Bizi Takip Edin

Görüş

Lenin ve milli mesele

Avatar photo

Yayınlanma

Her altüst oluş döneminin tarihinde belli kişilikler öne çıkar; ama pek az insan vardır ki ölümünden çok uzun yıllar sonra bile sadece bir halkın, bir ülkenin, bir bölgenin değil bütün bir dünyanın tarihine damgasını vurmuş olsun. Lenin böylelerindendir. 20’nci yüzyıl siyasi tarihi Leninsiz yazılamaz; çünkü Lenin, sadece sosyalizmi elle tutulur bir hakikat haline getirmekle kalmamış, aynı zamanda yerkürenin her bir yanında antiemperyalist mücadelelere bayrak olmuştur.

Öldü, ama yaşamaya devam ediyor.

Bu, 100’üncü ölüm yıldönümünde Lenin anısına gecikmiş bir yazı.

SOMUT DURUMUN SOMUT ANALİZİ

“Marksizmin yaşayan ruhu somut durumun somut analizidir,” demişti Lenin. (41/136) Aynı şey onun için de geçerlidir. Somut durum her zaman değişkendir, ama her tarihi dönemde ona istikametini kazandıran bir takım ana halkalar vardır. Milli mesele etrafında koparılan fırtınaya Lenin’in alet edilmesi ve ayrılma hakkını kutsal kabul edenlerin bunu Lenin’e dayandırması, bana her zaman anlaşılmaz gelmiştir; çünkü bütün bunlar ana halkayı: emperyalizmi (eğer bilinçli olarak gizleme değilse) gözden kaçırma anlamı taşıyor.

Lenin daha 1916’da, yerküredeki ülkeleri emperyalizm çağında kendi kaderini tayin hakkı açısından üç gruba ayırıyordu. Bu görüşünü ölene kadar koruyacak, Komünist Enternasyonal II’nci Kongresi’nde (1920) ise dünya komünist hareketinin taktiğinin nesnel temeli haline getirecektir.

Birinci grupta Batı Avrupa ülkeleri ve ABD vardır. “Burjuva-ilerici milli hareketler burada çoktan sona ermiştir.” Bu ülkelerde proletaryanın görevi sömürgelerin ve ülke içindeki ezilen milletlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmak ve büyük millet şovenizmiyle mücadele etmek olmalıdır.

İkinci grup ülkeler Avusturya, Balkanlar ve “özellikle” Rusya’dır. “20’nci yüzyıl buralarda burjuva-demokratik milli hareketleri hususen geliştirdi ve milli mücadeleyi keskinleştirdi.” Demek ki bu ülkelerde temel görev burjuva-demokratik dönüşümün tamamlanmasıdır; buysa, az çok marksizm bilen herkesin hatırlayacağı gibi (gerçi marksist düşünce, sol liberalizmin etkisiyle öyle derin bir ideolojik ve dolayısıyla siyasi sefalet içine yuvarlandı ki, hatırlamak güç olmalı) esasen iki şey demektir: milli meselenin ve onun temelini teşkil eden toprak meselesinin çözülmesi. Bu ikincisi feodalizmin tasfiyesi anlamına gelir ve burjuva-demokratik devrime işaret eder. Dolayısıyla: “Bu ülkelerin proletaryasının görevleri, ister burjuva-demokratik dönüşümün tamamlanması davasında olsun, isterse diğer ülkelerin sosyalist devrimine yardım etmek davasında, milletlerin kendi kaderini tayinini savunmadan gerçekleşemez.” Bununla birlikte “ezen milletlerin ve ezilen milletlerin işçilerinin sınıf mücadelesini kaynaştırmak”, bu zorlu görev, özel bir önem taşır.

Bütün yarısömürge ve sömürgeler ise üçüncü gruptur. Bunlardan sadece Çin, İran ve Türkiye yarısömürgedir. Lenin’e göre sosyalistler sömürge ve bağımlı ülkelerin kurtuluşunu derhal ve kayıtsız şartsız savunmalı, milli kurtuluş hareketlerini daima desteklemeli, köleleştirilmiş halkların kendilerini ezen emperyalist güçlere karşı mücadelesine yardım etmelidir: “… ve bu talep siyasi ifadesi içinde kendi kaderini tayin hakkının tanınmasından başka anlama gelmez; sosyalistler bu ülkelerdeki burjuva-demokratik milli kurtuluş hareketlerinin en devrimci unsurlarını en kararlı şekilde desteklemeli ve onların kendilerini ezen emperyalist güçlere karşı ayaklanmasına — devrimci savaş durumunda da — yardım etmelidir.” (27/252-266)

Demek ki bir dizi kavramla karşılaşıyoruz. İlki, emperyalizm. Emperyalist ülkelerde ilerici-millici hareketler çoktan sona ermiştir; emperyalist ülkelerde millilik adına her şey şovenizmi gizler ve proletaryanın görevi bu şovenizmle mücadele etmektir. İkincisi, sömürge. Sömürge meselesi aynı zamanda milli meseledir ve bu çelişkinin çözümü sömürge ülkelerin milli mücadelelerinin başarıya ulaştırılarak emperyalizmden bağımsızlığının kazanılmasından geçer. Bu ülkelerin kendi içinde de milli kalkışmaların başlamış olması, bağımsızlığın kazanılması görevinin önüne geçemez. Üçüncüsü, burjuva-demokratik devrim. Milli meselenin çözümü burjuva demokratik devrimin görevi olduğu ölçüde, bu devrimin henüz tamamlanmadığı Avusturya, Rusya ve Balkanlarda milletlerin kendi kaderini tayin hakkı savunulmalıdır. Üçüncü grupsa emperyalizm tarafından sömürgeleştirilmiş veya yarısömürgeleştirilmiş ülkelerdir.

ERMENİ MİLLİYETÇİLERİ, LENİN VE KEMALİST HAREKET

Lenin Türkiye’nin çokuluslu olduğunu bilmiyor değildi. 1917 ocağında Avrupa devletlerini ulus-devlet oluşlarına göre gruplar ve burada, her ne kadar Türkiye’yi “coğrafi olarak bugün Asya devleti ve iktisaden de ‘yarısömürge’ saymak daha doğru” olacaksa da, Rusya, Avusturya ve 6 Balkan devletiyle birlikte “saf milli bir bileşime” sahip olmadığını söyler. “Balkanlarda ‘devlet inşası’ burjuva-milli istikamette denebilir ki daha dünkü 1911-1912 savaşlarıyla bile bitmedi.” (30/355) 1917 ocağında henüz Türkiye’de milli mücadele başlamış değildi, üstelik 1915 tehcir felaketinin üzerinden sadece bir buçuk yıl geçmişti; buna rağmen Lenin, bizatihi Türkiye’nin yarısömürge olmaklığına karşı mücadelesini kendi kaderini tayin hakkının ifadesi sayıyordu. Onun için temel olan şey herhangi bir ülkenin emperyalist dünya sistemi içinde bulunduğu yerdi ve bütün siyasi tutumunu bu yer belirliyordu. Bu yüzden Lenin Ermeni milliyetçilerinin gözünde kemalist hareketi desteklemekle hain veya en iyimser durumda hainden az hallicedir.

Sömürgelerin antiemperyalist mücadelesi — ama sübjektif değil objektif anlamıyla; antiemperyalizmi beyan etti diye değil mücadele muhtevası gereği emperyalizmi zayıflatacağı için. Çünkü sömürge ve yarısömürge ülkelerde milli mücadele tanım itibariyle bağımsızlık için ve emperyalizme karşı veriliremperyalizmin işbirlikçisi bir milli mücadele olamaz. Bu nedenle, proletaryanın taktiği bu hareketleri desteklemek olmalıdır: “Böyle ülkelerde ortaya çıkabilirse proletarya partilerinin köylü hareketiyle belli ilişkiler içinde olmaksızın, onu gerçek anlamda desteklemeksizin bu geri kalmış ülkelerde komünist taktiği ve komünist siyaseti uygulayabileceklerini düşünmek ütopya olur.” Ne ki, bu noktada hangi burjuva-demokratik hareketin destekleneceği sorusu ortaya çıkar: reformist olan mı, devrimci olan mı? Çünkü: “Sömürücü ve sömürge ülkelerin burjuvazisi arasında belli bir yakınlaşma ortaya çıktı, öyle ki… çoğu durumda, bu burjuvazi milli hareketi destekliyor olsa bile aynı zamanda emperyalist burjuvaziyle mutabakat içinde, yani onunla birlikte bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı mücadele ediyor.” Bu nedenle “burjuva-demokratik” yerine “milli-devrimci” ifadesi konulması gerektir. (41/244)

LENİN’İ WILSONLAŞTIRMAK

Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı meselesinde Lenin’i Wilsonlaştırmak, ondan farksız kılmak, iddia sahibinin meşrebine göre küflü bir Wilson’a dönüşmüş bu Lenin’e dayanarak kendi işbirlikçi milliyetçiliğini savunmak veya bu tepetaklak edilmiş Lenin’i bütün günahların keçisi ilan etmek adetten oldu.

ABD’nin tarihi boyunca belki de Franklin Roosevelt ile birlikte en “solcu” başkanı saymak gereken Wilson’un 8 Ocak 1918 tarihli 14 “prensibinin” özü, ikinci ve üçüncü maddede ifade edildiği gibi, bütün suyollarının barış ve savaş zamanlarında açık tutulması (on ikinci madde özel olarak, Boğazların bütün ülkelerin gemilerine ve ticarete açık olması gerektiğini de vurgular) ve ticaretin önündeki bütün engellerin kaldırılmasından ibarettir. Önemlidir bu; zira, ilki sözkonusu olduğunda, daha Potsdam’dan beri Montreux konvansiyonunun aşındırılması hedefinin arkasında da aynı değişmez amaç yatmakla kalmaz; ikincisi sözkonusu olduğunda, 1939’da Hitler’in “ekonomi dehası” Wohltat’ın farkında olmadan (ne yazık ki kadri bilinmiyor) fikir babalığını yaptığı Dünya Ticaret Örgütü de aynı gerekçeye sığınır.

BİRLİK VE PARÇALANMA; LENİN VE WILSON

Lenin’in kendi kaderini tayin hakkı anlayışı gönüllü birliği öngörüyordu; hakkın kabulü, gönüllü birliklerin kurulması için gerekliydi. Wilson’un kendi kaderini tayin hakkı anlayışı birliklerin parçalanmasını öngörüyordu; hakkın kabulü, bağımsız devletlerin parçalanması için gerekliydi. Bu nedenle ilki Rusya’nın halklarının birlik sınırları içinde birleşmesinin ardından bu birliği korumayı, ikincisi ise bu birliği parçalamayı görev bellemişti. Sovyet Rusya’ya emperyalist müdahalesinin bütün aslı astarı bundan ibaretti ve Wilson için bu, kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirme görevinin gereğiydi; Sovyet Rusya’nın emperyalistlerin ortak müdahalesini püskürtmesinin aslı astarı da bundan ibaretti ve Lenin için bu, gerçekleşmiş kendi kaderini tayin hakkını koruma görevinin gereğiydiEğer devrim, yani antiemperyalizm davası milletlerin ayrılığını gerektiriyorsa (emperyalist ülkelerde gerektiriyordu; Avusturya ve Rusya’da gerektirmişti) ve eğer bu ülkelerde sosyalist hareketler ortaya çıkmaya fırsat buldularsa, bu hareketler ayrılıktan yana olmalıydılar; yok eğer devrim davası birliği gerektiriyorsa, bu ülkelerin sosyalist hareketleri birlikten yana olmalıydılar. Finlandiya, Polonya, Baltık vb. birinci durumdaydı; ama herhalde Polonya’da Britanya hava üssü, Baltık’ta Fransız füzeleri, Finlandiya’da Amerikan nükleer silahları… olsaydı bu ülkelerin sosyalistlerinin ayrılıktan yana olması düşünülemezdi bile, çünkü, tekrar etmeli, ana halka her zaman emperyalizmdi ve bugün de öyledir.

Lenin’in daha 24 Ocak 1919’da o sırada Devrimci Askeri Sovyet başkanı olan Troçki’ye çektiği bir telgraf var. Orada Wilson’un Rusya’da iç savaşın taraflarına bir mütareke teklifi yaptığından (İstanbul’da Adalarda bir konferans planlanıyordu), “Rusya’nın bütün hükümetlerini” toplantıya çağırdığından söz eder ve şöyle der: “Korkarım ki aksi takdirde hiçbir şeyi elinde tutma umudu olmadığından Sibirya’yı ve güneyin bir bölümünü kendisi için emniyete almak istiyor.” (50/247) Ve bu nedenle henüz beyazların, yani karşıdevrimci hükümetlerin kontrolü altındaki bir dizi şehrin bir ay içinde ele geçirilmesi için talimat verir. Sibirya’nın bağımsızlığı meselesi daha iç savaştan önce, Kurucu Meclis sırasında Sibirya delegeleri tarafından gündeme getirilmiştir (ve bunlar kendilerini Rus değil Sibir olarak tanımlıyorlardı); daha Ekim Devrimi’nin hemen ardından Güneydoğu Kazak Kıtaları Birliği adı altında kendilerini Rus değil Kazak sayan bir hükümet kurulmuştur, vb. Ama bolşevikler hiç de bunların bağımsızlık talebini destekliyor değillerdi, çünkü devrimci Rusya’nın birliği sağlanmak zorundaydı, oysa şimdi milliyetçilik devrimin önünde engeldi.

Wilson için Rusya’daki karşıdevrimci hükümetlerin desteklenmesi kendi kaderini tayin hakkının sonucuydu — değil mi ki bunlar kendi kaderini tayin etmek istiyorlardı! Lenin için hangi milli argümanla yola çıkmış olursa olsun karşıdevrimin bastırılması ve Sovyet Rusya’nın birliğin sağlanması proletaryanın temel göreviydi.

Bu görüşlerde henüz şu sorunun cevabı yoktur: peki ama, sömürge ve çokuluslu bir ülkede emperyalizme karşı ortak bağımsızlık mücadelesi yerine etnik kompozisyonu oluşturan halklardan biri bağımsızlık isterse sosyalistler bu talebi desteklemeli mi? Cevabı yoktu, çünkü soru yoktu. Bu sorunun ortaya çıktığı tarihi şartlar daha sonraki bir döneme aittir, ama ana halka, emperyalizm, değişmiş değildir. Pek çok ülkede her biri kendi meşrebince pek çok milliyetçi hareket ortaya çıkabilir, ancak tanımı gereği emperyalizm yanlısı bir bağımsızlık hareketi olamazHerhangi bir hareket emperyalizmi güçlendiriyorsa siyasi olarak gericidir; bu hareketi ortaya çıkaran halkın halk olarak varlığı ve bu kapsamda kendi kaderini tayin hakkı da (her şey bir yana, BM üyesi bütün ülkeler BM şartını tanımakla bunu taahhüt etmişlerdir zaten) tabiatı gereği vardır, ama boşanma hakkı ille de boşanmayı gerektirmez. Kadına yönelik pozitif uygulamalar kadının bütün taleplerinin peşinen haklı olduğu anlamına gelmez. Böyle bir milliyetçiliğin ayrılma talebi savunulamaz. Neticede ayrılıp ayrılamayacağı ise ancak tarafların bu mücadelede ödeyecekleri bedeli ne kadar göğüsleyebileceğine bağlıdır.

Bir hakkın varlığı onun kullanılmasını gerektirmez. Millet yekpare değildir, fikirleri değişmez değildir, bir millet belli tarihi şartlarda ve belli siyasi önderlikler altında emperyalizmin mandaterliğini de isteyebilir, bir milletin fertlerinin büyük çoğunluğu, yani sadece burjuvazi değil aynı zamanda işçiler, köylüler ve küçük burjuvazi de emperyalizmin kuklası olmak isteyebilir; ama millet öyle istiyor diye bu istek meşru değildir. Siyasetteki her şey gibi kendi kaderini tayin hakkı da bir öncelikler sıralamasından başka bir şey değildir“… hangisi daha yüksek: milletlerin kendi tayin hakkı mı, sosyalizm mi? Sosyalizm daha yüksek.” (35/352) Marksistlerin görevi bu durumda milletin isteğini kutsal kabul edip boyun eğmek değil o isteği ortaya çıkaran siyasi önderliklerle mücadele etmektir.

Lenin’in “Amerikan milyarderlerinin başı, kapitalistlerinin, köpekbalıklarının hizmetkârı,” (37/59) dediği Wilson iç savaş yıllarında Sovyet Rusya’nın emperyalist güçlerce işgali hareketinin başlıca örgütleyicilerinden biridir. Küçük milletlerin millilik adına emperyalizmin manivelası haline gelmesini tartışırken Lenin şöyle demişti: “Eğer Wilson’la savaşıyorsak ve Wilson küçük bir milleti kendi silahına dönüştürüyorsa şöyle deriz: biz bu silahla savaşıyoruz.” Savaş bir defa başladıktan sonra bu küçük milletin hangi niyetle kendisini silaha dönüştürdüğü pek az önem taşır; önemli olan tek şey bize, yani Sovyet iktidarına, yani proletaryanın enternasyonalist mücadelesine, yani antiemperyalizme karşı sıkılmakta olmasıdır. “Bize birlik gerek,” diyordu aynı yerde Lenin; ve kendi kaderini tayin hakkının kabulü bu gönüllü birliğin tesis edilmesi için şarttır. (38/184)

* Parantez içindeki sayılar Bütün Eserler (Rusça baskı) cilt ve sayfa numarasına göndermedir.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English