Görüş
İsrail’in Gazze’yi yeniden işgali ‘Oslo Anlaşmalarını’ gömecek

8 Ağustos’ta, Başbakan Netanyahu gibi aşırı sağ güçlerin baskısı altında, İsrail, Filistin-İsrail barış sürecini tamamen tersine çevirecek büyük ve tarihi bir karar alarak Gazze Şeridi’ni tamamen yeniden işgal edeceğini, Filistin İslami Direniş Hareketi’ni (Hamas) tamamen ortadan kaldıracağını ve yeni bir sivil hükümet kuracağını ilan etti. İsrail Başbakanlık Ofisi, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Gazze Şehri’ni devralmaya hazır olacağını ve savaş bölgesi dışındaki sivillere insani yardım sağlayacağını belirtti.
Edinilen bilgilere göre, İsrail Güvenlik Kabinesi, Netanyahu’nun güçlü şekilde savunduğu Gazze için “nihai çözüm” planını oy çokluğuyla onayladı ve sözde “savaşı bitirmenin beş ilkesini” kabul etti. Bu ilkeler; Hamas’ın silahsızlandırılması, sağ veya ölü tüm İsrailli esirlerin geri getirilmesi, Gazze Şeridi’nin askerden arındırılması, İsrail’in Gazze üzerindeki güvenlik kontrolünü sürdürmesi ve Hamas’a da Filistin Ulusal Yönetimi’ne de bağlı olmayan bir sivil hükümet kurulmasını içeriyor.
İsrail’in bu hamlesi, dünya kamuoyunu şoke edecek ve derinden kaygılandıracak nitelikte. İsrail, Gazze Şeridi’ndeki 20 yıllık düzenli garnizon bulundurmayı bitirdikten sonra yeniden tam askeri yönetim uygulamaya başladığında, bu, “Oslo Anlaşmalarının” tamamen sona erdiğini ilan etmek, uluslararası toplumun tanıdığı Filistin Ulusal Yönetimi’nin artık barış ortağı olmadığını ve Gazze Şeridi’nin artık “Filistinlilerin malı ve idaresinde” olmadığını, İsrail’in bu toprakların yeniden mutlak hâkimi olduğunu duyurmak anlamına gelir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu adım, İsrail’in barış ortağı ve Filistin halkının tek meşru temsilcisi olan FKÖ ile stratejik karşılıklı güvenini ve uzlaşma işbirliğini zayıflatacak, “İbrahim Anlaşmaları” temelinde İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki uzlaşma sürecini sıfırlayabilecek, İsrail’in uluslararası toplumla ilişkilerini daha da kötüleştirebilecek ve hatta İsrail’i tamamen destekleyen ABD için yeni sıkıntılar yaratabilecek, daha ağır stratejik yükler getirebilecektir.
Gazze’yi yeniden işgal etmek ve gelecekteki yönetimini belirlemek, Filistin-İsrail ve Arap-İsrail barış sürecinin zaten çalkantılı tarihsel trenini geri vitese takmak, İsrail’i tarihi hataları tekrarlamaya itmek demektir. Bu ne içinde bulunduğu Gazze savaş çıkmazını etkili şekilde çözmeye yardımcı olur, ne de özellikle Filistin ve Arap ülkeleri ile tarihi uzlaşmayı ve kalıcı barışı sağlamaya katkı sunar.
7 Ekim 2023’te Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonunu gerçekleştirip İsrail’e sınır ötesi saldırı düzenlemesinden bu yana sadece bir buçuk yıl geçti, ancak Filistin-İsrail çatışması “Altıncı Orta Doğu Savaşı”na dönüşmüş, çatışma Doğu Akdeniz, Kızıldeniz bölgesi ve Basra Körfezi’ne sıçramıştır. İsrail, “Direniş Ekseni”ndeki çoğu rakibine, hatta sert düşmanı İran’a karşı askeri zaferler elde etmiş, Suriye rejiminin çöküşü gibi beklenmedik bir “ganimet” kazanmış görünse de, sadece 360 kilometrekarelik Gazze’yi ele geçirememiş, lider kadrosunun “tamamen yok edildiği” bildirilen Hamas’ı ortadan kaldıramamış, “enkaz gerilla savaşı” yürüten Hamas kalıntılarını yok edememiş, ölümün eşiğindeki yaklaşık 50 rehineyi kurtaramamıştır.
Netanyahu ve hükümeti, soykırıma yakın “yakıp yıkma taktikleri” ve “aç bırakma taktikleri” ile çağdaş, insanlık dışı bir insani felaket yaratmış, uluslararası hukuk ve insancıl hukuk ilkelerine, insan uygarlığının sınırına meydan okumuş, 193 egemen ülke ve iki gözlemci ülkeden oluşan Birleşmiş Milletler’i küçük düşürmüş, küresel kınama ve anti-İsrail dalgasını tetiklemiş, Doğu ve Batı toplumlarında ana akım dışı antisemitik düşünceleri canlandırmıştır. Ayrıca, başlangıçta İsrail’e müsamahakâr ve yatıştırıcı politikalar uygulayan büyük Batılı ülkeler art arda tutum değiştirmiş, Kanada, Fransa, İngiltere ve Avustralya Filistin Devleti’ni tanımaya hazırlanmış, bazı ülkeler İsrail’e yönelik çeşitli yaptırımlar ve kısıtlamalar getirmiştir. Bazı gelişmekte olan ülkeler ise çoktan İsrail’e daha sert yaptırımlar uygulamış, diplomatik ilişkileri kesmiş veya düşürmüş, Uluslararası Ceza Mahkemesi ile işbirliği yaparak Netanyahu ve diğer İsrailli askeri-siyasi liderler hakkında “savaş suçu” yakalama kararı çıkarmıştır.
Ancak Netanyahu, İsrail’in tarihi siyasi ve diplomatik başarısızlıklarını, istihbarat başkanlarının itirazlarını hiçe sayarak, aşırı sağcı güçleri memnun etmek, iktidar koalisyonunun çökmesini önlemek, yolsuzluk davaları ve ulusal güvenlik krizleri nedeniyle karşı karşıya kalacağı muhtemel hukuki hesap vermelerden kaçınmak için, Gazze’nin tam ve yeniden işgaline pervasızca öncülük etmiş, savaşın ölçeğini ve şiddetini artırmış, Filistinlilerin acılarını büyütmüştür.
Netanyahu’nun son tehlikeli Gazze stratejisi, aslında aşırı kişisel çıkar ve sonuna kadar savaşma saplantısının ürünüdür; ülkenin uzun bir savaşa ve çok cepheli çatışmalara sürüklendiğini, cephedeki günlük kayıpları, insan gücünün giderek tükenmesini ve onlarca yıllık ulusal politikayı alt üst ederek din öğrencilerinin zorla askere alınmasını, ülkenin barış ve kalkınma ekseninden savaş ve fetih eksenine kaymasını, yatırım ortamının bozulmasını, yabancı sermaye ve vatandaşların sürekli ülkeyi terk etmesini ve ekonominin kan kaybını görmezden gelmektedir.
Netanyahu’nun “yakıp yıkma taktikleri” coğrafi olarak küçük Gazze’nin güvenli alanını tamamen yok etmiştir. Filistinliler günde yüzlerce can kaybederken, İsrailli rehinelerin durumu da giderek kötüleşmektedir. Özellikle “aç bırakma taktikleri” ile birleştiğinde, bu sadece Filistinlilerin temel gıda ve beslenme tedarikinde bütünsel bir kriz yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda hayatta kalan İsrailli rehineleri de fiilen ölüme ortak etmektedir.
Hamas ve diğer örgütler yakın zamanda rehine durumuna ilişkin son videoyu yayınladıktan sonra, dünya şoke olmuş, İsrail de bir darbe daha almıştır: Dar bir alana hapsedilen Evyatar David, iskelet gibi kalmış, vücut ağırlığının yarısını kaybettiği tahmin edilmektedir. Evyatar, Hamas kontrolündeki betonarme tünellerde kendi mezarını kazmaya zorlanmıştır. Hamas’ın insanlık dışı eylemleri elbette kınanmalıdır, ancak bu, Netanyahu’nun askeri baskı politikasının tamamen başarısız olduğunu, Gazze’yi neredeyse dümdüz eden ve yerin dibini kazan temizleme stratejisinin Hamas’ı tamamen yok edemediğini göstermektedir.
Denilebilir ki Hamas, rehineleri işkence ederek ve aç bırakarak İsrail’in “aç bırakma taktiklerine” aşırı bir şekilde misilleme yapmakta, İsrail’in “yakıp yıkma taktikleri” ile alay etmekte, İsrail toplumunun siyasi sinirlerini ve duygularını ciddi biçimde kışkırtmaktadır. Evyatar’ın ailesi Netanyahu’nun Gazze politikasını başarısızlıkla suçlarken, daha fazla İsrailli vatandaş, eski üst düzey yetkili ve istihbarat yöneticisi, rehinelerin kurtarılması için savaşın derhal bitirilmesi çağrısında bulunmaktadır. Belki de Evyatar’ın canlı canlı açlıktan ölmek üzere olduğu trajik sahne, Gazze savaşının bir dönüm noktası olacak, savaş yanlısı İsrail sağcı iktidar koalisyonunu ateşin üzerine koyacak, köşeye sıkışmış Netanyahu’yu son bir kumar oynamaya zorlayacak; siyasi geleceğini, İsrail’in kaderini ve Filistin-İsrail ile Arap-İsrail barış sürecini ortaya koyacaktır.
1993’te, Filistin’in uzun süreli işgalinin çok yönlü sıkıntılarını yaşayan İsrail İşçi Partisi hükümeti, geçiş dönemi özerkliği konusunda FKÖ ile “Oslo Anlaşmaları”na ulaştı. Daha önce Savunma Bakanı olarak görev yapmış olan dönemin Başbakanı Rabin, 1967’de Gazze Şeridi’ni Mısır’dan ele geçirmesinden bu yana “İsrail yönetiminde barış”ın yalnızca 20 yıl sürmesi nedeniyle, İsrail’i “Gazze kâbusu”ndan kurtarmaya çalışıyordu. 1987’de, Gazze Şeridi’nde “İntifada (ayaklanma)” kıvılcımı ateşlendi, hızla büyüyerek geniş bir yangına dönüştü ve daha geniş Batı Şeria’ya yayıldı.
Rabin, “Filistinlilerin kemiklerini kıracağına” yemin etmişti, daha birçok İsrailli general de Gazze’yi “lanetli şerit”, “iğrenç yabanarısı yuvası” diye lanetliyordu; çünkü İsrail ordusu gündüz bu bölgeyi işgal ederken, geceleri kontrol çeşitli direniş güçlerine geçiyordu. Gazze’nin odak ve sembol olduğu işgal altındaki topraklardaki çatışma, İsrail’i eşi görülmemiş bir uluslararası hukuk çıkmazına ve dünya kamuoyu girdabına sürüklemiş, ayrıca ağır güvenlik ve ekonomik bedeller ödetmişti. Bugün Netanyahu, tarihin derslerini unutarak, insan uygarlığı ve tarihin doğru yönüyle ters düşen işgalci eski yola dönmekten çekinmiyor, İsrail’in ulusal imajını, ulusal kalkınmasını ve uluslararası statüsünü yeniden Gazze Şeridi’nin işgaline ipotek ediyor.
7 Ağustos’ta, İsrail sağının sözcüsü The Jerusalem Post, Netanyahu’yu “uyarıya kulak verip Gazze bataklığından uzak durması” yönünde uyararak bir başyazı yayımladı; tam işgalin Gazze Şeridi’ndeki insani krizi derinleştireceğini, Hamas’a İsrail’i işgalci olarak gösterme ve direnişi körükleme açısından propaganda zaferi kazandıracağını belirtti.
Gazete, tarihî deneyim ve askerî analizlerin, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’ni işgal etmenin rehineleri eve getireceğini ve Hamas’ı ezip geçeceğini düşünebileceğini, ancak bunun bir temenniden ibaret olduğunu gösterdiğini vurguladı. Gazete, ünlü emekli ABD’li General David Petraeus’tan alıntı yaparak Gazze kara harekâtını “steroidli Mogadişu”ya benzetti; bu durumun hızla tırmanan kayıplar ve kaos doğuracağını söyledi.
Petraeus, tanınmış bir özel harekât uzmanı, ABD kara generali, Irak’taki Çok Uluslu Kuvvetler’in eski komutanı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanı, Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti’nin en üst düzey komutanı ve CIA direktörüydü; sonrasında bir özel hayat skandalı nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı. Petraeus, asker kökenli olmayan Netanyahu’ya göre Gazze Şeridi’nin “Mogadişulaşması” hâlinde ortaya çıkacak ağır bedelleri ve siyasi sonuçları çok daha iyi biliyordu.
Ekim 1993’te, Mogadişu’da görev yapan ABD barış gücü, savaş ağası Aidid’in yardımcılarını yakalamaya çalışırken sokak savaşı tuzağına düştü. Çatışmada ABD güçleri, gözü pek 1.000’den fazla milisi öldürdü, fakat 19 askerini kaybetti, 1 asker esir alındı, iki “Black Hawk” helikopteri imha edildi. Esir alınan askerin Washington’dan yardım dilendiği, Mogadişu’daki kalabalığın ölü ABD askerlerinin cesetlerini sokaklarda sürüklediği görüntüler ABD’ye ulaştığında, kamuoyu baskısı fırladı; bu durum, Clinton yönetimini 4 gün sonra Somali’den çekilmeye zorladı.
Bugün, Hamas videosunda gösterilen, iskelet gibi kalmış Evyatar’ın durumu, ABD ordusunun o dönemde Mogadişu’da yaşadığı yenilgiyle ürkütücü şekilde benzeşiyor. Petraeus’un bu Amerikan yarasını yeniden hatırlatması, aslında Netanyahu ve hükümetine, eğer Gazze’yi yeniden işgal etme konusunda ısrar eder ve daha ağır bir felakete yol açarlarsa, ABD’nin İsrail’e tek taraflı kayırmacı politikasının tersine dönebileceği yönünde bir uyarıdır.
The Jerusalem Post, Gazze Şeridi’nin tam işgalinin İsrail’in güvenliğini garanti etmeyeceğini; aksine İsrail’i Gazze’ye hapsedeceğini, maliyeti yüksek, sonsuz ve ucu görünmeyen bir savaşa sürükleyeceğini, tüm İsraillilerin ister gelir kaybı ister uzun dönem askerlik olsun bedel ödeyeceğini vurguladı. Gazete, İsrail Bankası’nın verilerine atıf yaparak, savaşın İsrail’e şimdiden ciddi zararlar verdiğini, yedek asker seferberliği, iş gücünde azalma, yüksek teknoloji tedarik zincirinin kesintiye uğraması gibi tüm savaşla ilgili faaliyetlerin haftada 600 milyon dolardan fazla, yani GSYH’nin yaklaşık %6’sına mal olduğunu belirtti. 2025 sonuna kadar birikecek ekonomik yükün 5,3 ila 6,7 milyar dolara, yani GSYH’nin yaklaşık %10’una ulaşması bekleniyor.
1994’te, “Oslo Anlaşmaları” temelinde, taraflar barış sürecini başlattı; başlangıç noktası “Gazze-Eriha Öncelikli Özerklik” idi, sonrasında Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki tüm Filistin nüfuslu şehirlere genişletildi. Beş yıllık geçiş özerkliği sona erdikten sonra, taraflar nihai statüyle ilgili bir dizi konuda uzlaşmaya varamadı, barış süreci tersine döndü, Filistin ikinci şiddetli direnişi “Aksa İntifadası”nı başlattı, Filistin-İsrail ilişkileri hızla kötüleşti ve nispeten ılımlı İsrail solunun sonunu getirdi.
İsrail sağ lideri Şaron ve Likud Bloku’nun iktidara gelmesi, ayrıca 11 Eylül sonrası ABD Bush yönetiminin “Şer Ekseni” doktrini ve terörle mücadele stratejisi ile, Filistin-İsrail çatışmasının doğası İsrail ve ABD tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp çözüldü; “işgal ve işgale karşı direniş”in temel ilişkisi “terör ve teröre karşı mücadele”ye şeytanlaştırıldı. Filistin’de barışı savunan uzun süreli iktidar partisi El Fetih, ABD ve İsrail’in ortak baskısına maruz kaldı; bütün kesimlerce tanınan siyasi lider Arafat, İsrail kuşatması altında hayatını kaybetti. Böylece Filistin siyaset sahnesi köklü biçimde değişti, Hamas gibi sert çizgi savunucuları giderek ana akım halk desteğini kazandı.
2005’te, Filistin içindeki barış yanlısı ve savaş yanlısı güçlerin dengesi hassas biçimde tersine dönmüşken, Şaron hükümeti tek taraflı olarak Gazze Şeridi’nden çekildiğini ilan etti; bu, Hamas’ın tamamen üstünlük kazanmasına, İsrail’le işbirliğinde ısrar eden El Fetih’i Gazze’den kovmasına ve bu küçük bölgeyi tek başına kontrol ettiği bir “Hamastan”a dönüştürmesine yol açtı.
2006’da, Hamas, Filistin Yasama Konseyi seçimlerine katılarak dolaylı olarak “Oslo Anlaşmaları”nı ve hatta “iki devletli çözümü” kabul etti; zira ister Filistin geçiş özerklik hükümeti ister yasama organı olsun, her ikisinin de kuruluş ve işleyişinin yasal dayanağı “Oslo Anlaşmaları” idi. Bu adım, Hamas’ın İsrail politikasındaki önemli bir değişim idi; ancak “Hamas Tüzüğü” zamanında değiştirilmediği, yani “İsrail’i yok etme” temel hedefinden açıkça ve kamuoyu önünde vazgeçilmediği için, Hamas’ın iktidar meşruiyeti İsrail ve ABD tarafından tanınmadı; aksine Gazze Şeridi daha ağır bir abluka altına alındı ve “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi” haline geldi.
O tarihten sonra, İsrail sağcı güçleri fırsatı değerlendirerek giderek daha küstahlaştı, Batı Şeria’daki işgal altındaki toprakları sürekli kemirerek ilhak etti, Doğu Kudüs’teki “Yahudileştirme” uygulamalarını yoğunlaştırdı; bu, 2008’den 2014’e kadar iki büyük Filistin-İsrail çatışmasını, yani İsrail’in “İsrail-Hamas savaşları” diye tanımladığı olayları tetikledi. Son 20 yılda, Netanyahu hükümeti de Hamas’a karşı kasıtlı olarak “vur ama yok etme” politikasını izleyerek, bilerek iki ayrı Filistin güç merkezi oluşturdu; onların coğrafi, sosyal, siyasi ve yönetimsel bölünmüşlüğünü derinleştirdi ve uzun süreli işgalin İsrail’e sağladığı büyük ve tek taraflı kazançları korudu.
2017’de, ABD’de Cumhuriyetçi Parti yeniden iktidara geldiğinde, Hamas bir kez daha fırsatı yakaladı ve o yılın 1 Mayıs’ında bir bildiri yayımlayarak İsrail’in varlığını kabul ettiğini, başkenti Doğu Kudüs olan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria topraklarından oluşan bağımsız bir Filistin devleti kurma hedefini yinelediğini ve Trump yönetiminin Filistin-İsrail barış görüşmelerini yeniden başlatmasını umduğunu açıkladı. Bu, aslında Filistin meselesi için bir başka nadir fırsat penceresiydi, ancak eşi görülmemiş ölçüde İsrail yanlısı olan Trump yönetimi ve kısa vadeli çıkarların peşindeki İsrail sağcıları tarafından ortaklaşa kapatıldı: ABD, İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı, Filistin ulusal çıkarlarını feda eden “Yüzyılın Anlaşması”nı hayata geçirdi, Filistin davasını satan “İbrahim Anlaşmaları”nı teşvik etti ve İsrail’in aşırı sağcı güçlerini yasa dışı yerleşimleri daha da genişletmeye teşvik etti.
Hamas’ın yavaş stratejik dönüşü ve yurt dışına yönelik tekrarlayan uzlaşma jestleri, ABD ve İsrail’in “soğuk sırtına” sürtülen “sıcak yüz” misali aşağılanmayla karşılandı; içeride ise İslami Cihad Örgütü, Cihatçı Selefiler gibi radikal grupların kuşkuları ve meydan okumalarıyla yüzleşti. Sonrasında Hamas, yeniden sert ve şiddet yanlısı politikalara döndü, İsrail’le birçok büyük çaplı çatışmaya girdi; Filistin davasını terk eden “İbrahim Anlaşmaları” ise İsrail ile Arap dünyasının yeni “öncü”sü Suudi Arabistan arasında ilişkilerin normalleşmesi müzakerelerine zemin hazırladı.
İç ve dış sorunlarla kuşatılmış ve barış ile uzlaşı umudunu yitirmiş olan Hamas, Filistin halkının kaderinde en son düşük nokta ve dönüm anında, İsrail’in ağır darbe aldığı “Ramazan Savaşı”nın ellinci yıldönümü arifesinde, Suudi Arabistan, İsrail ve ABD’nin Filistin çıkarlarını feda edecek kritik eşiği aşmasından hemen önce, dünya askeri tarihinde şimdiye kadarki en büyük tek seferlik “intihar” tarzı 2000 kişilik sınır ötesi saldırıyı titizlikle planlayıp sıkı şekilde uyguladı. Hamas, öngörülebilir İsrail’in acımasız misillemesi ve Filistinlilerin ağır can kayıpları yoluyla tüm dünyanın dikkatini ve sempatisini çekmeyi, uzun süredir marjinalleştirilen Filistin meselesini yeniden dünya sahnesinin merkezine itmeyi, böylece iki tarafın birbirine nadiren verdiği ölümcül yaralar ve şiddet döngülerini tetiklemeyi ve önceki tüm Orta Doğu savaşlarını ölçek ve kayıplar açısından aşan “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı başlatmayı amaçladı.
Açıkça söylemek gerekirse, İsrail’in 2005’te Gazze Şeridi’nden tek taraflı çekilmesi, İsrail’in iddia ettiği gibi “işgalin sona erdiği” anlamına gelmediği gibi, doğal olarak Hamas’ın uluslararası hukukun verdiği silahlı direniş hakkına sahip olduğu anlamına geliyordu. Çünkü Gazze Şeridi, işgal altındaki Filistin topraklarının bir parçasıdır; Hamas, tüm Filistinlilerin çıkarlarını temsil ettiğini iddia eder ve gerçekten de Filistinlilerin çoğunluğunun desteğini ve onayını kazanmıştır. Çünkü İsrail, Gazze’nin hava sahasını ve kara sularını iade etmemiş, Gazze’nin dış sınır kapılarını ve sakinlerinin serbest dolaşımını geri vermemiş, Gazze’deki 2,3 milyon kişiye yönelik toplu cezalandırmayı sona erdirmemiş ve Filistin halkının tarihsel acılarını hafifletmemiştir.
“Aksa Tufanı”nın Filistin-İsrail çatışmasında yeni bir turu başlatmasının ardından, Portekiz’in eski başbakanı olan BM Genel Sekreteri Guterres, “Hamas’ın İsrail’e saldırısı nedensiz değildir” dedi. Bu söz tamamen uluslararası hukuk perspektifinden söylenmiş olup, uluslararası toplumun ana akım değer yargısını ve temel empatisini de yansıtmaktadır. Son iki yılda, İsrail ve Filistin’in aldığı uluslararası ilgi tamamen tersine dönmüştür; siyasi ve ahlaki olarak Filistinliler zafer ve onur kazanmış, Hamas stratejik vizyonunu gerçekleştirmiştir; gerçi ben şahsen, Filistin-İsrail çatışmasının şiddet yoluyla çözülmesine kesinlikle ve her zaman karşıyım.
Dolayısıyla, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’ni tamamen yeniden işgal etme planı veya reddedilebilecek olan Gazze Şeridi’ni kuşatma planı, Gazze çıkmazını kırmak ve İsrail’in kalıcı güvenliğini sağlamak için temel çözüm yolları değildir; bunlar, yasadışı işgali sürdürmenin iki farklı stratejisi, kendi leh ve aleyh hesaplarının farklı maliyet-fayda planlarıdır. İsrail’in son 20 yılda Gazze Şeridi’ni fiilen işgal ve abluka altında tutması başarısızlıkla sonuçlanmadı mı? Bu, “İsrail’in 11 Eylül”ü olarak adlandırılan ulusal felaket ve ulusal utanca yol açmadı mı? İster tam işgal ister sürekli abluka olsun, özünde Gazze Şeridi’nin ve tüm Filistin’in yasadışı işgalini sürdürmek, Filistin halkının uzun süren acılarını uzatmak ve bitmek bilmeyen ulusal nefret, aile düşmanlığı ve şiddet döngüleri yaratmaktır; bu, ateşi körüklemektir. Sonuçta bu, çıkmaz bir yoldur.
İster İsrailli rehineler ister Filistinli siviller olsun, insan hayatı her şeyden önemlidir. En uygulanabilir acil çözüm, İsrail’in derhal ve koşulsuz olarak tam ateşkes ilan etmesi, Filistin’e insani yardımı tamamen açması, karşılığında İsrailli rehinelerin en kısa sürede serbest bırakılmasını sağlaması ve ardından İsrail’in “Hamas’tan arındırma, silahsızlandırma, şiddetten arındırma” savaş hedeflerinin makul ve gerçekçi olup olmadığını, İsrail’in güvenlik çıkmazını ve Filistin halkının tarihsel trajedisini kalıcı olarak sona erdirip erdiremeyeceğini yeniden incelemesidir.
Demir yumruk ve sopaya olan inancı sürdürmek, İsrail’i bağımsızlık ve devlet kurma yönündeki ilk niyet ve yeminlerinden uzaklaştıracak, Yahudilerin “Holokost”ta uğradıkları acılar karşılığında elde ettikleri siyasi mirastan giderek koparacak ve bir zamanlar Yahudilere zulmeden ırkçılık, militarizm ve faşizme giderek daha da yaklaştıracaktır. The Economist dergisinin son sayısındaki kapak yazısında şöyle deniyor: “Savaş hukukunu hiçe sayan ve yasadışı eylemlerden utanmayan, bunları düzeltmeyen bir devlet, sadece mağdurlara değil kendisine de zarar verir. İsrail’in adaleti sağlamakta hayati çıkarı vardır. Aksine, Gazze’de kıtlık ve etnik temizlik planlayanları yüceltirse, siyaseti ve toplumu demagojiye ve otoriterliğe kayar. Mayıs 1948’de doğan o genç, idealist devlet artık var olmayacaktır.”
Her ne olursa olsun, devlet dışı aktör Hamas’ın 1000’den fazla İsrailliyi öldürmesi, devlet aktörü İsrail’in 60 binden fazla Filistinlinin ölümüne yol açmasının gerekçesi olamaz. Belki İsrail’in Gazze Şeridi’ni yeniden işgali, MÖ 49’da Sezar’ın Rubicon Nehri’ni geçmesi kadar geri dönüşsüzdür; ancak 1938’de Üçüncü Reich’ın Avusturya’yı ilhakı gibi denetimsiz bir durum asla tekrar etmemelidir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.
Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.
Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.
Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.
Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….
Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.
Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?
Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.
Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.
Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?
İçerideki işbirlikçi kim?
Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!
Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.
Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.
Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.
Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!
Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”
Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!
68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.
Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!
Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.
Heidegger’in müritleri
Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.
Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.
Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.
Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.
Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.
Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.
Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.
Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.
Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.
Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!
Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.
Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.
Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”
Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.
Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.
Görüş
Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi
Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.
Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.
Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.
Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.
Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Demokratik dayanıklılığın sınavı
Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.
Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.
Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.
Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık
Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.
Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.
Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.
Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.
Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.
Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.
(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









