsrail’in kaderini ve Filistin-İsrail ile Arap-İsrail barış sürecini ortaya koyacaktır.
1993’te, Filistin’in uzun süreli işgalinin çok yönlü sıkıntılarını yaşayan İsrail İşçi Partisi hükümeti, geçiş dönemi özerkliği konusunda FKÖ ile “Oslo Anlaşmaları”na ulaştı. Daha önce Savunma Bakanı olarak görev yapmış olan dönemin Başbakanı Rabin, 1967’de Gazze Şeridi’ni Mısır’dan ele geçirmesinden bu yana “İsrail yönetiminde barış”ın yalnızca 20 yıl sürmesi nedeniyle, İsrail’i “Gazze kâbusu”ndan kurtarmaya çalışıyordu. 1987’de, Gazze Şeridi’nde “İntifada (ayaklanma)” kıvılcımı ateşlendi, hızla büyüyerek geniş bir yangına dönüştü ve daha geniş Batı Şeria’ya yayıldı.
Rabin, “Filistinlilerin kemiklerini kıracağına” yemin etmişti, daha birçok İsrailli general de Gazze’yi “lanetli şerit”, “iğrenç yabanarısı yuvası” diye lanetliyordu; çünkü İsrail ordusu gündüz bu bölgeyi işgal ederken, geceleri kontrol çeşitli direniş güçlerine geçiyordu. Gazze’nin odak ve sembol olduğu işgal altındaki topraklardaki çatışma, İsrail’i eşi görülmemiş bir uluslararası hukuk çıkmazına ve dünya kamuoyu girdabına sürüklemiş, ayrıca ağır güvenlik ve ekonomik bedeller ödetmişti. Bugün Netanyahu, tarihin derslerini unutarak, insan uygarlığı ve tarihin doğru yönüyle ters düşen işgalci eski yola dönmekten çekinmiyor, İsrail’in ulusal imajını, ulusal kalkınmasını ve uluslararası statüsünü yeniden Gazze Şeridi’nin işgaline ipotek ediyor.
7 Ağustos’ta, İsrail sağının sözcüsü The Jerusalem Post, Netanyahu’yu “uyarıya kulak verip Gazze bataklığından uzak durması” yönünde uyararak bir başyazı yayımladı; tam işgalin Gazze Şeridi’ndeki insani krizi derinleştireceğini, Hamas’a İsrail’i işgalci olarak gösterme ve direnişi körükleme açısından propaganda zaferi kazandıracağını belirtti.
Gazete, tarihî deneyim ve askerî analizlerin, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’ni işgal etmenin rehineleri eve getireceğini ve Hamas’ı ezip geçeceğini düşünebileceğini, ancak bunun bir temenniden ibaret olduğunu gösterdiğini vurguladı. Gazete, ünlü emekli ABD’li General David Petraeus’tan alıntı yaparak Gazze kara harekâtını “steroidli Mogadişu”ya benzetti; bu durumun hızla tırmanan kayıplar ve kaos doğuracağını söyledi.
Petraeus, tanınmış bir özel harekât uzmanı, ABD kara generali, Irak’taki Çok Uluslu Kuvvetler’in eski komutanı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanı, Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti’nin en üst düzey komutanı ve CIA direktörüydü; sonrasında bir özel hayat skandalı nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı. Petraeus, asker kökenli olmayan Netanyahu’ya göre Gazze Şeridi’nin “Mogadişulaşması” hâlinde ortaya çıkacak ağır bedelleri ve siyasi sonuçları çok daha iyi biliyordu.
Ekim 1993’te, Mogadişu’da görev yapan ABD barış gücü, savaş ağası Aidid’in yardımcılarını yakalamaya çalışırken sokak savaşı tuzağına düştü. Çatışmada ABD güçleri, gözü pek 1.000’den fazla milisi öldürdü, fakat 19 askerini kaybetti, 1 asker esir alındı, iki “Black Hawk” helikopteri imha edildi. Esir alınan askerin Washington’dan yardım dilendiği, Mogadişu’daki kalabalığın ölü ABD askerlerinin cesetlerini sokaklarda sürüklediği görüntüler ABD’ye ulaştığında, kamuoyu baskısı fırladı; bu durum, Clinton yönetimini 4 gün sonra Somali’den çekilmeye zorladı.
Bugün, Hamas videosunda gösterilen, iskelet gibi kalmış Evyatar’ın durumu, ABD ordusunun o dönemde Mogadişu’da yaşadığı yenilgiyle ürkütücü şekilde benzeşiyor. Petraeus’un bu Amerikan yarasını yeniden hatırlatması, aslında Netanyahu ve hükümetine, eğer Gazze’yi yeniden işgal etme konusunda ısrar eder ve daha ağır bir felakete yol açarlarsa, ABD’nin İsrail’e tek taraflı kayırmacı politikasının tersine dönebileceği yönünde bir uyarıdır.
The Jerusalem Post, Gazze Şeridi’nin tam işgalinin İsrail’in güvenliğini garanti etmeyeceğini; aksine İsrail’i Gazze’ye hapsedeceğini, maliyeti yüksek, sonsuz ve ucu görünmeyen bir savaşa sürükleyeceğini, tüm İsraillilerin ister gelir kaybı ister uzun dönem askerlik olsun bedel ödeyeceğini vurguladı. Gazete, İsrail Bankası’nın verilerine atıf yaparak, savaşın İsrail’e şimdiden ciddi zararlar verdiğini, yedek asker seferberliği, iş gücünde azalma, yüksek teknoloji tedarik zincirinin kesintiye uğraması gibi tüm savaşla ilgili faaliyetlerin haftada 600 milyon dolardan fazla, yani GSYH’nin yaklaşık %6’sına mal olduğunu belirtti. 2025 sonuna kadar birikecek ekonomik yükün 5,3 ila 6,7 milyar dolara, yani GSYH’nin yaklaşık %10’una ulaşması bekleniyor.
1994’te, “Oslo Anlaşmaları” temelinde, taraflar barış sürecini başlattı; başlangıç noktası “Gazze-Eriha Öncelikli Özerklik” idi, sonrasında Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki tüm Filistin nüfuslu şehirlere genişletildi. Beş yıllık geçiş özerkliği sona erdikten sonra, taraflar nihai statüyle ilgili bir dizi konuda uzlaşmaya varamadı, barış süreci tersine döndü, Filistin ikinci şiddetli direnişi “Aksa İntifadası”nı başlattı, Filistin-İsrail ilişkileri hızla kötüleşti ve nispeten ılımlı İsrail solunun sonunu getirdi.
İsrail sağ lideri Şaron ve Likud Bloku’nun iktidara gelmesi, ayrıca 11 Eylül sonrası ABD Bush yönetiminin “Şer Ekseni” doktrini ve terörle mücadele stratejisi ile, Filistin-İsrail çatışmasının doğası İsrail ve ABD tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp çözüldü; “işgal ve işgale karşı direniş”in temel ilişkisi “terör ve teröre karşı mücadele”ye şeytanlaştırıldı. Filistin’de barışı savunan uzun süreli iktidar partisi El Fetih, ABD ve İsrail’in ortak baskısına maruz kaldı; bütün kesimlerce tanınan siyasi lider Arafat, İsrail kuşatması altında hayatını kaybetti. Böylece Filistin siyaset sahnesi köklü biçimde değişti, Hamas gibi sert çizgi savunucuları giderek ana akım halk desteğini kazandı.
2005’te, Filistin içindeki barış yanlısı ve savaş yanlısı güçlerin dengesi hassas biçimde tersine dönmüşken, Şaron hükümeti tek taraflı olarak Gazze Şeridi’nden çekildiğini ilan etti; bu, Hamas’ın tamamen üstünlük kazanmasına, İsrail’le işbirliğinde ısrar eden El Fetih’i Gazze’den kovmasına ve bu küçük bölgeyi tek başına kontrol ettiği bir “Hamastan”a dönüştürmesine yol açtı.
2006’da, Hamas, Filistin Yasama Konseyi seçimlerine katılarak dolaylı olarak “Oslo Anlaşmaları”nı ve hatta “iki devletli çözümü” kabul etti; zira ister Filistin geçiş özerklik hükümeti ister yasama organı olsun, her ikisinin de kuruluş ve işleyişinin yasal dayanağı “Oslo Anlaşmaları” idi. Bu adım, Hamas’ın İsrail politikasındaki önemli bir değişim idi; ancak “Hamas Tüzüğü” zamanında değiştirilmediği, yani “İsrail’i yok etme” temel hedefinden açıkça ve kamuoyu önünde vazgeçilmediği için, Hamas’ın iktidar meşruiyeti İsrail ve ABD tarafından tanınmadı; aksine Gazze Şeridi daha ağır bir abluka altına alındı ve “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi” haline geldi.
O tarihten sonra, İsrail sağcı güçleri fırsatı değerlendirerek giderek daha küstahlaştı, Batı Şeria’daki işgal altındaki toprakları sürekli kemirerek ilhak etti, Doğu Kudüs’teki “Yahudileştirme” uygulamalarını yoğunlaştırdı; bu, 2008’den 2014’e kadar iki büyük Filistin-İsrail çatışmasını, yani İsrail’in “İsrail-Hamas savaşları” diye tanımladığı olayları tetikledi. Son 20 yılda, Netanyahu hükümeti de Hamas’a karşı kasıtlı olarak “vur ama yok etme” politikasını izleyerek, bilerek iki ayrı Filistin güç merkezi oluşturdu; onların coğrafi, sosyal, siyasi ve yönetimsel bölünmüşlüğünü derinleştirdi ve uzun süreli işgalin İsrail’e sağladığı büyük ve tek taraflı kazançları korudu.
2017’de, ABD’de Cumhuriyetçi Parti yeniden iktidara geldiğinde, Hamas bir kez daha fırsatı yakaladı ve o yılın 1 Mayıs’ında bir bildiri yayımlayarak İsrail’in varlığını kabul ettiğini, başkenti Doğu Kudüs olan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria topraklarından oluşan bağımsız bir Filistin devleti kurma hedefini yinelediğini ve Trump yönetiminin Filistin-İsrail barış görüşmelerini yeniden başlatmasını umduğunu açıkladı. Bu, aslında Filistin meselesi için bir başka nadir fırsat penceresiydi, ancak eşi görülmemiş ölçüde İsrail yanlısı olan Trump yönetimi ve kısa vadeli çıkarların peşindeki İsrail sağcıları tarafından ortaklaşa kapatıldı: ABD, İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı, Filistin ulusal çıkarlarını feda eden “Yüzyılın Anlaşması”nı hayata geçirdi, Filistin davasını satan “İbrahim Anlaşmaları”nı teşvik etti ve İsrail’in aşırı sağcı güçlerini yasa dışı yerleşimleri daha da genişletmeye teşvik etti.
Hamas’ın yavaş stratejik dönüşü ve yurt dışına yönelik tekrarlayan uzlaşma jestleri, ABD ve İsrail’in “soğuk sırtına” sürtülen “sıcak yüz” misali aşağılanmayla karşılandı; içeride ise İslami Cihad Örgütü, Cihatçı Selefiler gibi radikal grupların kuşkuları ve meydan okumalarıyla yüzleşti. Sonrasında Hamas, yeniden sert ve şiddet yanlısı politikalara döndü, İsrail’le birçok büyük çaplı çatışmaya girdi; Filistin davasını terk eden “İbrahim Anlaşmaları” ise İsrail ile Arap dünyasının yeni “öncü”sü Suudi Arabistan arasında ilişkilerin normalleşmesi müzakerelerine zemin hazırladı.
İç ve dış sorunlarla kuşatılmış ve barış ile uzlaşı umudunu yitirmiş olan Hamas, Filistin halkının kaderinde en son düşük nokta ve dönüm anında, İsrail’in ağır darbe aldığı “Ramazan Savaşı”nın ellinci yıldönümü arifesinde, Suudi Arabistan, İsrail ve ABD’nin Filistin çıkarlarını feda edecek kritik eşiği aşmasından hemen önce, dünya askeri tarihinde şimdiye kadarki en büyük tek seferlik “intihar” tarzı 2000 kişilik sınır ötesi saldırıyı titizlikle planlayıp sıkı şekilde uyguladı. Hamas, öngörülebilir İsrail’in acımasız misillemesi ve Filistinlilerin ağır can kayıpları yoluyla tüm dünyanın dikkatini ve sempatisini çekmeyi, uzun süredir marjinalleştirilen Filistin meselesini yeniden dünya sahnesinin merkezine itmeyi, böylece iki tarafın birbirine nadiren verdiği ölümcül yaralar ve şiddet döngülerini tetiklemeyi ve önceki tüm Orta Doğu savaşlarını ölçek ve kayıplar açısından aşan “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı başlatmayı amaçladı.
Açıkça söylemek gerekirse, İsrail’in 2005’te Gazze Şeridi’nden tek taraflı çekilmesi, İsrail’in iddia ettiği gibi “işgalin sona erdiği” anlamına gelmediği gibi, doğal olarak Hamas’ın uluslararası hukukun verdiği silahlı direniş hakkına sahip olduğu anlamına geliyordu. Çünkü Gazze Şeridi, işgal altındaki Filistin topraklarının bir parçasıdır; Hamas, tüm Filistinlilerin çıkarlarını temsil ettiğini iddia eder ve gerçekten de Filistinlilerin çoğunluğunun desteğini ve onayını kazanmıştır. Çünkü İsrail, Gazze’nin hava sahasını ve kara sularını iade etmemiş, Gazze’nin dış sınır kapılarını ve sakinlerinin serbest dolaşımını geri vermemiş, Gazze’deki 2,3 milyon kişiye yönelik toplu cezalandırmayı sona erdirmemiş ve Filistin halkının tarihsel acılarını hafifletmemiştir.
“Aksa Tufanı”nın Filistin-İsrail çatışmasında yeni bir turu başlatmasının ardından, Portekiz’in eski başbakanı olan BM Genel Sekreteri Guterres, “Hamas’ın İsrail’e saldırısı nedensiz değildir” dedi. Bu söz tamamen uluslararası hukuk perspektifinden söylenmiş olup, uluslararası toplumun ana akım değer yargısını ve temel empatisini de yansıtmaktadır. Son iki yılda, İsrail ve Filistin’in aldığı uluslararası ilgi tamamen tersine dönmüştür; siyasi ve ahlaki olarak Filistinliler zafer ve onur kazanmış, Hamas stratejik vizyonunu gerçekleştirmiştir; gerçi ben şahsen, Filistin-İsrail çatışmasının şiddet yoluyla çözülmesine kesinlikle ve her zaman karşıyım.
Dolayısıyla, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’ni tamamen yeniden işgal etme planı veya reddedilebilecek olan Gazze Şeridi’ni kuşatma planı, Gazze çıkmazını kırmak ve İsrail’in kalıcı güvenliğini sağlamak için temel çözüm yolları değildir; bunlar, yasadışı işgali sürdürmenin iki farklı stratejisi, kendi leh ve aleyh hesaplarının farklı maliyet-fayda planlarıdır. İsrail’in son 20 yılda Gazze Şeridi’ni fiilen işgal ve abluka altında tutması başarısızlıkla sonuçlanmadı mı? Bu, “İsrail’in 11 Eylül”ü olarak adlandırılan ulusal felaket ve ulusal utanca yol açmadı mı? İster tam işgal ister sürekli abluka olsun, özünde Gazze Şeridi’nin ve tüm Filistin’in yasadışı işgalini sürdürmek, Filistin halkının uzun süren acılarını uzatmak ve bitmek bilmeyen ulusal nefret, aile düşmanlığı ve şiddet döngüleri yaratmaktır; bu, ateşi körüklemektir. Sonuçta bu, çıkmaz bir yoldur.
İster İsrailli rehineler ister Filistinli siviller olsun, insan hayatı her şeyden önemlidir. En uygulanabilir acil çözüm, İsrail’in derhal ve koşulsuz olarak tam ateşkes ilan etmesi, Filistin’e insani yardımı tamamen açması, karşılığında İsrailli rehinelerin en kısa sürede serbest bırakılmasını sağlaması ve ardından İsrail’in “Hamas’tan arındırma, silahsızlandırma, şiddetten arındırma” savaş hedeflerinin makul ve gerçekçi olup olmadığını, İsrail’in güvenlik çıkmazını ve Filistin halkının tarihsel trajedisini kalıcı olarak sona erdirip erdiremeyeceğini yeniden incelemesidir.
Demir yumruk ve sopaya olan inancı sürdürmek, İsrail’i bağımsızlık ve devlet kurma yönündeki ilk niyet ve yeminlerinden uzaklaştıracak, Yahudilerin “Holokost”ta uğradıkları acılar karşılığında elde ettikleri siyasi mirastan giderek koparacak ve bir zamanlar Yahudilere zulmeden ırkçılık, militarizm ve faşizme giderek daha da yaklaştıracaktır. The Economist dergisinin son sayısındaki kapak yazısında şöyle deniyor: “Savaş hukukunu hiçe sayan ve yasadışı eylemlerden utanmayan, bunları düzeltmeyen bir devlet, sadece mağdurlara değil kendisine de zarar verir. İsrail’in adaleti sağlamakta hayati çıkarı vardır. Aksine, Gazze’de kıtlık ve etnik temizlik planlayanları yüceltirse, siyaseti ve toplumu demagojiye ve otoriterliğe kayar. Mayıs 1948’de doğan o genç, idealist devlet artık var olmayacaktır.”
Her ne olursa olsun, devlet dışı aktör Hamas’ın 1000’den fazla İsrailliyi öldürmesi, devlet aktörü İsrail’in 60 binden fazla Filistinlinin ölümüne yol açmasının gerekçesi olamaz. Belki İsrail’in Gazze Şeridi’ni yeniden işgali, MÖ 49’da Sezar’ın Rubicon Nehri’ni geçmesi kadar geri dönüşsüzdür; ancak 1938’de Üçüncü Reich’ın Avusturya’yı ilhakı gibi denetimsiz bir durum asla tekrar etmemelidir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Rusya’da asimetrik İHA saldırılarının makroekonomik sonuçları

Günümüzde asimetrik tehditlerin niteliği köklü bir dönüşüm geçirmekte ve hedef odağı giderek ekonomik merkezlere kaymaktadır. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, Rusya Federasyonu sınırları içindeki asimetrik savaşın doğası niteliksel açıdan yeni ve önemli bir evreye geçiş yaptı.
Temmuz 2026’da gerçekleşen Ukrayna menşeli insansız hava aracı (İHA) saldırıları incelendiğinde, hedeflerde bilinçli bir sapma olduğu açıkça görülmektedir. Bu saldırılar, yalnızca askeri tesisleri veya yakıt-enerji altyapılarını hedef almaktan uzaklaşarak; doğrudan sivil lojistik ağlarına ve makroekonomik altyapının kritik düğüm noktalarına yöneldi.
Bu stratejik değişimin temel amacı; ülkenin iç kaynaklarını tüketmek, tedarik zincirlerinde aşılmaz aksamalara yol açmak ve sivil nüfus üzerinde yoğun bir psikolojik baskı oluşturmaktır.
Rusya’nın en büyük e-ticaret platformu olan ve RVB ortak girişiminin (Wildberries ve Russ şirketlerinin 2024 yılında birleşmesiyle oluşan Rus e-ticaret devi) bir parçası konumundaki Wildberries’in dağıtım merkezlerine yönelik geniş çaplı ve koordineli saldırılar, cephe gerisinde yaşanan bu yeni savunmasızlık evresinin sembolü haline geldi. Kuzeybatı Federal Bölgesi’nden Güney Rusya ve Kırım’a kadar benzeri görülmemiş bir coğrafi alanı kapsayan bu saldırıların boyutu, ulusal endüstriyel risk sigortası mekanizmalarındaki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Ayrıca bu durum, platform ekonomisi devleri ile küçük işletmeler arasında ciddi hukuki ihtilaflara yol açarak hem şirket yöneticilerinin hem de üst düzey devlet yetkililerinin acil müdahalesini zorunlu kıldı.
Temmuz ayında yaşanan bu saldırıların sonucundaki kinetik etkilerin devletin dijital ve fiziksel ekonomisi üzerindeki çok katmanlı sonuçlarını izlemeye olanak tanıyacak ve sivil sektör güvenliğinin yeni mimarisini şekillendirecektir.
Ukrayna’nın yürüttüğü lojistik terörünün zirve noktası, 24 Temmuz 2026 gecesi gerçekleşen ve Rusya Federasyonu topraklarının 2026 başından bu yana maruz kaldığı teknik açıdan en karmaşık İHA saldırısı olarak kayıtlara geçti. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı verilerine göre, yerli hava savunma sistemleri (HSS) o gece 571 adet uçak tipi Ukrayna İHA’sını tespit ederek imha etti.
Burada iki nokta çok kritik hale geldi: Radar alanlarını doyurma ve askeri “sürü” etkisi. Yani kısacası: Bu olay, düşmanın radar sistemlerini aşırı doyurma taktiğine geçtiğinin en net göstergesidir. Aynı zamanda da devasa bir coğrafyada yaratılan “sürü” etkisi, uçaksavar füze sistemlerinin mühimmatını hızla tüketmeyi ve derin cephe gerisindeki hava savunma pozisyonlarını ifşa etmeyi hedeflemektedir.
Müdahale edilen coğrafyanın genişliği, operasyonun benzeri görülmemiş ölçeğini kanıtlamaktadır. İHA’lar; Belgorod, Bryansk, Kaluga, Kursk, Leningrad, Novgorod, Oryol, Pskov, Ryazan, Smolensk, Tver, Tula ve Vladimir bölgelerinin yanı sıra Moskova, Krasnodar, Kırım Cumhuriyeti ile Azak ve Karadeniz suları üzerinde etkisiz hale getirildi.
Hedeflerin bu denli yoğun ve geniş bir alana dağılması, Rusya’nın Avrupa kıtasında kalan topraklarındaki ulaşım ve lojistik arterlerini felç etme girişimine işaret etmektedir.
İHA’ların kitleler halinde kullanımına paralel olarak, sivil sanayi işletmelerini hedef alan füze saldırıları da düzenlendi. Aynı dönemde Kirov şehrinin Fileyka semtinde yerel bir işletmeye yönelik füze saldırısı tam bir felaketle sonuçlandı; 6 kişi hayatını kaybederken, 32 çalışan çeşitli derecelerde yaralandı.
Bölge Valisi Aleksandr Sokolov, olayın ardından yalnızca yaralıların tahliyesinin değil; su ve elektrik arzının yeniden sağlanması ile komşu yerleşim birimlerinin güvenliğinin denetlenmesi gibi büyük çaplı müdahalelerin de gerektiğini belirtti. Hava savunmasını zayıflatmak için ucuz kamikaze dronlarının kullanılması ve hemen ardından korunmasız sanayi bölgelerine füze atılması şeklindeki bu birleşik yaklaşım, tamamen sivil ekonomi için yeni bir tehdit paradigması yaratmaktadır.
Tek bir ticari yapının tesislerine yönelik sistematik ve ardışık saldırılar, tesadüf ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Sivil ticari depoları bütün bir devletin kritik güvenlik açıklarına dönüştüren stratejik, makroekonomik ve psikolojik faktörler şu dört temele dayanmaktadır:
- İç ticaretin merkezi dolaşım sistemi olması: Wildberries, modern Rus ekonomisinin mimarisinde kritik bir rol oynamakta; milyonlarca tüketiciyi on binlerce KOBİ ile buluşturmaktadır. Dağıtım merkezlerinin hasar görmesi, tedarik zincirlerini kopararak temel tüketim mallarında yerel kıtlıklara ve bölgesel enflasyonist artışlara neden olmaktadır. Temel amaç, iç pazarı istikrarsızlaştırmak ve yapay bir mal boşluğu yaratmaktır.
- Devasa tesis boyutları ve savunma zorluğu: Ülke geneline yayılmış yüz binlerce metrekarelik hangarlar devasa ve radar kontrastlı hedeflerdir. Askeri üslerin aksine kendi hava savunma sistemlerine sahip olamayan bu ticari depoların her birini hava savunma şemsiyesi altına almak, cephe sistemlerini zafiyete uğratmadan fiziksel olarak imkansızdır.
- Sosyal ve psikolojik etki: Lojistik merkezler, halkın gözünde günlük ekonomik istikrarın sembolleridir. Kilometrelerce öteden görülen siyah dumanlar, devasa yangınlar ve sivil ölümleri; korku atmosferini barışçıl şehirlerin derinliklerine taşıyarak iç sosyo-politik iklimi sarsmayı amaçlayan hibrit bir terör taktiğidir.
- Ekonomik etki yarıçapının büyüklüğü: Depolarda yanan ürünler, genellikle satıcılar tarafından krediyle alınmış stoklardır. Emtia stoklarının kül olması; satıcıların kitlesel iflasına, banka kredilerinde temerrütlere ve küçük işletmelerde zincirleme işten çıkarmalara yol açma potansiyeline sahiptir.
Temmuz 2026’daki olaylar, Rus ticareti ve makroekonomisine yönelik tehdit manzarasında geri döndürülemez bir değişime işaret etmektedir. Wildberries’in St. Petersburg, Moskova ve Tambov gibi bölgelerindeki merkezlerine yönelik saldırılar, sivil lojistik altyapısının ne denli savunmasız olduğunu kanıtladı.

Nispeten ucuz insansız hava araçları kullanan düşman; on milyarlarca rublelik doğrudan hasar verebilmekte, temel mal tedarikini felç edebilmekte ve yüz binlerce girişimcinin iflas tehdidiyle yüzleştiği akut bir sosyal kriz yaratabilmektedir. Rusya’daki uzmanlara göre, 18 Temmuz’daki Kotovsk olayına benzer tek bir yangının toplam maliyeti 50 ila 100 milyar Ruble (630 milyon – 1 milyar 200 milyon ABD Doları) arasında değişebilmektedir.
Kurumsal iş dünyası, sermaye büyüklüğüne rağmen askeri tehditlere karşı hazırlıksız yakalandı. Orta vadede e-ticaret ekonomisinin ayakta kalabilmesi, devlet ile özel sektörün bir araya gelerek emsalsiz sistemik çözümler üretmesine bağlıdır. Tazminat fonları oluşturulması ve zorunlu risk dağıtımı mekanizmaları atılması gereken kritik adımlardır.
Sivil ekonominin kritik düğümleri için “askeri risklerin sübvansiyonlu reasüransına yönelik bir devlet programı” oluşturulmadığı sürece lojistik merkezler açık hedef olmaya devam edecektir. Gelecekte, büyük işletmelerin yalnızca altyapının fiziksel korunmasına devasa yatırımlar yapması yetmeyecek; aynı zamanda malların ve sermayenin tek bir noktada toplanmasını önlemek amacıyla lojistik ağlarını derinlemesine merkeziyetsiz (decentralized) bir yapıya kavuşturmaları gerekecektir.
Görüş
Ateş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Washington ile Tahran arasında son aylarda tırmanan gerilim dalgalarının başlamasından bu yana ilk kez, Mısır’ın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihraç tesislerinden biri doğrudan hedef alındı.
29 Temmuz 2026 Çarşamba gününün ilk saatlerinde, ABD’li bir şirkete ait, Marshall Adaları bayraklı yüzer depolama ünitesi Energos Winter, Akdeniz kıyısındaki Dimyat Limanı’nda demirli bulunduğu sırada en az bir insansız hava aracının (İHA) hedefi oldu. Çarpmanın etkisiyle başlayan yangın, hemen yanındaki GasLog Salem adlı LNG taşıyıcı gemisine sıçradı. Mısır makamları yangının can kaybı yaşanmaksızın kontrol altına alındığını doğrularken, bu satırların kaleme alındığı an itibarıyla saldırıyı henüz üstlenen olmadı.
Göz Ardı Edilemeyecek Geniş Bir Bağlam
Olay durup dururken yaşanmadı. Saldırı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), Suudi petrol tesislerine İHA saldırıları düzenlemekle suçlanan Irak’taki silahlı gruplara yönelik Suudi kuvvetleriyle ortak hava harekâtı icra ettiğini duyurmasından yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Tahran “yanlış bir hesaplama” yapılmaması yönünde uyarıda bulundu. Tüm bunlar, Hürmüz Boğazı’nda bir ticari gemiye düzenlenen saldırının ardından ABD güçlerinin 8 Temmuz’da İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği harekâtın bölgedeki artçı sarsıntıları sürerken yaşandı. İran ise bu adıma Bahreyn, Ürdün, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman Sultanlığı’ndaki ABD askeri üslerini hedef alarak misillemeyle karşılık vermişti.
Bu gergin atmosferde Dimyat, bölgesel tırmanma zincirinin bir başka halkasını oluştursa da muhtevası itibarıyla istisnai bir nitelik taşıyor. Zira açık hesaplaşma alanlarına dönüşen kimi Körfez ülkelerinin aksine Mısır, onlarca yıldır kendisini bölgedeki doğrudan askeri kutuplaşmaların dışında tutmaya özen gösteriyordu.
Öte yandan bu okuma, Mısır’ın Filistin ve Gazze dosyalarında giderek artan diplomatik nüfuzuna yönelik duyulan rahatsızlığın tetiklediği dolaylı bir İsrail müdahalesi ihtimalini de tamamen devre dışı bırakmıyor. Kahire, iki devletli çözümü ilerletme ve geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nin ardından mutabakata varılan yol haritasının ikinci ve üçüncü aşamalarını hayata geçirme konusundaki kararlılığını sürdürürken, Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümeti bu çabaları baltalamaya çalışıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama emri çıkardığı Netanyahu, Filistinli makamların verilerine göre 7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 73 bin Filistinli sivilin ölümüyle sonuçlanan soykırım suçunun sorumluluğunu taşımakla yaygın biçimde itham ediliyor.
Neden Mısır?
Mısır, son iki yılda doğal gazı sıvılaştırma ve yeniden ihraç etme konusunda bölgesel bir merkez olma konumunu istikrarlı biçimde pekiştirdi. Bu yükselen rol, İdku ve Dimyat’taki iki LNG tesisinin yanı sıra ülkeyi İsrail ve Güney Kıbrıs ile bağlayan boru hattı ağıyla da destekleniyor.
Toplam sıvılaştırma kapasitesi ve Avrupa ile küresel piyasalara doğrudan erişim imkânı bakımından Doğu Akdeniz’de benzeri bulunmayan bu altyapı; Dimyat ve İdku’yu Doğu Akdeniz gazının -Mısır tesisleri üzerinden sıvılaştırılarak yeniden ihraç edilen ve miktarı her geçen gün artan İsrail/Çalınmış Filistin doğal gazı da dâhil olmak üzere- hayati çıkış kapılarına dönüştürdü.
Yerel haberlere göre Energos Winter, tek başına Mısır’ın ulusal şebekesine günde yaklaşık 450 milyon fit küp gaz sağlıyor ve Ağustos ayı boyunca dört ek kargoyu teslim almaya hazırlanıyordu.
Bu kritik konum, Mısır’ın gaz altyapısına yapılan herhangi bir saldırının etkisini münferit bir olayın çok ötesine taşıyor. Söz konusu durum, yalnızca Mısır’ın iç enerji arzını değil, Avrupa’nın Rus doğal gazına bağımlılığı azaltma stratejisi kapsamında giderek daha fazla yaslandığı tedarik zincirini de tehdit ediyor.
Saldırının Arkasında Kim Var? Açık Senaryolar
Bu satırlar yazılırken herhangi bir örgütün saldırıyı resmi olarak üstlenmemiş olması, geride muhtelif olasılıklar bırakıyor.
İlk senaryo, sorumluluğu peşinen İran’a ya da bölgesel müttefiklerine yükleme konusunda temkinli olunması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşıma göre, olayı saran belirsizlik ve üstlenen bir tarafın çıkmaması kasıtlı bir tercih olabilir; böylelikle saldırıyı düzenleyen aktör, doğrudan bir siyasi bedel ödemeksizin Mısır’ın istikrarını hedef almayı amaçlamış olabilir.
Bu ihtimal, Doğu Akdeniz enerji rotalarında rekabet eden aktörlerin yanı sıra ABD-İran geriliminden bağımsız ajandaları olan yerel veya uluslararası yapıları da kapsıyor. Nitekim Mısır makamları da son derece temkinli bir tutum sergiliyor. Mısır Enformasyon Bakanı “herhangi bir tarafı suçlamakta acele edilmemesi” hususunda uyarırken, eski bir üst düzey yetkili “bazı çevrelerin Mısır’ı çatışmanın içine çekmeye çalıştığını” belirterek saldırının, Kahire’yi özenle uzak durmaya çalıştığı bir hesaplaşmanın tarafı kılmak amacıyla kurgulanmış olabileceğine işaret etti.
İkinci Senaryo: İsrail’in ya da Müttefiklerinin Müdahalesi
Bu ihtimal, kapalı kapılar ardında yürütülen tahkikatlarda değerlendirildiği bildirilen ciddi bir hipotez niteliğinde. İsrail ve ABD yanlısı söylemlerle beslenen hâkim analizler, okları Tel Aviv yerine devam eden çatışma bağlamında İran’a ya da İran yanlısı aktörlere yöneltme eğiliminde. Bunda, İsrail’in Mısır ile bir enerji ortaklığının bulunması ve Mısır’daki bir ihracat terminaline vurulacak darbenin nihayetinde İsrail’in kendi doğal gaz çıkarlarına da zarar verebileceği düşüncesi rol oynuyor.
Yine de bu hipotezin -diğer tüm senaryolar gibi- halen devam eden resmi soruşturmaların sonuçları ışığında değerlendirilmesi gerekiyor. Bununla birlikte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington ziyaretlerinin ardından bölgede tırmanan istikrarsızlığa dikkat çeken uyarıları hatırlamakta fayda var; nitekim geçen Aralık ayındaki gelişmelerin ardından da benzer değerlendirmeler yapılmıştı. Bu analiz çizgisine göre Netanyahu, iç siyasetteki konumunu sağlamlaştırmak, koltuğunu korumak ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirip “Büyük İsrail” projesini hayata geçirmeye yönelik uzun vadeli stratejik hedeflerini ilerletmek adına İran ile çatışma sürecini uzatmayı amaçlıyor.
Bu çerçevede kimi analistler, hem Mısır’ı hem de Türkiye’yi zayıflatmayı hedefleyen daha geniş çaplı bir stratejinin varlığını savunuyor. Eski bir Mossad mensubunun İsrail televizyonlarında yaptığı iddia edilen açıklamalara atıfta bulunan uzmanlar, bu tür bir stratejinin uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze dosyasından ve Mısır’ın son dönemde diplomatik mesaisini yoğunlaştırdığı Filistin devletinin kurulması meselesinden uzaklaştırmaya hizmet edeceğini öne sürüyor. Bu okumaya göre, bölgenin en istikrarlı ve güvenli ülkesi konumundaki Mısır üzerinde dolaylı baskı oluşturmak, Kahire’yi geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekme vasıtası olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü bir senaryo ise olayı doğrudan ABD ile İran arasındaki genleşen tırmanmaya bağlıyor. The New York Times‘ın iki İranlı kaynağa dayandırdığı haberine göre saldırı, Tahran’ın veya müttefiklerinin gerilimi daha da tırmandırmayı seçmesi halinde küresel deniz taşımacılığının ve enerji arzının çok daha ağır aksaklıklara uğrayabileceğine dair bir uyarı mesajı niteliği taşıyor olabilir. Ancak kaynaklar, İHAların nereden havalandığına ya da faillerin kimliğine dair ayrıntı vermedi.
Saldırının Arkasındaki Mesajlar
Eylemi gerçekleştiren kim olursa olsun, seçilen hedef kritik mesajlar barındırıyor. Mısır topraklarındaki ABD ait ilk enerji varlığına yönelik bu hamle, Washington’a yalnızca Körfez’deki askeri tesislerinin değil, bölge genelindeki iktisadi varlığının da giderek daha açık bir hedef haline geldiğini ihsas ediyor.
Stratejik bir itidal ve bölgesel tarafsızlık politikasını titizlikle sürdüren Mısır açısından ise bu gelişme, dünyanın en önemli enerji ve deniz koridorlarına komşu coğrafi konumunun, etrafında alevlenen çatışmalardan muaf kalmasına artık yetmediğini acı bir şekilde hatırlatıyor.
Küresel piyasalar açısından bakıldığında saldırı, olası bir aksamanın coğrafi sınırlarının Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ni aşarak Doğu Akdeniz’e taşındığına işaret ediyor. Bu durum, uzun süredir görece güvenli sayılan bir bölgedeki deniz taşımacılığı ve kritik enerji altyapısı için sigorta primlerini tırmandırıyor.
Mısır’ın Resmi Tepkisi
Mısır hükümeti olayı siyasi bir çekişme vesilesi kılmaktan ziyade bir kriz yönetimi operasyonu olarak ele alarak son derece temkinli ve profesyonel bir yaklaşım sergiledi.
Bakanlar Kurulu, herhangi bir tarafı doğrudan işaret etmeksizin yangının bir İHA saldırısından kaynaklandığını doğruladı ve “Mısır’ın çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumak için gerekli tüm tedbirlerin alınacağını”, soruşturmanın ise titizlikle sürdürüldüğünü vurguladı.
Başbakan Mustafa Madbuli, müdahaleyi devletin kriz yönetimi kapasitesinin bir testi olarak nitelendirdi; acil müdahale ekiplerinin alev alan gemileri limandan uzaklaştırmadaki başarısını takdir ederek çok daha büyük bir felaketin önüne geçildiğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ise konuyu ilk kez İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ile yaptığı telefon görüşmesinde kamuoyunun gündemine taşıdı. Görüşmede yetkili makamların kapsamlı bir soruşturma yürüttüğünü belirten Sisi, bölgesel gerilimin tırmanmasının doğuracağı tehlikelere dikkat çekerek krizin kontrol altına alınması ve barışçıl çözümlere bağlı kalınması adına Mısır ile uluslararası toplum arasındaki iş birliğinin önemine vurgu yaptı.
Doğrudan suçlamalardan kaçınırken gerilimi düşürmeyi öne çıkaran bu ölçülü diplomatik tutum; kendi topraklarında doğrudan hedef alınmasına rağmen Kahire’nin geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekilmeme konusundaki kararlılığını yansıtıyor.
Birçok Körfez ülkesi de Mısır ile tam dayanışma içinde olduklarını beyan ederek Kahire’nin ulusal güvenliğini ve egemenliğini koruma yönündeki adımlarına destek verdi.
Küresel Enerji Piyasalarına Etkisi
Dimyat’taki olay, küresel enerji piyasalarının zaten ciddi bir baskı altında olduğu bir döneme denk geldi. 8 Temmuz’daki tırmanmanın ardından Brent petrolün varil fiyatı 90 dolar seviyelerinde seyrederken, Avrupa doğal gaz göstergesi olan TTF fiyatları Mart ayından bu yana ilk kez 1.000 metreküp başına 700 doların üzerine çıkmıştı.
Mısır’ın LNG ihraç terminallerini etkileyecek her türlü ilave aksama, bu yukarı yönlü eğilimi tetikleme riski taşıyor. Avrupa, Rus boru hattı gazından uzaklaşarak tedarik ağını çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak Mısır LNG’sine giderek daha fazla bel bağlıyordu. Dolayısıyla Mısır’ın ihracat altyapısında yaşanacak geçici bir kesinti dahi piyasaların arz güvenliğine ilişkin endişelerini derinleştirebilir.
Bu olay aynı zamanda Doğu Akdeniz’de seyreden gemilerin sigorta maliyetlerine yansıyan jeopolitik risk primini de artırıyor. Soruşturmalar neticesinde saldırının tekrarlanması muhtemel olmayan münferit bir olay olduğu sonucuna varılsa bile, yükselen risk algısı bölge genelindeki LNG taşıyıcıları için navlun ve sigorta giderlerinin tırmanması anlamına gelebilir.
Benzer Olayların Önlenmesi İçin Ne Yapılmalı?
İlk olarak Mısır, Akdeniz kıyısındaki stratejik enerji tesislerinin etrafında kısa menzilli hava savunma kabiliyetlerini ve İHA savar sistemlerini güçlendirmelidir. Bu tedbirler, küçük insansız hava araçlarını kritik altyapıya ulaşmadan etkisiz hale getirebilecek gelişmiş erken uyarı radar ağlarının ve maliyet etkin önleme sistemlerinin konuşlandırılmasını içeriyor.
İkinci olarak; Doğu Akdeniz gaz altyapısının giderek daha fazla birbirine bağlanan yapısı ve bölgesel enerji koridorlarının korunmasına yönelik ortak stratejik çıkar göz önüne alınarak, Mısır ile Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye dâhil komşu ülkeler arasında bölgesel istihbarat paylaşım mekanizmaları genişletilmelidir.
Üçüncü olarak; hedef alınan yüzer depolama ünitesinin ABD’li bir şirkete ait olduğu dikkate alındığında Washington, tepkisini yalnızca “durumu takip ettiğini” bildiren açıklamalarla sınırlandırmak yerine, bu tür kritik altyapıların korunmasının finanse edilmesine ve modernizasyonuna katkı sunmalıdır.
Son olarak -ve belki de en önemlisi- Washington ile Tahran arasında bölgesel tırmanmayı besleyen ana dinamiğin zayıflatılması, gelecekte benzer olayların yaşanmasını önleyecek yegâne sürdürülebilir güvencedir. Salt teknik veya yerel güvenlik tedbirleri anlık riskleri hafifletebilir; ancak çatışmanın arkasındaki jeopolitik nedenler çözüme kavuşturulmadıkça bu riskleri tamamen ortadan kaldıramaz.
Sonuç
Dimyat olayı, küresel enerji ağının kilit düğüm noktalarından biri haline gelen bir ülke için coğrafi tarafsızlığın tek başına kalkan olmaya yetmediğini acı bir biçimde gözler önüne seriyor.
Kaynaklar:
- https://www.bbc.com/news/articles/c39ez3klwmro
- https://www.reuters.com/world/middle-east/egypt-confirms-drone-caused-fire-two-gas-vessels-damietta-2026-07-30/
- https://www.reuters.com/world/middle-east/drone-hits-gas-storage-tanker-egypts-mediterranean-port-2026-07-29/
- https://www.nytimes.com/2026/07/29/world/middleeast/ships-drone-strike-egypt.html
Görüş
Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.
Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.
Messi primi
FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.
Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.
Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.
Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması
Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.
Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.
Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.
Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi
FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.
Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.
Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.
Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Yayın haklarında adalet uçurumu
Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.
Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.
Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.
Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.
Gelişim bütçesindeki açık
FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.
Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.
Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.
Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi
FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.
Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.
Geleceğe bakış
2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.
Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.
Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.
Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












