Görüş
Jaishankar’ın ‘Why Bharat Matters’ kitabına bir bakış

Çatışmaların ve istikrarsızlığın şiddetli olduğu bir dünyada Hindistan yükselişini nasıl sürdürebilir ve “lider güç” statüsüne nasıl ulaşabilir? Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, bunun ancak Hindistan’ın bin yıllık görkemli uygarlık ve mirasının doğasında var olan güç, cesaret ve güven rezervlerinden yararlanması durumunda mümkün olabileceğine inanıyor…
Peki, Hindistan’ın çağdaş dünya meselelerinde “yükselen bir güç” olarak rolünün temeli nedir? Jaishankar’a göre bunlar Chandrayaan’ın başarısı ve bir uzay gücü olarak ortaya çıkması, G-20 liderliği, kapsayıcı demokrasi, yetenek yeterliliği, artan stratejik katılım, “dünya bir ailedir” ve “Hindistan dünyanın dostudur” kavramları, çok kutupluluk, yeniden dengeleme ve uygarlık devleti…
Tüm bunlar ve daha fazlası Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. Subrahmanyam Jaishankar’ın yeni kitabında…

Evet, Jaishankar’ın 3 Ocak’ta çıkan “Why Bharat Matters” (Bharat Neden Önemlidir) kitabını henüz bitirdim.
İlk söylenecek şey, Jaishankar’ın kitabın isminde ülke ismi olarak yaygın bir biçimde kullanılan İngilizce “India” (Hindistan) yerine “Bharat” sözcüğünü kullandığı unutulmamalı.
İkinci ilk söylenecek şey ise Jaishankar’ın düşüncelerinin, yaklaşımlarının ve stratejik planlamalarının önemi kuşkusuz yüksektir; kendisi yalnızca mevcut hükümetin dışişleri bakanı değil, aynı zamanda Amerika ve Çin gibi Hindistan için özel stratejik öneme sahip ülkelerin büyükelçiliğini de yapmış uzun süreli bir kariyer diplomatı.
Kitapta Hindistan’ın günümüz dünya politikası, ekonomisi ve jeopolitiğinde nerede olduğunu, neden özel bir öneme sahip olduğunu ve Hindistan’ın nasıl “yükselen bir dünya gücü” olduğunu ayrıntılı bir şekilde ele alıyor.
Jaishankar, Amerika ve Çin’i çağdaş “büyük güçler”, Hindistan’ı ise küresel bağlamda “yükselen güç” olarak gördüğü gerçeğini gizlemiyor; iki büyük güç olan Amerika ve Çin arasındaki keskin güç mücadelesinin yalnızca zorlukları ve riskleri değil, aynı zamanda yükselen güçler için olasılıkları ve fırsatları da artıracağına inanıyor.
Bununla birlikte, politika, ekonomi, demografi, kültür ve düşüncenin güçlü bir birleşiminin Hint gücünün yükselişinin temeli olduğuna inanıyor.
Jaishankar’ın 11 makalesinden oluşan bir koleksiyon olan bu kitap, konuşmalardan ve kamuya açık yorumlardan derlenmiş bir kitap; açıkçası politik ve Jaishankar’ın 2020’de yayımlanan “The India Way” (Hindistan Yolu) kitabından daha az edebi; ancak bunu olumlu anlamda söylüyorum çünkü daha doğrudan, hatta zaman zaman daha samimi ve açık sözlü.
Bununla birlikte, Why Bharat Matters biraz tutarsız işlenmiş (en azından ilk yarı; ikinci yarı ilkinden çok daha tutarlı) çünkü bir yanıyla övgü, bir yanıyla manifesto ve bir yanıyla analiz; her ne kadar Hintleri kendine güvenmeye çağırsa da Hindistan’ın 2020’den bu yana başta Çin ve Kovid olmak üzere aldığı darbelerin izlerini taşıyor.
The India Way kitabında Jaishankar’ın önerdiği ve Hindistan’ın uygulamasını istediği dış ilişkiler stratejisi şuydu: Amerika ile sıkı bağlar kurmak, Çin’i yönetmek, Avrupa’ya nüfuz etmek, Rusya’ya güven vermek, Japonya’yı oyuna çekmek, komşuları içeride tutmak, komşuluğu genişletmek ve geleneksel destek bölgelerini genişletmek.
Yeni kitabında Hindistan’ın tüm bu alanlarda eşit derecede başarılı olamadığını itiraf ediyor Jaishankar. Bu arada bazı ilişkilerin sanıldığından daha karmaşık hale geldiğini de (Rusya’nın Çin’e artan bağımlılığının Hindistan’ın Rusya ile ilişkilerini – en azından psikolojik olarak – karmaşıklaştırdığını düşünün). Dış ilişkilerde pek çok beklenmedik olayın yaşanmaya devam ettiğini de söylüyor.
Jaishankar, çağdaş dünyada Hindistan’ın çıkarlarının korunması açısından belirsizliğin artmasından üç ana olayın sorumlu olduğunu düşünüyor. Birincisi: Hindistan-Çin sınır anlaşmazlığı, ikincisi: Rusya-Ukrayna savaşı ve üçüncüsü: Batı Asya (Orta Doğu) çatışması.
Jaishankar’ın vurgusu her zaman Bharatiya Janata Partisi’nin Hindistan’da iktidara yükselişinin ve Başbakan Narendra Modi’nin yönetiminin “belirsiz ve öngörülemez bir dünyada” gerçekleştiği noktasında.
Bununla birlikte Jaishankar, Hindistan’ın uluslararası sahnedeki son başarılarının Modi rejiminin “özel liderlik yetenekleri” sayesinde mümkün olduğuna inanıyor. Başbakan Narendra Modi’nin özel bir liderliğe ve herkesle iyi geçinme, kimya yaratma yeteneğine sahip olduğunu düşünüyor. Modi’nin Batılı demokratik liderler ve Körfez bölgesinin yöneticileriyle koordinasyon kurma yeteneğini açıkça övüyor.
Jaishankar’a göre çağdaş dünya politikasının beş ana boyutu var: küreselleşme, yeniden dengeleme, çok kutupluluk, teknolojik etki ve ulusların dinamikleri; Doğu-Batı kutuplaşmasını ve Kuzey-Güney bölünmesini paralel sorunlar olarak değerlendiriyor.
Bu beş nedene ek olarak, Hindistan’ın dış politikası üzerinde belirleyici etkisi olan değişmez bir neden daha var: ulusal güvenlik.
Hindistan için ulusal güvenlik nedir? Bu soruyu çok iyi tespit etmiş ve tanımlamış. Terörle mücadele ile ilgili konular, Çin ve Pakistan ile sınır anlaşmazlıkları ilk öncelikler arasında yer alıyor.
İkincisi: komşu ülkelerle kolay ilişkiler. Bu durumda Nepal, Bhutan, Bangladeş, Sri Lanka ve Maldivler ile ilişkilerini sürdürüyor. Jaishankar, 2015’te Bangladeş ile yapılan sınır anlaşmasını bu açıdan önemli bir başarı olarak değerlendiriyor.
Hindistan ulusal güvenliğinin üçüncü önemli yönü deniz güvenliği. Bunun için Sri Lanka ve Maldivler dışında Asya, ada devletleri ve okyanus bölgelerine ağırlık veriliyor. Mauritius ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilere özel önem veriliyor.
Jaishankar’a göre ulusal güvenliğin dördüncü önemli boyutu ülke içindeki ayrılıkçılık, köktendincilik, aşırılık ve komünalizm. Ülkedeki bu tür eğilimlerin küresel terörle ilişkilendirilmesine izin verilmemesi gerektiğini düşünüyor.
Jaishankar’ın yeni kitabının ikinci yarısı, “Modi Kaal-Amrit Kaal”da (Vedik astrolojide altın çağ) elde edilen dış ilişkiler ve diplomatik başarıları detaylandırıyor: Bunlar arasında G-20 Başkanlığı ve Zirvesi, Uluslararası Yoga Günü, 2015’teki COP-21 Paris Toplantısı’nda güneş enerjisi savunuculuğu ve Güneş Enerjisi İttifakı ve Afet Yönetimi İttifakı, Kovid-19 aşı dünyasında liderlik, Önce Komşuluk politikasının kullanılması, Quad’a katılım ve RCEP’te bağlantısızlık, savaşa karşın Rusya ile iyi ilişkiler ve petrol alım anlaşması, Sri Lanka’ya ekonomik krizden çıkış için yardım, I2U2 ve IMEC gibi gelişmeler, Filistin ve terörizmi farklı anlama yaklaşımı ve BRICS’teki rolünün genişletilmesi tartışılıyor.
Ülkede bu dönemin başlıca kazanımları arasında Anayasa’nın 370. maddesinin yürürlükten kaldırılması, inovasyon ve start-up’a vurgu yapılması, Kovid karantinası döneminde sınır bölgelerindeki kalkınma planlarının ilerlemesi, Chandrayaan-3’ün başarısı ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşma yolunda yeni Ay gücünün ortaya çıkması, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi haline gelmesi, hızlı ekonomik büyüme ve dijitalleşen Hindistan ele alınıyor. Bu liste aynı zamanda “Shri Anna” (iri taneli darıyı simgeliyor) programı kapsamında özel ekim yoluyla küresel gıda egemenliğinin ve gıda hakkının garanti altına alınmasına katkısını da içeriyor. (Darının ismi Sanskrit’te Annam, Hintçe’de Anna’dır. Shri sözcüğü burada herhangi bir hayırlı başlangıç veya nesne için kullanılıyor. Bu girişimin “Shri Anna” olarak adlandırılmasının nedeni budur. Hükümet onu yemeye, yetiştirmeye ve ihraç etmeye odaklanıyor. Ayrıca Hindistan’ın ısrarlı çabalarının ardından 2023 yılının Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Darı Yılı ilan edildiğini anımsayın.)
Ve ayrıca Jaishankar, Hindistan demokrasisinin erozyona uğradığı yönündeki eleştirilerin ortasında, demokrasinin risklerinin azaltılmasından bahsederken uzun vadeli ve istikrarlı bir tedarik zincirinin ancak piyasa ekonomisiyle uygun ilişki kurarak inşa edilebileceğini tartışıyor. Daha merkezi olmayan bir küresel ekonominin mevcut kaygılara pratik bir çözüm olduğuna inanıyor. Hindistan demokrasisinin çürüdüğü yönündeki eleştirileri reddediyor.
Kitaptan kritik çıkarımlarım şöyle:
Kitapta Jaishankar’ın “özel önem verdim” diye ifade ettiği iki bölümden Çin ile ilgili olan 8. bölüm, ikili ilişkilerin mevcut (kötü) durumuyla ilgili herhangi bir ideoloji ve/veya idealizmden arın(dırıl)mış “realist” içgörüler sunarken Quad ile ilgili 7. bölüm ise oldukça ilgi çekici; Hindistan’ın tarafsız bir “zayıf halka” olduğunu düşünenlere karşı bir yanıtı var ki şöyle özetlenebilir: Hindistan her ne kadar Quad’ın en zayıf halkası olarak düşünülse de bir zincirin en zayıf halkası kadar güçlü olduğunu unutmayın (burada derin/ince bir nüans var).
Hindistan-İngiltere ilişkileri, “oy bankası” politikaları ve Rusya ile ilgili anlatılar ayrıca ilginç: Moskova beklenmedik şekilde “ruhsuz” ele alınırken Jaishankar, Londra’da “iç gözlem” yapılması ve Britanya’da “ayrılıkçı güçlerin” ve “ideolojik düşmanlığın” daha iyi yönetilmesi çağrısında bulunuyor.
Ayrıca Canberra, Avustralya’nın Hindistan için “kritik değere” sahip olarak tanımlandığını görmekten kuşkusuz memnun olmuştur.
Ve kitabın “Güvenliği Yeniden Tasarlama” başlıklı 9. bölümü ilginç bir biçimde kısa ama bazı düşündürücü şeylerle açılıyor: “Korozyon artık yeni bir rekabet… Uluslar artık birbirleriyle doğrudan yüzleşmek yerine nüfuz ediyor ve etkiliyor.”
Hadi kitaba biraz daha yakından bakalım:
“Çağımızın her geçen gün daha da netleşen gerçeğini – Hindistan’ın Bharat olduğu için önemli olduğu gerçeğini – anlamak ve ciddi şekilde düşünmek için her Hint’in mutlaka okuması gereken bir kitap” tanıtımı ile yayına çıkan Why Bharat Matters kitabında Jaishankar tek cümle ile “daha etkili bir Hindistan” beklentisini tartışıyor.
Kitabın ana teması: Dünyanın milliyetçi bir Hindistan’a alışması gerekiyor.
Öncelikle “Bharat” ne anlama geliyor?
Jaishankar şöyle diyor: “Atmanirbhar Bharat’ı, yani kendine güvenen Hindistan’ı gerçekleştirmek için her şeyden önce Bharat olmak önemlidir.”
Jaishankar’a göre “Bharat” bugün Hindistan’da görülen değişiklikleri ifade ediyor.
Kitap, “Yeni Hindistan”ı bir “vishwa guru” (dünya gurusu/öğretmeni) olarak değil; bir “vishwa mitra” (dünya dostu), yeni ortaya çıkan çok kutuplu düzende bir kutup ve bir “uygarlık gücü” olarak konumlandırıyor.
Ülke kendi evinde “uygarlık” statüsü konusunda daha kendinden emin ve iddialı; bu kültürel güven Hindistan’ın dış politikasını değiştirdi. Hindistan dışarıda artık bir “vishwa mitra” (dünyanın dostu) olarak hareket edebileceğine inanıyor. Hindistan’ın kendi ülkesindeki ekonomik ve teknolojik ilerlemesi onun küresel sorunları çözmesine olanak sağlıyor; Jaishankar için bu, Hindistan’ın Kovid salgını sırasında aşı teslimatında keşfedilen bu yeni rolün önemli bir örneği.
İklim değişikliği, terör ve teknoloji konusunda Jaishankar, Hindistan’ın küresel tartışmalara liderlik etmesini ve şekillendirmesini istiyor. Daha çok “Bharat” olan kendine güvenen bir Hindistan, yalnızca kuralları uygulayan değil, kuralları şekillendiren bir güç olmak istiyor.
Bu kendinden emin Hindistan aynı zamanda dış politikasında da pişmanlık duymadan milliyetçi olacak.
Kitabın önsözünde Jaishankar, “Milliyetçi bir bakış açısı doğal olarak milliyetçi bir diplomasiyi doğuracaktır ve bu, dünyanın alışması gereken bir şeydir” diyor; ayrıca, “Hindistan’ın artık başkalarının siyasetinde kum torbası olmayacağını” da ekliyor.
Peki neden “Bharat”a odaklanılıyor?
Tarihsel olarak yükselen güçlerin kendilerini destekleyen güçlü kültürel güçleri var. Örneğin, 19. yüzyılın sonlarında Amerika’nın “Manifest Destiny” (Açık Yazgı) politikasını düşünün. Gerçekte bu, Amerika’nın kaderinde topraklarını ve gücünü “ilahi desteğe” sahip olması nedeni ile kısmen genişleteceğini ve büyüteceğini savunan kültürel bir inanç anlamına geliyordu. “Açık Kader” Amerika’yı İspanya gibi eski güçleri yenmeye ve kıta Amerikası’ndaki toprakları ele geçirmeye sürükledi.
Temel nokta şu ki zirveye çıkma umudu taşıyan güçler genellikle kendi ülkelerinde güçlerini dışarıda da artıracak güçlü bir kültürel desteğe sahip oluyorlar. “Bharat”ın küresel çapta öncü bir rol üstlenecek bir “vishwa mitra” görevi gören bir “uygarlık devleti” olduğu fikri bunun bir örneği.
Ancak Hindistan için bu, kolay bir yolculuk değil…
Ana tema, mevcut dünyanın “aşırı öngörülemezliği” ve her şeyin – Jaishankar’ın “rutin” dediği şeyin – ticaret, turizm, bağlantı veya finansın “silahlaştırılmasının” yarattığı tehlikelerdir.
Jaishankar, Hindistan’ın rekabetçi ve istikrarsız bir dünyada yükselmesi gerektiğine inanıyor. Normalde yükselen güçler toplumlarının barış içinde gelişebilmesi için istikrardan hoşlanırlar. Hindistan’ın böyle bir lükse sahip olması pek mümkün değil çünkü 1990’lardan bu yana dünya düzeninde istikrarı sağlayan güçlerin çoğu ortadan kalktı.
Ekonomik tarafta, bir zamanlar dünyayı birbirine yakınlaştıran küreselleşmeye karşı tepkiler artıyor ve Jaishankar bunun yarattığı güvenlik açıklarından kaygı duyuyor. Bu nedenle kitap, ekonomi ve teknoloji konusunda “politik agnostisizm çağının… sona erdiğini” öne sürüyor; diğer hükümetler gibi Hindistan’ın da her alanda tetikte olması gerekiyor.
Jaishankar’ın çoktaraflılığın (multilateralism, herkesle çoktaraflılık) ve Üçüncü Dünya dayanışması gibi eski fikirlerin bu zorlukların üstesinden gelemeyeceği konusundaki ısrarı da dikkate değer; yalnızca ortaklıklar ile minitaraflılık ve çoktaraflılık (plurilateralism, benzer düşüncelere sahiplerle çoktaraflılık) etkili araçlardır.
Jaishankar dünyanın giderek artan bir “silahlanma” yaşadığına inanıyor.
Avustralya gibi istediklerini yapmayan ülkeleri cezalandırmak için dünyanın önde gelen ticaret gücü konumunu kullanan Çin’i düşünün. Ayrıca Amerika’nın Rusya’ya yaptırım uygulamak için finansal sistemleri kullandığını da düşünün. Bu, karşılıklı bağımlılığın size karşı kullanılabileceği bir dünyaya yol açacak. Ve bu, belirsiz ve değişken bir dünya.
Jaishankar ayrıca Amerika’nın göreceli düşüşünü de kaygı verici olarak görüyor. Çin boşluğu doldurmaya çalışıyor ama henüz Amerika’nın yeteneklerine sahip değil. Dolayısıyla rekabetçi güçlerin bir karışımı, nüfuzlarını genişletmeye ve daha fazla güç kazanmaya zorlayacak. Bu rekabetçi ortam ve istikrarsızlık Hindistan’ın yükselişini daha zor ve belirsiz hale getirecek ve Hintlerin buna hazırlıklı olması gerekecek.
Kitabın en dikkat çekici bir yönü de Jaishankar’ın, muhtemelen BJP ve Sangh Parivar içindekiler de dahil olmak üzere Batı karşıtı gündemleri açıkça reddetmesidir. Jaishankar’a göre Hindistan “köklerine ve kültürüne” sadık kalmalı, ancak mümkün olan her yerde Batı ile birlikte çalışmalıdır.
Hindistan’ın Batı’ya ihtiyacı var; Jaishankar bunu daha önce de söylemişti. Hintlerin Batı’nın “kötü adam” olduğu fikrinden vazgeçmesi gerekiyor. Batı karşıtı düşünce Hindistan dış politika çevrelerinde her zaman moda olmuştur. Ve Jaishankar, Hindistan ve Batı arasında farklılıkların var olduğunu inkar etmiyor. Ancak Japonya’nın 1890’lardaki yükselişinden günümüze kadar en hızlı yükselen Asya gücünün bunu Batı’nın desteğiyle yaptığına da dikkat çekiyor.
Batı, Hindistan’ın kendi ülke ekonomisini dönüştürmek için ihtiyaç duyduğu yatırımlar ve teknoloji için önemli bir kaynak. Dolayısıyla kitap, çok kutupluluğa “Batı karşıtı bir prizma” ile bakılmamasını tavsiye ediyor ve Batı’nın “hegemonyacılığından” şikayet ederken şunu savunuyor: “Hindistan Batılı olmayabilir ama Batı karşıtlığının pek bir faydası olmadığını anlamalı.”
Jaishankar, Çin ile ilgili bölümünde bu temaya geri dönüyor: “Batı’ya karşı birleşik bir cephe oluşturmak ve Asya’nın Asyalılar için olması gerektiğini öne sürmek, sömürgecilik sonrası dünyanın güvensizliğine hitap eden denenmiş ve test edilmiş taktiklerdir” ancak Hindistan “duygularıyla” hareket etmemeli, “gerçekçi” olmalı.
Anlatılar ve hikaye anlatımı önemli; Jaishankar, bir ülke hakkındaki anlatıların çoğunlukla o ülkenin konumunu belirlediğine dikkat çekiyor: Bir zamanlar Hindistan hakkındaki küresel anlatı büyük ölçüde Pakistan’la ya da tamamen Hint Okyanusu’nda yer alan bir güç olarak yaşadığı sorunlar etrafında yoğunlaşıyordu ki bu, Hindistan’ın rolünü kısıtladı.
Jaishankar, Hindistan’ın yükselen statüsüne uyum sağlayacak şekilde küresel imajını yeniden oluşturmasını istiyor. Hindistan etrafındaki konuşmayı kendi hedeflerini yansıtacak şekilde şekillendirmek istiyor. Hindistan’ın kendisini “demokrasinin annesi” olarak tanıtmasının ve “vasudhaiva kutumbakam” (dünya bir ailedir) gibi sloganlar kullanmasının nedeni budur.
Ve Dış Politika çok çok önemli; bu kitabın asıl amacı Hintlere dış politikaya bakış açılarını değiştirmeleri gerektiğini açıklamaktır.
Dış politika sıradan vatandaşlardan bağımsız bir şey değil, aksine onlar için doğrudan sonuçları var: Örneğin, Ukrayna’daki bir savaş Hindistan’da fiyatların yükselmesine neden olarak sıradan tüketicilere zarar verebilir veya Sudan’daki iç çatışmalar, tahliye edilmesi gereken Hint vatandaşlarının hayatlarını tehdit edebilir; öte yandan, Hindistan’ın Batı ile daha yakın bağları tüm Hintler için eğitim ve iş fırsatlarının kapısını açtı.
Dolayısıyla kitap, yükselen bir Hindistan’ın, ülkeyi büyük bir güç haline getirmeye istekli ve kararlı vatandaşlara ihtiyacı olacağı ve bu nedenle de Hintlerin dış politikaya daha fazla dikkat etmesi gerektiği mesajını veriyor ki bunu yapmak yalnızca fırsatların önünü açmakla kalmayacak, aynı zamanda onların daha geniş dünyadaki tehlikeler ve riskler hakkında bilgi sahibi olmalarını da sağlayacak.
Sonuçta Why Bharat Matters, “çağımızın her geçen gün daha da netleşen gerçeğini – Hindistan’ın Bharat olduğu için önemli olduğu gerçeğini – anlamak ve ciddi şekilde düşünmek için her Hint’in mutlaka okuması gereken bir kitap.”
Toparlıyorum:
Jaishankar’ın kitabı “uygar devlet” kavramını mevcut Hint politikasının temel taşı olarak kurmayı amaçlıyor. “Vishwamitra”yı ve “vasudhaiva kutumbakam”ı özel bir önemle tartışıyor.
İki önemli Hint destanı olan Ramayana ve Mahabharata gibi şiirlerin çağdaş Hint devlet yönetimi ve diplomasisinde “ortak bir korelasyona” sahip olduğunu iddia ediyor: Mahabharata’nın “realpolitik uygulamasına” ilham verdiği ve Ramayana’nın “kanuna dayalı yönetim sistemine” ilham verdiği görüşünde. Jaishankar, “Ram Rajya” (Hint mitolojisinde Lord Rama başkanlığındaki altın çağ) ve Ramayana’dan çeşitli sahneleri kitabında defalarca kullanıyor.
Önceki The India Way kitabında Jaishankar, Mahabharata’ya ve onun çok rekabetçi ve ihtilaflı bir dünya ile nasıl bağlantılı olduğuna dair bir bölüme yer veriyordu.
Hindistan’ın büyük güçler ve dünyayla olan bağlarını bağlamsallaştırmak için Ramayana’dan ilham alan Why Bharat Matters ise günümüzün jeopolitik zorlukları ile Ramayana’da yer alan kadim bilgelik arasında bir diyalektik sunuyor ve Hindistan’ın kültürel köklerini yeniden keşfetmesi ve kendi kendini tanımlayan gerçek bir güç haline gelmesi nedeniyle uluslar topluluğu içindeki hak ettiği yerini yeniden kazandığını savunuyor.
“Yaşam siyah ile beyaz arasında bir seçim değildir” diyor Jaishankar. Karmaşıklığın ortasında kararların tutarlılığı başarının temelidir. Hindistan ancak gerçek Hindistan haline geldiğinde bir güç haline gelebilir. Ve “India” ile “Bharat” arasındaki çatışmayı şu şekilde uzlaştırmaya çalışıyor: “Yeni Hindistan daha çok Hindistan’dır.”
Şöyle ekliyor: “Aslında ‘Yeni Hindistan’ kendi çıkarlarını tanımlayabilen, kendi konumunu netleştirebilen, kendi çözümlerini bulabilen, kendi imajını geliştirebilen bir Hindistan’dır. Kısacası burası Hindistan’dır, yani daha çok Hindistan.”
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









