Dünya Basını
ABD basınındaki İsrailli casuslar!

Aşağıda çevirisini okuyacağınız Alan Macleod imzalı MintPress çalışması, Amerika’nın önemli yayın kuruluşlarındaki İsrail ajanlarının rollerine odaklanıyor. Özellikle Beyaz Saray Basın Muhabirleri Ödülü’nü Barak Ravid’in son dönemdeki haberlerinin sadece ABD değil dünya basınını da şekillendirdiği dikkate alındığında bu isimlerin ABD basınında neden istihdam edildiği daha iyi anlaşılıyor:
***
Açıklıyoruz: Amerika’da haberleri yazan İsrailli casuslar
Alan Macleod
“Netanyahu 7 Ekim saldırılarından bir yıl sonra galibiyet serisine devam ediyor.” Axios’ta yayınlanan ve İsrail başbakanının yenilmez zafer dalgası üzerinde ilerlediğini anlatan makalenin başlığı böyle. Yazar Barak Ravid’e göre bu çarpıcı askeri “başarılar” arasında Yemen’in bombalanması, Hamas lideri İsmail Heniyye ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah suikastları ve Lübnan’a yönelik çağrı cihazı saldırıları yer alıyor.
Aynı yazar kısa bir süre önce İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırılarının “savaşa yol açmayı amaçlamadığını, ancak ‘tırmandırma yoluyla gerilimi azaltma’ girişimi olduğunu” iddia eden bir makaleyle viral oldu. Sosyal medya kullanıcıları Ravid’i bu tuhaf, Orwellvari çıkarımı nedeniyle alaya aldı. Ancak neredeyse herkesin gözden kaçırdığı şey, Barak Ravid’in bir İsrail ajanı olduğuydu ya da en azından yakın zamana kadar öyleydi. Ravid, İsrail casusluk ajansı Birim 8200’de eski bir analist ve geçen yıla kadar hala İsrail Savunma Kuvvetleri grubunda yedek subay olarak görev yapıyordu.
Birim 8200 İsrail’in en büyük ve belki de en tartışmalı casusluk örgütü. Binlerce Lübnanlı sivilin yaralanmasına neden olan son çağrı cihazı saldırısı da dahil birçok yüksek profilli casusluk ve terör operasyonundan sorumlu. Bu araştırmanın da ortaya koyacağı üzere Ravid, ABD’nin önde gelen medya kuruluşlarında, ülkesinin eylemlerine Batı’dan destek sağlamak için canla başla çalışan tek İsrailli eski ajan değil.
Beyaz Saray kaynakları
Ravid kısa sürede Capitol Hill’deki basın mensupları arasında en etkili kişilerden biri haline geldi. Nisan ayında, “Beyaz Saray haberciliğindeki üstün başarısından” dolayı Amerikan gazeteciliğinin en yüksek ödüllerinden biri olan prestijli Beyaz Saray Basın Muhabirleri Ödülü’nü kazandı. Jüri üyeleri, “ABD’de ve yurtdışında derin, neredeyse mahrem düzeyde kaynak bulmasından” etkilendiler ve altı makaleyi gazetecilik örneği olarak seçtiler.
Bu hikayelerin çoğu, anonim Beyaz Saray veya İsrail hükümetinden gelen “bilgileri” doğrudan aktarmaktan ibaretti; bu bilgilerin kaynaklarını iyi göstermek ve Başkan Biden’ı İsrail’in Filistin’e yönelik dehşet verici saldırılarından aklamak üzerine kuruluydu. Dolayısıyla, bu haberlerle Beyaz Saray’ın basın açıklamaları arasında işlevsel olarak hiçbir fark yoktu.
Örneğin, jürinin seçtiği haberlerden biri “Özel haber: Biden, Bibi’ye 3 günlük savaş molasının bazı rehinelerin serbest bırakılmasına yardımcı olabileceğini söyledi” başlığını taşıyor ve ABD’nin 46. Başkanı’nı acıları azaltmaya kararlı, kendini adamış bir yardımsever olarak sunuyordu. Bir diğeri ise Biden’ın Netanyahu ve İsrail hükümetine karşısında ne kadar “hayal kırıklığı” yaşadığını anlatıyordu.
Protestocular, gazetecilere o sırada en az 128 gazetecinin hayatını kaybettiği Gazze’deki meslektaşlarıyla dayanışma için etkinliği boykot etmeleri çağrısında bulunmuştu. Ancak etkinlikte bir boykot gerçekleşmediği gibi, organizatörler en yüksek ödülü bir zamanlar İsrail istihbarat yetkilisi olan ve Washington’da iktidarın en sadık stenograflarından biri olarak ün kazanmış birine verdiler.
Protestocular, gazetecilere Gazze’de hayatını kaybeden meslektaşlarıyla dayanışmak için (bu satırların yazıldığı sırada en az 128 gazeteci hayatını kaybetmişti) etkinliği kaçırmaları çağrısında bulundu. Etkinlik boykot edilmemekle kalmadı, organizatörler en büyük ödüllerini, Washington’daki iktidarın belki de en sadık kâtibi olarak ün kazanan İsrailli istihbarat yetkilisi bir muhabire verdiler.
Ravid’e ödülü, kendisini bir kardeş gibi kucaklayan Başkan Biden tarafından bizzat takdim edildi. Tanınmış (eski) bir İsrail casusunun Biden’ı bu şekilde kucaklayabilmesi, yalnızca ABD ile İsrail arasındaki yakın ilişki hakkında değil, aynı zamanda müesses nizam medyasının iktidardan ne ölçüde hesap sorduğu hakkında da çok şey anlatıyor.
Ravid, ABD ya da İsrail hükümeti tarafından kendisine verilen övgü dolu bilgileri eleştirmeden yayınlayarak ve bunları özel haber olarak aktararak isim yaptı. Nisan ayında “Başkan Biden perşembe günü yaptıkları görüşmede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya ültimatom verdi: Eğer Gazze’deki rotasını değiştirmezse İsrail’i destekleyemeyeceğiz” diye bir haber yapmıştı. Haberde, Biden’ın ‘altı aydır süren savaşta Gazze’deki çatışmaların sona ermesi için şimdiye kadarki en güçlü baskısını yaptığını ve ABD’nin savaşla ilgili politikasının İsrail’in ABD’nin ateşkes de dahil taleplerine uymasına bağlı olacağı konusunda ilk kez uyarıda bulunduğu’ ifadeleri yer aldı.
Temmuz ayında Ravid, Netanyahu ve İsrail’in “diplomatik bir çözüm” için çabaladığını söyleyen isimsiz kaynakları tekrarladı ki bu da son derece şüpheli bir iddiaydı.
Ravid’in aynı tarzdaki diğer makaleleri şunlar:
- Özel haber: Biden Bibi’ye Gazze’de bir yıl sürecek bir savaşta yer almayacağını söyledi
- Özel haber: Beyaz Saray toplantıyı iptal etti, Netanyahu’yu video nedeniyle protesto ederek azarladı
- Gazze savaşı 100. gününe girerken Biden’ın Bibi’ye karşı sabrı “tükeniyor”
- ABD İsrail hükümetinin altını oymakla suçlanırken Biden-Bibi çatışması tırmanıyor
- Biden ve Bibi’nin Refah için “kırmızı çizgileri” onları çarpışma rotasına soktu
- Biden mikrofona yakalandı: Bibi’ye Gazze konusunda “açıkça” konuşmaya ihtiyacımız olduğunu söyledim
- Özel haber: Beyaz Saray, Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler nedeniyle İsrail hükümetine olan güvenini kaybetti
- İsrailli bakan Beyaz Saray’da Gazze ve savaş stratejisi konusunda eleştirildi
- Haber: Biden, Bibi’ye ABD’nin İsrail’in İran’a karşı saldırısını desteklemeyeceğini söyledi
Biden yönetiminin bu şekilde sürekli aklanması internette yaygın bir alay konusu oldu.
X kullanıcısı David Grossman, “AXIOS ÖZEL: Netanyahu’ya milyonlarca dolarlık silah sattıktan sonra Biden -yüksek sesle- Taylor Swift’in ‘Aramız Kötü’ şarkısını çaldı. Biden’a yakın bir kaynak ‘Herkes bunu duyabilirdi’ diyor” diye tweet attı. Komedyen Hüseyin Kesvani, Ravid’in Biden’ın İsrail hükümetine karşı “giderek daha az güvendiğini” öne süren son makalesine yanıt olarak, “Büyük miktarda para ve silah vermeye devam ediyorum ama buna katılmadığımı herkes görsün diye kaşlarımı çatıyorum” dedi.
ABD ile İsrail arasındaki bu sözde bölünme boyunca Biden yönetimi İsrail saldırılarına coşkulu destek vermeye, BM’de ateşkes kararlarını ve Filistin devletini engellemeye devam etti ve son 12 ayda İsrail’e 18 milyar dolar değerinde silah gönderdi. Dolayısıyla, Axios’un haberleri ne kadar şüpheli olursa olsun, Washington için hayati rol oynuyor ve Biden yönetiminin uluslararası organların soykırım olarak nitelendirdiği eylemlerle arasına mesafe koymasını sağlıyor. Ravid’in işlevi ise, Axios okuyan elit liberal kitleler arasında hükümete destek bulmak ve ABD’nin İsrail’in kilit bir destekçisi olmaktan ziyade Batı Asya’da barış için çabalayan dürüst bir aracı olduğuna inanmaya devam etmelerini sağlamak.
Ravid Filistinlilere yönelik tepeden bakan tavrını gizlemiyor. Eylül ayında şu ifadelerin yer aldığı bir paylaşımı retweetledi:
“PaliNazi yöntemi budur… tavizleri hiçbir karşılık vermeden ceplerine indirirler ve ardından bu tavizleri bir sonraki müzakere turunun temelini oluşturmak için kullanırlar. PaliNaziler doğruyu nasıl söyleyeceklerini bilmezler.”
Bundan bir hafta bile geçmeden, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın oldukça şüpheli bir iddiasını destekledi. Gallant, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçakların büyük bir resmi önünde kutlama yapan El Kassam Tugayları lideri Yahya Sinvar’ın çocuklarının fotoğrafını bulduğunu iddia etmişti. Gallant, açıkça Filistinlileri 11 Eylül ile ilişkilendirmeye çalışan bu fotoğrafı “Sinvar kardeşlerin fareler gibi saklandıkları” bir tünelde bulduklarını ileri sürmüştü.
Kötü şöhretli gizli servisi
1952’de kurulan Birim 8200, İsrail ordusunun en büyük ve en tartışmalı birimi.
Gizli operasyonlar, casusluk, gözetleme ve siber savaştan sorumlu olan grup, 7 Ekim 2023’ten beri dünyanın dikkatini üzerine çekti. Lübnan’da en az dokuz kişinin ölümüne ve yaklaşık 3 bin kişinin yaralanmasına neden olan meşhur çağrı cihazı saldırısının arkasındaki örgüt olarak tanınıyor. İsrail’de pek çok kişi (ve Ravid’in kendisi) operasyonu bir başarı olarak selamlarken eski CIA Direktörü Leon Panetta da dahil dünya çapında korkunç bir terör eylemi olarak kınandı.
Birim 8200 ayrıca Gazze için yapay zekâ destekli bir ölüm listesi oluşturdu ve on binlerce kişiyi (kadınlar ve çocuklar dahil) suikast hedefi olarak belirledi. Bu yazılım, İsrail ordusunun (IDF) yoğun nüfuslu Gazze’ye yönelik saldırısının ilk aylarında kullandığı birincil hedefleme mekanizmasıydı.
İsrail’in Harvard’ı olarak tanımlanan Birim 8200, ülkedeki en prestijli kurumlardan biri. Seçim süreci son derece rekabetçi; aileler çocuklarının burada hizmet vermesini ve İsrail’in gelişen yüksek teknoloji sektöründe kazançlı bir kariyer yapmasını umarak bilim ve matematik dersleri için servet harcıyorlar.
Aynı zamanda İsrail’in fütüristtik baskıcı devlet aygıtının merkezini oluşturuyor. Yüz tanıma kameraları aracılığıyla her hareketini izleyerek aramalarını, mesajlarını, e-postalarını ve kişisel verilerini takip ederek Filistinliler hakkında devasa miktarda veri toplayan Birim 8200, Filistinlileri gözetlemek, taciz etmek ve bastırmak için distopik bir ağ oluşturdu.
Birim 8200 her Filistinlinin tıbbi geçmişleri, cinsel yaşamları ve arama geçmişleri de dahil dosyalar derliyor, böylece bu bilgiler daha sonra baskı veya şantaj için kullanılabiliyor. Örneğin bir kişi eşini aldatıyorsa, umutsuzca tıbbi bir operasyona ihtiyacı varsa ya da gizli eşcinselse, bu durum sivilleri İsrail adına muhbir ve casus yapmak için koz olarak kullanılabilir. Eski bir Birim 8200 ajanı, eğitiminin bir parçası olarak konuşmalarda tespit edebilmek için kendisine “eşcinsel” anlamına gelen farklı Arapça kelimeleri ezberleme görevi verildiğini söylüyor.
Birim 8200 ajanları dünyanın en çok indirilen uygulamalarından bazılarını ve Pegasus da dahil en kötü şöhretli casusluk programlarından birçoğunun yaratıcısı. Pegasus, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa ve Pakistan Başbakanı Imran Khan da dahil dünya çapında düzinelerce siyasi lideri izlemek için kullanıldı.
İsrail hükümeti Pegasus’un Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) yanı sıra gezegendeki en otoriter hükümetlerden bazılarına satışına izin verdi. Bu devletler arasında, Türkiye’de Suudi ajanlar tarafından öldürülmeden önce Washington Post muhabiri Cemal Kaşıkçı’yı izlemek için bu yazılımı kullanan Suudi Arabistan da vardı.
Yakın zamanda yapılan bir MintPress News araştırması, dünya çapındaki VPN pazarının büyük bir kısmının, Birim 8200 mezunu biri tarafından yönetilen ve kurulan bir İsrail şirketine ait olduğunu ortaya çıkardı.
2014 yılında, Birim 8200’de görevli 43 yedek subay bir mektup yazarak birimin etik dışı uygulamaları nedeniyle artık burada hizmet vermek istemediklerini açıkladı. Bu uygulamalar arasında, sıradan Filistinli vatandaşlarla teröristler arasında bir ayrım yapılmaması da bulunuyordu. Mektupta ayrıca topladıkları istihbaratın güçlü politikacılara aktarıldığı ve onların bu bilgileri istedikleri gibi kullandıkları da belirtildi.
Kamuoyuna yapılan bu açıklama Ravid’in, çalışma arkadaşlarına öfke duymasına neden oldu. Skandalın ardından Ravid, İsrail Ordu radyosuna çıkarak muhbirlere saldırdı. Ravid, Filistin’in işgaline karşı çıkmanın İsrail’in kendisine karşı çıkmak anlamına geldiğini, zira işgalin İsrail’in temel bir “parçası” olduğunu söyledi. “Eğer sorun gerçekten işgalse…” dedi: “…o zaman vergileriniz de bir sorundur- kontrol noktasındaki askere, eğitim sistemine fon sağlıyorlar … ve 8200 harika bir taktik.”
Ravid’in yorumlarını bir kenara bırakırsak, şu soru ortaya çıkıyor: yabancı halklara sızmak, onları izlemek ve hedef almak üzere tasarlanmış, gezegenin en tehlikeli ve istilacı casusluk teknolojilerinin çoğunu üretmiş ve sofistike uluslararası terör saldırılarının arkasında olduğu düşünülen bir grubun üyelerinin, Amerika’da İsrail ve Filistin hakkındaki haberleri yazması gerçekten kabul edilebilir mi? ABD medyasındaki üst düzey isimlerin Hizbullah, Hamas ya da Rusya’nın FSB’sinde istihbarat görevlileri olduğu ortaya çıksa ne tepki verilirdi?
İsrail hakkında haberler, İsrail tarafından sunuluyor
Ancak Ravid, Amerika’da İsrail devletiyle derin bağları olan tek etkili gazeteci değil. Shachar Peled, Birim 8200’de subay olarak üç yıl çalıştı ve gözetleme, istihbarat ve siber savaş konularında analistlerden oluşan bir ekibe liderlik etti. Ayrıca İsrail istihbarat servisi Şin Bet’te teknoloji analisti olarak görev yaptı. 2017 yılında CNN tarafından yapımcı ve yazar olarak işe alındı ve üç yıl boyunca Fareed Zakaria ve Christiane Amanpour’un programları için bölümler hazırladı. Daha sonra Google onu Kıdemli Medya Uzmanı olarak işe aldı.
CNN için çalışmaya devam eden bir başka Birim 8200 ajanı da Tal Heinrich. Heinrich üç yılını Birim 8200 ajanı olarak geçirdi. 2014-2017 yılları arasında CNN’nin İsrail yanlısı olarak bilinen Kudüs Bürosu’nda saha ve haber masası yapımcısı olarak görev yapan Heinrich, İsrail’in Gazze’yi bombalayarak 2 binden fazla kişinin ölümüne ve yüz binlerce kişinin yerinden edilmesine neden olan Koruyucu Hat Operasyonu’na ilişkin Amerika’nın anlayışını şekillendiren başlıca gazetecilerden biriydi. Heinrich daha sonra CNN’den ayrıldı ve şu anda Başbakan Binyamin Netanyahu’nun resmi sözcülüğünü yapıyor.
CNN’in İsrailli devlet yetkililerini işe alma tutkusu bugün de devam ediyor. Örneğin Tamar Michaelis şu anda kanal için çalışıyor ve İsrail/Filistin içeriğinin çoğunu o üretiyor. Bu, daha önce İsrail ordusunun resmi sözcüsü olarak görev yapmış olmasına rağmen böyle.
Bu arada New York Times, gazetecilik tecrübesi olmayan eski bir İsrail Hava Kuvvetleri istihbarat subayı olan Anat Schwartz’ı işe aldı. Schwartz, 7 Ekim’de Hamas savaşçılarının İsraillilere sistematik olarak cinsel saldırıda bulunduğunu iddia eden, kötü şöhretli ve artık itibarını yitirmiş olan “Screams Without Words” (Sözsüz Çığlıklar) adlı ifşaatın yazarlarından biriydi. Times çalışanları, haberdeki kanıt ve doğruluk kontrolü eksikliğine bizzat isyan etmişti.
Aralarında yıldız köşe yazarı David Brooks’un da bulunduğu çok sayıda New York Times çalışanının çocukları İsrail ordusunda görev yaptı; Times bölge hakkında haber yaparken ya da görüş bildirirken bile bu bariz çıkar çatışmalarını okuyucularına hiç açıklamadı. Times, 1948 yılında Filistinli entelektüel Ghada Karmi’nin ailesinden çalınan Kudüs’teki bir evi büro şefi için satın aldığını da açıklamadı.
MintPress News geçen yıl Karmi ile son kitabı ve İsrail’in onu susturma girişimleri hakkında bir röportaj yapmıştı. New York Times’ın eski yazarı ve The Atlantic’in şu anki genel yayın yönetmeni Jeffrey Goldberg (Amerikalı), ilk Filistin İntifadası sırasında gönüllü olarak İsrail ordusuna ait hapishanelerde gardiyanlık yapmak için Pennsylvania Üniversitesi’nden ayrıldı. Goldberg anılarında, İsrail ordusunda görev yaptığı sırada Filistinli mahkumlara yönelik kötü muamelenin örtbas edilmesine yardımcı olduğunu açıkladı.
Sosyal medya şirketleri de eski Birim 8200 ajanlarıyla dolu. MintPress’in 2022 yılında yaptığı bir araştırmada Google için çalışan en az 99 eski Birim 8200 ajanı tespit edilmişti.
Facebook da tartışmalı birimden düzinelerce eski ajanı istihdam ediyor. Bunlar arasında Meta’nın denetim kurulunda yer alan Emi Palmor da bulunuyor. Bu 21 kişilik kurul, Facebook, Instagram ve Meta’nın diğer hizmetlerinin yönüne nihai olarak karar veriyor ve hangi içeriğe izin verileceğine, teşvik edileceğine ve neyin baskılanacağına karar veriyor.
Meta, platformlarında Filistinli sesleri sistematik olarak bastırdığı için İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından resmen kınandı ve sadece Ekim ve Kasım 2023’te binden fazla açık Filistin karşıtı sansür vakası belgelendi. Bu önyargının boyutunu Instagram’ın, kendini Filistinli olarak tanımlayan kullanıcıların profillerine otomatik olarak “terörist” kelimesini eklemesi gösteriyor.
ABD’li politikacıların İsrail ve Yahudi karşıtı ırkçılığın yuvası olduğuna dair yaygın iddialarına rağmen TikTok, organizasyonundaki kilit pozisyonlarda birçok eski Birim 8200 ajanını istihdam ediyor. Örneğin, 2021 yılında Asaf Hochman’ı küresel ürün stratejisi ve operasyonları başkanı olarak işe aldı. Hochman, TikTok’a katılmadan önce beş yıldan fazla bir süre İsrailli bir ajan olarak çalıştı. Şimdi Meta için çalışıyor.
Yukarıdan aşağıya İsrail yanlısı sansür
İsrail’in komşularına yönelik saldırıları söz konusu olduğunda, şirket medyası sürekli olarak İsrail yanlısı bir tutum sergiliyor. Örneğin New York Times, İsrail ordusu söz konusu olduğunda şiddetin failini tanımlamaktan düzenli olarak kaçınıyor ve 1948 yılında yaklaşık 750 bin Filistinlinin öldürüldüğü soykırımı sadece bir “göç” olarak nitelendiriyor.
Gazetenin haberleri üzerinde yapılan bir araştırma, her iki tarafta da öldürülen insan sayısı arasındaki devasa farka rağmen, İsraillilerin ölümlerinden bahsederken “katliam”, “kırım” ve “dehşet verici” gibi kelimelerin Filistinlilere kıyasla 22 kat daha sık kullanıldığını ortaya koyuyor.
Bu arada, bir Filistinli çocuğun içinde bulunduğu bir araca 335 kurşun İsrail askerleriyle ilgili bir haberi, CNN “Ölü akrabalarıyla birlikte araçta mahsur kalan beş yaşındaki Filistinli kız ölü bulundu” başlığını yayımladı ki bu başlığa göre kızın ölümü trajik bir kaza olarak yorumlanabilir.
Bu tür haberler tesadüfen ortaya çıkmıyor. Aslında, doğrudan tepeden geliyor. Kasım ayında sızdırılan bir New York Times notu, şirket yönetiminin muhabirlerine İsrail’in eylemlerini tartışırken “soykırım”, “katliam” ve “etnik temizlik” gibi kelimeleri kullanmamaları yönünde açıkça talimat verdiğini ortaya koydu. Times çalışanlarının haberlerinde “mülteci kampı”, “işgal altındaki bölge” ve hatta “Filistin” gibi kelimeleri kullanmaktan kaçınmaları, en temel gerçekleri izleyicilerine aktarmalarını neredeyse imkânsız hale getiriyor.
CNN çalışanları da benzer bir baskı altında. Geçen Ekim ayında, yeni CEO Mark Thompson tüm personele, şiddetin sorumlusu olarak Hamas’ın (İsrail değil) gösterilmesini sağlamaları ve Gazze Sağlık Bakanlığı ve onların sivil ölümleri hakkında konuşurken her zaman “Hamas kontrolündeki” lakabını kullanmaları talimatını veren bir not gönderdi ve Hamas’ın bakış açısına ilişkin herhangi bir haber yapmalarını yasakladı. Haber standartları ve uygulamalardan sorumlu üst düzey yöneticisi personele bunların “haber değeri olmadığını” ve “kışkırtıcı söylem ve propaganda” anlamına geldiğini söyledi.
Hem Times hem de CNN, İsrail’in eylemlerine karşı çıktıkları ya da Filistinlilerin özgürlüğüne destek verdikleri için çok sayıda gazeteciyi işten çıkardı. Kasım ayında Times’tan Jazmine Hughes, Filistin’deki soykırıma karşı çıkan bir açık mektubu imzaladıktan sonra işten çıkarılmıştı. Gazete bir önceki yıl da İsrail yanlısı Honest Reporting grubunun baskısının ardından Hosam Salem’in sözleşmesini feshetmişti. CNN sunucusu Marc Lamont Hill ise 2018 yılında Birleşmiş Milletler’de yaptığı bir konuşmada Filistin’in özgürleştirilmesi çağrısında bulunduğu için aniden kovuldu.
Axios, CNN ve New York Times gibi büyük kuruluşlar belli ki kimi işe alacaklarını biliyorlar. Bunlar gazetecilikte en çok aranan işlerden bazıları ve muhtemelen her bir pozisyon için yüzlerce aday başvuruyor. Bu kuruluşların herkesten önce İsrailli casusları seçmesi, basının güvenirliği ve amacı konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Birim 8200’den ajanların Amerikan haberleri üretmek üzere işe alınması, Hamas ya da Hizbullah savaşçılarının muhabir olarak istihdam edilmesi kadar düşünülemez olmalı. Ancak eski İsrailli ajanlar, ülkelerinin Filistin, Lübnan, Yemen, İran ve Suriye’ye yönelik devam eden saldırıları hakkında Amerikan kamuoyunu bilgilendirmekle görevlendirildi. Bu durum medyamızın güvenilirliği ve önyargıları hakkında ne söylüyor?
İsrail, Amerikan yardımı olmadan bu savaşı sürdüremeyeceğine göre Amerikan zihniyeti için verilen mücadelede, sahadaki savaş kadar önemli. Propaganda savaşı sürdükçe de gazeteci ve savaşçı arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Bize İsrail/Filistin hakkında haber sağlayan en iyi gazetecilerin birçoğunun eski İsrail istihbarat ajanları olması bunun altını çiziyor.
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı










