Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Jaishankar’ın ‘Why Bharat Matters’ kitabına bir bakış

Yayınlanma

Çatışmaların ve istikrarsızlığın şiddetli olduğu bir dünyada Hindistan yükselişini nasıl sürdürebilir ve “lider güç” statüsüne nasıl ulaşabilir? Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, bunun ancak Hindistan’ın bin yıllık görkemli uygarlık ve mirasının doğasında var olan güç, cesaret ve güven rezervlerinden yararlanması durumunda mümkün olabileceğine inanıyor…

Peki, Hindistan’ın çağdaş dünya meselelerinde “yükselen bir güç” olarak rolünün temeli nedir? Jaishankar’a göre bunlar Chandrayaan’ın başarısı ve bir uzay gücü olarak ortaya çıkması, G-20 liderliği, kapsayıcı demokrasi, yetenek yeterliliği, artan stratejik katılım, “dünya bir ailedir” ve “Hindistan dünyanın dostudur” kavramları, çok kutupluluk, yeniden dengeleme ve uygarlık devleti…

Tüm bunlar ve daha fazlası Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. Subrahmanyam Jaishankar’ın yeni kitabında…

Evet, Jaishankar’ın 3 Ocak’ta çıkan “Why Bharat Matters” (Bharat Neden Önemlidir) kitabını henüz bitirdim.

İlk söylenecek şey, Jaishankar’ın kitabın isminde ülke ismi olarak yaygın bir biçimde kullanılan İngilizce “India” (Hindistan) yerine “Bharat” sözcüğünü kullandığı unutulmamalı.

İkinci ilk söylenecek şey ise Jaishankar’ın düşüncelerinin, yaklaşımlarının ve stratejik planlamalarının önemi kuşkusuz yüksektir; kendisi yalnızca mevcut hükümetin dışişleri bakanı değil, aynı zamanda Amerika ve Çin gibi Hindistan için özel stratejik öneme sahip ülkelerin büyükelçiliğini de yapmış uzun süreli bir kariyer diplomatı.

Kitapta Hindistan’ın günümüz dünya politikası, ekonomisi ve jeopolitiğinde nerede olduğunu, neden özel bir öneme sahip olduğunu ve Hindistan’ın nasıl “yükselen bir dünya gücü” olduğunu ayrıntılı bir şekilde ele alıyor.

Jaishankar, Amerika ve Çin’i çağdaş “büyük güçler”, Hindistan’ı ise küresel bağlamda “yükselen güç” olarak gördüğü gerçeğini gizlemiyor; iki büyük güç olan Amerika ve Çin arasındaki keskin güç mücadelesinin yalnızca zorlukları ve riskleri değil, aynı zamanda yükselen güçler için olasılıkları ve fırsatları da artıracağına inanıyor.

Bununla birlikte, politika, ekonomi, demografi, kültür ve düşüncenin güçlü bir birleşiminin Hint gücünün yükselişinin temeli olduğuna inanıyor.

Jaishankar’ın 11 makalesinden oluşan bir koleksiyon olan bu kitap, konuşmalardan ve kamuya açık yorumlardan derlenmiş bir kitap; açıkçası politik ve Jaishankar’ın 2020’de yayımlanan “The India Way” (Hindistan Yolu) kitabından daha az edebi; ancak bunu olumlu anlamda söylüyorum çünkü daha doğrudan, hatta zaman zaman daha samimi ve açık sözlü.

Bununla birlikte, Why Bharat Matters biraz tutarsız işlenmiş (en azından ilk yarı; ikinci yarı ilkinden çok daha tutarlı) çünkü bir yanıyla övgü, bir yanıyla manifesto ve bir yanıyla analiz; her ne kadar Hintleri kendine güvenmeye çağırsa da Hindistan’ın 2020’den bu yana başta Çin ve Kovid olmak üzere aldığı darbelerin izlerini taşıyor.

The India Way kitabında Jaishankar’ın önerdiği ve Hindistan’ın uygulamasını istediği dış ilişkiler stratejisi şuydu: Amerika ile sıkı bağlar kurmak, Çin’i yönetmek, Avrupa’ya nüfuz etmek, Rusya’ya güven vermek, Japonya’yı oyuna çekmek, komşuları içeride tutmak, komşuluğu genişletmek ve geleneksel destek bölgelerini genişletmek.

Yeni kitabında Hindistan’ın tüm bu alanlarda eşit derecede başarılı olamadığını itiraf ediyor Jaishankar. Bu arada bazı ilişkilerin sanıldığından daha karmaşık hale geldiğini de (Rusya’nın Çin’e artan bağımlılığının Hindistan’ın Rusya ile ilişkilerini – en azından psikolojik olarak – karmaşıklaştırdığını düşünün). Dış ilişkilerde pek çok beklenmedik olayın yaşanmaya devam ettiğini de söylüyor.

Jaishankar, çağdaş dünyada Hindistan’ın çıkarlarının korunması açısından belirsizliğin artmasından üç ana olayın sorumlu olduğunu düşünüyor. Birincisi: Hindistan-Çin sınır anlaşmazlığı, ikincisi: Rusya-Ukrayna savaşı ve üçüncüsü: Batı Asya (Orta Doğu) çatışması.

Jaishankar’ın vurgusu her zaman Bharatiya Janata Partisi’nin Hindistan’da iktidara yükselişinin ve Başbakan Narendra Modi’nin yönetiminin “belirsiz ve öngörülemez bir dünyada” gerçekleştiği noktasında.

Bununla birlikte Jaishankar, Hindistan’ın uluslararası sahnedeki son başarılarının Modi rejiminin “özel liderlik yetenekleri” sayesinde mümkün olduğuna inanıyor. Başbakan Narendra Modi’nin özel bir liderliğe ve herkesle iyi geçinme, kimya yaratma yeteneğine sahip olduğunu düşünüyor. Modi’nin Batılı demokratik liderler ve Körfez bölgesinin yöneticileriyle koordinasyon kurma yeteneğini açıkça övüyor.

Jaishankar’a göre çağdaş dünya politikasının beş ana boyutu var: küreselleşme, yeniden dengeleme, çok kutupluluk, teknolojik etki ve ulusların dinamikleri; Doğu-Batı kutuplaşmasını ve Kuzey-Güney bölünmesini paralel sorunlar olarak değerlendiriyor.

Bu beş nedene ek olarak, Hindistan’ın dış politikası üzerinde belirleyici etkisi olan değişmez bir neden daha var: ulusal güvenlik.

Hindistan için ulusal güvenlik nedir? Bu soruyu çok iyi tespit etmiş ve tanımlamış. Terörle mücadele ile ilgili konular, Çin ve Pakistan ile sınır anlaşmazlıkları ilk öncelikler arasında yer alıyor.

İkincisi: komşu ülkelerle kolay ilişkiler. Bu durumda Nepal, Bhutan, Bangladeş, Sri Lanka ve Maldivler ile ilişkilerini sürdürüyor. Jaishankar, 2015’te Bangladeş ile yapılan sınır anlaşmasını bu açıdan önemli bir başarı olarak değerlendiriyor.

Hindistan ulusal güvenliğinin üçüncü önemli yönü deniz güvenliği. Bunun için Sri Lanka ve Maldivler dışında Asya, ada devletleri ve okyanus bölgelerine ağırlık veriliyor. Mauritius ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilere özel önem veriliyor.

Jaishankar’a göre ulusal güvenliğin dördüncü önemli boyutu ülke içindeki ayrılıkçılık, köktendincilik, aşırılık ve komünalizm. Ülkedeki bu tür eğilimlerin küresel terörle ilişkilendirilmesine izin verilmemesi gerektiğini düşünüyor.

Jaishankar’ın yeni kitabının ikinci yarısı, “Modi Kaal-Amrit Kaal”da (Vedik astrolojide altın çağ) elde edilen dış ilişkiler ve diplomatik başarıları detaylandırıyor: Bunlar arasında G-20 Başkanlığı ve Zirvesi, Uluslararası Yoga Günü, 2015’teki COP-21 Paris Toplantısı’nda güneş enerjisi savunuculuğu ve Güneş Enerjisi İttifakı ve Afet Yönetimi İttifakı, Kovid-19 aşı dünyasında liderlik, Önce Komşuluk politikasının kullanılması, Quad’a katılım ve RCEP’te bağlantısızlık, savaşa karşın Rusya ile iyi ilişkiler ve petrol alım anlaşması, Sri Lanka’ya ekonomik krizden çıkış için yardım, I2U2 ve IMEC gibi gelişmeler, Filistin ve terörizmi farklı anlama yaklaşımı ve BRICS’teki rolünün genişletilmesi tartışılıyor.

Ülkede bu dönemin başlıca kazanımları arasında Anayasa’nın 370. maddesinin yürürlükten kaldırılması, inovasyon ve start-up’a vurgu yapılması, Kovid karantinası döneminde sınır bölgelerindeki kalkınma planlarının ilerlemesi, Chandrayaan-3’ün başarısı ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşma yolunda yeni Ay gücünün ortaya çıkması, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi haline gelmesi, hızlı ekonomik büyüme ve dijitalleşen Hindistan ele alınıyor. Bu liste aynı zamanda “Shri Anna” (iri taneli darıyı simgeliyor) programı kapsamında özel ekim yoluyla küresel gıda egemenliğinin ve gıda hakkının garanti altına alınmasına katkısını da içeriyor. (Darının ismi Sanskrit’te Annam, Hintçe’de Anna’dır. Shri sözcüğü burada herhangi bir hayırlı başlangıç veya nesne için kullanılıyor. Bu girişimin “Shri Anna” olarak adlandırılmasının nedeni budur. Hükümet onu yemeye, yetiştirmeye ve ihraç etmeye odaklanıyor. Ayrıca Hindistan’ın ısrarlı çabalarının ardından 2023 yılının Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Darı Yılı ilan edildiğini anımsayın.)

Ve ayrıca Jaishankar, Hindistan demokrasisinin erozyona uğradığı yönündeki eleştirilerin ortasında, demokrasinin risklerinin azaltılmasından bahsederken uzun vadeli ve istikrarlı bir tedarik zincirinin ancak piyasa ekonomisiyle uygun ilişki kurarak inşa edilebileceğini tartışıyor. Daha merkezi olmayan bir küresel ekonominin mevcut kaygılara pratik bir çözüm olduğuna inanıyor. Hindistan demokrasisinin çürüdüğü yönündeki eleştirileri reddediyor.

Kitaptan kritik çıkarımlarım şöyle:

Kitapta Jaishankar’ın “özel önem verdim” diye ifade ettiği iki bölümden Çin ile ilgili olan 8. bölüm, ikili ilişkilerin mevcut (kötü) durumuyla ilgili herhangi bir ideoloji ve/veya idealizmden arın(dırıl)mış “realist” içgörüler sunarken Quad ile ilgili 7. bölüm ise oldukça ilgi çekici; Hindistan’ın tarafsız bir “zayıf halka” olduğunu düşünenlere karşı bir yanıtı var ki şöyle özetlenebilir: Hindistan her ne kadar Quad’ın en zayıf halkası olarak düşünülse de bir zincirin en zayıf halkası kadar güçlü olduğunu unutmayın (burada derin/ince bir nüans var).

Hindistan-İngiltere ilişkileri, “oy bankası” politikaları ve Rusya ile ilgili anlatılar ayrıca ilginç: Moskova beklenmedik şekilde “ruhsuz” ele alınırken Jaishankar, Londra’da “iç gözlem” yapılması ve Britanya’da “ayrılıkçı güçlerin” ve “ideolojik düşmanlığın” daha iyi yönetilmesi çağrısında bulunuyor.

Ayrıca Canberra, Avustralya’nın Hindistan için “kritik değere” sahip olarak tanımlandığını görmekten kuşkusuz memnun olmuştur.

Ve kitabın “Güvenliği Yeniden Tasarlama” başlıklı 9. bölümü ilginç bir biçimde kısa ama bazı düşündürücü şeylerle açılıyor: “Korozyon artık yeni bir rekabet… Uluslar artık birbirleriyle doğrudan yüzleşmek yerine nüfuz ediyor ve etkiliyor.”

Hadi kitaba biraz daha yakından bakalım:

“Çağımızın her geçen gün daha da netleşen gerçeğini – Hindistan’ın Bharat olduğu için önemli olduğu gerçeğini – anlamak ve ciddi şekilde düşünmek için her Hint’in mutlaka okuması gereken bir kitap” tanıtımı ile yayına çıkan Why Bharat Matters kitabında Jaishankar tek cümle ile “daha etkili bir Hindistan” beklentisini tartışıyor.

Kitabın ana teması: Dünyanın milliyetçi bir Hindistan’a alışması gerekiyor.

Öncelikle “Bharat” ne anlama geliyor?

Jaishankar şöyle diyor: “Atmanirbhar Bharat’ı, yani kendine güvenen Hindistan’ı gerçekleştirmek için her şeyden önce Bharat olmak önemlidir.”

Jaishankar’a göre “Bharat” bugün Hindistan’da görülen değişiklikleri ifade ediyor.

Kitap, “Yeni Hindistan”ı bir “vishwa guru” (dünya gurusu/öğretmeni) olarak değil; bir “vishwa mitra” (dünya dostu), yeni ortaya çıkan çok kutuplu düzende bir kutup ve bir “uygarlık gücü” olarak konumlandırıyor.

Ülke kendi evinde “uygarlık” statüsü konusunda daha kendinden emin ve iddialı; bu kültürel güven Hindistan’ın dış politikasını değiştirdi. Hindistan dışarıda artık bir “vishwa mitra” (dünyanın dostu) olarak hareket edebileceğine inanıyor. Hindistan’ın kendi ülkesindeki ekonomik ve teknolojik ilerlemesi onun küresel sorunları çözmesine olanak sağlıyor; Jaishankar için bu, Hindistan’ın Kovid salgını sırasında aşı teslimatında keşfedilen bu yeni rolün önemli bir örneği.

İklim değişikliği, terör ve teknoloji konusunda Jaishankar, Hindistan’ın küresel tartışmalara liderlik etmesini ve şekillendirmesini istiyor. Daha çok “Bharat” olan kendine güvenen bir Hindistan, yalnızca kuralları uygulayan değil, kuralları şekillendiren bir güç olmak istiyor.

Bu kendinden emin Hindistan aynı zamanda dış politikasında da pişmanlık duymadan milliyetçi olacak.

Kitabın önsözünde Jaishankar, “Milliyetçi bir bakış açısı doğal olarak milliyetçi bir diplomasiyi doğuracaktır ve bu, dünyanın alışması gereken bir şeydir” diyor; ayrıca, “Hindistan’ın artık başkalarının siyasetinde kum torbası olmayacağını” da ekliyor.

Peki neden “Bharat”a odaklanılıyor?

Tarihsel olarak yükselen güçlerin kendilerini destekleyen güçlü kültürel güçleri var. Örneğin, 19. yüzyılın sonlarında Amerika’nın “Manifest Destiny” (Açık Yazgı) politikasını düşünün. Gerçekte bu, Amerika’nın kaderinde topraklarını ve gücünü “ilahi desteğe” sahip olması nedeni ile kısmen genişleteceğini ve büyüteceğini savunan kültürel bir inanç anlamına geliyordu. “Açık Kader” Amerika’yı İspanya gibi eski güçleri yenmeye ve kıta Amerikası’ndaki toprakları ele geçirmeye sürükledi.

Temel nokta şu ki zirveye çıkma umudu taşıyan güçler genellikle kendi ülkelerinde güçlerini dışarıda da artıracak güçlü bir kültürel desteğe sahip oluyorlar. “Bharat”ın küresel çapta öncü bir rol üstlenecek bir “vishwa mitra” görevi gören bir “uygarlık devleti” olduğu fikri bunun bir örneği.

Ancak Hindistan için bu, kolay bir yolculuk değil…

Ana tema, mevcut dünyanın “aşırı öngörülemezliği” ve her şeyin – Jaishankar’ın “rutin” dediği şeyin – ticaret, turizm, bağlantı veya finansın “silahlaştırılmasının” yarattığı tehlikelerdir.

Jaishankar, Hindistan’ın rekabetçi ve istikrarsız bir dünyada yükselmesi gerektiğine inanıyor. Normalde yükselen güçler toplumlarının barış içinde gelişebilmesi için istikrardan hoşlanırlar. Hindistan’ın böyle bir lükse sahip olması pek mümkün değil çünkü 1990’lardan bu yana dünya düzeninde istikrarı sağlayan güçlerin çoğu ortadan kalktı.

Ekonomik tarafta, bir zamanlar dünyayı birbirine yakınlaştıran küreselleşmeye karşı tepkiler artıyor ve Jaishankar bunun yarattığı güvenlik açıklarından kaygı duyuyor. Bu nedenle kitap, ekonomi ve teknoloji konusunda “politik agnostisizm çağının… sona erdiğini” öne sürüyor; diğer hükümetler gibi Hindistan’ın da her alanda tetikte olması gerekiyor.

Jaishankar’ın çoktaraflılığın (multilateralism, herkesle çoktaraflılık) ve Üçüncü Dünya dayanışması gibi eski fikirlerin bu zorlukların üstesinden gelemeyeceği konusundaki ısrarı da dikkate değer; yalnızca ortaklıklar ile minitaraflılık ve çoktaraflılık (plurilateralism, benzer düşüncelere sahiplerle çoktaraflılık) etkili araçlardır.

Jaishankar dünyanın giderek artan bir “silahlanma” yaşadığına inanıyor.

Avustralya gibi istediklerini yapmayan ülkeleri cezalandırmak için dünyanın önde gelen ticaret gücü konumunu kullanan Çin’i düşünün. Ayrıca Amerika’nın Rusya’ya yaptırım uygulamak için finansal sistemleri kullandığını da düşünün. Bu, karşılıklı bağımlılığın size karşı kullanılabileceği bir dünyaya yol açacak. Ve bu, belirsiz ve değişken bir dünya.

Jaishankar ayrıca Amerika’nın göreceli düşüşünü de kaygı verici olarak görüyor. Çin boşluğu doldurmaya çalışıyor ama henüz Amerika’nın yeteneklerine sahip değil. Dolayısıyla rekabetçi güçlerin bir karışımı, nüfuzlarını genişletmeye ve daha fazla güç kazanmaya zorlayacak. Bu rekabetçi ortam ve istikrarsızlık Hindistan’ın yükselişini daha zor ve belirsiz hale getirecek ve Hintlerin buna hazırlıklı olması gerekecek.

Kitabın en dikkat çekici bir yönü de Jaishankar’ın, muhtemelen BJP ve Sangh Parivar içindekiler de dahil olmak üzere Batı karşıtı gündemleri açıkça reddetmesidir. Jaishankar’a göre Hindistan “köklerine ve kültürüne” sadık kalmalı, ancak mümkün olan her yerde Batı ile birlikte çalışmalıdır.

Hindistan’ın Batı’ya ihtiyacı var; Jaishankar bunu daha önce de söylemişti. Hintlerin Batı’nın “kötü adam” olduğu fikrinden vazgeçmesi gerekiyor. Batı karşıtı düşünce Hindistan dış politika çevrelerinde her zaman moda olmuştur. Ve Jaishankar, Hindistan ve Batı arasında farklılıkların var olduğunu inkar etmiyor. Ancak Japonya’nın 1890’lardaki yükselişinden günümüze kadar en hızlı yükselen Asya gücünün bunu Batı’nın desteğiyle yaptığına da dikkat çekiyor.

Batı, Hindistan’ın kendi ülke ekonomisini dönüştürmek için ihtiyaç duyduğu yatırımlar ve teknoloji için önemli bir kaynak. Dolayısıyla kitap, çok kutupluluğa “Batı karşıtı bir prizma” ile bakılmamasını tavsiye ediyor ve Batı’nın “hegemonyacılığından” şikayet ederken şunu savunuyor: “Hindistan Batılı olmayabilir ama Batı karşıtlığının pek bir faydası olmadığını anlamalı.”

Jaishankar, Çin ile ilgili bölümünde bu temaya geri dönüyor: “Batı’ya karşı birleşik bir cephe oluşturmak ve Asya’nın Asyalılar için olması gerektiğini öne sürmek, sömürgecilik sonrası dünyanın güvensizliğine hitap eden denenmiş ve test edilmiş taktiklerdir” ancak Hindistan “duygularıyla” hareket etmemeli, “gerçekçi” olmalı.

Anlatılar ve hikaye anlatımı önemli; Jaishankar, bir ülke hakkındaki anlatıların çoğunlukla o ülkenin konumunu belirlediğine dikkat çekiyor: Bir zamanlar Hindistan hakkındaki küresel anlatı büyük ölçüde Pakistan’la ya da tamamen Hint Okyanusu’nda yer alan bir güç olarak yaşadığı sorunlar etrafında yoğunlaşıyordu ki bu, Hindistan’ın rolünü kısıtladı.

Jaishankar, Hindistan’ın yükselen statüsüne uyum sağlayacak şekilde küresel imajını yeniden oluşturmasını istiyor. Hindistan etrafındaki konuşmayı kendi hedeflerini yansıtacak şekilde şekillendirmek istiyor. Hindistan’ın kendisini “demokrasinin annesi” olarak tanıtmasının ve “vasudhaiva kutumbakam” (dünya bir ailedir) gibi sloganlar kullanmasının nedeni budur.

Ve Dış Politika çok çok önemli; bu kitabın asıl amacı Hintlere dış politikaya bakış açılarını değiştirmeleri gerektiğini açıklamaktır.

Dış politika sıradan vatandaşlardan bağımsız bir şey değil, aksine onlar için doğrudan sonuçları var: Örneğin, Ukrayna’daki bir savaş Hindistan’da fiyatların yükselmesine neden olarak sıradan tüketicilere zarar verebilir veya Sudan’daki iç çatışmalar, tahliye edilmesi gereken Hint vatandaşlarının hayatlarını tehdit edebilir; öte yandan, Hindistan’ın Batı ile daha yakın bağları tüm Hintler için eğitim ve iş fırsatlarının kapısını açtı.

Dolayısıyla kitap, yükselen bir Hindistan’ın, ülkeyi büyük bir güç haline getirmeye istekli ve kararlı vatandaşlara ihtiyacı olacağı ve bu nedenle de Hintlerin dış politikaya daha fazla dikkat etmesi gerektiği mesajını veriyor ki bunu yapmak yalnızca fırsatların önünü açmakla kalmayacak, aynı zamanda onların daha geniş dünyadaki tehlikeler ve riskler hakkında bilgi sahibi olmalarını da sağlayacak.

Sonuçta Why Bharat Matters, “çağımızın her geçen gün daha da netleşen gerçeğini – Hindistan’ın Bharat olduğu için önemli olduğu gerçeğini – anlamak ve ciddi şekilde düşünmek için her Hint’in mutlaka okuması gereken bir kitap.”

Toparlıyorum:

Jaishankar’ın kitabı “uygar devlet” kavramını mevcut Hint politikasının temel taşı olarak kurmayı amaçlıyor. “Vishwamitra”yı ve “vasudhaiva kutumbakam”ı özel bir önemle tartışıyor.

İki önemli Hint destanı olan Ramayana ve Mahabharata gibi şiirlerin çağdaş Hint devlet yönetimi ve diplomasisinde “ortak bir korelasyona” sahip olduğunu iddia ediyor: Mahabharata’nın “realpolitik uygulamasına” ilham verdiği ve Ramayana’nın “kanuna dayalı yönetim sistemine” ilham verdiği görüşünde. Jaishankar, “Ram Rajya” (Hint mitolojisinde Lord Rama başkanlığındaki altın çağ) ve Ramayana’dan çeşitli sahneleri kitabında defalarca kullanıyor.

Önceki The India Way kitabında Jaishankar, Mahabharata’ya ve onun çok rekabetçi ve ihtilaflı bir dünya ile nasıl bağlantılı olduğuna dair bir bölüme yer veriyordu.

Hindistan’ın büyük güçler ve dünyayla olan bağlarını bağlamsallaştırmak için Ramayana’dan ilham alan Why Bharat Matters ise günümüzün jeopolitik zorlukları ile Ramayana’da yer alan kadim bilgelik arasında bir diyalektik sunuyor ve Hindistan’ın kültürel köklerini yeniden keşfetmesi ve kendi kendini tanımlayan gerçek bir güç haline gelmesi nedeniyle uluslar topluluğu içindeki hak ettiği yerini yeniden kazandığını savunuyor.

“Yaşam siyah ile beyaz arasında bir seçim değildir” diyor Jaishankar. Karmaşıklığın ortasında kararların tutarlılığı başarının temelidir. Hindistan ancak gerçek Hindistan haline geldiğinde bir güç haline gelebilir. Ve “India” ile “Bharat” arasındaki çatışmayı şu şekilde uzlaştırmaya çalışıyor: “Yeni Hindistan daha çok Hindistan’dır.”

Şöyle ekliyor: “Aslında ‘Yeni Hindistan’ kendi çıkarlarını tanımlayabilen, kendi konumunu netleştirebilen, kendi çözümlerini bulabilen, kendi imajını geliştirebilen bir Hindistan’dır. Kısacası burası Hindistan’dır, yani daha çok Hindistan.”

GÖRÜŞ

Miçotakis’in Hindistan ziyareti: ‘Özel Stratejik Ortaklığa’ adım adım

Yayınlanma

Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin Yunanistan’a yaptığı resmi ziyaretin üzerinden yalnızca altı ay geçti ve şimdi Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, 21 ve 22 Şubat tarihleri arasında Yeni Delhi’ye iki günlük bir resmi ziyaret ile karşılık veriyor. Yunanistan başbakanının bu ziyareti, Yunan ve Hint liderliğinin, iki ülke arasında, Hindistan’ın şu anda Avrupa’da yalnızca Fransa ve Almanya ile sürdürdüğü türden “özel bir stratejik ortaklığı” adım adım başlatmayı tercih ettiğini doğrulayacak nitelikte gibi görünüyor.

Miçotakis’in ayrıca 21-23 Şubat tarihleri arasında Yeni Delhi’de düzenlenecek olan Hindistan’ın önde gelen dış politika forumu Raisina Diyaloğu’nun baş konuğu ve açılış konuşmacısı olması bekleniyor. Bununla beraber, Miçotakis’in Atina’ya dönmeden önce Mumbai’yi ziyaret etmesi de plan dahilinde. Ayrıca, Miçotakis’in ziyareti sırasında, Ekonomi Diplomasisinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Kostas Frangoyannis ile Dışişleri Bakanlığının Uluslararası Ekonomik İlişkiler Genel Sekreteri Maira Myrogianni liderliğindeki bir Yunan iş heyetinin, Yeni Delhi, Mumbai ve Bangalore’daki Hint işletmelerine Yunanistan fırsatlarını sergileyecek paralel bir ziyareti de olacak.

Yunanistan’ın Hindistan’a son başbakanlık ziyaretinin 2008 yılında gerçekleştiği dikkate alınırsa, Miçotakis’in bu ziyareti Yunanistan’dan Hindistan’a 15 yıl aradan sonra ilk ikili devlet başkanı veya hükümet düzeyinde ziyaret anlamına geliyor. Yunanistan başbakanının bu ziyareti, her iki ülkenin de Narendra Modi’nin -bir Hindistan başbakanı tarafından kırk yıldır yapılan ilk ziyaret niteliği taşıyan- geçtiğimiz ağustos ayında Yunanistan’a yaptığı önemli ziyaretin yarattığı ivmeyi artırarak bağlarını daha da güçlendirmeye çalıştığı bir dönemde gerçekleşiyor.

Hindistan ve Yunanistan’ın ilişkilerini “stratejik ortaklık” düzeyine yükselttiği Modi’nin ziyaretine ilişkin Miçotakis Hint medyası için yazdığı makalede bu ziyareti ve iki ülke ilişkilerini “2.500 yıllık yeni bir ilişki” olarak tanımlamış ve şunları söylemişti: “Stratejik ortaklığımızı başlatmak üzere Başbakan Modi’yi Yunanistan’a davet ederken 2.500 yılı aşkın etkileşim ve değişimin ardından Yunanistan-Hindistan ilişkilerinde en iyinin henüz gelmediğine olan inancımı sürdürüyorum… Üç kıtanın kavşağında bulunan ve AB ve NATO üyesi olan Yunanistan, Hindistan’ın Avrupa’ya açılan kapısı olmak için mükemmel bir konumdadır.”

Yeni Delhi, Yunan limanlarında varlık ve daha geniş bir savunma ortaklığı arayışında olduğundan, Yunanistan’ı Akdeniz bölgesine ulaşmakta önemli bir dayanak noktası olarak görüyor. Bu açıdan Yunanistan, Avrupa’daki Hindistan Orta Doğu Avrupa Ekonomik Koridoru’nun (IMEC) ilk uğrak noktası olabilir. Yunanistan’ın Pire Limanı’nın stratejik önemi, IMEC’te kilit bir merkez olarak hizmet etme, ticareti ve bağlantıyı geliştirme potansiyeli ile ön planda tutuluyor.

Yunanistan başbakanının bu ziyareti aynı zamanda IMEC projesinin gelişimi ve Hint Okyanusu’nu Akdeniz’e bağlayan ekonomik koridorun oluşturulmasına ilişkin siyasi, yapısal ve pratik yönlerin daha fazla tartışılmasına da olanak tanıyacak. Başbakan Modi daha geçen hafta 7. ziyareti için Birleşik Arap Emirlikleri’ndeydi ve burada IMEC ile ilgili bir Çerçeve Anlaşması imzalandı ve ayrıca liman geliştirme ve enerji transitine yönelik özel projeler de imzalananlar arasındaydı.

Yeni Delhi, devam eden İsrail-Hamas savaşı nedeni ile bazı aksaklıklara ve bunun sonucunda Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki yakınlaşmanın frenlenmesine karşın Birleşik Arap Emirlikleri ve Yunanistan dahil diğer ortakları ile bu yaşamsal bağlantı koridorunu ciddi şekilde sürdürme çabasında. Ayrıca, koridorun Yunanistan üzerinden Avrupa’ya bağlanacağı ve burayı Batı ve Doğu Avrupa’ya yönelik Hint ürünleri için önemli bir ticari kanal ve giriş noktası haline getireceği göz önüne alındığında, bu proje doğrudan Yunanistan’ı da ilgilendiriyor.

Hindistan Dışişleri Bakanlığı, Hindistan ile Yunanistan arasındaki ilişkinin ortak kültürel değerlere, ekonomik büyümeyi teşvik etme kararlılığına, güvenlik ve savunma ile denizcilik alanlarında işbirliğine dayandığını ve bölgesel ve küresel konularda uyum ile karakterize edildiğini ifade ediyor. Yeni Delhi ve Atina arasındaki ikili ilişkiler bugün her zamankinden daha güçlü. Modi’nin 40 yıl önce Eylül 1983’te Başbakan Indira Gandhi’nin ziyaretinden bu yana ilk olan Ağustos 2023’teki Yunanistan ziyareti, gelişen ilişkide önemli bir dönüm noktası etkisi yaratmıştı. Ziyaret sırasında Modi’ye Yunanistan Cumhurbaşkanı Katerina Sakellaropoulou tarafından “Büyük Şeref Nişanı” verildi ki Modi bu onuru alan ilk yabancı hükümet başkanı.

Özellikle iki ülke arasındaki askeri işbirliğinde kayda değer bir yükseliş yaşanıyor. Bu arada, burada Hindistan’ın Mayıs 1998’deki nükleer denemelerinin ardından çoğu Batılı ülke Hindistan’a karşı yaptırımlar üzerinde düşünürken Yunanistan Savunma Bakanı’nın Aralık 1998’de Hindistan’ı ziyaret ettiği (testlerden sonra Hindistan’ı ziyaret eden bir NATO ülkesinden ilk Savunma Bakanı) ve Savunma İşbirliğine ilişkin bir Mutabakat Zaptı imzaladığı anımsanabilir.

İki ülkenin hava kuvvetleri birkaç yıldır ortak tatbikatlara katılıyor. 24 Nisan – 4 Mayıs 2023 tarihleri arasında Hindistan Hava Kuvvetleri’nin, Yunan Hava Kuvvetleri’nin ev sahipliği yaptığı INIOCHOS-23 çokuluslu hava tatbikatına aktif katılımı, savunma yeteneklerinde büyüyen ortaklığın bir sembolü olarak görülüyor. Ayrıca, 27-29 Temmuz 2023 tarihleri arasında Hindistan Donanması’nın Kalküta sınıfı muhrip gemisi INS Chennai’nin Girit’teki Souda Körfezi ziyareti sırasında Yunan Donanma Gemisi Nikiforos Fokas ile bir Geçiş Tatbikatı gerçekleştirmesi, iki ülkenin denizcilik işbirliğini güçlendirmesinde önemli bir hamle olmuştu. Bu arada, Kasım 2022’nin başlarında Yunanistan ile Mısır arasında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri ve Suudi Arabistan’ın da katıldığı Medusa-12 askeri tatbikatlarına Hindistan da gözlemci olarak katılmıştı.

Daha da önemlisi, Yeni Delhi ile Atina arasındaki “diplomatik dostluk” askeri manevraların ötesine uzanıyor ve her iki ülke de temel uluslararası konularda “ortak bir zemin” buluyor. Örneğin, Hindistan ve Yunanistan, Keşmir ve Kıbrıs gibi konularda karşılıklı destek konusunda sürekli olarak aynı çizgide hareket ediyor. Yeni Delhi’nin Kıbrıs konusunda Yunanistan’ı “kararlı bir şekilde” desteklediğini, Atina’nın ise tarihsel olarak Keşmir meselesinde Hindistan’ın tutumunu desteklediğini belirtmekte yarar var. Atina ayrıca Yeni Delhi’nin genişletilmiş Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kalıcı bir sandalyeye sahip olma teklifini de destekliyor ve bu da uluslararası forumlarda Hindistan’a verdikleri desteğin önemli bir göstergesi olarak kabul görüyor.

Ekonomik işbirliği kapsamında, ikili ticaret 2022’de rekor bir rakamla 1,32 milyar euroyu gördü ve iki ülke bu rakamı 2030 yılına kadar ikiye katlamanın çalışmalarını yürütüyor. Burada Hint işletmeler Yunanistan’ı Avrupa’ya açılan önemli bir kapı olarak görmeye başlıyor. Bu bağlamda, önde gelen bir Hint şirketi olan GMR’nin, Yunan Şirketi Terna ile birlikte Yunanistan’ın ikinci büyük havalimanı olan Girit’teki Kastelli’nin inşaatında yer aldığını anımsamakta yarar var. Yunan işletmeleri ise hâlihazırda Hindistan’da gıda, ilaç malzemeleri ve nakliye gibi çeşitli alanlardaki fırsatları araştırıyor.

Yunanistan’daki sayıları 13 bin ile 14 bin arasında değişen Hint topluluğu, iki ülke arasında yaşamsal bir köprü görevi görüyor ve insanlararası bağlantıları güçlendiriyor. Modi’nin geçen yılki Atina ziyaretinden yola çıkarak, Miçotakis’in bu ziyaretinde vasıflı göçü kolaylaştırmak için “Hareketlilik ve Göç Ortaklığı Anlaşması”nın imzalanması söz konusu olabilir. Ayrıca, turizm sektöründeki “büyük fırsatların” değerlendirilmesinin yanı sıra ilaç ve teknoloji sektörlerindeki ekonomik işbirliğinin artırılması amacıyla Yunanistan ile Hindistan arasında “doğrudan uçuşlar” kurmak için de çalışmaların yoğunlaşması masada olacaktır.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Seçimle geçim arasındaki “link”

Yayınlanma

Yazar

Seçim ekonomileri genel itibariyle yapılan harcamalar ve popülist vaatler nedeniyle ekonomide genişlemeci bir etki yapar. Aslında bunu Haziran 2023’teki genel seçimlerde ziyadesiyle tecrübe ettik. Hızlıca geçilen sıkı para politikasına, politika faizinin yüzde 36,5 düzeyinde arttırılmasına karşın halen yüksek enflasyon ve canlı bir iç taleple karşı karşıyaysak emin olunuz bunda en az para politikasının gecikmeli etkisi kadar bir önceki genel seçimlerin ve dahası o zaman tercih edilen ekonomik modelin genişlemeci etkilerinin (artan servet etkisi)  payı da vardır.

Önümüzde artık sadece bir yerel seçim var ve normal koşullar altında bu seçimin ekonomiye doğrudan bir yansımasının olmaması beklenir ancak bu seçimlerin de ekonomi üzerinde ciddi etkileri olabileceğine dair görüşler şimdiden magazin boyutuna ulaşmış durumda.

Yabancı, Türk lirası varlıklara yatırım için yerel seçim sonrasını mı bekliyor?

Genel seçimlerden hemen sonrasında yeni bir ekonomi kabinesi eşliğinde konvansiyonel (ortodoks) politikalara dönüş sağlanmasına karşın özellikle dış basın ve yabancı yatırım kurumlarının kritiklerinde yabancı portföy yatırımları için yerel seçimlerin beklenmesi noktası öne çıkmıştı. Bu görüşün merkez bankası başkanının değişimi sonrası gösterilen başarılı iletişim sonrası bir miktar tavsamış olduğuna şahit olmakla beraber, yine de borsa başta olmak üzere Türk lirası varlıklara kayda değer bir yabancı girişi olmamasından halen var olduğunu söyleyebilirim. TCMB haftalık menkul kıymet istatistiklerine göre son 5 haftada yabancılar net 535,2 milyon dolarlık hisse senedi ve 332,4 milyon dolarlık DİBS (devlet iç borçlanma senedi) alımı gerçekleştirmiş. Son gelen cari denge verisine göre 2023 yılının tamamında 45,2 milyar dolarlık bir açığımız var ve bu yılın tamamı içinse 30-35 milyar dolar bandında bir açığın oluşması bekleniyor. Aralık 2023 itibariyle kısa vadeli dış borç tutarımız 226,6 milyar dolar. Her ne kadar kısa vadeli dış borç tutarının önemli bir bölümü extension (vade yenileme-temdit) edilecek olsa da ülkemizin döviz ihtiyacının kabaca bu yıl 260 milyar dolar civarında olduğu söylenebilir.

Seçim yaklaşıkça içerideki haber akışında felaket senaryolarının dozu artmaya başladı!

Aslında yeni ekonomi kabinesi göreve başlar başlamaz içerideki yorumcular da yabancı yatırımcının kaygılarına benzer bir genel tutum sergilemiş ve daha çok mevcut ekonomi yönetiminin devamlılığı konusunda bir takım kaygılar paylaşmıştı. Ancak ekonomi yönetiminin hükümetten tam destek alması ve şimdiye değin koordineli bir biçimde yol alması, kaygıların istikametini bu defa da politikanın dozundaki olası artışa yoğunlaştırmış durumda. Gün geçmiyor ki seçimlerden sonra kur şu kadar olacak, iflaslar artacak, yüksek vergiler gelecek bağlamında adeta felaket senaryosu tarzında yorumlar yapılmasın. Haliyle zaten çok yüksek enflasyondan önemli ölçüde refah kaybına uğramış olan sabit gelirli vatandaş, bu defa da enflasyondan kurtulmak için katlanılacak maliyetin yine kendi sırtına binmesinden endişe duyuyor!

Peki seçimle geçim arasındaki link nasıl tasarlanabilir? Olasılıkları değerlendirelim;

Meşhur soru: Yüksek bir kur artışı hatta devalüasyon olur mu?

Dolar kuru zaten Haziran 2023’den bu yana yüzde 48, bir yıl içinde ise yüzde 64 artış kaydetmiş durumda.  Oysa Aralık 2022’den Haziran 2023’e kadarki altı aylık süreçte sadece yüzde 12 düzeyinde bir artış gerçekleştirmişti. Dolayısıyla konvansiyonel politikaya geçilmekle beraber, kurdaki kontrol de büyük ölçüde azaldı denilebilir. Bu durumu destekleyen en önemli araçsa sıkı para politikası. Yüzde 8,5’dan 45’lere hatta bileşiğinde yüzde 56,5’a kadar gelmiş bir faiz var. Eğer merkez bankasının parasal aktarım mekanizması gerektiği biçimde çalışıyor olsaydı en başından bu yana kur üzerinde de önemli bir baskı oluşturacaktı. Gelinen aşamada ihracatçıların kur artışı beklentisine henüz enflasyonda düşüş başlamadan bir cevap verileceğini düşünmüyorum. Zira kur artışının enflasyona geçişkenliği sarmal haline gelmiştir. Özetle bir miktar kur artışı beklemekle beraber bunun makul ve küçük oranlarda olacağını ve bu bakımdan liranın cazibesini sarsamayacağını tahmin ediyorum. (TCMB piyasa katılımcıları anketi yıl sonu dolar kuru beklentisi 40 lira)

Kritik soru: Firmalar batar, yüksek işsizlik görülür mü?

Ekonomi, sosyal bir bilim olduğundan uygulanan politikalara da doğru ya da yanlış yerine tercih demekte fayda vardır. 2018 yılından bu yana uygulanan ekonomi politikalarının önemli bir sac ayağı da reel kesimi kredi ve teşviklerle besleyerek, büyümenin yolunun açılması ve artan istihdamı beslemek olmuştur. Ancak son iki buçuk yılda uygulanan noliberalizm dışı politikalar hem küresel/yerel ölçekte büyük eleştiriler alıp, hem de Rusya Ukrayna Savaşı’nın yarattığı ve öncesindeki tedarik zinciri daralmasının beslediği, arz kaynaklı krizlere denk gelince cari açığın ve enflasyonun çok artmasını beraberinde getirerek, hormonlu ve sürdürülebilir olmayan bir büyüme kompozisyonun oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Seçimlerden sonra ortaya konulan sıkı para politikasıyla bu durumu düzeltmek ise zaman aldığı kadar zorlu da olacaktır. En çok da yıllarca ucuz ve bol dış kaynak kullanmaya alışmış reel kesim için

Kaynaklarını etkin kullanan firmalar ayakta kalacak

Bu defa uygulanan sıkı para politikasının 2002 yılından itibaren uygulanan IMF programından en belirgin farkı seçici kredi uygulaması olarak görülebilir. Amaç katma değerli üretim ve ihracat ile  verimlilik artışının sağlanabilmesi için gerekli teknolojik ve yapısal dönüşümü mümkün kılan yatırımın özendirilmesi. Bu bağlamda gerek Eximbank gerekse de YTAK gibi teşvik ürünleriyle reel kesim destekleniyor. Ancak düşük teknolojili ve emek yoğun üretim/ticaret yapan ve bu faaliyetini de yüksek oranda kısa vadeli banka kredileriyle fonlayan firmalar yüksek faiz & enflasyon ortamından ne yazık ki en olumsuz biçimde etkilenecektir. Bu firmaların özellikle dezenflasyon süreci boyunca bir miktar kan kaybetme olasılığına karşılık mevcutu korumaya odaklanmaları ve gerekli olmayan harcamalardan kaçınmaları önemlidir.

Devlet bu noktada istihdamı korumaya yönelik vergi desteklerini genişletebilir ancak yüksek karlı, bol paralı günlere bazı sektörlerimiz açısından ara verileceği ve belki de artık ileriye yönelik verimlilik hesapları yapmanın zamanı olduğu bilinmelidir.

Korkutan sorular:

Yerel seçimlerden sonra uygulanacağı konusunda endişe veren konulara devam edecek olursam; bunlardan ilki yeni vergilerin gündemde olacağıdır. Enflasyonla mücadele sadece para politikasıyla başarılması güç bir konudur. Aynı zamanda maliye ve gelirler politikalarının da eşlik etmesi halinde ekonomide bütüncül bir sonuç alınabilir. 6 Şubat’ta yaşanan deprem felaketi ve seçim ekonomisi bütçede öngörülmeyen ölçüde açığın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu nedenle kamunun harcamaları kısması ve gelirleri arttırması elzem hale geldi.

Harcamaların önemli bölümü deprem kaynaklıyken, diğer giderlere ilişkin olarak ise detaylı bir kompozisyon mevcut olmadığından ne tür önlemler alınabileceği de açık değil.

Seçim harcamaları

Siyasi partiler; aidat ve bağışlar başta olmak üzere kendilerine ait gayrimenkul gibi varlıklardan elde ettikleri gelirleri kullanmanın yanı sıra ülkemizde 1965 yılından bu yana hazine yardımı da almaktadır.

Günümüzde belli ülkelerde partilere yapılan bağışların şeffaflığı söz konusuyken, bizde değildir. İki önemli seçimin olduğu 2023 ve 2024 yıllarında barajı aşarak hazine yardımı almaya hak kazanan partilerin gelir dağılımı aşağıdaki gibidir. 2023 yılında toplamda 4,9 milyar lira hazine yardımı alınmışken, bu yıl bu tutar 6,7 milyar liraya yükselmiştir.

İlave vergi gelir mi?

Maliyenin gelir tarafının en önemli kalemi hiç kuşkusuz vergilerden oluşmaktadır. Ülkemizde toplanan vergilerin ağırlıklı bölümü dolaylı vergilerden oluşmakta olup, katma değer ve özel tüketim vergileri olarak bildiğimiz bu vergiler, hem enflasyonist olmaları hem de tüm gelir gruplarına eşit olarak uygulanmaları sebebiyle de hakkaniyetsiz bir yapıdadır.

Dolayısıyla seçimden sonra vergi artışlarına gidilecekse bunun dolaylı yerine doğrudan gelir ve servet üzerinden alınması mantıklı olacaktır. Bu süreçte ekstra gayrimenkuller, kripto para ve Türk lirası fonlardan muaf tutulan ve 30 Nisan’da muafiyet süresi dolacak stopajlar akla gelmektedir.

Kredi kartı harcamaları nasıl bu kadar önemli hale geldi?

Diğer bir hassas unsuru son günlerde çokça tartışılan kredi kartları oluşturmaktadır. Bu konuda gerek Bankalar Birliği Başkanı Sn. Çakar’ın gerekse de İş Bankası Genel Müdürü Sn. Aran’ın açıklamaları ve iş insanlarının çeşitli yorumlarıyla görüşlerin karmaşık olduğu görülüyor.

Türkiye’de hane halkı borçluluğu OECD verilerine göre sanıldığının aksine düşüktür. Bunun en belirgin nedenlerinden biri de aslında ülkemizde tasarruf ve yatırım alışkanlıklarının yıllar içerisinde ekonomik krizler neticesinde oluşmuş kodlarla daha ziyade toprak ve yastık altı biçiminde şekillenmiş olmasındadır.

Davranışsal iktisat açısından bakılacak olursa; Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren uygulanan ekonomi politikaları (düşük kur, yüksek faiz ve küreselde bol para dönemi) tasarrufları gerektiği kadar verimli alanlarda üretime yönlendirememiştir. Bunun yerine neoliberal iktisat akımının gelişmekte olan ülkelere dikte ettiği biçimde ithalat ve hane halkı tüketimi ön plana çıkarılmıştır.

İşte bu noktada bankalar kişilere gelirlerine bakılmaksızın çok yüksek ve ucuz kredi kartı limitleri tahsis etmiş. Hane halkı da bu kredi kartlarını gelirini ilave bir bonusmuş gibi kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir.

Ancak son yıllardaki çok yüksek enflasyon ortamı belli kesimlerde önemli düzeyde servet artışı sağlarken, belli kesimlerde ise önemli düzeyde refah kaybına neden oldu. Dar gelirli kesimin önemli bölümünü de bu kartlarla yaşamaya adeta mecbur kıldı. Şimdi iç tüketimi düşürmek adına bu limitlere kısıt getirilmesi sosyal sorunlara yol açabilir. O nedenle bu konuda belli limit ve harcama tipleri göz önüne alınarak hassas davranılması gerektiğini düşünürüm.

Sözün özü ekonomiye doğrudan bir etkisi olmayacak yerel seçimlerin bile ekonomik açıdan ciddi kaygılar yarattığı şu zor günlerde umarım ki seçim sonrası ağır fatura yine dar gelirli vatandaşa çıkarılmaz. Yüksek enflasyondan çıkmak fedakarlık gerektirir ancak toplumun tüm paydaşlarıyla birlikte paylaşılan mücadelenin başarısı da daha anlamlı olacaktır.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Mısır ile yeni dönem: Taşlar yerine oturuyor

Yayınlanma

Yazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 14 Şubat günü Kahire’ye giderek Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah El Sisi ile görüşmesi milat olarak tarihe geçecektir. Türkiye’nin on yılı aşkın bir süre İhvan (İhvanül Müslimin – Müslüman Kardeşler Örgütü/Hareketi) çizgisinde görülerek eleştirilen, ulusal çıkarlarla uyumlu olmayan dış politikadan uzaklaşarak pragmatik bir çizgiye geldiğinin önemli bir başlangıcı olarak anılacaktır. Özellikle 2013 yılından itibaren yaklaşık sekiz ila dokuz yıl El Sisi yönetimine şiddetle karşı çıkıp Mısır liderini devirmek amacıyla hedef tahtasına oturttuğu politikasından vazgeçip milli menfaatleri ön planda tutan doğru bir noktaya geldiğinin en belirgin göstergesi şeklinde hatırlanacaktır.

Mısır Lideri El-Sisi’nin havaalanına eşiyle birlikte giderek Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşini bizzat orada karşılaması, kortej eşliğinde devlet başkanlığı sarayına gidilmesi ve Mısır medyasında geziye verilen olağanüstü önem Kahire tarafı açısından da bu ziyaret ve görüşmelerin bir milat olduğuna işaret ediyor. Aslında meseleyi çok basite indirgeyecek olursak, Erdoğan’ın Kahire ziyareti El Sisi açısından İhvan hareketine karşı sürdürdüğü mücadele açısından tam bir zafer sayılabilir.

Arap Baharı olaylarının ardından patlak veren gösterilerle Hüsnü Mübarek yönetiminin devrilmesi (2011) ve İhvan hareketinin adayı Mursi’nin yüzde elli birlik (%51) bir katılımla yapılan seçimlerde oyların yüzde elli birlik kısmını alarak devlet başkanlığına seçilmesi ve 2013 yılında El Sisi liderliğindeki askeri müdahale ile önce iktidardan uzaklaştırılıp sonra da hapishanede hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zincirinde Türkiye-Mısır ilişkileri yakın tarihte hiç görülmediği ölçüde bozulmuştu. Türkiye’de iktidar Mısır liderine karşı yoğun bir eleştiri yağmuru başlatmış, hükümete yakın medya adeta her gün Mısır yönetimini ve liderini ağır ifadelerle eleştirmiş ve El Sisi kötüleri ve kötülüğü tanımlamak için kullanılan bir yaftaya dönüştürülmüştü. Onlarca yıldır çok ciddi sorunlar yaşadığımız ve hatta 1974 yılında dolaylı olarak savaştığımız Yunanistan ve liderlerine bile gösterilmeyen bu tepki ve izlenen politikalar Kahire yönetimini Atina’nın tabii müttefiki haline getirmişti. Dolayısıyla, İhvan hareketini demokrasi adına ciddi ölçüde destekleyen Erdoğan’ın Kahire’ye giderek El Sisi ile yakın ve samimi fotoğraf karelerinde yer alması Mısır yönetimi açısından İhvan hareketine karşı verdikleri mücadeledeki başarının zirve noktası olarak görülüyor olabilir.

İLERİYE BAKMAK ÖNEMLİ

Türkiye’nin İhvan merkezli dış politikası o yıllarda neredeyse bütün Orta Doğu ülkeleri ile arasını sanki bir daha düzelmeyecekmişçesine bozmuştu. İsrail ile ikili ilişkilerde Arap Baharı öncesinde (2009) başlayan kötüye gidiş durdurulamadığı gibi Mavi Marmara olayı ile daha da derinleşmiş ve Netanyahu’nun tekrar başbakan olmasıyla iyice bozulmuştu. Böylece Doğu Akdeniz’in iki kritik ülkesiyle adeta düşman haline gelerek bunları Atina’ya müttefik olarak hediye etmemiz yetmiyormuş gibi, Azerbaycan ile yürüttüğümüz kardeşçe ilişkilere benzer derecede yakın dostluk içerisinde olduğumuz Suriye yönetimini devirme amaçlı Batı politikalarının tam bir parçası olunca (2011) dış politikamız tümüyle rotadan çıkıvermişti. Suriye hükümetini devirme işine birlikte giriştiğimiz Suudi Arabistan, BAE ve hatta Amerika ile Batı bu işten vazgeçtiği halde bizim Beşar Esat’ı devirmeden bu işten vazgeçmemek şeklinde özetlenebilecek yanlış politikamız bu defa da Suudiler ve BAE ile ilişkilerimizi şiddetle gerginleştirmiş ve hatta 2015 yılında yine Suriye konusunda tam karşımızda yer alan Rusya’nın savaş uçağını düşürmeyi bile göze alacak kadar radikalleşmişti.

On yılı aşkın bir süre izlenen ve Orta Doğu’nun en önemli devletlerinin aleyhimize askeri ittifaklar oluşturmaya başladıkları bu politikanın sürdürülemez olduğu açıktı ki, bu konuyu sürekli olarak dile getiren ve yazan birisi olarak, tespitlerimin ve önerilerimin doğru çıktığını görmekten dolayı fevkalade memnunum. Örneğin Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne karşı yürüttüğümüz mücadelede Mısır ve İsrail sadece politik olarak Atina’nın yanında durmakla kalmamış, 2000 yılının sonlarına doğru Yunanistan’ın Girit Adası civarında yapılan askeri tatbikata bu iki Doğu Akdeniz devletinin yanı sıra Suudi Arabistan ve BAE de uzun menzilli F15 uçaklarıyla katılarak adeta Ankara’ya göz dağı vermek istemişlerdi. Kısacası dış politikamız kendi hatalarımız yüzünden tam bir çıkmaza sürüklenmişti.

Yanlış politikalarımız sonucu 2020 yılında birbiri ardına Rusya ile İdlib’de ve Mısır ile Libya’da yaşadığımız diplomatik/askeri krizlerin ardından dış politikanın ulusal çıkar esaslı gözden geçirilmesi bir mecburiyet halini almıştı. O süreç Suudi Arabistan ve BAE ile yumuşama adımlarını beraberinde getirirken Mısır ile de ilk siyasi diyaloğun başlamasını sağlamış ve hatta İsrail ile de ikili münasebetlerin toparlanmasına fırsat vermişti. Önce BAE, İsrail ve ardından Suudi Arabistan ile başlatılan normalleşme adımları hızlı sonuçlar vererek bu devletlerle yakın ilişkiler kurulurken, İsrail ile de Netanyahu’nun başbakanlıktan bir süre uzaklaşmış olmasından da faydalanılarak Ankara-Tel Aviv hattı hızla onarılmıştı. Hatta Netanyahu’nun tekrar başbakan olmasına rağmen Türkiye-İsrail ilişkileri ilerleme göstermiş ve iki lider New York’ta Türk Evi’nde görüşerek ikili ilişkilerin ulusal çıkar odaklı geliştirilmesine verdikleri önemi göstermişlerdi. Gazze faciası bu ikili ilişkilere şimdilik gölge düşürmüş gibi görünse de olayların yatışması halinde Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden toparlanması ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

MISIR İLE YENİ DÖNEM NASIL İLERLEMELİ

Mısır ile bugün yaşanan normalleşme sürecini bu çerçevede ele almak gerekir. Türkiye’nin ideolojik içerikli dış politikasının en önemli tarafını oluşturan Mısır yönetimi karşıtlığı politikasından vazgeçmesi Ankara-Atina eksenini güçlendirirken Kahire-Atina hattının yapaylığını zamanla daha belirgin olarak ortaya koyacaktır. Türkiye ile Yunanistan arasındaki güç mücadelesinde eskiden Mısır ve İsrail tarafsız kalarak Ankara’ya destek vermiş olurlardı. Şimdi öncelikle Mısır’ı bu çizgiye tekrar getirmek gerekecektir ki, Türkiye ile ulusal çıkar esaslı yakın ve dostane ilişkiler kuracak olan bir Mısır’ın Yunanistan ile Türkiye’ye karşı askeri ittifak içerisinde olması zaten beklenemez. Ticari ve diplomatik ilişkiler içerisinde olmalarının bizim açımızdan çok fazla bir önemi olmayabilir ki, onların da sınırlı kalacağına şüphe olamasa gerektir.

Mısır ile ekonomik ve ticari alanda yürüteceğimiz kapsamlı ilişkilere ilaveten özellikle bölgesel barış ve istikrar açısından işbirliği yapabileceğimiz pek çok proje olduğu açıktır. Şimdilerde çok öne çıkan Gazze faciası ve Filistin sorununda Mısır’ın diğer Arap ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE ve vd.) ile birlikte önce kalıcı bir ateşkes ve ardından da tam bağımsız Filistin Devleti politikalarına destek olmamız çıkarlarımıza uygun olabilir. Bu konuda belirlenecek politikanın ve varılacak nihai uzlaşmaların Türkiye tarafından şekillendirilmesinden ziyade Mısır ve diğer Arap ülkelerinin himayesinde/mimarisinde belirlenecek politikaların Ankara tarafından desteklenmesi ve soğuk bir barışa ulaşılabilmesi halinde bunun içeriğinin yapıcı/pozitif unsurlarla doldurulması Ankara’nın çıkarlarına daha uygun görünüyor.

Öte yandan Mısır ile özellikle Libya’ya barış ve istikrar getirme konusunda da işbirliği yapılabilir ki, bu konu Türkiye’nin çıkarları açısından çok daha önemli olabilir. Başkentte faaliyet gösteren ve uluslararası kabul gören Trablus hükümeti ve Doğu Libya’da Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi arasındaki iktidar mücadelesinin iki rakip sponsoru olarak hareket etmek yerine Türkiye ve Mısır bu grupları uzlaştırmaya çalışarak Kuzey Afrika’nın bu önemli ülkesine barış ve istikrar getirmeye önemli katkılarda bulunabilirler. Türkiye’nin daha önce Rusya ve İran’la birlikte Suriye’ye barış getirmek amacıyla kurduğu Astana Platformu modeli bu defa da Kahire Platformu şeklinde düşünülebilir ki, böyle bir girişim Ankara-Kahire ilişkilerinde güven unsurunu öne çıkarabilir.

Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’nin katılacağı bu Platforma Libya petrolünün en büyük tüketicisi İtalya ve hatta Kaddafi zamanında bu ülkeyle önemli bağlantılar kurmuş olan Rusya da davet edilebilir. Fransa ve İngiltere’nin başını çektiği ve Amerika’nın da NATO ile birlikte katılarak istikrarsızlaştırdıkları Libya’nın 2011 öncesi yıllarda Afrika kıtasında kişi başına düşen en yüksek milli gelire sahip olduğunu, demokratikleştirildikten sonra Afrika içlerinden gelip Avrupa’ya geçmeye çalışan illegal göçmenlerin açık hava köle pazarlarında alınıp satıldığı bir ülke haline dönüştürüldüğünü unutmamak gerekiyor. Libya’nın istikrarı bizim bu devletle yaptığımız münhasır ekonomik bölge anlaşmasının da bölgesel kabul görür hale gelmesine ciddi katkılarda bulunması ve Yunanistan’ın tezlerini zora sokması kuvvetle muhtemeldir.

Kısacası Mısır ile yağacağımız epeyce iş ve elde edeceğimiz karşılıklı ortak çıkar var ama iç işlerine karışmamaya itina gösterilmesi, bizim de destek vereceğimiz Filistin devleti konusunda önceliğin/liderliğin çoğu zaman Mısır’da olması ön kabulüyle hareket edilmesi, başta Libya meselesi olmak üzere ulusal çıkarlara öncelik verilmesi ve gerek Mısır gerekse bölgedeki alt yapı projelerinden pay almaya odaklanan bir politikada sebat gösterilmesi elzem görünüyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English