Dünya Basını
‘Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün yegâne garantörü bizdik, istemediler’

Rusya Savunma Bakanlığı’nın dün (19 Aralık) gerçekleşen genişletilmiş kolezyum toplantısında Putin’in ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun konuşmaları en azından çatışmanın başından beri tarihi önem taşıyan konuşmalar sıralamasında en üstlerde yer alacak.
Putin’in açılış konuşmasının önemli bir kısmını ve Şoygu’nun konuşmasının geniş bir özetini yapmıştım. Şoygu’nun konuşması sadece çatışmanın askeri gidişatı açısından değil (bu, ancak savaş felsefesini ilgilendirdiği ölçüde benim özel ilgi alanıma giriyor) ortaya koyduğu siyasi ve iktisadi veriler açısından son derece önemli; zira askeri sanayinin muazzam üretim kapasitesine işaret ediyor; aynı zamanda çatışmanın başında sayısız sevk, idare ve lojistik sorununu aşamayan ordu yönetiminin hızla bunların üstesinden gelmeyi öğrenmiş olduğunu ve bu nedenle Putin’in gururlu sözlerinin altının boş olmadığını da gösteriyor.
Bu, yazmayı planladığım yazılardan birinin konusuydu aslında: Rusya’da Sovyet altyapısı üzerinde gelişen savunma sanayisinin durumu ve bunun ülkenin kalkınmasına tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi doğrudan etkisi.
Putin’in Şoygu’nun ardından yaptığı ikinci konuşma ise, planladığım ikinci yazı konusunu doğrudan ilgilendiriyor: Rusya’da iktidar yapısı, bu kapsamda ideoloji ve rıza meselesi. Ama sadece bu kadar değil. Konuşma ayrıca çatışmanın siyasi tarihini özetliyor. Putin’in çatışma patlak verdikten sonra bile kullanmaktan vazgeçmediği “ortak” kelimesinin artık tedavülden büsbütün kalktığına, bunun yerine düşman demeye başladığına dikkat edin. Çatışmanın yakın geleceği açısından vardığı en dikkat çekici sonuçlardan biri ise şudur: Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün yegâne garantörü Rusya olabilir; eğer rejim bunu kabul etmezse, sadece Ukrayna’nın “tarihi olarak Rusya’ya ait” olan güneydoğusunu tamamen kaybetmekle kalmayacak, Polonya, Macaristan ve Romanya da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaybettiklerini Ukrayna’dan geri almaya başlayacaklar ve biz o zaman buna karışmayacağız.
Okura, Putin’in daha önce yaptığım ve yorumladığım bir dizi tarihi konuşması arasına bunu da eklemesini önereceğim.
* * *
… İçinde yaşadığımız çatışmanın nedenleriyle ilgili konuya bir kez daha dönmeli. Burada dinleyiciler hazırlıklı, ancak bazı şeyleri bir kez daha vurgulamayı, Ukrayna’da bugünkü çatışmanın nedenleri üzerine konuşmayı önemli buluyorum.
Hatırlayalım: SSCB’nin dağılmasından hemen sonra batı son derece aktif bir şekilde Rusya’nın içinde, bizim boyuna etrafında dönüp zıpladığımız, başlarını okşadığımız, dil döktüğümüz, bir tür yurtseverliğe sokmaya çalıştığımız ‘beşinci kolla’ çalışmaya başladı. Orada da farklı insanlar var, hepsini aynı boyayla sıvamayacağız. Ancak düşman bunu neden yaptığını biliyordu, kiminle çalışması gerektiğini biliyordu: bu ‘beşinci kolla’, terörist örgütlerle, uluslararası terörist örgütler de dahil, ayrılıkçılarla birlikte, bizatihi Rusya’nın dağılması görevi üzerine aktif şekilde çalışıyordu. Buna paralel olarak post-Sovyet coğrafyasında en az bu kadar aktif bir şekilde faaliyet gösteriyor, yeni ortaya çıkmış bağımsız devletleri, eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği cumhuriyetlerini yağmalıyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce bile düşman tarafından Ukrayna’ya özel bir önem verilmişti.
Birincisi, tarihi mülahazalara dayanırsak, pek çok eski nazinin Amerika kıtasına, bilhassa Kanada’ya, ABD’ye dağıldığından yola çıkarsak, bunlarla çalışmak için zaten iyi bir temel vardı, sadece bu konuda çalışan koca koca enstitüler kurulmuştu. Hazırlanıyorlardı. Ve dağılma tamamlanır tamamlanmaz tam gaz işe giriştiler. Bizim içimizde de çalışıyorlardı, oralardaysa iki kat, üç kat daha kuvvetli. Neden? Çünkü daima, Rusya bu potansiyelini tüketmişken bir daha asla eski jeopolitik mevzilerine dönemeyeceğini ve bir rakip, hiç değilse bir rakip olarak tehdit teşkil edemeyeceğini düşünüyorlardı.
Ve bildiğimiz gibi bizatihi Rusya’yı da beş parçaya bölmeyi planlıyorlardı. Bunu gizlemiyorlardı, her şey açıkça tartışılıyordu.
Ukrayna üzerinde özel olarak çalışıyorlardı; hesaplarını öncelikle milliyetçilere yapıyorlardı, bu arada bu aşırı milliyetçilerin Hitler’le işbirliği yapmış eski naziler olduğunu unutmuşlardı. Ve hiç tereddütsüz Ukraynalı milliyetçilerin bu eski nazileri Bandera ve yanındakilerde olduğu gibi milli kahramanlara çevirmesine izin verdiler. Ama biz on yıllar boyunca bir komşu devletle normal ilişkiler kurmak için çabaladık. Her zaman söyledik, söylemeye de devam edeceğim, bu kardeş bir halktır. Ama düşman başka türlü davrandı.
Rusya siyasi planda (elbette, bunu herkes iyi biliyor) güneydoğuya [Ukrayna’nın güneydoğusuna] yaslandı. Neden? Çünkü burası Rusya’nın tarihi toprakları, burada hangi pasaportu taşıyor olurlarsa olsunlar fiilen Ruslar yaşıyor. Bir tane anadilleri var: Rusça; bütün kültürleri, gelenekleri, Rus, her şey… Bunlar bizim insanlarımız.
Biz daima Ukrayna’nın bu kısmına yaslandık, bu da önemli iç siyasi sonuçlar doğurdu, çünkü aşırı milliyetçilerin gerçek iktidara yasal siyasi vasıtalarla erişmesine imkân vermiyordu. Devletteki en yüksek görevlere gelme iddiasındaki siyasi güçler ve siyasi liderler her zaman Ukrayna’nın güneydoğusundaki seçmenin görüşünü hesaba katmak zorundaydı, her zaman. Onlarsız iktidara gelmek mümkün değildi. Ama iktidara gelir gelmez derhal unutuyorlardı onları, onların menfaat ve arzularını kimse hatırlamıyordu ve derhal aşırı milliyetçilerin eylemlerine itaat ediyorlardı; bunlar da aktif, atik ve saldırgan davranıyorlardı. …
Bununla mücadele etmeye çalışıyorduk. Hangi vasıtalarla? Öncelikle iktisadi; bunu biliyorsunuz: enerji kaynakları yok pahasına satılıyordu, krediler, işbirlikleri… her şeyi yaptık, inanın, sabrımızı toplayıp ilişkileri kurmak için her şeyi yaptık. Hayır, Ukrayna’daki bu aktif, saldırgan milliyetçi güçlere dayanan batı bize hiçbir şans bırakmadı.
Ama onlar da yasal vasıtalarla nihai hedeflerine varamayacakları ve bütün Ukrayna’yı kendi taraflarına çeviremeyecekleri gerçeğiyle karşı karşıyaydılar. Olmuyor; şu güneydoğu var ya, seçimlere gidiyor ve Rusya ile iyi ilişkilerin zaruri olduğunu söyleyenlere oy veriyor. İşte gerçek hayatta bunlar oluyordu. Olmuyor, bir on yıldan diğer on yıla bir türlü olmuyor. Peki sonunda neye başvurdular? Devlet darbesine.
Evet, elbette, Ukrayna’da bir yığın problem vardı: iç, iktisadi, sosyal, pek çok adaletsizlik. Ama neden devlet darbesi? Bize boyuna söyleyip durdukları şey, seçimlere gidin: sadece siyasi vasıtalarla, sadece böyle, anayasa çerçevesinde… bize böyle diyorlardı! Nerede bütün bunlar? Hiç içimden gelmiyor şimdi, kameralar çalışıyor çünkü, o bilinen el hareketlerini çekmek. Ama hangi el hareketlerini çekmek istediğimi anlıyorsunuz. İşte bize bunu gösterdiler. Ukrayna’yı sadece siyasi vasıtalarla kendi dişlilerine katmayı [Putin’in kullandığı kelime domuzu da çağrıştırıyor; Kremlin’in bunu tırnak içine aldığına bakılırsa doğrudan bu çağrışımı yaratmak için söylemiş] başaramayacaklarını anlamışlardı, o zamanki Ukrayna yönetiminin hatalarını, yanlış hesaplarını kullandılar, gene bu milliyetçi saldırgan kuvvetlere dayanıyorlardı, ve devlet darbesi yaptılar. Nedeni belirsiz; sırf problemi tek bir defada tamamen çözmek için, hepsi bu.
Elbette, bu anlamda amaçlarına eriştiler. Bize de Kırım’ı desteklemekten başka yol kalmamıştı, yoksa orada katliam örgütleyeceklerdi.
Ama Donbass’ta problem çıktı. Biliyorsunuz, sakince anlaşmaya çalışıyorduk. En genelde, Minsk mutabakatlarında yazılı belli şartlarda Donbass da içinde Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün tedricen tesis edilmesine hazırdık — orada yaşayan insanların tehlikeye maruz kalmayacağı, orada onların güvenlik ve zaruri şartlarını da yaratan belli şartlarda. Minsk mutabakatlarının anlamı buydu.
Gerçi, Ukraynalı yetkililer ve batıdaki efendileri buna, bu mutabakatların hayata geçirilmesine, uygulanmasına gitselerdi, sanırım, samimiyetle söylüyorum, her şey tedricen ortaya çıkardı. Ama buna gitmediler, orada 2014’te fiilen bir savaş başlattılar.
Açıkça söylüyorum, zaten bu olaylara katılmış olanlar için bir sır da yok: biz hiçbir şey yapmadık, ama insanları korumak için, hepsini katletmemeleri için gitgide olayın içine çekilmek zorundaydık. İşte bu işin başladığı yer.
Batı, özellikle okyanus ötesindekiler bunları memnuniyetle izliyorlardı. Bu anlamda, tabii, eğer böyle denebilirse, bizi ütmüşlerdi. Bu saldırgan tutumun kullanılması bizi de bir takım cevabi eylemlere mecbur kıldı. Sonra da bütün Minsk mutabakatlarını reddettiler, açıkça söylediler bunu, sonra batılı liderler de açıkça söylemekten çekinmez oldular: bu sadece, Ukrayna’da modern silahlı kuvvetleri yeniden doğurmak, veya, tersine, yeniden doğurmak değil de kurmak için bir perdeydi.
Ne için? İşte bu, Merlaison balesinin ikinci perdesidir — Ukrayna’yı NATO’ya taşımak için. [Merlaison balesi, ne yapacağını bilmeyen ama biliyormuş gibi davrananlar için kullanılan Rusça bir deyim.] Oysa bana şöyle deyip duruyorlardı: neden korkuyorsun, şimdi almayacağız ki bunları. Diyordum ki: şimdi değil, ya yarın? Peki bu yarın ne zaman gelecek? Bir yıl sonra mı, iki yıl mı? Rusya devletinin tarihi perspektifleri ve stratejik menfaatleri açısından 10, 15 yıl sonrasında bile bu kabul edilemez. Ne demek “bugün değil”? Yarın mı? Amaç, kesinlikle, Ukrayna’yı NATO’ya almak.
Hatırlayalım, demin kürsüden de söyledim, devamlı söylüyoruz bunu, 1991’de de demişlerdi ki: doğuya doğru bir inç bile [genişleme] olmayacak. Biri ikiyi boş verin, işte, çitimizin önündeler, şurada dikiliyorlar. Dikildiler de. Baltık’ı aldılar, bütün doğu Avrupa’yı aldılar. Bir kez daha: neden? Her çeşit öneri vardı, herkes tarafından kabul edilebilir öneriler. Olan şuydu (bunu birçok defa söyledim, burada da tekrar ediyorum): Rusya gibi bir ülke gereksiz, fazla büyük. Bölmek lazım, parçalarını kendine boyun eğdirmek, Avrupa’yı küçük parçalar halinde boyun eğdirdikleri gibi. Şimdi onu da söyleyeceğim.
İşte böyle, pratik davrandılar, 2014’te savaş başlattılar; biz de tedricen, ister ne yazık ki deyin ister demeyin, başka bir şansımız kalmamıştı, buna dahil olmak zorunda kaldık. Aynı zamanda kendileri için epey önemli bir görevi de çözmüşlerdi, durumu kendileri için etkisizleştirmişlerdi: Rusya’nın Avrupa ile yakınlaşması onları çok rahatsız ediyordu, hem de çok. Oranın efendisi kendileri olmalıydı. Boyuna korkutuyorlardı: meşum Rusya sizi tehdit ediyor! Ben pek çok liderle görüştüm, bana diyorlardı ki: neden korkutuyorlar bizi? Rusya’nın Avrupa ile savaşma niyeti olmadığını biliyoruz. Bugün de öyle bir niyetimiz yok. ABD yönetimi ve NATO diyor ki: eğer Rusya Ukrayna’da kazanacak olursa bir sonrakiler NATO ülkeleri olacaktır. NATO ülkeleri nemize gerek bizim? Onlara hiçbir zaman ihtiyacımız olmadı, bugün de gerekmiyorlar, gelecekte de gerekmeyecekler. Peki neden böyle konuşuyorlar? Onları para ödemeye teşvik etmek için — hepsi bu.
ABD bu planın gereklerini yerine getirdi, Ukrayna’yı “kopardı” (öyle düşünüyorlar), Rusya’nın Avrupa’yla ilişkilerini parçaladı, bu planda, ne yazık ki, istediğine erişti. Bizse başka türlü davranamazdık — veya her şeyi teslim edip bizim, aslında Rusya’nın olanı höpürdete höpürdete yiyip tüketmelerini izleyecektik. Öyle davranamazdık, onlar da öyle davranamayacağımızı biliyorlardı, ama özellikle yaptılar. Bizi ve Avrupa’yı bu çatışmaya özellikle soktular, bu anlamda amaçlarına eriştiler; Rusya ile Avrupa’yı ayırdılar, şimdi de mali sorumluluk ve ödemelerin yükünü Avrupa’ya yıkıyorlar.
Avrupa’da bugünkü iradesiz, omurgasız siyasetçiler kuşağı ise buna karşı koyamıyor, çünkü medyada, ekonomide, siyasette muazzam bir bağımlılık var. Biliyorsunuz, orada, Avrupa’da parmağınızı hangi büyük medya kuruluşuna doğrultsanız üç veya dört adım sonrasındaki nihai beneficiary bazı Amerikan fonlarıdır. Her şey orada, her şey okyanus ötesinde. Bunun da siyasi hayata etkisi var. İstihbarat daha bıyıkları yeni terlerken, daha üniversite sıralarından taraftar topluyor, biliyoruz bunu, ve onlarla çalışıyor, bunları Avrupa ülkelerinin siyasi Olimpos’una taşıyor.
Ama bu kadar basit de değil: Avrupa’nın yurttaşları neler olduğunu kavramaya başlıyorlar, bu yüzden bizatihi Avrupa’da da belli bir değişim başlıyor. İktisadi nitelikteki problemlerden söz etmiyorum bile; bunlar var, herkes bunları iyi biliyor, hepsi belgelerde, sadece Avrupa ülkelerindeki gösterilerde değil, belgelerde. Avrupa’nın önde gelen sanayi ekonomileri ekside, resesyona girdiler.
Ama Avrupa’nın pek çok halkının siyasi bilinçlerinde bir değişiklik meydana geliyor. ABD’nin Avrupa’yı kendi menfaatleri için küstahça, merhametsizce sömürdüğünü ve Avrupa’nın menfaatlerine nihayetinde tükürdüğünü görüyorlar.
Ama bu onların tercihi, bu Avrupa halklarının tercihi. Buna asla karışmadık, karışmıyoruz ve karışmaya niyetimiz yok. Ama kesinlikle yapacağımız şey şu: kendi menfaatlerimizi savunacağız. Çünkü ABD’nin Ukrayna’da yaptığı, demin de söyledim, esasen bize şans vermediler, bizim elimizden bu ülkeyle ilişkileri normal siyasi şekilde kurma şansını da aldılar. İşlerini gördüler ve defettiler, halkımız der ya, kabalaştığım için bağışlayın, tamamen keyfiyet. 2014’te devlet darbesi yaptılar, bundan sonra da keyfiyete devam ettiler. Bizi bu keyfiyete cevap vermek zorunda bıraktılar.
Ama Avrupa’ya gelince, tekrar ediyorum: orada halkta başka ülkeler tarafından, öncelikle de ABD tarafından onların menfaatine kullanıldıklarının farkına varış oluşuyor. Neyse, oluşuyorsa oluşuyor, bu onların işi, oraya karışmaya niyetimiz yok.
Ama tamamlarken söylemek istediğim şu: Ukrayna’nın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün yegâne garantörü Rusya’ydı — bunu da bir yerlerde söylemiştim. Rusya Sovyetler Birliği’ni kurarken devasa tarihi toprakları, Rusya topraklarını, devasa bir potansiyeli halkıyla birlikte veriverdi ve bütün bu topraklara muazzam kaynaklar yatırdı.
Ukrayna’nın batı toprakları mı? Ukrayna’nın onları nasıl aldığını biliyoruz. Stalin İkinci Dünya Savaşından sonra verdi. Polonya topraklarının bir kısmını, Lvov ve diğerlerini, bir takım büyük oblastleri verdi — buralarda 10 milyon insan yaşıyor. Polonyalıları gücendirmemek için de kayıplarını Almanya’nın hesabından telafi etti: Almanya’nın doğu topraklarını, Danzig koridorunu, bizzat Danzig’i verdi. Bir parça Romanya’dan, bir parça Macaristan’dan kopardı, hepsini oraya, Ukrayna’ya verdi.
Ve orada yaşayan insanlar, her halükârda birçoğu, bunu kesinkes, yüzde 100 biliyorum, tarihi vatanlarına dönmek istiyorlar. Bu toprakları kaybeden ülkeler ise, öncelikle de Polonya, her rüyasında geri aldığını görüyor.
Bu anlamda sadece Rusya Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün garantörü olabilirdi. İstemiyorlarsa gerek yok. Tarih her şeyi yerli yerine oturtur. Engel olmayacağız, ama kendimizin olanı da vermeyeceğiz. Herkes şunu anlamalı: Ukrayna’da da, Avrupa’da da, ABD’de de Rusya’ya karşı saldırgan duygularla dolu olanlar var. Anlaşmaya mı çalışmak istiyorlar, çalışsınlar bakalım. Ama biz bunu ancak kendi menfaatlerimize dayanarak yapacağız.
Elbette Rusya bunu güçlü, güvenilir, iyi durumda, motivasyonu yüksek silahlı kuvvetleri olmadan yapamaz. Silahlı kuvvetler bunu güçlü bir ekonomi olmadan, sanayinin ve özellikle de savunma sanayisi kompleksinin en genelde net bir çalışması olmadan yapamaz. En önemlisi de, Rusya halkına, çokuluslu halkımıza, Rus halkına, Rusya Federasyonu’nun diğer halklarına yaslanmadan yapamaz. Şu anda her şeye sahipsiniz; vatan sizden karşılığını bekliyor.
Dünya Basını
FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.
Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026
ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.
Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.
Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.
Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”
Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.
Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.
Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.
Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.
Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.
Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.
Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.
Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.
AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.
Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.
Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.
Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.
Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4










