Dünya Basını
İsrail’in ilk apartheid savaşı

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makalede Oren Yiftachel, İsrail’in 7 Ekim sonrası yürüttüğü soykırım ve savaşların bir stratejiye dayanmadığı yönündeki yaygın analizlere itiraz ediyor. Yiftachel, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’da attığı adımların aslında Filistinliler üzerindeki Yahudi üstünlükçülüğünü pekiştirmeye yönelik uzun vadeli plan çerçevesinde olduğunu belirtiyor. Yiftachel, İsrail’in bir apartheid düzeni kurma çabalarının, barış ve uzlaşı umutlarını nasıl zedelediğine dikkat çektiği yazısında son dönemde iyice unutulmaya yüz tutmuş ancak bir dönem oldukça revaçta olan bir çözüm modelini yeniden gündeme getiriyor. Makaledeki “şiddetsiz çözüm” ve “7 Ekim felaketi” gibi ifadeler ve dile getirilen çözümün ne kadar gerçekçi olduğu yazarın kendisini bağlamakla birlikte makalenin özünü oluşturan İsrail’in üstünlükçülük projesinin analizi dikkate değer:
***
Bu İsrail’in ilk apartheid savaşı mı?
İsrail’in siyasi bir stratejiye sahip olmadığı düşüncesi gerçeği yansıtmıyor; aslında onlarca yıldır nehir ile deniz arasında kurduğu üstünlükçü projesini pekiştirmek için savaşıyor.
Oren Yiftachel
Geçen yıl boyunca pek çok kişi, ülke tarihindeki en büyük sivil katliamı olan 7 Ekim felaketinin, kalıcı işgal statükosunun çöküşünün bir işareti olduğunu savundu. Başbakan Binyamin Netanyahu yönetimindeki İsrail, Filistin topraklarındaki işgal ve yerleşimini güçlendirirken, parçalanmış Filistin direnişini kontrol altına almak için uzun vadeli bir “çatışma yönetimi” politikası yürütüyordu. Bu, bazı İsrailli liderlerin “bir varlık” olarak gördüğü “caydırılmış” bir Hamas’ı finanse etmeyi de içeriyordu.
Bu stratejinin bazı yönlerinin 7 Ekim’in ardından çöktüğü doğru. Özellikle de Filistin ulusal projesinin ezilebileceği ya da Hamas ve Hizbullah’ın herhangi bir siyasi anlaşma olmaksızın kontrol edilebileceği yanılgısı. Yahudi yerleşiminin İsrail’in sınırları boyunca güvenliği garanti edebileceği düşüncesi de- uzun süredir devam eden bir Siyonist efsane- paramparça oldu; düzinelerce Yahudi sınır topluluğunun yaşadığı derin travma ve kederin ötesinde, Yeşil Hat içindeki 60’tan fazla bölgeden yaklaşık 130.000 İsrailli yerinden edildi ve çoğu hala öyle.
Diğer uzmanlar İsrail’in Gazze ve şimdi de Lübnan’daki savaşının “ertesi gün” için siyasi stratejiden yoksun olduğunu ve sadece Netanyahu’nun siyasi geleceği için yapıldığını iddia ediyorlar. Ancak popüler görüşün aksine, son yıllarda yaşananlar, İsrail’in bu savaşta açık bir stratejik hedefi sürdürdüğünü gösteriyor: Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında Filistinliler üzerinde Yahudi üstünlüğünü korumak ve derinleştirmek. Bu açıdan, son 12 ay en iyi şekilde İsrail’in “ilk apartheid savaşı” olarak anlaşılabilir.
Önceki sekiz savaş, yeni coğrafi ve siyasi düzenler oluşturmayı hedeflerken ya da belirli bölgelerle sınırlı kalırken mevcut savaş, İsrail’in tüm toprakları üzerinde kurduğu ve 7 Ekim saldırısının temelden meydan okuduğu üstünlükçü siyasi projeyi pekiştirmeyi amaçlıyor. Bu nedenle, Filistinlilerle herhangi bir uzlaşıyı veya en azından ateşkesi reddetme kararlılığı da gözlemleniyor.
İsrail’in bir zamanlar “yavaş yavaş ilerleyen” ve son zamanlarda “derinleşen apartheid” olarak adlandırılan üstünlükçü düzeninin tarihsel kökleri vardır. Bu durum, son yıllarda sözde barış süreci, “geçici işgal” vaatleri ve İsrail’in müzakere edecek “bir ortağı olmadığı” iddialarıyla gizlenmeye çalışıldı. Ancak, apartheid projesinin gerçekliği son yıllarda, özellikle Netanyahu’nun liderliği altında giderek daha belirgin hale geldi.
Bugün İsrail, üstünlükçü amaçlarını gizlemek için hiçbir çaba sarf etmiyor. 2018’deki Yahudi Ulus-Devlet Yasası, “İsrail Devleti’nde ulusların kendi kaderini tayin hakkının Yahudi halkına özgü olduğunu” ve “devletin Yahudi yerleşiminin gelişimini ulusal bir değer olarak gördüğünü” ilan etti. Bunu bir adım daha ileri götüren mevcut İsrail hükümetinin manifestosu (temel ilkeler olarak bilinir) 2022’de gururla “Yahudi halkının İsrail Toprakları’nın tamamı üzerinde özel ve devredilemez bir hakkı olduğunu” ki bu İbranice sözlükte Gazze ve Batı Şeria’yı da kapsıyor ve “İsrail Toprakları’nın tüm bölgelerinde yerleşimi teşvik etme ve geliştirme” taahhüdünde bulundu.
Bu temmuz ayında Knesset ezici bir çoğunlukla Filistin devletinin kurulmasını reddetti. Ve Netanyahu iki hafta BM’de konuştuğunda gösterdiği haritalar bu vizyonu açıkça tasvir ediyor: Nehir ile deniz arasında bir Yahudi devleti, Filistinliler ise Yahudi egemenliğinin altında ikinci veya üçüncü sınıf sakinler olarak var olmaya mahkûm.
İronik ve trajik bir şekilde, Hamas ve ortaklarının son otuz yıldaki terör saldırıları ve İsrail’in varlığını inkâr eden ve nehir ile deniz arasında gelecekteki İslam devletini savunan söylemleri, İsrail’in işgali ve Filistinlilere yönelik baskısı için bir bahane olarak kullanıldı. Dolayısıyla 7 Ekim katliamları sadece suç teşkil eden ve son derece ahlaksızca bir eylem olarak değil, aynı zamanda Filistin halkına karşı acımasız şiddet uygulamak için geri dönen ve onların sömürgecilikten kurtulma ve kendi kaderini tayin etme yönündeki haklı mücadelelerini ciddi şekilde baltalayan bir “bumerang isyanı” olarak da eleştirilebilir. Hizbullah’ın kuzeydeki saldırısı, bumerang isyanının ateşini daha da körükledi ve bu da faillerini yakıyor.
Filistinlileri bastırmak ve Yahudi üstünlüğünü pekiştirmek
İsrail 75 yılı aşkın bir süredir Filistinlilere şiddetle hükmediyor, onları sürüyor ve işgal altında tutuyor. Ancak bu zulüm tarihi, geçen yıldan beri Gazzeliler üzerinde yaratılan ve pek çok uzmanın soykırım olarak nitelendirdiği yıkımın gölgesinde kalıyor.
İsrail’in “bağlantıyı kesme” ve Hamas kontrolündeki bölgeye 17 yıl boyunca uyguladığı sıkı abluka sonrasında Gazze, İsraillilerin gözünde Filistin egemenliğinin çarpıtılmış bir versiyonunu sembolize eder hale geldi. Dolayısıyla, militanlarla savaşmanın ya da 7 Ekim’in intikamını almanın çok ötesinde, İsrail’in yoğun bombardımanı, etnik temizliği ve hastaneler, camiler, endüstriler, okullar ve üniversiteler de dahil Şerit’in sivil altyapısının çoğunu yok etmesi Filistin’in sömürgeden kurtulma ve egemenlik olasılığına doğrudan bir saldırıdır.
Gazze’ye yönelik bu saldırının gölgesinde, Batı Şeria’daki sömürgeci işgal de son bir yıl içinde hız kazanmış durumda. İsrail yeni idari ilhak önlemleri aldı; yerleşimci şiddeti ordunun desteğiyle daha da yoğunlaştı; Filistinli toplulukların sürülmesine katkıda bulunan düzinelerce yeni karakol kuruldu; Filistin şehirleri boğucu ekonomik ablukalara maruz kaldı ve İsrail ordusunun özellikle Cenin, Nablus ve Tulkarem’deki mülteci kamplarında silahlı direnişe yönelik şiddetli baskısı, İkinci İntifada’dan bu yana görülmemiş seviyelere ulaştı. Daha önce A, B ve C Bölgeleri arasında var olan ince ayrım tamamen ortadan kalktı: İsrail ordusu tüm bölgede serbestçe hareket ediyor.
Aynı zamanda İsrail, Yeşil Hat içindeki Filistinlilere yönelik baskıyı ve ikinci sınıf vatandaş statüsünü derinleştirdi. Artan gözetim, tutuklamalar, işten çıkarmalar, uzaklaştırmalar ve tacizler yoluyla siyasi faaliyetlerine yönelik ciddi kısıtlamaları yoğunlaştırdı. Arap liderler “terör destekçisi” olarak yaftalanıyor ve yetkililer daha önce benzeri görülmemiş bir ev yıkım dalgası gerçekleştiriyor- özellikle de 2023’te yıkım sayısının (3.283’e ulaşarak rekor kırdığı) tüm eyaletteki Yahudilerin sayısından daha fazla olduğu Negev/Naqab’da. Aynı zamanda polis, Arap topluluklarındaki ciddi organize suç sorunuyla mücadele etmekten neredeyse vazgeçti. Dolayısıyla, İsrail’in Filistinlileri bastırmak ve Yahudi üstünlüğünü pekiştirmek için kontrol ettiği tüm topraklarda ortak bir strateji izlediğini görebiliriz.
Lübnan’da Hizbullah’ın kuzey İsrail’e karşı 12 ay süren saldırısını püskürtmek adına başlatılan ancak şimdi tüm Lübnan’a yayılan büyük saldırıları ve İran’la karşılıklı darbeler, savaşın yeni ve bölgesel bir aşamasının habercisi gibi görünüyor. Amerikan imparatorluğunun jeopolitik gündemiyle bağlantılı olduğu açık olan bu savaş, aynı zamanda dikkatleri Filistinlilere yönelik derinleşen baskıdan uzaklaştırmaya da hizmet ediyor.
Apartheid savaşının bir diğer cephesi de barış ve demokrasi için mücadele eden Yahudi İsraillilere karşı yürütülüyor. Netanyahu hükümetinin yargının (zaten sınırlı olan) bağımsızlığını zayıflatmaya yönelik devam eden girişimleri, şu anda İsrail’in şimdiye kadar gördüğü en sağcı koalisyondan oluşan yürütme organının gücünü artırarak daha fazla insan hakları ihlaline yol açacak.
İsrail’in otoriter bir yönetime doğru sürüklenmesinin etkilerini şimdiden görüyoruz. Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in özellikle Batı Şeria’daki yerleşimlerde ya da sınır bölgelerinde yaşayan Yahudi üstünlüğünü destekleyenlere on binlerce tüfek dağıtma kararı sayesinde ülke silah istilasına uğradı. Kendisi de radikal bir yerleşimci olan Maliye Bakanı ve fiili Batı Şeria valisi Bezalel Smotrich yerleşimci projelerine büyük miktarlarda kamu fonu tahsis etti. Ve hükümet, İsrail’in suç teşkil eden savaşına yönelik her türlü eleştiriyi etkili bir şekilde susturdu: Hükümet ve savaş karşıtı göstericilere polis şiddeti uyguladı, akademik kurumlara, entelektüellere ve sanatçılara karşı kışkırtmalar yaptı ve solcu “hainlere” karşı zehirli ve suçlayıcı söylemleri sertleştirdi.
Apartheid savaşının özellikle mide bulandırıcı bir boyutu da hükümetin Hamas tarafından kaçırılan İsrailli rehineleri yüzüstü bırakmasıdır ki bu rehinelerin geri dönmelerinin 7 Ekim fiyaskosunu daha da açığa çıkararak hükümeti tehdit etme ihtimali bulunuyor. Aynı şekilde, rehinelerin Hamas tünellerinde bulunması, hükümetin Gazze’deki suç teşkil eden ve büyük ölçüde etkisiz olan “askeri baskısını” sürdürmesine olanak tanıyarak rehinelerin canlı dönme şansını tehlikeye atıyor. Böylece hükümet, rehinelerin ailelerinin acılarını ve yaşadıkları şoku istismar ederek 7 Ekim katliamlarına yol açan ihmallerle ilgili resmi bir soruşturma açılmasını engelleyen olağanüstü halin devam etmesini sağlıyor.
Yeni bir siyasi ufuk
İleriye baktığımızda, apartheid’in sadece ahlaki bir çöküş ve insanlığa karşı bir suç olmadığını, aynı zamanda kimseyi teğet geçmeyen sonsuz şiddet ve ekonomi ile çevreye verilen geniş kapsamlı zararla karakterize edilen istikrarsız bir rejim olduğunu hatırlamakta fayda var.
İsrail’deki ve yurtdışındaki Yahudilerden ve skandal bir şekilde cezasız kalmasını sağlayan Batılı hükümetlerden aldığı büyük desteğe rağmen İsrail rejimi ilk apartheid savaşında galip gelmekten çok uzak. Karşı çıkan güçler yalnızca Filistinliler ve komşu Arap ülkeleri arasında değil, aynı zamanda diasporadaki Yahudiler ve Küresel Kuzey ve Güney’in geniş halk kitleleri arasında da artıyor. Apartheid İsrail ahlaki savaşı çoktan kaybetti, ancak hükümeti uluslararası ittifaklarını, ticari bağlantılarını, ekonomik beklentilerini ve kültürel ve akademik bağlarını kaybetmek Yahudi üstünlüğü için verdiği savaşı durdurmaya zorlayabilir.
Ancak bu kaçınılmaz bir sonuç değil. Bu, uluslararası hukuku uygulamak için önemli bir küresel seferberliğin yanı sıra, yasal ayrılık, tecrit ve ayrımcılıktan oluşan apartheid düzenine meydan okuyacak ve onu parçalayacak Yahudi-Filistin ortaklığını da gerektiriyor. Gereken mücadele sivil ve şiddet içermiyor: Kuzey İrlanda, Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyi, Kosova veya Güney Afrika gibi dünyanın dört bir yanındaki apartheid rejimlerine karşı verilen benzer mücadeleler, sivilleri hedef alan şiddeti terk edip sivil, siyasi, hukuki ve ahlaki kampanyalara odaklandıklarında başarıya ulaştı.
Bu mücadele aynı zamanda nehir ile deniz arasındaki toprakların bölünmesi konusundaki ısrarlı başarısızlığa yanıt verecek bir siyasi ufuk gerektiriyor. İsrail-Filistin ortak girişimi olan “Herkes İçin Toprak: İki Devlet Tek Vatan” barış hareketi, bireysel ve kolektif eşitliğe dayalı böyle bir vizyonu dile getiriyor. Hareket özgürlüğüne, ortak kurumlara ve ortak bir sermayeye sahip iki devletten oluşan bu konfederasyon modeli, derinleşen apartheid’dan bir çıkış yolu sunabilir ve uzlaşı ve barış dolu bir geleceğe doğru bir ufuk çizmeye yardımcı olabilir. Yalnızca bu tür vizyonların benimsenmesi, ilk apartheid savaşının aynı zamanda son olmasını da garanti edebilir.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












