Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Lenin ve milli mesele

Yayınlanma

Her altüst oluş döneminin tarihinde belli kişilikler öne çıkar; ama pek az insan vardır ki ölümünden çok uzun yıllar sonra bile sadece bir halkın, bir ülkenin, bir bölgenin değil bütün bir dünyanın tarihine damgasını vurmuş olsun. Lenin böylelerindendir. 20’nci yüzyıl siyasi tarihi Leninsiz yazılamaz; çünkü Lenin, sadece sosyalizmi elle tutulur bir hakikat haline getirmekle kalmamış, aynı zamanda yerkürenin her bir yanında antiemperyalist mücadelelere bayrak olmuştur.

Öldü, ama yaşamaya devam ediyor.

Bu, 100’üncü ölüm yıldönümünde Lenin anısına gecikmiş bir yazı.

SOMUT DURUMUN SOMUT ANALİZİ

“Marksizmin yaşayan ruhu somut durumun somut analizidir,” demişti Lenin. (41/136) Aynı şey onun için de geçerlidir. Somut durum her zaman değişkendir, ama her tarihi dönemde ona istikametini kazandıran bir takım ana halkalar vardır. Milli mesele etrafında koparılan fırtınaya Lenin’in alet edilmesi ve ayrılma hakkını kutsal kabul edenlerin bunu Lenin’e dayandırması, bana her zaman anlaşılmaz gelmiştir; çünkü bütün bunlar ana halkayı: emperyalizmi (eğer bilinçli olarak gizleme değilse) gözden kaçırma anlamı taşıyor.

Lenin daha 1916’da, yerküredeki ülkeleri emperyalizm çağında kendi kaderini tayin hakkı açısından üç gruba ayırıyordu. Bu görüşünü ölene kadar koruyacak, Komünist Enternasyonal II’nci Kongresi’nde (1920) ise dünya komünist hareketinin taktiğinin nesnel temeli haline getirecektir.

Birinci grupta Batı Avrupa ülkeleri ve ABD vardır. “Burjuva-ilerici milli hareketler burada çoktan sona ermiştir.” Bu ülkelerde proletaryanın görevi sömürgelerin ve ülke içindeki ezilen milletlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmak ve büyük millet şovenizmiyle mücadele etmek olmalıdır.

İkinci grup ülkeler Avusturya, Balkanlar ve “özellikle” Rusya’dır. “20’nci yüzyıl buralarda burjuva-demokratik milli hareketleri hususen geliştirdi ve milli mücadeleyi keskinleştirdi.” Demek ki bu ülkelerde temel görev burjuva-demokratik dönüşümün tamamlanmasıdır; buysa, az çok marksizm bilen herkesin hatırlayacağı gibi (gerçi marksist düşünce, sol liberalizmin etkisiyle öyle derin bir ideolojik ve dolayısıyla siyasi sefalet içine yuvarlandı ki, hatırlamak güç olmalı) esasen iki şey demektir: milli meselenin ve onun temelini teşkil eden toprak meselesinin çözülmesi. Bu ikincisi feodalizmin tasfiyesi anlamına gelir ve burjuva-demokratik devrime işaret eder. Dolayısıyla: “Bu ülkelerin proletaryasının görevleri, ister burjuva-demokratik dönüşümün tamamlanması davasında olsun, isterse diğer ülkelerin sosyalist devrimine yardım etmek davasında, milletlerin kendi kaderini tayinini savunmadan gerçekleşemez.” Bununla birlikte “ezen milletlerin ve ezilen milletlerin işçilerinin sınıf mücadelesini kaynaştırmak”, bu zorlu görev, özel bir önem taşır.

Bütün yarısömürge ve sömürgeler ise üçüncü gruptur. Bunlardan sadece Çin, İran ve Türkiye yarısömürgedir. Lenin’e göre sosyalistler sömürge ve bağımlı ülkelerin kurtuluşunu derhal ve kayıtsız şartsız savunmalı, milli kurtuluş hareketlerini daima desteklemeli, köleleştirilmiş halkların kendilerini ezen emperyalist güçlere karşı mücadelesine yardım etmelidir: “… ve bu talep siyasi ifadesi içinde kendi kaderini tayin hakkının tanınmasından başka anlama gelmez; sosyalistler bu ülkelerdeki burjuva-demokratik milli kurtuluş hareketlerinin en devrimci unsurlarını en kararlı şekilde desteklemeli ve onların kendilerini ezen emperyalist güçlere karşı ayaklanmasına — devrimci savaş durumunda da — yardım etmelidir.” (27/252-266)

Demek ki bir dizi kavramla karşılaşıyoruz. İlki, emperyalizm. Emperyalist ülkelerde ilerici-millici hareketler çoktan sona ermiştir; emperyalist ülkelerde millilik adına her şey şovenizmi gizler ve proletaryanın görevi bu şovenizmle mücadele etmektir. İkincisi, sömürge. Sömürge meselesi aynı zamanda milli meseledir ve bu çelişkinin çözümü sömürge ülkelerin milli mücadelelerinin başarıya ulaştırılarak emperyalizmden bağımsızlığının kazanılmasından geçer. Bu ülkelerin kendi içinde de milli kalkışmaların başlamış olması, bağımsızlığın kazanılması görevinin önüne geçemez. Üçüncüsü, burjuva-demokratik devrim. Milli meselenin çözümü burjuva demokratik devrimin görevi olduğu ölçüde, bu devrimin henüz tamamlanmadığı Avusturya, Rusya ve Balkanlarda milletlerin kendi kaderini tayin hakkı savunulmalıdır. Üçüncü grupsa emperyalizm tarafından sömürgeleştirilmiş veya yarısömürgeleştirilmiş ülkelerdir.

ERMENİ MİLLİYETÇİLERİ, LENİN VE KEMALİST HAREKET

Lenin Türkiye’nin çokuluslu olduğunu bilmiyor değildi. 1917 ocağında Avrupa devletlerini ulus-devlet oluşlarına göre gruplar ve burada, her ne kadar Türkiye’yi “coğrafi olarak bugün Asya devleti ve iktisaden de ‘yarısömürge’ saymak daha doğru” olacaksa da, Rusya, Avusturya ve 6 Balkan devletiyle birlikte “saf milli bir bileşime” sahip olmadığını söyler. “Balkanlarda ‘devlet inşası’ burjuva-milli istikamette denebilir ki daha dünkü 1911-1912 savaşlarıyla bile bitmedi.” (30/355) 1917 ocağında henüz Türkiye’de milli mücadele başlamış değildi, üstelik 1915 tehcir felaketinin üzerinden sadece bir buçuk yıl geçmişti; buna rağmen Lenin, bizatihi Türkiye’nin yarısömürge olmaklığına karşı mücadelesini kendi kaderini tayin hakkının ifadesi sayıyordu. Onun için temel olan şey herhangi bir ülkenin emperyalist dünya sistemi içinde bulunduğu yerdi ve bütün siyasi tutumunu bu yer belirliyordu. Bu yüzden Lenin Ermeni milliyetçilerinin gözünde kemalist hareketi desteklemekle hain veya en iyimser durumda hainden az hallicedir.

Sömürgelerin antiemperyalist mücadelesi — ama sübjektif değil objektif anlamıyla; antiemperyalizmi beyan etti diye değil mücadele muhtevası gereği emperyalizmi zayıflatacağı için. Çünkü sömürge ve yarısömürge ülkelerde milli mücadele tanım itibariyle bağımsızlık için ve emperyalizme karşı veriliremperyalizmin işbirlikçisi bir milli mücadele olamaz. Bu nedenle, proletaryanın taktiği bu hareketleri desteklemek olmalıdır: “Böyle ülkelerde ortaya çıkabilirse proletarya partilerinin köylü hareketiyle belli ilişkiler içinde olmaksızın, onu gerçek anlamda desteklemeksizin bu geri kalmış ülkelerde komünist taktiği ve komünist siyaseti uygulayabileceklerini düşünmek ütopya olur.” Ne ki, bu noktada hangi burjuva-demokratik hareketin destekleneceği sorusu ortaya çıkar: reformist olan mı, devrimci olan mı? Çünkü: “Sömürücü ve sömürge ülkelerin burjuvazisi arasında belli bir yakınlaşma ortaya çıktı, öyle ki… çoğu durumda, bu burjuvazi milli hareketi destekliyor olsa bile aynı zamanda emperyalist burjuvaziyle mutabakat içinde, yani onunla birlikte bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı mücadele ediyor.” Bu nedenle “burjuva-demokratik” yerine “milli-devrimci” ifadesi konulması gerektir. (41/244)

LENİN’İ WILSONLAŞTIRMAK

Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı meselesinde Lenin’i Wilsonlaştırmak, ondan farksız kılmak, iddia sahibinin meşrebine göre küflü bir Wilson’a dönüşmüş bu Lenin’e dayanarak kendi işbirlikçi milliyetçiliğini savunmak veya bu tepetaklak edilmiş Lenin’i bütün günahların keçisi ilan etmek adetten oldu.

ABD’nin tarihi boyunca belki de Franklin Roosevelt ile birlikte en “solcu” başkanı saymak gereken Wilson’un 8 Ocak 1918 tarihli 14 “prensibinin” özü, ikinci ve üçüncü maddede ifade edildiği gibi, bütün suyollarının barış ve savaş zamanlarında açık tutulması (on ikinci madde özel olarak, Boğazların bütün ülkelerin gemilerine ve ticarete açık olması gerektiğini de vurgular) ve ticaretin önündeki bütün engellerin kaldırılmasından ibarettir. Önemlidir bu; zira, ilki sözkonusu olduğunda, daha Potsdam’dan beri Montreux konvansiyonunun aşındırılması hedefinin arkasında da aynı değişmez amaç yatmakla kalmaz; ikincisi sözkonusu olduğunda, 1939’da Hitler’in “ekonomi dehası” Wohltat’ın farkında olmadan (ne yazık ki kadri bilinmiyor) fikir babalığını yaptığı Dünya Ticaret Örgütü de aynı gerekçeye sığınır.

BİRLİK VE PARÇALANMA; LENİN VE WILSON

Lenin’in kendi kaderini tayin hakkı anlayışı gönüllü birliği öngörüyordu; hakkın kabulü, gönüllü birliklerin kurulması için gerekliydi. Wilson’un kendi kaderini tayin hakkı anlayışı birliklerin parçalanmasını öngörüyordu; hakkın kabulü, bağımsız devletlerin parçalanması için gerekliydi. Bu nedenle ilki Rusya’nın halklarının birlik sınırları içinde birleşmesinin ardından bu birliği korumayı, ikincisi ise bu birliği parçalamayı görev bellemişti. Sovyet Rusya’ya emperyalist müdahalesinin bütün aslı astarı bundan ibaretti ve Wilson için bu, kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirme görevinin gereğiydi; Sovyet Rusya’nın emperyalistlerin ortak müdahalesini püskürtmesinin aslı astarı da bundan ibaretti ve Lenin için bu, gerçekleşmiş kendi kaderini tayin hakkını koruma görevinin gereğiydiEğer devrim, yani antiemperyalizm davası milletlerin ayrılığını gerektiriyorsa (emperyalist ülkelerde gerektiriyordu; Avusturya ve Rusya’da gerektirmişti) ve eğer bu ülkelerde sosyalist hareketler ortaya çıkmaya fırsat buldularsa, bu hareketler ayrılıktan yana olmalıydılar; yok eğer devrim davası birliği gerektiriyorsa, bu ülkelerin sosyalist hareketleri birlikten yana olmalıydılar. Finlandiya, Polonya, Baltık vb. birinci durumdaydı; ama herhalde Polonya’da Britanya hava üssü, Baltık’ta Fransız füzeleri, Finlandiya’da Amerikan nükleer silahları… olsaydı bu ülkelerin sosyalistlerinin ayrılıktan yana olması düşünülemezdi bile, çünkü, tekrar etmeli, ana halka her zaman emperyalizmdi ve bugün de öyledir.

Lenin’in daha 24 Ocak 1919’da o sırada Devrimci Askeri Sovyet başkanı olan Troçki’ye çektiği bir telgraf var. Orada Wilson’un Rusya’da iç savaşın taraflarına bir mütareke teklifi yaptığından (İstanbul’da Adalarda bir konferans planlanıyordu), “Rusya’nın bütün hükümetlerini” toplantıya çağırdığından söz eder ve şöyle der: “Korkarım ki aksi takdirde hiçbir şeyi elinde tutma umudu olmadığından Sibirya’yı ve güneyin bir bölümünü kendisi için emniyete almak istiyor.” (50/247) Ve bu nedenle henüz beyazların, yani karşıdevrimci hükümetlerin kontrolü altındaki bir dizi şehrin bir ay içinde ele geçirilmesi için talimat verir. Sibirya’nın bağımsızlığı meselesi daha iç savaştan önce, Kurucu Meclis sırasında Sibirya delegeleri tarafından gündeme getirilmiştir (ve bunlar kendilerini Rus değil Sibir olarak tanımlıyorlardı); daha Ekim Devrimi’nin hemen ardından Güneydoğu Kazak Kıtaları Birliği adı altında kendilerini Rus değil Kazak sayan bir hükümet kurulmuştur, vb. Ama bolşevikler hiç de bunların bağımsızlık talebini destekliyor değillerdi, çünkü devrimci Rusya’nın birliği sağlanmak zorundaydı, oysa şimdi milliyetçilik devrimin önünde engeldi.

Wilson için Rusya’daki karşıdevrimci hükümetlerin desteklenmesi kendi kaderini tayin hakkının sonucuydu — değil mi ki bunlar kendi kaderini tayin etmek istiyorlardı! Lenin için hangi milli argümanla yola çıkmış olursa olsun karşıdevrimin bastırılması ve Sovyet Rusya’nın birliğin sağlanması proletaryanın temel göreviydi.

Bu görüşlerde henüz şu sorunun cevabı yoktur: peki ama, sömürge ve çokuluslu bir ülkede emperyalizme karşı ortak bağımsızlık mücadelesi yerine etnik kompozisyonu oluşturan halklardan biri bağımsızlık isterse sosyalistler bu talebi desteklemeli mi? Cevabı yoktu, çünkü soru yoktu. Bu sorunun ortaya çıktığı tarihi şartlar daha sonraki bir döneme aittir, ama ana halka, emperyalizm, değişmiş değildir. Pek çok ülkede her biri kendi meşrebince pek çok milliyetçi hareket ortaya çıkabilir, ancak tanımı gereği emperyalizm yanlısı bir bağımsızlık hareketi olamazHerhangi bir hareket emperyalizmi güçlendiriyorsa siyasi olarak gericidir; bu hareketi ortaya çıkaran halkın halk olarak varlığı ve bu kapsamda kendi kaderini tayin hakkı da (her şey bir yana, BM üyesi bütün ülkeler BM şartını tanımakla bunu taahhüt etmişlerdir zaten) tabiatı gereği vardır, ama boşanma hakkı ille de boşanmayı gerektirmez. Kadına yönelik pozitif uygulamalar kadının bütün taleplerinin peşinen haklı olduğu anlamına gelmez. Böyle bir milliyetçiliğin ayrılma talebi savunulamaz. Neticede ayrılıp ayrılamayacağı ise ancak tarafların bu mücadelede ödeyecekleri bedeli ne kadar göğüsleyebileceğine bağlıdır.

Bir hakkın varlığı onun kullanılmasını gerektirmez. Millet yekpare değildir, fikirleri değişmez değildir, bir millet belli tarihi şartlarda ve belli siyasi önderlikler altında emperyalizmin mandaterliğini de isteyebilir, bir milletin fertlerinin büyük çoğunluğu, yani sadece burjuvazi değil aynı zamanda işçiler, köylüler ve küçük burjuvazi de emperyalizmin kuklası olmak isteyebilir; ama millet öyle istiyor diye bu istek meşru değildir. Siyasetteki her şey gibi kendi kaderini tayin hakkı da bir öncelikler sıralamasından başka bir şey değildir“… hangisi daha yüksek: milletlerin kendi tayin hakkı mı, sosyalizm mi? Sosyalizm daha yüksek.” (35/352) Marksistlerin görevi bu durumda milletin isteğini kutsal kabul edip boyun eğmek değil o isteği ortaya çıkaran siyasi önderliklerle mücadele etmektir.

Lenin’in “Amerikan milyarderlerinin başı, kapitalistlerinin, köpekbalıklarının hizmetkârı,” (37/59) dediği Wilson iç savaş yıllarında Sovyet Rusya’nın emperyalist güçlerce işgali hareketinin başlıca örgütleyicilerinden biridir. Küçük milletlerin millilik adına emperyalizmin manivelası haline gelmesini tartışırken Lenin şöyle demişti: “Eğer Wilson’la savaşıyorsak ve Wilson küçük bir milleti kendi silahına dönüştürüyorsa şöyle deriz: biz bu silahla savaşıyoruz.” Savaş bir defa başladıktan sonra bu küçük milletin hangi niyetle kendisini silaha dönüştürdüğü pek az önem taşır; önemli olan tek şey bize, yani Sovyet iktidarına, yani proletaryanın enternasyonalist mücadelesine, yani antiemperyalizme karşı sıkılmakta olmasıdır. “Bize birlik gerek,” diyordu aynı yerde Lenin; ve kendi kaderini tayin hakkının kabulü bu gönüllü birliğin tesis edilmesi için şarttır. (38/184)

* Parantez içindeki sayılar Bütün Eserler (Rusça baskı) cilt ve sayfa numarasına göndermedir.

GÖRÜŞ

Ateşkes ve rüzgâra kapılmış sivrisinekler – 2  

Yayınlanma

Yazar

Ateşkes veya mütarekeyi gitgide daha da kaçınılmaz kılan üç faktör var.

1) Kiev’in durumu

The Washington Post geçen yılın aralık ayında “celbi çıkanlar askerlik arzusuyla yanıp tutuşmuyor,” diyordu. Kiev kaynaklarına dayanarak celbi çıkan 650 binden çok erkeğin ülkeden ayrıldığını da yazmıştı gazete. Kiev savunma bakan yardımcısı Natalya Kalmıkova “yüzbinlerce insanın” celpten kaçmaya çalıştığını söylüyordu. Amerikalılara göre sadece 2023’te Ukrayna 124,5 bin insanı kaybetmişti. Aynı günlerde Kiev’deki komedyen-başkan, çatışmalardaki asker kaybının sadece 31 bin olduğunu söylemişti. Forbes mart ayında, Kiev birliklerinin personel yetersizliği yüzünden rotasyon yapamaz durumda olduğunu, yetersizliğin “düzinelerce tugay” mevcudunu bulduğunu söylüyordu. The Wall Street Journal ise 25 Mart’ta, ordunun “çok yıprandığını”, “bazı Ukraynalıların” askere gitmeyi kabul edene kadar “dayak yediğini ve parmaklık arkasında tutulduğunu” iddia ettiklerini yazmıştı. Gazeteye göre komedyen-başkanın partisinin celp yaşını 27’den 25’e düşürme girişimi (Journal’a göre bu sayede “gençlerin büyük bölümü celp dışında” tutuluyordu) Rada’da da muhalefetle karşılaşıyordu — ama demokrasi muhteşem bir şeydir; nitekim sadece bir hafta sonra komedyen-başkanın kararnamesiyle bu da onaylandı. O zamandan beri celp yaşının 21’e düşürülmesi tartışılıyor. Ordunun “gençleştirilmesi” lazımmış.  Journal için herhalde ziyanı yoktur — USAID’e göre 10-29 yaş arası genç sayılıyor, demek ki 21’e de düşürülse gençlerin büyük bölümü gene celp dışında kalacak.

The New York Times da geçen hafta koroya katıldı: gazeteye göre Kiev kuvvetleri “tükendi” ve Amerikan yetkilileri özel konuşmalarında giderek daha sıklıkla rejimin kaybettiği toprakları geri almasının fiilen mümkün olmadığını konuşuyorlar. Gazetenin görüştüğü yetkililer rejimin muharebe alanındaki durumu biraz düzelirse AB entegrasyonuna katılmak için ısrar edebileceğini söylüyorlar. Bir de iyimserlik butonu eklenmiş: Kiev her şeye rağmen “muzaffer” olabilirmiş ve şu anda barış görüşmelerine başlamak “hata” olurmuş.

Burada iki kilit ifade var: 1) “şu anda”, 2) “barış”. Tersten okunursa, “şu anda ateşkese” karşı olunmadığının teyidi saymak gerek. Mesele sadece ateşkesin hangi şartlarda gerçekleşeceğinde düğümleniyor.

Uzun zamandır Ukrayna sokaklarında zorla asker toplama görüntüleri boşuna değil yani. Birçok durumda kadınlar, askerlik şubelerinin avcılarına karşı koyarak erkeklerin kaçmasını sağlamaya çalışıyor. Ama avlanma için başka yöntemler de var. Kiev rejimi 16 Temmuz’a kadar askerlik yükümlülüğündeki 18-60 yaş arasında bütün erkeklerin (bunların ülkeden çıkması çatışmanın başından beri yasak) askerlik bilgilerini güncellemelerini mecburi kıldı. Eğer bunu yapmazlarsa seferberlik kaçkını sayılacaklar. Yaptırımı, sürücülük dahil bir dizi haklarının “geçici olarak” ellerinden alınması. Kontrol ve yaptırım mekanizması 1984’e rahmet okutacak kadar derinleştirilmiş üstelik. Resmi sitelere kayıt yaptıran erkekler eğer askerlik bilgilerini güncellemediyse hızla güncelleme talimatı geliyor. Güncellemeler mobil uygulamalar üzerinden yapılıyor. Bunlar takip uygulamaları olarak tasarlanmış: kayıt yaptıran kişinin çalıştığı yerden banka kartlarını kullandığı şubelere ve doktor-dispanser muayenelerine kadar tespit ediliyor. Bu sayede güncelleme yapıldıktan sonra adreslerini ve işlerini değiştirmiş olsalar bile askeri tabip karşısına çıkmaları için talimat takip ediyor.

Ateşkes ve rüzgâra kapılmış sivrisinekler – 1  

2) ABD’nin durumu

Bunaklığından artık hiç kimsenin kuşku duymadığı, son olarak NATO zirvesi ardından basın toplantısında komedyen-başkan yerine Putin’in, kendi başkan yardımcısı yerine Trump’ın adını anan ve bir de Stoltenberg’e karısıyla ilgili sokakta bile ağza alınmayacak laf eden ABD başkanı eğer mucize olmazsa kasım ayında yapılacak seçimleri şimdiden kaybetti. Trump’ın uğradığı suikast girişiminin ardından ikonik pozuyla değil — bu tür pozlar kolaylıkla tersine çevrilebilir — ama başta Musk’ın girişimleri, ve çok muhtemeldir ki gene Musk’ın devreye girmesi sonucu Trump’ın başkan yardımcılığına bilişim sermayesi ve finans sermayesi ortaklığını kişiliğinde cisimleştiren JD Vance’i aday göstermesiyle. Böylece sermaye desteği kaydı ve Trump’ın seçilmesinin önünde hiçbir engel kalmadı.

“Yeni ittifak yolları” üzerine yazarken iki başkan adayı arasındaki çatışmanın gerçekte sermaye fraksiyonları (geleneksel sanayi sermayesiyle finans-bilişim sermayesi) arasında bir çatışma olduğunu vurgulamıştım. Kapitalizmde sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar hiçbir zaman birinin diğerini yok etmesiyle sonuçlanmaz ama daima bunlar arasında başka bir seviyede entegrasyonla sonuçlanır. Vance ve Musk bu entegrasyonu sağlamayı başardılar. Bu durumda şunlar yaşanacaktır: “Amerikan sanayi sermayesinin militarizasyonu hızlanacaktır; ABD için korumacılık dünya için serbest ticaret; ABD için iç barış dünya için savaşlar; memnuniyetsiz küçük ve orta burjuvazinin Amerikan hâkim sınıflarının menfaatleri için örgütlenmesi; stagnasyon tehdidinin ortadan kalkması; Avrupa sanayi sermayesine diz çöktürülmesi sürecinin tamamlanması.”

Geçen yazımda Nixon-Kissinger’in çılgın adam taktiğine girişirken nerede duracaklarını bilecek kadar akıllı olduklarını hatırlatmıştım; neocon manyaklığı ise şirazeyi tümden dağıtmış durumda ve gerçekten bir delilik yapması pekâlâ mümkün (gerçi, Miller’in açıklaması neocon manyaklığının bile belki Trump’ın baskısıyla ayılmak üzere olduğunu gösteriyor). Sermayenin başlıca fraksiyonları arasında yeni bir entegrasyon bu manyaklığı kısmen durdurabilir. Ancak bunun halkların yararına olacağını düşünmek de büsbütün yersiz. Savaşsız savaşmak mümkünse öyle yaparlar — yeni entegrasyon bunun mümkün olduğunu düşünüyor. Zaten tükenmiş bir güçle Rusya’ya karşı cephe savaşına devam etmek anlamsız. Ama savaşın bütün diğer halkaları (Rusya’nın sömürgeleştirilmesi girişimleri, Avrupa üzerinden taktik nükleer baskının artırılması, Avrupa sanayi sermayesine tamamen diz çöktürülmesi, Rusya üzerindeki askeri ve siyasi tehdit kısmen azaltılırken Çin üzerindeki askeri ve siyasi tehdidin artırılması) devam edecektir.

Küresel bir uçurumun kıyısından dönmekle cehennem hayatına devam etmek arasında bir tercih bu; ne var ki hiç değilse cehennem hayatından bir çıkış her zaman vardır.

3) Avrupa’nın durumu

Avrupa’nın durumu aslında “ne olacak bu Avrupa’nın hali?” beyliğinden az hallice.

Birincisi, Avrupa elitleri kaderini tamamen neocon manyaklığına bağladı. ABD’de bir siyaset değişikliği öyle anlaşılıyor ki akıllarının ucundan bile geçmiyordu; Trump’ın yükselişiyle birlikte paniğe kapıldılar ve şu anda tam bir belirsizliğin içindeler. Macaristan ve bütün çalkantılarına rağmen Slovakya bunun dışında tutulabilir belki. Slovakya, başbakan Fico sayesinde az çok tutarlı bir avro-militarizm karşıtı siyaset izliyor; Macaristan ise kaderini daha en baştan Trump’la birleştirdi ve olanca ilkesiz pragmatizmi içinde oyunu mükemmel oynadı. Orbán’ı dize getirmeyi başaramadıklarını söylemek abartılı olur — Macaristan Rusya’yla ilişkilerini sürdürmekten vazgeçmeden, bütün düğüm noktalarında (bütün yaptırımlardan başka Avrupa silah sanayisine katılmakta da) AB siyasetini bloke etmedi, sadece baş ağrıtmakla yetindi. Bu başağrısı, kendi münhasırlığına delice inanan Avrupa elitlerini çok rahatsız etti ve ediyor; Orbán’ın Moskova ziyaretinin ardından AB bürokrasisinde doğan büyük hiddet buna tanıklık ediyor.

AB içinde kazanan, şimdilik, Orbán oldu.

Hepsi gerçek bir Washington kuklası olan Çekiya, Polonya ve Baltık ülkeleri vasal yetenekleri sayesinde ABD’de (abartarak söyleyeyim) sosyalizm gelse bile kolaylıkla uyum sağlayabilir; Almanya ve Fransa içinse bu ciddi çatışmalara gebe bir süreç.

AB ikinci bir darbeyi Trump’ın seçilmesi halinde ABD’ye çok daha büyük haraç ödemekle yemeye hazırlanıyor. Bunun bir iktisadi yanı var: Avrupa sanayi sermayesi ABD’ye göç ediyor ve Trump’ın simgelediği Amerikan istikrarı bu göç trafiğini hızlandıracaktır. ABD’nin yeni emperyalist entegrasyon siyaseti AB’nin görünürdeki siyasi otonomisini de yok edecektir.

Elitlerin bundan rahatsızlık duyduğunu düşünmüyorum. Nihayetinde bunların simgelediği şey zaten Avrupa bağımsızlığı değil küresel mali sermayeye tam bir entegrasyon, yani Avrupa bağımlılığıydı. Ancak meselenin askeri-siyasi tarafı felaketleri olabilir. Politico geçtiğimiz günlerde Trump’ın ekibindeki kaynaklarına dayanarak eski başkanın yeniden seçilirse NATO’da “radikal bir oryantasyon değişikliğine” gideceğini yazmıştı. Buna göre ABD Avrupa’nın başlıca savaş gücü tedarikçisi olmak yerine sadece kriz zamanlarında destekte bulunabilir. Avrupa üzerinde “nükleer şemsiyesini” ve Almanya, Britanya ve Türkiye’deki hava ve deniz kuvvetleri ve üsler bulundurmayı sürdürecek, ancak temel piyade, zırhlı, lojistik ve topçu işleri nihayetinde Avrupalıların sorumluluk alanında olacak.

Mesele, Avrupa’nın NATO katkı paylarını ve savunma bütçelerini artırma taahhüdünü bir türlü yerine getirememesinden kaynaklanıyor. Gerçi Baltık’ın NATO üyeleri bu konuda pek bir kararlılar ve geri kalan blok üyeleri için de örnek oldular; ama onlar, doğrusu, pek küçük ve provokatör rolü dışında tamamen önemsiz. Bu elitler savaş çığırtkanlığında birbiriyle yarışıyor; ama savaşı tek başlarına sürdürmeleri mümkün değil — bunun için ne kaynakları ne cesaretleri var, arkalarındaki tek güç ABD ve kendi ülkelerinde kışkırttıkları zıvanadan çıkmış, alabildiğine saldırgan, şoven, fobik ve “woke” dalgaydı. Birincisi geri çekildiğinde ikincisi ülke içinde çatışma potansiyelini artıracak ve bu süreç faşistleşme eşiğini zaten çoktan aşmış olan bu ülkelerin önüne iki seçenek koyacaktır: ya üstyapıda daha hızlı gericileşme ve altyapıda daha hızlı militarizasyon, ya da bağımsızlıkçı ve hatta Keynesyen işçi sınıfı, küçük burjuvazi ve orta burjuvazi hareketlerinin iktidara yükselmesi.

* * *

Gelişmeler şu olası yol haritasına işaret ediyor: Rusya’ya karşı iktisadi savaş hız kazanacaktır, ancak askeri savaşın sürdürülmesinin maliyeti gitgide yükseliyor. Ateşkes meselesi Kiev’den Washington’a, Londra’dan Budapeşte’ye kadar sabah akşam konuşuluyor olmalı bugünlerde — ama diğer Avrupa başkentlerinde değil, onlar önemsiz, onlar rüzgâra kapılmış bir sivrisinek gibi amaçsızca uçup duruyor.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Yeni bir Trump dönemi İran için ne anlama geliyor?

Yayınlanma

Yazar

Beyaz Saray’ın hasta adamı Biden’ın seçim tartışmalarındaki oldukça zayıf performansı, Demokratların cephesindeki belirsizlikler ve Trump’a yönelik suikast olayı, tüm dünyayı Amerikan başkanlık seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte Trump’ı yeniden Beyaz Saray’da görmeye hazırlıklı olmaya yöneltti. Dünyanın dört bir yanındaki siyasi analistler, artık her iki adaya ilişkin olasılıkları değerlendirmek yerine, Trump’ın geri dönmesi durumunda uluslararası ilişkilerin geleceğine ilişkin farklı dosyalarda olası senaryoları ele alıyorlar. Bu durum Trump’ın geri dönüş konusunun ciddiyetini bizlere göstermektedir.

Bu konu elbette İran ve yeni Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın da dikkatini çekti ve şu anda Tahran’da Trump’ın geri dönüşünün Pezeşkiyan hükümetinin siyasi geleceği, İran’ın ulusal güvenliği, ülke ekonomisinin gidişatı ve bölgesel güvenlik üzerindeki olası etkileri konuşulmaya başlandı.

Bu tartışmaların Tahran’daki mevcut hükümet için önemini seçim tartışmalarında görmek mümkündü. Bu tartışmalarda Trump’ın adı çeşitli taraflarca sıkça dile getirildi ve aslında Trump’ın eylemleri, ona verilen tepkiler ve onun yeniden iktidara gelme olasılığı, birkaç hafta önceki İran başkanlık seçimlerinde adayların ve onların taraftarlarının ilgisini çeken konulardan biri oldu.

Trump’ın İran ve Pezeşkiyan hükümeti üzerindeki etkilerinden bahsetmeden önce, Tahran ve Trump’ın birbirine karşı olan geçmişine ve bu geçmişin kollektif bellekteki yerine değinmek gerekir. Trump, İran kamuoyunda, İran halkına zarar vermek ve İran hükümetine baskı yapmak amacıyla maksimum baskı ve tam teşekküllü bir ekonomik savaşın hatıralarının canlanması anlamına gelir. (Bu durum İran sinemasına da yansımıştır. Örneğin Leyla’nın Kardeşleri filmi, Trump’ın ekonomik baskı politikalarının İran’ın sıradan halkının hayatı üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.)

Trump, ilk başkanlık döneminde (2017 – 2021), rejim değişikliği istemediğini belirtmesine rağmen İran İslam Cumhuriyeti’ni “haydut rejim” olarak nitelendirmiştir. İran, ABD ve diğer beş dünya gücü arasında 2015 yılında müzakere edilip sonuçlanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na (KOEP) yönelik sürekli eleştirilerde bulunmuş ve nihayetinde 2018 yılı Mayıs ayında ABD’nin KOEP’ten çekildiğini açıklamıştır. Bu eylemi, tüm ekonomik ve siyasi stratejilerini nükleer meselenin çözülmesi ve ilgili yaptırımların kaldırılmasına dayandıran Hasan Ruhani hükümeti için inanılmaz bir şok ve darbe olmuştu. Nükleer anlaşmadan çekildikten sonra, Trump yönetimi İran’a karşı ekonomik yaptırımlar yoluyla “maksimum baskı” politikası uyguladı. Trump, daha önce, 2017’nin Ağustos ayında Amerika’nın Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’nı imzalayarak İran’a karşı birçok yeni yaptırım uygulamıştı, ancak maksimum baskı politikasıyla birlikte İran hükümetine ve halkına yönelik benzeri görülmemiş sayıda ekonomik yaptırım uygulamaya başlamıştır ki bu yaptırımların sayısı binleri bulmaktadır.

Ekonomik baskının yanı sıra, Trump’ın talimatıyla Ocak 2020’de Bağdat Uluslararası Havalimanı’nda General Kasım Süleymani’ye yönelik gerçekleştirilen suikast, İran halkının Trump hakkında hatırladığı diğer trajik olaylardan biridir. Bu terörist eylem, Amerika’nın resmi hükümeti tarafından üçüncü bir ülkeye resmi bir ziyarette bulunan İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi bir güvenlik ve askeri yetkilisine karşı gerçekleştirilmiştir ve hukuki yönlerinin ötesinde, Amerika ile İran arasındaki en şiddetli gerilim seviyesini yaratmıştır. İran, Amerika’nın bu terörist eylemine yanıt olarak Irak’taki Ayn el-Esad hava üssüne füze saldırısı düzenlemiş ve bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası ilişkiler tarihinde kaydedilen önemli bir eylem olmuştur.

Tüm bu olaylar, Trump hakkında İran kamuoyunda çok olumsuz bir algı yaratmıştır ve İran siyasetinde var olan “Trump fobisini” göstermektedir. Trump ve yardımcısı, J. D. Vance’nın son haftalardaki anti-İran açıklamaları İran medyasında yine dikkat çekmiştir. Tahran’da ve belki de tüm Orta Doğu ülkelerinde, yani Trump’ın ve İran’ın karşılıklı politikalarından etkilenebilecek ülkeler arasında en önemli soru, İran ve Trump’ın gelecekteki ilişkilerine yönelik olası senaryoların ne olduğudur?

Her şeyden önce, İran ve Trump arasındaki geçmiş ilişkilerin karanlık ve hoş olmayan yönlerine rağmen, İran’da hükümet değişikliği, Orta Doğu’nun jeopolitik durumunun değişmesi, Avrupa’nın güvenlik düzeninin değişmesi, Çin’in dünya çapındaki ekonomik ve güvenlik davranışlarının değişmesi ve en önemlisi Amerika’nın iç durumu gibi gelişmeler, geçmişe dayalı kesin bir hüküm vermemizi zorlaştırmaktadır.

İyimser senaryo: Krizlerin dondurulması

Eğer Trump ve Tahran arasında gelecekteki ilişkilere iyimser bakmayı tercih edersek, o zaman şu noktalara işaret edebiliriz: Batı’ya açık olan bir reformist cumhurbaşkanının varlığı gelişmeleri olumlu etkileyebilecek önemli bir etkendir. Pezeşkiyan’ın yaptığı ilk eylemlerden birinin karşılıklı saygıya dayalı olarak tüm dünya ülkeleriyle ilişki kurma hazırlığını ilan eden İngilizce bir makale yayınlamak olması bu bağlamda dikkat çekici. Nitekim Pezeşkşiyan’ın açık tavrı Trump’ın İran karşıtı eylemlerinin meşruiyetini sorgulatacaktır. Trump’ın Rusya ve Ukrayna savaşı konusunda Avrupa Birliği ile yaşadığı anlaşmazlıklar ile birlikte, İran da onların arasında bir başka anlaşmazlık konusu olacaktır. Ayrıca, Trump’ın ilk başkanlık döneminde İran’ın bölgesel gücünü sınırlama umuduyla onun anti-İran eylemlerine olumlu yaklaşan önemli Orta Doğu ülkeleri, şimdi İran’a farklı bir yaklaşım sergiliyorlar ve bölgede gerilimi azaltmaya çalışıyorlar. Bu da Trump’ı anti-İran politikasını yeniden gözden geçirmeye yönlendirebilir.

Trump’ın İran’a karşı askeri seçeneği dışındaki seçeneklerin hepsi tükenmiştir ve bu da İran’ı daha hazırlıklı hale getirmiştir. Aslında Trump, İran ekonomisini felç etmek için tüm planlarını uygulamıştır ve şimdi sadece uluslararası sularda İran tankerlerine fiziksel saldırılar gibi eylemler dışında İran’a ciddi bir darbe vuracak başka bir aracı yoktur. Bu arada İran, tüm yaptırım mekanizmalarına karşı etkili alternatifler geliştirmiş, yaptırımları aşma koşullarını daha ustaca sağlamış ve ekonomik dayanıklılığı artırmıştır. Bu, yaptırımların İran’ın ekonomik altyapısını zayıflatması gerçeğini göz ardı etmek anlamına gelmez, ancak Amerika’nın ekonomik darbelerinin İran’ı felç etme yeteneği olmadığını ve İran’ın şimdi olası darbelere karşı daha güçlü bir konumda olduğunu göstermektedir.

Bugün İran nükleer açıdan da geri dönüşü olmayan bir aşamadadır. 2018 yılında İran sınırlı bir nükleer programa sahipti ve KOEP kapsamında sadece %3.67 oranında uranyum zenginleştirmesine ve 300 kilogram uranyum rezervine sahip olabilirdi, ancak şimdi İran, yerli gelişmiş santrifüjlerle uranyum zenginleştirme oranını %60’a çıkarmış durumda ve eğer isterse birkaç hafta içinde nükleer silaha ulaşabilir.

Trump’a karşı İran, nükleer caydırıcılık döngüsünü tamamlamanın yanı sıra, füze ve insansız hava aracı alanında da caydırıcılık kapasitesine ulaşmış ve her tehdit unsuruna doğrudan darbe vurabilecek durumda olduğunu göstermiştir. İran’ın 13 Nisan 2024’te İsrail’e füze saldırısı düzenlemesi, İran’ın en zorlu savunma sistemlerini aşma kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir ve bu da İran’ın caydırıcılık kapasitesini belirgin bir şekilde artırmıştır.

Muhtemelen İran, Trump’ın olası baskılarını meşruiyetten yoksun bırakmak için Batı’ya karşı yumuşama yönünde adımlar atacaktır. FATF’ın kalan birkaç şartını kabul etmek ve kara listeden çıkmak ya da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile daha fazla işbirliği yapmak, Trump’a karşı önleyici İran eylemleri arasında yer alabilir. Pezeşkiyan hükümetinin dış politikasının pragmatik olacağını ve İran’ın askeri caydırıcılık kapasitesine zarar vermeden Tahran’ın çeşitli yumuşama adımları atmasını beklemek mümkün olabilir. İran, – Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarıyla doğrulanmış olduğu üzere- KOEP kapsamında nükleer taahhütlerine bağlı kalarak, siyasi ve etik meşruiyet kazanmış ve aynı zamanda kırmızı çizgilerinden vazgeçmeyerek karşı tarafın zorbalığını kabul etmeyeceğini göstermiştir.

Bu değişen dengeler göz önüne alındığında, bazıları Tahran’da Trump’ın kâr ve zarar ölçme kuralına uyarak İran’a karşı geçmişten farklı davranacağını ve İran’ın siyasi oyun oynama yönünde hareket etmesi durumunda Trump ile düşük tansiyonlu bir dönem geçirme olasılığının yüksek olduğunu savunmaktadır. Pezeşkiyan’ın seçim kampanya başkanı Ali Abdolalizadeh, Arap medyasına verdiği bir röportajda, Trump’ın iktidara geri dönmesi durumunda yeni yaptırımların olasılığı hakkında “Aslında Trump’ın varlığı yaptırımların kaldırılması olasılığını artırıyor, çünkü Trump bir tüccar ve biz de ticaret dilini iyi anlıyoruz” demişti.

Bu İranlı politikacının sözleri biraz iyimser görünse de son yirmi yılın Tahran ve Washington arasındaki siyasi ilişkilerinin iniş çıkışı, iki ülkenin ilişkilerinin nükleer meseleden daha geniş bir konu olduğunu ve sınırlı müzakerelerin iki taraf arasındaki olumsuz genel siyasi ortam nedeniyle her zaman sonuçsuz kalacağını göstermektedir. Bu nedenle, iki ülke kapsamlı ve uzun vadeli müzakerelere ihtiyaç duymakta olsa da Amerika’nın son kırk yıllık siyasi davranışlarına bağlı olarak, İran tarafının umut ve güven duyması beklenemez. Bu nedenle, en iyi ihtimalle, İran ve Amerika’nın Trump döneminde siyasi durumu krizleri dondurma yönünde ilerleyebilir.

Kötümser senaryo: İsrail etkeni

Bu tür bir bakış açısı karşısında, son dört yılın stratejik değişikliklerine dayanarak Trump’ın İran-Amerika ilişkilerinde gerilim yaratmama politikası izleyebileceği yönünde umudu kaybetmemekle beraber, İsrail’in İran-Amerika ilişkilerinde ciddi bir değişken olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Netanyahu, Gazze krizi sonrasında en kötü siyasi durumundadır ve varlığını sürdürmek için çatışmaların devamına ve Washington’un desteğini almaya ihtiyaç duymaktadır. Washington’un desteğini çekmek için mağdur rolünü oynamak, İsrail tarihinde eski bir politika gibi görünse de hala etkisini korumaktadır ve İsrail’in karşısında mağdur rolünü oynayabileceği tek ülke İran’dır. Bu nedenle, kötü ama çok muhtemel bir senaryoda, İsrail’in Gazze’deki soykırımı sürdürerek Güney Lübnan’a saldırıp İran’ın stratejik hedeflerine darbe vurması ve Tahran’ı kendine karşı askeri müdahale etmeye zorlayarak Tahran ile Washington arasındaki gerilim seviyesini artırması olasıdır.

Amerika’nın Orta Doğu’daki davranışlarını İsrail değişkenini ve Siyonist rejimin stratejik zayıflığını telafi etme işlevini göz ardı ederek analiz etmek mümkün değildir ve bu da Trump ve Tahran arasındaki durumu daha karmaşık hale getirmektedir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Trump suikastı ve sonrası: Küreselci elit zor durumda

Yayınlanma

Yazar

Trump’a suikast adeta göstere göstere geldi. Son altı ayda sadece Harici’deki yazılarımda -ki, bunları Harici’den arkadaşlar derlediler ve sosyal medya hesabımdan paylaştım (https://x.com/hasanunal1920/status/1812504314880864382) – Amerikan Derin Devleti’nin Trump’ın önünü kesmek için yaptığı bütün hamlelerin boşa çıktığını, dolayısıyla eski başkanın anketlerdeki seçilme şansının giderek yükseldiğini, bu defa 2016 yılındaki seçilmesine ve görevi yaptığı döneme (2017-2021) oranla oldukça hazırlıklı göründüğünü ve önünü kesmek için suikast ihtimalinin hiç de zayıf olmadığını defalarca belirtmiştim.

Peki neden böyle düşünmüştüm? Çünkü Trump küreselci Amerikan elitinin temsil ettiği hemen hemen her şeye karşı ve onların büyük çıkarlar elde ederek uygulamada tuttukları politikaları Amerikan başkanı olarak ya tamamen durdurma veya büyük ölçüde değiştirme gücüne sahip olacak birisi. Üstelik Amerikan halkının büyük bir kesiminin de ölümüne sevdiği ve destek verdiği bir başkan adayı.

NEOLİBERAL POLİTİKALARA VE SAVAŞLARA KARŞI

Amerika’nın bütün dünyaya özellikle 1980’lerden itibaren empoze ettiği neoliberal politikalar her yerde olduğu gibi halkın büyük bir kısmını fakirleştirirken gelirden ve servetten çok büyük pay alan kesimleri de aşırı derecede zenginleştiriyor. Bu durumun belki de en feci mağdurlarından birisi biziz yani Türk halkı. Amerikan halkı da Avrupa halkları da göreceli olarak aynı sorunları yaşıyor. Demokrasi düşmanı diye damgalanan Trump’ın, Avrupa’da aşırı sağ diye hedef tahtasına oturtulan sistem karşıtı partilerin yükselişi de büyük ölçüde bu neoliberal politikaların yarattığı yıkımdan dolayı.

Öte yandan Trump Amerikan Derin Devleti’nin dünyanın her yerinde özellikle Orta Doğu’da bitmek bilmeyen savaşlarına da karşı. Bir önceki dönemde seçim kampanyası sırasında Afganistan’da ve Orta Doğu’da hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen; ancak yapıldığı her ülkeyi yakıp yıkan savaşların bütün gerekçelerini sorgulamıştı. Trump’a göre bu savaşlarda Amerika’nın yedi ila on trilyon doları sokağa saçılmış ve karşılığında hiçbir şey elde edilememişti. İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmak adına söylenenler ise Trump açısından hiç de mantıklı değildi; zira İsrail kendisini fazlasıyla savunabilecek durumdaydı ve zora girerse Amerika doğrudan yardım edebilirdi. Kısacası bu kadar savaşa hiç gerek yoktu.

Görevde bulunduğu zaman (2017-2021) bu görüşlerini Amerikan politikaları haline getirmeye de uğraştı; ancak Amerikan Derin Devleti buna açıkça müsaade etmedi. Örneğin Türkiye’nin PKK/YPG’ye karşı yaptığı operasyonlarla gerginleşen Ankara-Vaşington hattını rahatlatmak için Suriye’deki Amerikan birliklerini çekmek istediyse de diplomatlar, askerler bin bir yol ve yöntemle Trump’ı aldattılar. Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi olan ve o sırada ABD Dışişleri Suriye Özel Temsilciliği görevini yürüten James Jeffrey Trump’ın seçimleri kaybetmesinin hemen sonrasında verdiği bir mülakatta bunu açıkça söylüyor ve Trump’ı kandırdıklarını, Suriye’deki birlikleri çekilmiş gibi gösterdiklerini; ancak çekmediklerini itiraf ediyor.

Birinci döneminde Amerikan Derin Devleti’nin kendisine karşı yürüttüğü pek çok yıpratma kampanyasına karşı yaptığı uzlaşma girişimlerinin boşa çıkması ve kabinesine aldığı Neocon veya Derin Devlet unsurlarının da kendi aleyhine dönmesi gibi pek çok sebepten dolayı Trump’ın ilk dönemde düşüncelerini politikalar haline dönüştürmesi yeterince mümkün olamadı; ancak öyle anlaşılıyor ki, Trumpizm diye adlandırılabilecek görüşleri, tavırları Amerikan halkının büyük bir kesiminin kalbinde yaşamaya devam etti. Bunu ikinci dönem için aday olması ihtimalini ortadan kaldırmak için kendisine karşı işletilen yargı mekanizmaları, kurmaca davalarda da tekrar tekrar gözlemleme fırsatı oldu dünya kamuoyunun. Bunu gerek Cumhuriyetçi Parti içerisinden gerekse Amerikan elitinin Trump’ı şeytanlaştırma girişimlerinden sürekli görmek mümkün. Adeta birisi çıksa da şu adamı vursa gibi bir hava oluşturuldu.

Trump’ın, ABD dış politikasına eleştirileri sadece Orta Doğu’daki yıkımlara sebep olan ve demokrasi adına yapıldığı yalanıyla süslenen savaşlarla sınırlı değil. Ukrayna’daki savaşa da şiddetle karşı çıkıyor. Trump’ın kendi ifadesiyle, eğer görevde olmuş olsaydı savaş olmayacaktı veya yeniden seçildiğinde ilk yapacağı işlerden birisi savaşı durdurmak olacak. Öyle ki, 2024 seçim kampanyası sırasında ve sonrasında bu konuyu ısrarla dile getirdi ve Vaşington’daki NATO Zirvesinin ardından kendisiyle görüşmeye gelen Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile yaptığı görüşmenin hemen ardından ve suikasttan sadece bir gün evvel, Kasım ayındaki seçimleri kazanıp Beyaz Saray’a yerleştikten sonraki ilk işlerinden birisinin Ukrayna savaşını durdurarak siyasal bir çözüm oluşturulmasına fırsat sağlamak olduğunu açıkladı. Buna karşılık Vaşington’daki NATO Zirvesi Bildirgesi adeta savaş kışkırtıcılığı yapar bir tarzda kaleme alınmış intibaı veriyordu ve NATO üyeleri düşman olarak gördükleri Rusya, tehdit olarak tanımladıkları Çin ve İran’a karşı kuşatma politikaları uygulayacaklarını deklare ediyorlardı.

TRUMP SEÇİLİRSE/SEÇİLDİKTEN SONRA

Amerikalıların tabiriyle suikast içerden birilerinin işi gibi geliyor. Yalnız kurt gibi görünen yirmi yaşındaki bir çocuk Amerikan ordusunda da kullanılan bir tüfekle miting alanına gelip gözlemler yapıyor ve nihayet elindeki silah parçalarından oluşan valizle bir binanın çatısına çıkarak pozisyon alıyor. Görgü tanıkları tüfekli birisinin oraya tırmandığını ve orada tüfeği kurduğunu polislere ve özellikle Gizli Servis elemanlarına anlatmaya/göstermeye çalışıyor, elleriyle yerini işaret etmeye çalışıyorlar ama fayda etmiyor; çünkü ilgilenmiyorlar.

Fakat saldırganın saniyeler içinde sekiz atış yaparak bir göstericiyi öldürmesinin ve Trump’ı kafadan nişan almasına rağmen kafasını aniden hafifçe çevirmesinden dolayı kulağından vurmasının ardından adeta nano-saniye içinde bütün güvenlik görevlileri saldırganı kurşun yağmuruna tutup öldürüyor. O sırada Trump yere düşmüş veya yatırılmış durumda. Kafasının parçalanması için atılan kurşun bir veya bir buçuk santim farkla kulağını delip geçmiş. Senaryoya göre Trump ölmüş, saldırgan da saniyesinde öldürülmüş olacaktı. Kısacası iki gün sonra resmen aday ilan edildiği Milwaukee toplantısında söylediği gibi Trump ölmüş olmalıydı; ama ölmedi.

Mevcut şartlarda Trump’ın seçimleri kazanması artık çok daha kuvvetli bir ihtimal. Bütün Amerikalı analistler aynı değerlendirmeyi yapıyorlar. Trump’ın her halükârda kazanması ihtimali pekiştikçe Biden’ı yarıştan çekilmeye zorlamanın da bir anlamı olmayabilir; çünkü mevcut konjonktürde Trump her adaya karşı kazanabilir. Dolayısıyla Derin Devlet’in elindeki rezervlerden yaşları müsait olanların (Michelle Obama, Nikki Halley) kenarda tutulması daha akıllıca olabilir.

Öte yandan Amerikan Derin Devlet yapısının veya başka bir ifadeyle kurulu düzenin Trump gibi bu yapıyı kökünden sarsacak birisinin gelişini kabulleneceğini ve yapmak istediklerinde serbest bırakacağını düşünmek de fazla iyimserlik olabilir. İkinci bir suikast ihtimalinden söz edilebilir; ancak Milwaukee’de resmen başkan adaylığını ilan ederken seçtiği ikinci adam J. D. Vance’den dolayı bu ihtimal azalmış olabilir; çünkü Vance de tam bir Trumpist, her ne kadar geçmişte Trump’ı eleştiren bazı konuşmalar yapmış olsa da… Seçildiklerinde başkan yardımcısı olacak olan Vance çok fakir hatta sefalet içindeki bir aileden ve bölgeden geliyor. Kırk yaşının altında ve bütün zorluklara rağmen Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisini bitirmeyi başarmış ve son yıllarda Kongre üyesi olmuş. Trump’a umut olarak bakan o düşük gelirli ve zor durumdaki bölgelerin çocuğu. Trump adeta mükemmel bir müstakbel başkan yardımcısı seçmiş.

Bundan sonra Derin Devlet’in yapabileceği NATO bildirgesi ile birlikte düşünüldüğünde 11 Eylül’den çok daha kapsamlı, korkutucu ve dehşet verici bir oyun olabilir. Birçok analistin bahsettiği gibi, Ukrayna’da bir kirli bomba kullanıp bunu Rusya’nın üzerine atmak, ardından da nükleer savaş tehlikesini ortaya atarak seçimleri yapmamak veya yapılsa ve Trump kazansa bile o savaşı sürdürmekten başka seçenek bırakmayacak senaryolar… Fakat unutmamak lazım ki, günümüzde bu tür senaryoların arka planı kısa sürede ortaya çıkabiliyor. Bu defa da aynısı olabilir; ancak sadece Amerika’da değil Avrupa’da da onlarca yıldır merkez sağ veya merkez sol olarak iktidarda bulunan küreselciler ve onlarla birlikte hareket eden finans ve medya çevreleri süpürülüp atılma tehlikesiyle ilk defa bu kadar yüz yüze durumdalar. Bırakıp gitmeleri muhakkak zor olacaktır; ama bir yandan çok kutupluluk öte yandan da Batı’nın Asyalı güçler tarafından dengelenmekte olması bu elitin siyasal mezarını çoktan kazmış, hazırlamış durumda. Hiç kimse kendiliğinden ölmek istemez; ama sonuç engellenemez…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English