Dünya Basını
ABD basınındaki İsrailli casuslar!

Aşağıda çevirisini okuyacağınız Alan Macleod imzalı MintPress çalışması, Amerika’nın önemli yayın kuruluşlarındaki İsrail ajanlarının rollerine odaklanıyor. Özellikle Beyaz Saray Basın Muhabirleri Ödülü’nü Barak Ravid’in son dönemdeki haberlerinin sadece ABD değil dünya basınını da şekillendirdiği dikkate alındığında bu isimlerin ABD basınında neden istihdam edildiği daha iyi anlaşılıyor:
***
Açıklıyoruz: Amerika’da haberleri yazan İsrailli casuslar
Alan Macleod
“Netanyahu 7 Ekim saldırılarından bir yıl sonra galibiyet serisine devam ediyor.” Axios’ta yayınlanan ve İsrail başbakanının yenilmez zafer dalgası üzerinde ilerlediğini anlatan makalenin başlığı böyle. Yazar Barak Ravid’e göre bu çarpıcı askeri “başarılar” arasında Yemen’in bombalanması, Hamas lideri İsmail Heniyye ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah suikastları ve Lübnan’a yönelik çağrı cihazı saldırıları yer alıyor.
Aynı yazar kısa bir süre önce İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırılarının “savaşa yol açmayı amaçlamadığını, ancak ‘tırmandırma yoluyla gerilimi azaltma’ girişimi olduğunu” iddia eden bir makaleyle viral oldu. Sosyal medya kullanıcıları Ravid’i bu tuhaf, Orwellvari çıkarımı nedeniyle alaya aldı. Ancak neredeyse herkesin gözden kaçırdığı şey, Barak Ravid’in bir İsrail ajanı olduğuydu ya da en azından yakın zamana kadar öyleydi. Ravid, İsrail casusluk ajansı Birim 8200’de eski bir analist ve geçen yıla kadar hala İsrail Savunma Kuvvetleri grubunda yedek subay olarak görev yapıyordu.
Birim 8200 İsrail’in en büyük ve belki de en tartışmalı casusluk örgütü. Binlerce Lübnanlı sivilin yaralanmasına neden olan son çağrı cihazı saldırısı da dahil birçok yüksek profilli casusluk ve terör operasyonundan sorumlu. Bu araştırmanın da ortaya koyacağı üzere Ravid, ABD’nin önde gelen medya kuruluşlarında, ülkesinin eylemlerine Batı’dan destek sağlamak için canla başla çalışan tek İsrailli eski ajan değil.
Beyaz Saray kaynakları
Ravid kısa sürede Capitol Hill’deki basın mensupları arasında en etkili kişilerden biri haline geldi. Nisan ayında, “Beyaz Saray haberciliğindeki üstün başarısından” dolayı Amerikan gazeteciliğinin en yüksek ödüllerinden biri olan prestijli Beyaz Saray Basın Muhabirleri Ödülü’nü kazandı. Jüri üyeleri, “ABD’de ve yurtdışında derin, neredeyse mahrem düzeyde kaynak bulmasından” etkilendiler ve altı makaleyi gazetecilik örneği olarak seçtiler.
Bu hikayelerin çoğu, anonim Beyaz Saray veya İsrail hükümetinden gelen “bilgileri” doğrudan aktarmaktan ibaretti; bu bilgilerin kaynaklarını iyi göstermek ve Başkan Biden’ı İsrail’in Filistin’e yönelik dehşet verici saldırılarından aklamak üzerine kuruluydu. Dolayısıyla, bu haberlerle Beyaz Saray’ın basın açıklamaları arasında işlevsel olarak hiçbir fark yoktu.
Örneğin, jürinin seçtiği haberlerden biri “Özel haber: Biden, Bibi’ye 3 günlük savaş molasının bazı rehinelerin serbest bırakılmasına yardımcı olabileceğini söyledi” başlığını taşıyor ve ABD’nin 46. Başkanı’nı acıları azaltmaya kararlı, kendini adamış bir yardımsever olarak sunuyordu. Bir diğeri ise Biden’ın Netanyahu ve İsrail hükümetine karşısında ne kadar “hayal kırıklığı” yaşadığını anlatıyordu.
Protestocular, gazetecilere o sırada en az 128 gazetecinin hayatını kaybettiği Gazze’deki meslektaşlarıyla dayanışma için etkinliği boykot etmeleri çağrısında bulunmuştu. Ancak etkinlikte bir boykot gerçekleşmediği gibi, organizatörler en yüksek ödülü bir zamanlar İsrail istihbarat yetkilisi olan ve Washington’da iktidarın en sadık stenograflarından biri olarak ün kazanmış birine verdiler.
Protestocular, gazetecilere Gazze’de hayatını kaybeden meslektaşlarıyla dayanışmak için (bu satırların yazıldığı sırada en az 128 gazeteci hayatını kaybetmişti) etkinliği kaçırmaları çağrısında bulundu. Etkinlik boykot edilmemekle kalmadı, organizatörler en büyük ödüllerini, Washington’daki iktidarın belki de en sadık kâtibi olarak ün kazanan İsrailli istihbarat yetkilisi bir muhabire verdiler.
Ravid’e ödülü, kendisini bir kardeş gibi kucaklayan Başkan Biden tarafından bizzat takdim edildi. Tanınmış (eski) bir İsrail casusunun Biden’ı bu şekilde kucaklayabilmesi, yalnızca ABD ile İsrail arasındaki yakın ilişki hakkında değil, aynı zamanda müesses nizam medyasının iktidardan ne ölçüde hesap sorduğu hakkında da çok şey anlatıyor.
Ravid, ABD ya da İsrail hükümeti tarafından kendisine verilen övgü dolu bilgileri eleştirmeden yayınlayarak ve bunları özel haber olarak aktararak isim yaptı. Nisan ayında “Başkan Biden perşembe günü yaptıkları görüşmede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya ültimatom verdi: Eğer Gazze’deki rotasını değiştirmezse İsrail’i destekleyemeyeceğiz” diye bir haber yapmıştı. Haberde, Biden’ın ‘altı aydır süren savaşta Gazze’deki çatışmaların sona ermesi için şimdiye kadarki en güçlü baskısını yaptığını ve ABD’nin savaşla ilgili politikasının İsrail’in ABD’nin ateşkes de dahil taleplerine uymasına bağlı olacağı konusunda ilk kez uyarıda bulunduğu’ ifadeleri yer aldı.
Temmuz ayında Ravid, Netanyahu ve İsrail’in “diplomatik bir çözüm” için çabaladığını söyleyen isimsiz kaynakları tekrarladı ki bu da son derece şüpheli bir iddiaydı.
Ravid’in aynı tarzdaki diğer makaleleri şunlar:
- Özel haber: Biden Bibi’ye Gazze’de bir yıl sürecek bir savaşta yer almayacağını söyledi
- Özel haber: Beyaz Saray toplantıyı iptal etti, Netanyahu’yu video nedeniyle protesto ederek azarladı
- Gazze savaşı 100. gününe girerken Biden’ın Bibi’ye karşı sabrı “tükeniyor”
- ABD İsrail hükümetinin altını oymakla suçlanırken Biden-Bibi çatışması tırmanıyor
- Biden ve Bibi’nin Refah için “kırmızı çizgileri” onları çarpışma rotasına soktu
- Biden mikrofona yakalandı: Bibi’ye Gazze konusunda “açıkça” konuşmaya ihtiyacımız olduğunu söyledim
- Özel haber: Beyaz Saray, Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler nedeniyle İsrail hükümetine olan güvenini kaybetti
- İsrailli bakan Beyaz Saray’da Gazze ve savaş stratejisi konusunda eleştirildi
- Haber: Biden, Bibi’ye ABD’nin İsrail’in İran’a karşı saldırısını desteklemeyeceğini söyledi
Biden yönetiminin bu şekilde sürekli aklanması internette yaygın bir alay konusu oldu.
X kullanıcısı David Grossman, “AXIOS ÖZEL: Netanyahu’ya milyonlarca dolarlık silah sattıktan sonra Biden -yüksek sesle- Taylor Swift’in ‘Aramız Kötü’ şarkısını çaldı. Biden’a yakın bir kaynak ‘Herkes bunu duyabilirdi’ diyor” diye tweet attı. Komedyen Hüseyin Kesvani, Ravid’in Biden’ın İsrail hükümetine karşı “giderek daha az güvendiğini” öne süren son makalesine yanıt olarak, “Büyük miktarda para ve silah vermeye devam ediyorum ama buna katılmadığımı herkes görsün diye kaşlarımı çatıyorum” dedi.
ABD ile İsrail arasındaki bu sözde bölünme boyunca Biden yönetimi İsrail saldırılarına coşkulu destek vermeye, BM’de ateşkes kararlarını ve Filistin devletini engellemeye devam etti ve son 12 ayda İsrail’e 18 milyar dolar değerinde silah gönderdi. Dolayısıyla, Axios’un haberleri ne kadar şüpheli olursa olsun, Washington için hayati rol oynuyor ve Biden yönetiminin uluslararası organların soykırım olarak nitelendirdiği eylemlerle arasına mesafe koymasını sağlıyor. Ravid’in işlevi ise, Axios okuyan elit liberal kitleler arasında hükümete destek bulmak ve ABD’nin İsrail’in kilit bir destekçisi olmaktan ziyade Batı Asya’da barış için çabalayan dürüst bir aracı olduğuna inanmaya devam etmelerini sağlamak.
Ravid Filistinlilere yönelik tepeden bakan tavrını gizlemiyor. Eylül ayında şu ifadelerin yer aldığı bir paylaşımı retweetledi:
“PaliNazi yöntemi budur… tavizleri hiçbir karşılık vermeden ceplerine indirirler ve ardından bu tavizleri bir sonraki müzakere turunun temelini oluşturmak için kullanırlar. PaliNaziler doğruyu nasıl söyleyeceklerini bilmezler.”
Bundan bir hafta bile geçmeden, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın oldukça şüpheli bir iddiasını destekledi. Gallant, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçakların büyük bir resmi önünde kutlama yapan El Kassam Tugayları lideri Yahya Sinvar’ın çocuklarının fotoğrafını bulduğunu iddia etmişti. Gallant, açıkça Filistinlileri 11 Eylül ile ilişkilendirmeye çalışan bu fotoğrafı “Sinvar kardeşlerin fareler gibi saklandıkları” bir tünelde bulduklarını ileri sürmüştü.
Kötü şöhretli gizli servisi
1952’de kurulan Birim 8200, İsrail ordusunun en büyük ve en tartışmalı birimi.
Gizli operasyonlar, casusluk, gözetleme ve siber savaştan sorumlu olan grup, 7 Ekim 2023’ten beri dünyanın dikkatini üzerine çekti. Lübnan’da en az dokuz kişinin ölümüne ve yaklaşık 3 bin kişinin yaralanmasına neden olan meşhur çağrı cihazı saldırısının arkasındaki örgüt olarak tanınıyor. İsrail’de pek çok kişi (ve Ravid’in kendisi) operasyonu bir başarı olarak selamlarken eski CIA Direktörü Leon Panetta da dahil dünya çapında korkunç bir terör eylemi olarak kınandı.
Birim 8200 ayrıca Gazze için yapay zekâ destekli bir ölüm listesi oluşturdu ve on binlerce kişiyi (kadınlar ve çocuklar dahil) suikast hedefi olarak belirledi. Bu yazılım, İsrail ordusunun (IDF) yoğun nüfuslu Gazze’ye yönelik saldırısının ilk aylarında kullandığı birincil hedefleme mekanizmasıydı.
İsrail’in Harvard’ı olarak tanımlanan Birim 8200, ülkedeki en prestijli kurumlardan biri. Seçim süreci son derece rekabetçi; aileler çocuklarının burada hizmet vermesini ve İsrail’in gelişen yüksek teknoloji sektöründe kazançlı bir kariyer yapmasını umarak bilim ve matematik dersleri için servet harcıyorlar.
Aynı zamanda İsrail’in fütüristtik baskıcı devlet aygıtının merkezini oluşturuyor. Yüz tanıma kameraları aracılığıyla her hareketini izleyerek aramalarını, mesajlarını, e-postalarını ve kişisel verilerini takip ederek Filistinliler hakkında devasa miktarda veri toplayan Birim 8200, Filistinlileri gözetlemek, taciz etmek ve bastırmak için distopik bir ağ oluşturdu.
Birim 8200 her Filistinlinin tıbbi geçmişleri, cinsel yaşamları ve arama geçmişleri de dahil dosyalar derliyor, böylece bu bilgiler daha sonra baskı veya şantaj için kullanılabiliyor. Örneğin bir kişi eşini aldatıyorsa, umutsuzca tıbbi bir operasyona ihtiyacı varsa ya da gizli eşcinselse, bu durum sivilleri İsrail adına muhbir ve casus yapmak için koz olarak kullanılabilir. Eski bir Birim 8200 ajanı, eğitiminin bir parçası olarak konuşmalarda tespit edebilmek için kendisine “eşcinsel” anlamına gelen farklı Arapça kelimeleri ezberleme görevi verildiğini söylüyor.
Birim 8200 ajanları dünyanın en çok indirilen uygulamalarından bazılarını ve Pegasus da dahil en kötü şöhretli casusluk programlarından birçoğunun yaratıcısı. Pegasus, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa ve Pakistan Başbakanı Imran Khan da dahil dünya çapında düzinelerce siyasi lideri izlemek için kullanıldı.
İsrail hükümeti Pegasus’un Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) yanı sıra gezegendeki en otoriter hükümetlerden bazılarına satışına izin verdi. Bu devletler arasında, Türkiye’de Suudi ajanlar tarafından öldürülmeden önce Washington Post muhabiri Cemal Kaşıkçı’yı izlemek için bu yazılımı kullanan Suudi Arabistan da vardı.
Yakın zamanda yapılan bir MintPress News araştırması, dünya çapındaki VPN pazarının büyük bir kısmının, Birim 8200 mezunu biri tarafından yönetilen ve kurulan bir İsrail şirketine ait olduğunu ortaya çıkardı.
2014 yılında, Birim 8200’de görevli 43 yedek subay bir mektup yazarak birimin etik dışı uygulamaları nedeniyle artık burada hizmet vermek istemediklerini açıkladı. Bu uygulamalar arasında, sıradan Filistinli vatandaşlarla teröristler arasında bir ayrım yapılmaması da bulunuyordu. Mektupta ayrıca topladıkları istihbaratın güçlü politikacılara aktarıldığı ve onların bu bilgileri istedikleri gibi kullandıkları da belirtildi.
Kamuoyuna yapılan bu açıklama Ravid’in, çalışma arkadaşlarına öfke duymasına neden oldu. Skandalın ardından Ravid, İsrail Ordu radyosuna çıkarak muhbirlere saldırdı. Ravid, Filistin’in işgaline karşı çıkmanın İsrail’in kendisine karşı çıkmak anlamına geldiğini, zira işgalin İsrail’in temel bir “parçası” olduğunu söyledi. “Eğer sorun gerçekten işgalse…” dedi: “…o zaman vergileriniz de bir sorundur- kontrol noktasındaki askere, eğitim sistemine fon sağlıyorlar … ve 8200 harika bir taktik.”
Ravid’in yorumlarını bir kenara bırakırsak, şu soru ortaya çıkıyor: yabancı halklara sızmak, onları izlemek ve hedef almak üzere tasarlanmış, gezegenin en tehlikeli ve istilacı casusluk teknolojilerinin çoğunu üretmiş ve sofistike uluslararası terör saldırılarının arkasında olduğu düşünülen bir grubun üyelerinin, Amerika’da İsrail ve Filistin hakkındaki haberleri yazması gerçekten kabul edilebilir mi? ABD medyasındaki üst düzey isimlerin Hizbullah, Hamas ya da Rusya’nın FSB’sinde istihbarat görevlileri olduğu ortaya çıksa ne tepki verilirdi?
İsrail hakkında haberler, İsrail tarafından sunuluyor
Ancak Ravid, Amerika’da İsrail devletiyle derin bağları olan tek etkili gazeteci değil. Shachar Peled, Birim 8200’de subay olarak üç yıl çalıştı ve gözetleme, istihbarat ve siber savaş konularında analistlerden oluşan bir ekibe liderlik etti. Ayrıca İsrail istihbarat servisi Şin Bet’te teknoloji analisti olarak görev yaptı. 2017 yılında CNN tarafından yapımcı ve yazar olarak işe alındı ve üç yıl boyunca Fareed Zakaria ve Christiane Amanpour’un programları için bölümler hazırladı. Daha sonra Google onu Kıdemli Medya Uzmanı olarak işe aldı.
CNN için çalışmaya devam eden bir başka Birim 8200 ajanı da Tal Heinrich. Heinrich üç yılını Birim 8200 ajanı olarak geçirdi. 2014-2017 yılları arasında CNN’nin İsrail yanlısı olarak bilinen Kudüs Bürosu’nda saha ve haber masası yapımcısı olarak görev yapan Heinrich, İsrail’in Gazze’yi bombalayarak 2 binden fazla kişinin ölümüne ve yüz binlerce kişinin yerinden edilmesine neden olan Koruyucu Hat Operasyonu’na ilişkin Amerika’nın anlayışını şekillendiren başlıca gazetecilerden biriydi. Heinrich daha sonra CNN’den ayrıldı ve şu anda Başbakan Binyamin Netanyahu’nun resmi sözcülüğünü yapıyor.
CNN’in İsrailli devlet yetkililerini işe alma tutkusu bugün de devam ediyor. Örneğin Tamar Michaelis şu anda kanal için çalışıyor ve İsrail/Filistin içeriğinin çoğunu o üretiyor. Bu, daha önce İsrail ordusunun resmi sözcüsü olarak görev yapmış olmasına rağmen böyle.
Bu arada New York Times, gazetecilik tecrübesi olmayan eski bir İsrail Hava Kuvvetleri istihbarat subayı olan Anat Schwartz’ı işe aldı. Schwartz, 7 Ekim’de Hamas savaşçılarının İsraillilere sistematik olarak cinsel saldırıda bulunduğunu iddia eden, kötü şöhretli ve artık itibarını yitirmiş olan “Screams Without Words” (Sözsüz Çığlıklar) adlı ifşaatın yazarlarından biriydi. Times çalışanları, haberdeki kanıt ve doğruluk kontrolü eksikliğine bizzat isyan etmişti.
Aralarında yıldız köşe yazarı David Brooks’un da bulunduğu çok sayıda New York Times çalışanının çocukları İsrail ordusunda görev yaptı; Times bölge hakkında haber yaparken ya da görüş bildirirken bile bu bariz çıkar çatışmalarını okuyucularına hiç açıklamadı. Times, 1948 yılında Filistinli entelektüel Ghada Karmi’nin ailesinden çalınan Kudüs’teki bir evi büro şefi için satın aldığını da açıklamadı.
MintPress News geçen yıl Karmi ile son kitabı ve İsrail’in onu susturma girişimleri hakkında bir röportaj yapmıştı. New York Times’ın eski yazarı ve The Atlantic’in şu anki genel yayın yönetmeni Jeffrey Goldberg (Amerikalı), ilk Filistin İntifadası sırasında gönüllü olarak İsrail ordusuna ait hapishanelerde gardiyanlık yapmak için Pennsylvania Üniversitesi’nden ayrıldı. Goldberg anılarında, İsrail ordusunda görev yaptığı sırada Filistinli mahkumlara yönelik kötü muamelenin örtbas edilmesine yardımcı olduğunu açıkladı.
Sosyal medya şirketleri de eski Birim 8200 ajanlarıyla dolu. MintPress’in 2022 yılında yaptığı bir araştırmada Google için çalışan en az 99 eski Birim 8200 ajanı tespit edilmişti.
Facebook da tartışmalı birimden düzinelerce eski ajanı istihdam ediyor. Bunlar arasında Meta’nın denetim kurulunda yer alan Emi Palmor da bulunuyor. Bu 21 kişilik kurul, Facebook, Instagram ve Meta’nın diğer hizmetlerinin yönüne nihai olarak karar veriyor ve hangi içeriğe izin verileceğine, teşvik edileceğine ve neyin baskılanacağına karar veriyor.
Meta, platformlarında Filistinli sesleri sistematik olarak bastırdığı için İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından resmen kınandı ve sadece Ekim ve Kasım 2023’te binden fazla açık Filistin karşıtı sansür vakası belgelendi. Bu önyargının boyutunu Instagram’ın, kendini Filistinli olarak tanımlayan kullanıcıların profillerine otomatik olarak “terörist” kelimesini eklemesi gösteriyor.
ABD’li politikacıların İsrail ve Yahudi karşıtı ırkçılığın yuvası olduğuna dair yaygın iddialarına rağmen TikTok, organizasyonundaki kilit pozisyonlarda birçok eski Birim 8200 ajanını istihdam ediyor. Örneğin, 2021 yılında Asaf Hochman’ı küresel ürün stratejisi ve operasyonları başkanı olarak işe aldı. Hochman, TikTok’a katılmadan önce beş yıldan fazla bir süre İsrailli bir ajan olarak çalıştı. Şimdi Meta için çalışıyor.
Yukarıdan aşağıya İsrail yanlısı sansür
İsrail’in komşularına yönelik saldırıları söz konusu olduğunda, şirket medyası sürekli olarak İsrail yanlısı bir tutum sergiliyor. Örneğin New York Times, İsrail ordusu söz konusu olduğunda şiddetin failini tanımlamaktan düzenli olarak kaçınıyor ve 1948 yılında yaklaşık 750 bin Filistinlinin öldürüldüğü soykırımı sadece bir “göç” olarak nitelendiriyor.
Gazetenin haberleri üzerinde yapılan bir araştırma, her iki tarafta da öldürülen insan sayısı arasındaki devasa farka rağmen, İsraillilerin ölümlerinden bahsederken “katliam”, “kırım” ve “dehşet verici” gibi kelimelerin Filistinlilere kıyasla 22 kat daha sık kullanıldığını ortaya koyuyor.
Bu arada, bir Filistinli çocuğun içinde bulunduğu bir araca 335 kurşun İsrail askerleriyle ilgili bir haberi, CNN “Ölü akrabalarıyla birlikte araçta mahsur kalan beş yaşındaki Filistinli kız ölü bulundu” başlığını yayımladı ki bu başlığa göre kızın ölümü trajik bir kaza olarak yorumlanabilir.
Bu tür haberler tesadüfen ortaya çıkmıyor. Aslında, doğrudan tepeden geliyor. Kasım ayında sızdırılan bir New York Times notu, şirket yönetiminin muhabirlerine İsrail’in eylemlerini tartışırken “soykırım”, “katliam” ve “etnik temizlik” gibi kelimeleri kullanmamaları yönünde açıkça talimat verdiğini ortaya koydu. Times çalışanlarının haberlerinde “mülteci kampı”, “işgal altındaki bölge” ve hatta “Filistin” gibi kelimeleri kullanmaktan kaçınmaları, en temel gerçekleri izleyicilerine aktarmalarını neredeyse imkânsız hale getiriyor.
CNN çalışanları da benzer bir baskı altında. Geçen Ekim ayında, yeni CEO Mark Thompson tüm personele, şiddetin sorumlusu olarak Hamas’ın (İsrail değil) gösterilmesini sağlamaları ve Gazze Sağlık Bakanlığı ve onların sivil ölümleri hakkında konuşurken her zaman “Hamas kontrolündeki” lakabını kullanmaları talimatını veren bir not gönderdi ve Hamas’ın bakış açısına ilişkin herhangi bir haber yapmalarını yasakladı. Haber standartları ve uygulamalardan sorumlu üst düzey yöneticisi personele bunların “haber değeri olmadığını” ve “kışkırtıcı söylem ve propaganda” anlamına geldiğini söyledi.
Hem Times hem de CNN, İsrail’in eylemlerine karşı çıktıkları ya da Filistinlilerin özgürlüğüne destek verdikleri için çok sayıda gazeteciyi işten çıkardı. Kasım ayında Times’tan Jazmine Hughes, Filistin’deki soykırıma karşı çıkan bir açık mektubu imzaladıktan sonra işten çıkarılmıştı. Gazete bir önceki yıl da İsrail yanlısı Honest Reporting grubunun baskısının ardından Hosam Salem’in sözleşmesini feshetmişti. CNN sunucusu Marc Lamont Hill ise 2018 yılında Birleşmiş Milletler’de yaptığı bir konuşmada Filistin’in özgürleştirilmesi çağrısında bulunduğu için aniden kovuldu.
Axios, CNN ve New York Times gibi büyük kuruluşlar belli ki kimi işe alacaklarını biliyorlar. Bunlar gazetecilikte en çok aranan işlerden bazıları ve muhtemelen her bir pozisyon için yüzlerce aday başvuruyor. Bu kuruluşların herkesten önce İsrailli casusları seçmesi, basının güvenirliği ve amacı konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Birim 8200’den ajanların Amerikan haberleri üretmek üzere işe alınması, Hamas ya da Hizbullah savaşçılarının muhabir olarak istihdam edilmesi kadar düşünülemez olmalı. Ancak eski İsrailli ajanlar, ülkelerinin Filistin, Lübnan, Yemen, İran ve Suriye’ye yönelik devam eden saldırıları hakkında Amerikan kamuoyunu bilgilendirmekle görevlendirildi. Bu durum medyamızın güvenilirliği ve önyargıları hakkında ne söylüyor?
İsrail, Amerikan yardımı olmadan bu savaşı sürdüremeyeceğine göre Amerikan zihniyeti için verilen mücadelede, sahadaki savaş kadar önemli. Propaganda savaşı sürdükçe de gazeteci ve savaşçı arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Bize İsrail/Filistin hakkında haber sağlayan en iyi gazetecilerin birçoğunun eski İsrail istihbarat ajanları olması bunun altını çiziyor.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor












