Bizi Takip Edin

Görüş

Jaishankar’ın ‘Why Bharat Matters’ kitabına bir bakış

Avatar photo

Yayınlanma

Çatışmaların ve istikrarsızlığın şiddetli olduğu bir dünyada Hindistan yükselişini nasıl sürdürebilir ve “lider güç” statüsüne nasıl ulaşabilir? Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, bunun ancak Hindistan’ın bin yıllık görkemli uygarlık ve mirasının doğasında var olan güç, cesaret ve güven rezervlerinden yararlanması durumunda mümkün olabileceğine inanıyor…

Peki, Hindistan’ın çağdaş dünya meselelerinde “yükselen bir güç” olarak rolünün temeli nedir? Jaishankar’a göre bunlar Chandrayaan’ın başarısı ve bir uzay gücü olarak ortaya çıkması, G-20 liderliği, kapsayıcı demokrasi, yetenek yeterliliği, artan stratejik katılım, “dünya bir ailedir” ve “Hindistan dünyanın dostudur” kavramları, çok kutupluluk, yeniden dengeleme ve uygarlık devleti…

Tüm bunlar ve daha fazlası Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. Subrahmanyam Jaishankar’ın yeni kitabında…

Evet, Jaishankar’ın 3 Ocak’ta çıkan “Why Bharat Matters” (Bharat Neden Önemlidir) kitabını henüz bitirdim.

İlk söylenecek şey, Jaishankar’ın kitabın isminde ülke ismi olarak yaygın bir biçimde kullanılan İngilizce “India” (Hindistan) yerine “Bharat” sözcüğünü kullandığı unutulmamalı.

İkinci ilk söylenecek şey ise Jaishankar’ın düşüncelerinin, yaklaşımlarının ve stratejik planlamalarının önemi kuşkusuz yüksektir; kendisi yalnızca mevcut hükümetin dışişleri bakanı değil, aynı zamanda Amerika ve Çin gibi Hindistan için özel stratejik öneme sahip ülkelerin büyükelçiliğini de yapmış uzun süreli bir kariyer diplomatı.

Kitapta Hindistan’ın günümüz dünya politikası, ekonomisi ve jeopolitiğinde nerede olduğunu, neden özel bir öneme sahip olduğunu ve Hindistan’ın nasıl “yükselen bir dünya gücü” olduğunu ayrıntılı bir şekilde ele alıyor.

Jaishankar, Amerika ve Çin’i çağdaş “büyük güçler”, Hindistan’ı ise küresel bağlamda “yükselen güç” olarak gördüğü gerçeğini gizlemiyor; iki büyük güç olan Amerika ve Çin arasındaki keskin güç mücadelesinin yalnızca zorlukları ve riskleri değil, aynı zamanda yükselen güçler için olasılıkları ve fırsatları da artıracağına inanıyor.

Bununla birlikte, politika, ekonomi, demografi, kültür ve düşüncenin güçlü bir birleşiminin Hint gücünün yükselişinin temeli olduğuna inanıyor.

Jaishankar’ın 11 makalesinden oluşan bir koleksiyon olan bu kitap, konuşmalardan ve kamuya açık yorumlardan derlenmiş bir kitap; açıkçası politik ve Jaishankar’ın 2020’de yayımlanan “The India Way” (Hindistan Yolu) kitabından daha az edebi; ancak bunu olumlu anlamda söylüyorum çünkü daha doğrudan, hatta zaman zaman daha samimi ve açık sözlü.

Bununla birlikte, Why Bharat Matters biraz tutarsız işlenmiş (en azından ilk yarı; ikinci yarı ilkinden çok daha tutarlı) çünkü bir yanıyla övgü, bir yanıyla manifesto ve bir yanıyla analiz; her ne kadar Hintleri kendine güvenmeye çağırsa da Hindistan’ın 2020’den bu yana başta Çin ve Kovid olmak üzere aldığı darbelerin izlerini taşıyor.

The India Way kitabında Jaishankar’ın önerdiği ve Hindistan’ın uygulamasını istediği dış ilişkiler stratejisi şuydu: Amerika ile sıkı bağlar kurmak, Çin’i yönetmek, Avrupa’ya nüfuz etmek, Rusya’ya güven vermek, Japonya’yı oyuna çekmek, komşuları içeride tutmak, komşuluğu genişletmek ve geleneksel destek bölgelerini genişletmek.

Yeni kitabında Hindistan’ın tüm bu alanlarda eşit derecede başarılı olamadığını itiraf ediyor Jaishankar. Bu arada bazı ilişkilerin sanıldığından daha karmaşık hale geldiğini de (Rusya’nın Çin’e artan bağımlılığının Hindistan’ın Rusya ile ilişkilerini – en azından psikolojik olarak – karmaşıklaştırdığını düşünün). Dış ilişkilerde pek çok beklenmedik olayın yaşanmaya devam ettiğini de söylüyor.

Jaishankar, çağdaş dünyada Hindistan’ın çıkarlarının korunması açısından belirsizliğin artmasından üç ana olayın sorumlu olduğunu düşünüyor. Birincisi: Hindistan-Çin sınır anlaşmazlığı, ikincisi: Rusya-Ukrayna savaşı ve üçüncüsü: Batı Asya (Orta Doğu) çatışması.

Jaishankar’ın vurgusu her zaman Bharatiya Janata Partisi’nin Hindistan’da iktidara yükselişinin ve Başbakan Narendra Modi’nin yönetiminin “belirsiz ve öngörülemez bir dünyada” gerçekleştiği noktasında.

Bununla birlikte Jaishankar, Hindistan’ın uluslararası sahnedeki son başarılarının Modi rejiminin “özel liderlik yetenekleri” sayesinde mümkün olduğuna inanıyor. Başbakan Narendra Modi’nin özel bir liderliğe ve herkesle iyi geçinme, kimya yaratma yeteneğine sahip olduğunu düşünüyor. Modi’nin Batılı demokratik liderler ve Körfez bölgesinin yöneticileriyle koordinasyon kurma yeteneğini açıkça övüyor.

Jaishankar’a göre çağdaş dünya politikasının beş ana boyutu var: küreselleşme, yeniden dengeleme, çok kutupluluk, teknolojik etki ve ulusların dinamikleri; Doğu-Batı kutuplaşmasını ve Kuzey-Güney bölünmesini paralel sorunlar olarak değerlendiriyor.

Bu beş nedene ek olarak, Hindistan’ın dış politikası üzerinde belirleyici etkisi olan değişmez bir neden daha var: ulusal güvenlik.

Hindistan için ulusal güvenlik nedir? Bu soruyu çok iyi tespit etmiş ve tanımlamış. Terörle mücadele ile ilgili konular, Çin ve Pakistan ile sınır anlaşmazlıkları ilk öncelikler arasında yer alıyor.

İkincisi: komşu ülkelerle kolay ilişkiler. Bu durumda Nepal, Bhutan, Bangladeş, Sri Lanka ve Maldivler ile ilişkilerini sürdürüyor. Jaishankar, 2015’te Bangladeş ile yapılan sınır anlaşmasını bu açıdan önemli bir başarı olarak değerlendiriyor.

Hindistan ulusal güvenliğinin üçüncü önemli yönü deniz güvenliği. Bunun için Sri Lanka ve Maldivler dışında Asya, ada devletleri ve okyanus bölgelerine ağırlık veriliyor. Mauritius ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilere özel önem veriliyor.

Jaishankar’a göre ulusal güvenliğin dördüncü önemli boyutu ülke içindeki ayrılıkçılık, köktendincilik, aşırılık ve komünalizm. Ülkedeki bu tür eğilimlerin küresel terörle ilişkilendirilmesine izin verilmemesi gerektiğini düşünüyor.

Jaishankar’ın yeni kitabının ikinci yarısı, “Modi Kaal-Amrit Kaal”da (Vedik astrolojide altın çağ) elde edilen dış ilişkiler ve diplomatik başarıları detaylandırıyor: Bunlar arasında G-20 Başkanlığı ve Zirvesi, Uluslararası Yoga Günü, 2015’teki COP-21 Paris Toplantısı’nda güneş enerjisi savunuculuğu ve Güneş Enerjisi İttifakı ve Afet Yönetimi İttifakı, Kovid-19 aşı dünyasında liderlik, Önce Komşuluk politikasının kullanılması, Quad’a katılım ve RCEP’te bağlantısızlık, savaşa karşın Rusya ile iyi ilişkiler ve petrol alım anlaşması, Sri Lanka’ya ekonomik krizden çıkış için yardım, I2U2 ve IMEC gibi gelişmeler, Filistin ve terörizmi farklı anlama yaklaşımı ve BRICS’teki rolünün genişletilmesi tartışılıyor.

Ülkede bu dönemin başlıca kazanımları arasında Anayasa’nın 370. maddesinin yürürlükten kaldırılması, inovasyon ve start-up’a vurgu yapılması, Kovid karantinası döneminde sınır bölgelerindeki kalkınma planlarının ilerlemesi, Chandrayaan-3’ün başarısı ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşma yolunda yeni Ay gücünün ortaya çıkması, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi haline gelmesi, hızlı ekonomik büyüme ve dijitalleşen Hindistan ele alınıyor. Bu liste aynı zamanda “Shri Anna” (iri taneli darıyı simgeliyor) programı kapsamında özel ekim yoluyla küresel gıda egemenliğinin ve gıda hakkının garanti altına alınmasına katkısını da içeriyor. (Darının ismi Sanskrit’te Annam, Hintçe’de Anna’dır. Shri sözcüğü burada herhangi bir hayırlı başlangıç veya nesne için kullanılıyor. Bu girişimin “Shri Anna” olarak adlandırılmasının nedeni budur. Hükümet onu yemeye, yetiştirmeye ve ihraç etmeye odaklanıyor. Ayrıca Hindistan’ın ısrarlı çabalarının ardından 2023 yılının Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Darı Yılı ilan edildiğini anımsayın.)

Ve ayrıca Jaishankar, Hindistan demokrasisinin erozyona uğradığı yönündeki eleştirilerin ortasında, demokrasinin risklerinin azaltılmasından bahsederken uzun vadeli ve istikrarlı bir tedarik zincirinin ancak piyasa ekonomisiyle uygun ilişki kurarak inşa edilebileceğini tartışıyor. Daha merkezi olmayan bir küresel ekonominin mevcut kaygılara pratik bir çözüm olduğuna inanıyor. Hindistan demokrasisinin çürüdüğü yönündeki eleştirileri reddediyor.

Kitaptan kritik çıkarımlarım şöyle:

Kitapta Jaishankar’ın “özel önem verdim” diye ifade ettiği iki bölümden Çin ile ilgili olan 8. bölüm, ikili ilişkilerin mevcut (kötü) durumuyla ilgili herhangi bir ideoloji ve/veya idealizmden arın(dırıl)mış “realist” içgörüler sunarken Quad ile ilgili 7. bölüm ise oldukça ilgi çekici; Hindistan’ın tarafsız bir “zayıf halka” olduğunu düşünenlere karşı bir yanıtı var ki şöyle özetlenebilir: Hindistan her ne kadar Quad’ın en zayıf halkası olarak düşünülse de bir zincirin en zayıf halkası kadar güçlü olduğunu unutmayın (burada derin/ince bir nüans var).

Hindistan-İngiltere ilişkileri, “oy bankası” politikaları ve Rusya ile ilgili anlatılar ayrıca ilginç: Moskova beklenmedik şekilde “ruhsuz” ele alınırken Jaishankar, Londra’da “iç gözlem” yapılması ve Britanya’da “ayrılıkçı güçlerin” ve “ideolojik düşmanlığın” daha iyi yönetilmesi çağrısında bulunuyor.

Ayrıca Canberra, Avustralya’nın Hindistan için “kritik değere” sahip olarak tanımlandığını görmekten kuşkusuz memnun olmuştur.

Ve kitabın “Güvenliği Yeniden Tasarlama” başlıklı 9. bölümü ilginç bir biçimde kısa ama bazı düşündürücü şeylerle açılıyor: “Korozyon artık yeni bir rekabet… Uluslar artık birbirleriyle doğrudan yüzleşmek yerine nüfuz ediyor ve etkiliyor.”

Hadi kitaba biraz daha yakından bakalım:

“Çağımızın her geçen gün daha da netleşen gerçeğini – Hindistan’ın Bharat olduğu için önemli olduğu gerçeğini – anlamak ve ciddi şekilde düşünmek için her Hint’in mutlaka okuması gereken bir kitap” tanıtımı ile yayına çıkan Why Bharat Matters kitabında Jaishankar tek cümle ile “daha etkili bir Hindistan” beklentisini tartışıyor.

Kitabın ana teması: Dünyanın milliyetçi bir Hindistan’a alışması gerekiyor.

Öncelikle “Bharat” ne anlama geliyor?

Jaishankar şöyle diyor: “Atmanirbhar Bharat’ı, yani kendine güvenen Hindistan’ı gerçekleştirmek için her şeyden önce Bharat olmak önemlidir.”

Jaishankar’a göre “Bharat” bugün Hindistan’da görülen değişiklikleri ifade ediyor.

Kitap, “Yeni Hindistan”ı bir “vishwa guru” (dünya gurusu/öğretmeni) olarak değil; bir “vishwa mitra” (dünya dostu), yeni ortaya çıkan çok kutuplu düzende bir kutup ve bir “uygarlık gücü” olarak konumlandırıyor.

Ülke kendi evinde “uygarlık” statüsü konusunda daha kendinden emin ve iddialı; bu kültürel güven Hindistan’ın dış politikasını değiştirdi. Hindistan dışarıda artık bir “vishwa mitra” (dünyanın dostu) olarak hareket edebileceğine inanıyor. Hindistan’ın kendi ülkesindeki ekonomik ve teknolojik ilerlemesi onun küresel sorunları çözmesine olanak sağlıyor; Jaishankar için bu, Hindistan’ın Kovid salgını sırasında aşı teslimatında keşfedilen bu yeni rolün önemli bir örneği.

İklim değişikliği, terör ve teknoloji konusunda Jaishankar, Hindistan’ın küresel tartışmalara liderlik etmesini ve şekillendirmesini istiyor. Daha çok “Bharat” olan kendine güvenen bir Hindistan, yalnızca kuralları uygulayan değil, kuralları şekillendiren bir güç olmak istiyor.

Bu kendinden emin Hindistan aynı zamanda dış politikasında da pişmanlık duymadan milliyetçi olacak.

Kitabın önsözünde Jaishankar, “Milliyetçi bir bakış açısı doğal olarak milliyetçi bir diplomasiyi doğuracaktır ve bu, dünyanın alışması gereken bir şeydir” diyor; ayrıca, “Hindistan’ın artık başkalarının siyasetinde kum torbası olmayacağını” da ekliyor.

Peki neden “Bharat”a odaklanılıyor?

Tarihsel olarak yükselen güçlerin kendilerini destekleyen güçlü kültürel güçleri var. Örneğin, 19. yüzyılın sonlarında Amerika’nın “Manifest Destiny” (Açık Yazgı) politikasını düşünün. Gerçekte bu, Amerika’nın kaderinde topraklarını ve gücünü “ilahi desteğe” sahip olması nedeni ile kısmen genişleteceğini ve büyüteceğini savunan kültürel bir inanç anlamına geliyordu. “Açık Kader” Amerika’yı İspanya gibi eski güçleri yenmeye ve kıta Amerikası’ndaki toprakları ele geçirmeye sürükledi.

Temel nokta şu ki zirveye çıkma umudu taşıyan güçler genellikle kendi ülkelerinde güçlerini dışarıda da artıracak güçlü bir kültürel desteğe sahip oluyorlar. “Bharat”ın küresel çapta öncü bir rol üstlenecek bir “vishwa mitra” görevi gören bir “uygarlık devleti” olduğu fikri bunun bir örneği.

Ancak Hindistan için bu, kolay bir yolculuk değil…

Ana tema, mevcut dünyanın “aşırı öngörülemezliği” ve her şeyin – Jaishankar’ın “rutin” dediği şeyin – ticaret, turizm, bağlantı veya finansın “silahlaştırılmasının” yarattığı tehlikelerdir.

Jaishankar, Hindistan’ın rekabetçi ve istikrarsız bir dünyada yükselmesi gerektiğine inanıyor. Normalde yükselen güçler toplumlarının barış içinde gelişebilmesi için istikrardan hoşlanırlar. Hindistan’ın böyle bir lükse sahip olması pek mümkün değil çünkü 1990’lardan bu yana dünya düzeninde istikrarı sağlayan güçlerin çoğu ortadan kalktı.

Ekonomik tarafta, bir zamanlar dünyayı birbirine yakınlaştıran küreselleşmeye karşı tepkiler artıyor ve Jaishankar bunun yarattığı güvenlik açıklarından kaygı duyuyor. Bu nedenle kitap, ekonomi ve teknoloji konusunda “politik agnostisizm çağının… sona erdiğini” öne sürüyor; diğer hükümetler gibi Hindistan’ın da her alanda tetikte olması gerekiyor.

Jaishankar’ın çoktaraflılığın (multilateralism, herkesle çoktaraflılık) ve Üçüncü Dünya dayanışması gibi eski fikirlerin bu zorlukların üstesinden gelemeyeceği konusundaki ısrarı da dikkate değer; yalnızca ortaklıklar ile minitaraflılık ve çoktaraflılık (plurilateralism, benzer düşüncelere sahiplerle çoktaraflılık) etkili araçlardır.

Jaishankar dünyanın giderek artan bir “silahlanma” yaşadığına inanıyor.

Avustralya gibi istediklerini yapmayan ülkeleri cezalandırmak için dünyanın önde gelen ticaret gücü konumunu kullanan Çin’i düşünün. Ayrıca Amerika’nın Rusya’ya yaptırım uygulamak için finansal sistemleri kullandığını da düşünün. Bu, karşılıklı bağımlılığın size karşı kullanılabileceği bir dünyaya yol açacak. Ve bu, belirsiz ve değişken bir dünya.

Jaishankar ayrıca Amerika’nın göreceli düşüşünü de kaygı verici olarak görüyor. Çin boşluğu doldurmaya çalışıyor ama henüz Amerika’nın yeteneklerine sahip değil. Dolayısıyla rekabetçi güçlerin bir karışımı, nüfuzlarını genişletmeye ve daha fazla güç kazanmaya zorlayacak. Bu rekabetçi ortam ve istikrarsızlık Hindistan’ın yükselişini daha zor ve belirsiz hale getirecek ve Hintlerin buna hazırlıklı olması gerekecek.

Kitabın en dikkat çekici bir yönü de Jaishankar’ın, muhtemelen BJP ve Sangh Parivar içindekiler de dahil olmak üzere Batı karşıtı gündemleri açıkça reddetmesidir. Jaishankar’a göre Hindistan “köklerine ve kültürüne” sadık kalmalı, ancak mümkün olan her yerde Batı ile birlikte çalışmalıdır.

Hindistan’ın Batı’ya ihtiyacı var; Jaishankar bunu daha önce de söylemişti. Hintlerin Batı’nın “kötü adam” olduğu fikrinden vazgeçmesi gerekiyor. Batı karşıtı düşünce Hindistan dış politika çevrelerinde her zaman moda olmuştur. Ve Jaishankar, Hindistan ve Batı arasında farklılıkların var olduğunu inkar etmiyor. Ancak Japonya’nın 1890’lardaki yükselişinden günümüze kadar en hızlı yükselen Asya gücünün bunu Batı’nın desteğiyle yaptığına da dikkat çekiyor.

Batı, Hindistan’ın kendi ülke ekonomisini dönüştürmek için ihtiyaç duyduğu yatırımlar ve teknoloji için önemli bir kaynak. Dolayısıyla kitap, çok kutupluluğa “Batı karşıtı bir prizma” ile bakılmamasını tavsiye ediyor ve Batı’nın “hegemonyacılığından” şikayet ederken şunu savunuyor: “Hindistan Batılı olmayabilir ama Batı karşıtlığının pek bir faydası olmadığını anlamalı.”

Jaishankar, Çin ile ilgili bölümünde bu temaya geri dönüyor: “Batı’ya karşı birleşik bir cephe oluşturmak ve Asya’nın Asyalılar için olması gerektiğini öne sürmek, sömürgecilik sonrası dünyanın güvensizliğine hitap eden denenmiş ve test edilmiş taktiklerdir” ancak Hindistan “duygularıyla” hareket etmemeli, “gerçekçi” olmalı.

Anlatılar ve hikaye anlatımı önemli; Jaishankar, bir ülke hakkındaki anlatıların çoğunlukla o ülkenin konumunu belirlediğine dikkat çekiyor: Bir zamanlar Hindistan hakkındaki küresel anlatı büyük ölçüde Pakistan’la ya da tamamen Hint Okyanusu’nda yer alan bir güç olarak yaşadığı sorunlar etrafında yoğunlaşıyordu ki bu, Hindistan’ın rolünü kısıtladı.

Jaishankar, Hindistan’ın yükselen statüsüne uyum sağlayacak şekilde küresel imajını yeniden oluşturmasını istiyor. Hindistan etrafındaki konuşmayı kendi hedeflerini yansıtacak şekilde şekillendirmek istiyor. Hindistan’ın kendisini “demokrasinin annesi” olarak tanıtmasının ve “vasudhaiva kutumbakam” (dünya bir ailedir) gibi sloganlar kullanmasının nedeni budur.

Ve Dış Politika çok çok önemli; bu kitabın asıl amacı Hintlere dış politikaya bakış açılarını değiştirmeleri gerektiğini açıklamaktır.

Dış politika sıradan vatandaşlardan bağımsız bir şey değil, aksine onlar için doğrudan sonuçları var: Örneğin, Ukrayna’daki bir savaş Hindistan’da fiyatların yükselmesine neden olarak sıradan tüketicilere zarar verebilir veya Sudan’daki iç çatışmalar, tahliye edilmesi gereken Hint vatandaşlarının hayatlarını tehdit edebilir; öte yandan, Hindistan’ın Batı ile daha yakın bağları tüm Hintler için eğitim ve iş fırsatlarının kapısını açtı.

Dolayısıyla kitap, yükselen bir Hindistan’ın, ülkeyi büyük bir güç haline getirmeye istekli ve kararlı vatandaşlara ihtiyacı olacağı ve bu nedenle de Hintlerin dış politikaya daha fazla dikkat etmesi gerektiği mesajını veriyor ki bunu yapmak yalnızca fırsatların önünü açmakla kalmayacak, aynı zamanda onların daha geniş dünyadaki tehlikeler ve riskler hakkında bilgi sahibi olmalarını da sağlayacak.

Sonuçta Why Bharat Matters, “çağımızın her geçen gün daha da netleşen gerçeğini – Hindistan’ın Bharat olduğu için önemli olduğu gerçeğini – anlamak ve ciddi şekilde düşünmek için her Hint’in mutlaka okuması gereken bir kitap.”

Toparlıyorum:

Jaishankar’ın kitabı “uygar devlet” kavramını mevcut Hint politikasının temel taşı olarak kurmayı amaçlıyor. “Vishwamitra”yı ve “vasudhaiva kutumbakam”ı özel bir önemle tartışıyor.

İki önemli Hint destanı olan Ramayana ve Mahabharata gibi şiirlerin çağdaş Hint devlet yönetimi ve diplomasisinde “ortak bir korelasyona” sahip olduğunu iddia ediyor: Mahabharata’nın “realpolitik uygulamasına” ilham verdiği ve Ramayana’nın “kanuna dayalı yönetim sistemine” ilham verdiği görüşünde. Jaishankar, “Ram Rajya” (Hint mitolojisinde Lord Rama başkanlığındaki altın çağ) ve Ramayana’dan çeşitli sahneleri kitabında defalarca kullanıyor.

Önceki The India Way kitabında Jaishankar, Mahabharata’ya ve onun çok rekabetçi ve ihtilaflı bir dünya ile nasıl bağlantılı olduğuna dair bir bölüme yer veriyordu.

Hindistan’ın büyük güçler ve dünyayla olan bağlarını bağlamsallaştırmak için Ramayana’dan ilham alan Why Bharat Matters ise günümüzün jeopolitik zorlukları ile Ramayana’da yer alan kadim bilgelik arasında bir diyalektik sunuyor ve Hindistan’ın kültürel köklerini yeniden keşfetmesi ve kendi kendini tanımlayan gerçek bir güç haline gelmesi nedeniyle uluslar topluluğu içindeki hak ettiği yerini yeniden kazandığını savunuyor.

“Yaşam siyah ile beyaz arasında bir seçim değildir” diyor Jaishankar. Karmaşıklığın ortasında kararların tutarlılığı başarının temelidir. Hindistan ancak gerçek Hindistan haline geldiğinde bir güç haline gelebilir. Ve “India” ile “Bharat” arasındaki çatışmayı şu şekilde uzlaştırmaya çalışıyor: “Yeni Hindistan daha çok Hindistan’dır.”

Şöyle ekliyor: “Aslında ‘Yeni Hindistan’ kendi çıkarlarını tanımlayabilen, kendi konumunu netleştirebilen, kendi çözümlerini bulabilen, kendi imajını geliştirebilen bir Hindistan’dır. Kısacası burası Hindistan’dır, yani daha çok Hindistan.”

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English