Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Almanya’nın Siyonizm sevdası nereden geliyor?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonunun ardından başlayan son Gazze savaşı, Avrupa’da, ama özellikle de Almanya’da, devletlerin İsrail’e yönelik kayıtsız-şartsız destek ilanlarıyla devam ediyor. Alman devleti, İsrail’in güvenliği ile kendi güvenliğini bir ve aynı şey saydığını defalarca bildirdi, toplumda Filistin’e yönelik sempatiyi zor yoluyla bastırmaya çalıştı, hatta İsrail hükümetine eleştirel bakan Yahudi aydınları bile susturdu. Ülkenin Nazi geçmişi nedeniyle duyulan ‘kolektif utanç’, Almanya’nın şedit İsrail yandaşlığını açıklamada kullanılan en kolaycı argümandır. Soğuk Savaş’ta hem Alman devletinin, hem de Avrupa’da kapitalizmin hamisi ABD’nin Nazileri istihdam etme konusunda hiç de utanç duymadıkları iyice belgelenmiş durumdadır. London Review of Books için yazan Pankaj Mishra, Alman ‘filosemitizminin’ kurnazca düzenlenmiş/inşa edilmiş bir söylem olduğunu, Avro-Atlantik emperyalizmi ile İsrail arasındaki ‘mübadele stratejilerinin’ unsurlarından biri olduğunu tespit ediyor: öyle bir ‘Yahudi sevgisi’ ki, Siyonizmi eleştiren Yahudiler bile ‘antisemitik’ olarak damgalanıp marjinalleştirilebiliyor. Nazi eskilerini Federal Almanya’da bakan yapan Konrad Adenauer’in Fransa-İngiltere-İsrail üçlüsünün Nasırcı Mısır’a saldırısını desteklemesi ve Nasır’ın suretinde ‘Nil’in Hitler’ini’ bulması, filosemitik kurnazlıkla antisemitik barbarlığın birbirini tamamlayan iki strateji olduğu konusundaki şüpheleri dağıtıyor. Günümüzde Almanya’nın Siyonizme yönelik desteği ve abartılı filosemitizmi de yerleşimci kolonyalist bir projeyi destekleyerek hem dış politika tercihlerini meşrulaştırmaya, hem de içeride militarist-milliyetçi bir propagandaya imkan sağlamaktadır. Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Bellek hatası

Pankaj Mishra
London Review of Books
Cilt: 46, No: 1, 4 Ocak 2024

Mart 1960’ta Batı Almanya Şansölyesi Konrad Adenauer, İsrailli mevkidaşı David Ben-Gurion ile New York’ta bir araya geldi. Sekiz yıl önce Almanya, İsrail’e milyonlarca mark tazminat ödemeyi kabul etmişti, fakat iki ülke henüz diplomatik ilişkiler kurmamıştı. Adenauer’in görüşmelerinde kullandığı dil açıktı: İsrail, diyordu, “Batının kalesidir,” ve “Size şimdiden söyleyebilirim ki size yardım edeceğiz, sizi yalnız bırakmayacağız.” Altmış yıl sonra, İsrail’in güvenliği, Angela Merkel’in 2008’de söylediği gibi, Almanya’nın Staatsräson’udur [devlet aklı]. Bu ifade, 7 Ekim’den bu yana geçen haftalarda Alman liderler tarafından defalarca, açıklıktan ziyade hararetle dile getirildi. Yahudi devletiyle dayanışma, Almanya’nın cürüm geçmişinin anılmasını kolektif kimliğinin temeli haline getiren tek ülke olarak gururlu imajını parlattı. Fakat 1960’ta Adenauer, Ben-Gurion’la görüştüğünde, ülkenin Batılı işgalcileri tarafından 1945’te kararlaştırılan Nazilerden arındırma sürecinin sistematik olarak tersine çevrilmesine başkanlık ediyor ve Yahudiliğin eşi benzeri görülmemiş dehşetinin bastırılmasına yardımcı oluyordu. Adenauer’e göre Alman halkı da Hitler’in kurbanıydı. Dahası, Nazi yönetimi altındaki Almanların çoğunun ‘ellerinden geldiğince Yahudi vatandaşlarına sevinçle yardım ettiğini’ söylüyordu. 

Batı Almanya’nın İsrail’e karşı alicenaplığı, ulusal utanç ya da görevin ötesinde motivasyonlara ya da biyografisini yazan kişi tarafından ‘geç 19. yüzyıl sömürgecisi’ olarak tarif edilen, Cemal Abdül Nasır’ın Arap milliyetçiliğinden nefret eden ve 1956’da Mısır’a yapılan İngiliz-Fransız-İsrail saldırısından heyecan duyan bir şansölyenin önyargılarının ötesinde motivasyonlara sahipti. Soğuk Savaş yoğunlaştıkça Adenauer, ülkesinin daha fazla egemenliğe ve Batının iktisadi ve güvenlik ittifaklarında daha büyük bir role ihtiyacı olduğuna karar verdi; Almanya’nın batıya giden uzun yolu İsrail’den geçiyordu. Batı Almanya, 1960’tan sonra hızla hareket etti ve İsrail’in iktisadi modernleşmesinin ana kolaylaştırıcısı olmasının yanı sıra İsrail’in en önemli askeri donanım tedarikçisi haline geldi. Adenauer, emekliliğinden sonra İsrail’e para ve silah vermenin Almanya’nın ‘uluslararası konumunu’ yeniden tesis etmek için gerekli olduğunu açıklıyor ve “Yahudilerin bugün bile, özellikle Amerika’daki gücü hafife alınmamalıdır,” diye ekliyordu.

Primo Levi’nin dediği gibi, soykırımcı antisemitizminin tam olarak bilinmesinden sadece birkaç yıl sonra Almanya’nın rehabilitasyonunu hızlandıran ‘ilkesiz siyasi oyunbazlık’ böyleydi. Eski antisemitik klişelerde yuvalanan, fakat şimdi Yahudilerin duygusal imgeleriyle birleşen stratejik bir filosemitizm, savaş sonrası Almanya’da gelişti. Romancı Manès Sperber bundan iğrenenlerden biriydi. “Filosemitizminiz beni üzüyor,” diye yazıyordu bir meslektaşına, “saçma bir yanlış anlaşılmaya dayanan bir iltifat gibi beni aşağılıyor … Biz Yahudileri tehlikeli bir şekilde abartıyorsunuz ve tüm halkımızı sevmekte ısrar ediyorsunuz. Bunu talep etmiyorum, bizim ya da başka insanların bu şekilde sevilmesini istemiyorum.” Germany and Israel: Whitewashing and Statebuilding’de [Almanya ve İsrail: Aklayıcılık ve Devlet İnşası] (2020) Daniel Marwecki, İsrail’in Yahudi gücünün yeni bir cisimleşmesi olarak görülmesinin uyuyan Alman fantezilerini nasıl uyandırdığını anlatıyor. 1961’de Kudüs’teki [Adolf] Eichmann davasına katılan Batı Alman delegasyonu tarafından hazırlanan bir raporda, ‘uzun boylu, genellikle sarışın ve mavi gözlü, özgür ve hareketlerinde kendi kararını veren, iyi tanımlanmış yüzleri olan’ ve ‘Yahudi olarak görülmeye alışkın özelliklerin neredeyse hiçbirini’ sergilemeyen ‘İsrail gençliğinin yeni ve çok avantajlı tipine’ hayret edildi. İsrail’in 1967 savaşındaki başarılarını yorumlayan Die Welt, Almanların Yahudi halkı hakkındaki ‘kepazeliklerinden’, ‘ulusal duygulardan yoksun; asla savaşa hazır olmama, her zaman başkasının savaş çabalarından yararlanmaya hevesli’ olduklarına dair inançtan üzüntü duyuyordu. Yahudiler aslında ‘küçük, cesur, kahraman, dahi insanlar’dı. Die Welt’i yayınlayan Axel Springer, savaş sonrası emekliye ayrılmış Nazilerin başlıca işverenleri arasındaydı.

İsraillileri Aryan savaşçılar olarak görmek –Bild’e göre Moşe Dayan, Erwin Rommel gibiydi– bir çelişki değil, Alman ekonomik mucizesinden yararlanan bazı kişiler için zorunluluktu. Marwecki, Adenauer’in, Adolf Eichmann’ın ‘davasının İsrail tarafından ele alınışına bağlı’ olarak büyük bir borç verdiğini ve askeri teçhizat tedarikini yaptığını yazıyor: Mossad’ın, Ben-Gurion’la görüşmesinden sadece haftalar sonra Eichmann’ı keşfettiğini öğrendiğinde şok olmuştu (bir Alman Yahudi savcının, İsraillileri Eichmann’ın nerede olduğu hakkında gizlice bilgilendirdiğini bilmiyordu) ve Eichmann’ın ortaya çıkarabileceklerinden korkuyordu. En yakın sırdaşı Hans Globke’nin duruşmada Nürnberg ırk yasalarının bir temsilcisi olarak işaret edilmemesini sağlamak için olağanüstü çaba sarf etti. Alman Şansölyeliği ve Alman istihbaratının gizli dosyalarında birçok kirli ayrıntı kilitli kalmaya devam ediyor. Bettina Stangneth, Eichmann before Jerusalem’de [Kudüs’ten Önce Eichmann] (2014) arşivlerde,  Adenauer’in Life dergisindeki bir makaleden Globke’ye yapılan bir referansı silmesi için CIA’e başvurduğunu gösterecek kadar çok şey buldu. Ayrıca, Adenauer’in talimatı üzerine hareket eden Rolf Vogel adlı bir gazeteci ve aracının, Kudüs’teki King David Otelinde Doğu Alman bir avukattan Globke hakkında potansiyel olarak suçlayıcı dosyalar çaldığı da biliniyor.

Adenauer’i rahatlatacak şekilde, yeni İsrailli müttefikleri Globke’yi korudular ve Marwecki’nin ‘Alman-İsrail ilişkilerine özgü mübadele yapısı’ olarak tanımladığı şeyi sürdürdüler: Yetersiz biçimde Nazilerden arındırılmış ve hâlâ derinden antisemitik bir Almanya’nın nakit ve silah karşılığında ahlaki olarak affedilmesi. Nasır (‘Nil’deki Hitler’) de dahil olmak üzere İsrail’in Arap düşmanlarını Nazizmin gerçek somutlaşmış halleri olarak tasvir etmek her iki ülkeye de uygundu. Eichmann davası, Almanya’daki Nazi desteğinin sürekliliğini küçümseyip Arap ülkelerindeki Nazi varlığını abartırken, en az bir gözlemciyi çileden çıkarmıştı: Hannah Arendt, Globke’nin ‘Yahudilerin Nazilerden gerçekte neler çektiğini tarihte anlatmaya eski Kudüs Müftüsü’nden daha fazla hakkı olduğunu’ yazıyordu. Ayrıca, Ben-Gurion’un Almanları ‘terbiyeli’ olarak temize çıkarırken, ‘iyi Araplar’dan hiç bahsetmediğini’ de not ediyordu.

Subcontractors of Guilt: Holocaust Memory and Muslim Belonging in Postwar Germany’de [Suçluluğun Taşeronları: Holokost Hafızası ve Savaş Sonrası Almanya’da Müslüman Aidiyeti] Esra Özyürek, aşırı sağın yükselişte olduğu şimdilerde, Alman siyasetçilerin, yetkililerin ve gazetecilerin, Müslümanları şeytanlaştırarak Almanya’yı temize çıkaran eski mekanizmayı nasıl çalıştırdıklarını anlatıyor. Aralık 2022’de Alman polisi, Federal Meclis’e saldırı planlayan yirmi binden fazla üyesi olan aşırılık yanlısı grup Reichsbürger’in [İmparatorluk Vatandaşı] darbe girişimini engelledi. Neo-Nazi bağlantıları olan Alternative für Deutschland [Almanya için Alternatif – AfD], kısmen Olaf Scholz liderliğindeki koalisyonun ekonomik kötü yönetimine yanıt olarak ülkenin en popüler ikinci partisi haline geldi. Özyürek’e göre, Bavyera Başbakan Yardımcısı Hubert Aiwanger gibi ana akım politikacıların bile açık antisemitizmine rağmen, ‘beyaz Hıristiyan kökenli Almanlar’ kendilerini ‘kurtuluş ve yeniden demokratikleşme hedeflerine ulaşmış’ olarak görüyorlar. ‘Almanya’nın genel toplumsal sorunu olan antisemitizm’, Arap göçmenlerden oluşan bir azınlığa yansıtılıyor ve bu azınlıklar daha sonra ‘ek eğitim ve disipline’ ihtiyaç duyan ‘en pişmanlık duymayan antisemitler’ olarak damgalanıyor.

Almanya’da hem Yahudifobisi hem de İslamofobi, Hamas saldırısı, İsrail’in Gazze’ye yönelik yakıp yıkma hedefli saldırısı ve Alman hükümetinin Filistin’e yönelik kamuoyu destekli gösterilerine yönelik baskısının ardından arttı. Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier kısa süre önce Almanya’da ‘Arap kökenli’ herkesi Yahudi nefretini reddetmeye ve Hamas’ı kınamaya çağırdı. Şansölye yardımcısı Robert Habeck, Müslümanlara daha açık bir uyarıda bulundu: Almanya’da ancak antisemitizmi reddederlerse hoşgörü göreceklerdi. Nazi selamına zaafı olan bir politikacı olan Aiwanger, Almanya’daki antisemitizmi ‘kontrolsüz göç’ ile suçlayan koroya katıldı. Özyürek’in de belirttiği gibi, Almanya’nın Müslüman azınlığını ‘antisemitizmin başlıca taşıyıcıları’ olarak suçlamak, ‘antisemitik suçların neredeyse yüzde 90’ının sağcı beyaz Almanlar tarafından işlendiği’ gerçeğini örtbas etmek anlamına geliyor.

Netanyahu da Almanya’nın savaş sonrası aklama çabalarından ders aldı. 2015 yılında Kudüs Baş Müftüsü’nün Hitler’i Yahudileri kovmak yerine öldürmeye ikna ettiğini iddia etti. Üç yıl sonra, Polonya’daki Hukuk ve Adalet Partisi’nin Polonya [Nazi] işbirlikçiliğine yapılan atıfları suç sayma yönündeki hareketini başlangıçta eleştirdikten sonra, bu tür referansları para cezasıyla cezalandıran yasayı onayladı. O zamandan beri Litvanya ve Macaristan’da Şoah revizyonizmini meşrulaştırdı ve her iki ülkeyi de antisemitizme karşı cesur mücadelelerinden dolayı övdü (Birçok eski Nazinin yargılanmasına yardımcı olan tarihçi Efraim Zuroff, bunu ‘Ku Klux Klan’ı Güney’deki ırksal ilişkileri iyileştirdiği için övmek’ ile kıyaslamıştı). Daha yakın zamanda Netanyahu, Elon Musk’ın Yahudi karşıtı bir komplo teorisini desteklemek için tweet atmasından birkaç gün sonra, Hamas’ın hedef aldığı kibbutzlardan birinde ona eşlik etti. 7 Ekim’den bu yana, Eichmann davasının senaryosunu okuyor gibiydi. ‘Batı medeniyetini’ kurtarmak için Gazze’deki ‘yeni Naziler’e karşı savaştığını düzenli olarak ilan ederken, Yahudi üstünlükçülerinden oluşan grubundaki diğerleri de destekleyici bir koro oluşturuyor. Gazze halkı ‘insanlık dışı’, ‘hayvan’, ‘Nazi’dir.

Batının hasar görmüş bir kalesinden gelen bu intikamcı söylem Avrupa ve Amerika’da yankılanıyor. Beyaz milliyetçiler uzun zamandır İsrail’le özdeşleştiler: etnik homojenlik dili, sarsılmaz toprak genişletme politikası, yargısız infazlar ve yıkımlarla uluslararası yasal, diplomatik ve etik protokolleri ihlal eden bir etno-ulus devlet. Bugün, Alfred Kazin’in 1988’de günlüğünde yazdığı ‘militan, gözüpek, hepinizi sikeyim İsrail’i’ olarak adlandırdığı şeyin aşırı bir tezahürü, aynı zamanda Anglo-Amerikan egemen sınıfları içindeki birçok varoluşsal kaygıyı hafifletici olarak hizmet ediyor. Our American Israel’de [Bizim Amerikan İsrail’imiz] (2018) Amy Kaplan, Amerikan elitinin korkularını ve fantezilerini İsrail’e nasıl yansıttığını anlatıyordu. Fakat Almanya’nın İsrail’le ilişkisini şekillendiren devletin dayattığı filosemitizm, başka bir evrişim sırasına ve vahşete aittir.

Hamas saldırısından kısa bir süre önce İsrail, Amerika’nın onayıyla, Almanya ile şimdiye kadarki en büyük silah anlaşmasını imzaladı. Financial Times, kasım ayı başlarında, Almanya’nın İsrail’e silah satışlarının 7 Ekim’den bu yana arttığını bildirdi: 2023 rakamı bir önceki yıla göre on kattan fazla. İsrail’in Gazze’deki evleri, mülteci kamplarını, okulları, hastaneleri, camileri ve kiliseleri bombalamaya başlaması ve İsrail bakanlarının etnik temizlik planlarını öne çıkarması üzerine Scholz, ulusal ortodoksluğu yineledi: “İsrail, insan haklarına ve uluslararası hukuka bağlı ve buna göre hareket eden bir ülkedir.” Netanyahu’nun ayrım gözetmeksizin öldürme ve yok etme kampanyası yoğunlaşırken, Luftwaffe’nin komutanı Ingo Gerhartz, İsrailli pilotların ‘titizliğini’ överek Tel Aviv’e gitti; ayrıca üniformalı olarak İsrail askerleri için kan bağışında bulunurken fotoğrafını çektirdi.

Almanya Sağlık Bakanı Karl Lauterbach, savaş sonrası Alman-İsrail simbiyozunun daha sinir bozucu bir örneğinde, İngiliz aşırı sağının sözcüsü Douglas Murray’in Nazilerin Hamas’tan daha iyi olduğunu iddia ettiği bir videoyu onaylayarak retweetledi. “İzleyin ve dinleyin,” diye retweet etti Hıristiyan Demokrat Birliği başkan yardımcısı ve Schleswig-Holstein eğitim bakanı Karin Prien. Der Spiegel’in eski katkıcı editörü Jan Fleischhauer, “Bu harika,” diye yazdı. “Gerçekten harika,” diye tekrarladı Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi üyesi Veronika Grimm. 2021’de Deutsche Welle’deki beş Lübnanlı ve Filistinli gazeteciyi Yahudi karşıtı olarak ‘ifşa eden’ Süddeutsche Zeitung, aynı derecede dayanıksız kanıtlarla, Hintli şair ve sanat tarihçisi Ranjit Hoskote’yi Siyonizm’i Hindu milliyetçiliğiyle karşılaştırdığı için Yahudilere iftira atan biri olarak ifşa etti. Die Zeit, Alman okurlarını başka bir ahlaki öfkeye karşı uyardı: “Greta Thunberg açıkça Filistinlilere sempati duyuyor.” Adam Tooze, Samuel Moyn ve diğer akademisyenlerin Jürgen Habermas’ın İsrail’in eylemlerini destekleyen açıklamasını eleştiren bir açık mektup, Frankfurter Allgemeine Zeitung’daki bir editörün, Yahudilerin üniversitelerde postkolonyal çalışmalar biçiminde bir ‘düşmanı’ olduğunu iddia etmesine neden oldu. Der Spiegel, kapakta Scholz’un fotoğrafının yanı sıra “Yeniden büyük çapta sınır dışılara başlamamız gerekiyor,” iddiasını yayınladı.

New York Times’ın Aralık ayı başında geç de olsa bildirdiğine göre, “Alman yetkililer, bazıları on yıl öncesine dayanan sosyal medya paylaşımlarını ve açık mektupları tarıyor.” Devlet tarafından finanse edilen kültür kurumları uzun zamandır Filistinlilere en ufak bir sempati gösteren Küresel Güney kökenli sanatçı ve entelektüelleri cezalandırıyor, ödül ve davetleri geri çekiyor; Alman yetkililer artık Yahudi yazar, sanatçı ve aktivistleri bile disipline etmeye çalışıyor. Candice Breitz, Deborah Feldman ve Masha Gessen, Eyal Weizman’ın ifadesiyle ‘ailelerimizi katleden ve şimdi bize antisemit olduğumuzu söylemeye cüret eden faillerin çocukları ve torunları tarafından’ ‘ders verilen’ son kişiler.

O halde Almanya’nın çok övülen tarihsel bellek kültürüne ne demeli? Learning from the Germans [Almanlardan Öğrenmek] (2020) adlı kitabında Vergangenheitsbewältigung’u [Geçmişle başa çıkma mücadelesi] hayranlıkla anlatan Susan Neiman, şimdi fikrini değiştirdiğini söylüyor. Ekim ayında yazdığı yazıda, “Alman tarihsel hesaplaşması çığırından çıktı,” diyordu. “Bu filosemitik öfke … Almanya’daki Yahudilere saldırmak için kullanıldı.” Never Again: Germans and Genocide after the Holocaust [Bir Daha Asla: Holokost’tan sonra Almanlar ve Soykırım] Kamboçya, Ruanda ve Balkanlardaki kitle katliamlarına Alman tepkisini inceleyen Andrew Port, ‘Holokost’la takdire şayan bir şekilde hesaplaşmalarının, Almanları farkında olmadan duyarsızlaştırmış olabileceğini’ öne sürüyor. Atalarının kudurmuş ırkçılığını çok gerilerde bıraktıklarına dair inançları, paradoksal bir şekilde ırkçılığın farklı biçimlerinin utanmadan ifade edilmesine izin vermiş olabilir.

Bu durum, Almanya’da Filistinlilerin kaderine yönelik yaygın kayıtsızlığı ve İsrail’e yönelik her türlü eleştirinin bir tür bağnazlık olduğuna dair inancı (Almanya’nın İsrail’in ihlallerine karşı birçok BM kararını tarihsel olarak desteklemesini göz ardı eden bir tutum) açıklamak için bir yoldur. Port, Almanya’nın 20. yüzyılın ilk soykırımı olan 1904-1908 yılları arasında Güney-Batı Afrika’da Alman sömürgeciler tarafından gerçekleştirilen toplu katliamlar için tazminat ödemek bir yana, bunu tam olarak kabul etmedeki başarısızlığını tartışarak argümanını güçlendirebilirdi. Port ayrıca, Alman egemen sınıfının yakın zamana kadar tarihsel yanılsamalarını ifşa etmek için, örneğin imparatorluk dönemi gücü ve kendi kendine yeterlilik hayalleri kuran Brexitçilerden daha az fırsata sahip olması nedeniyle başarılı bir görünüm sergileyen Alman bellek kültürüne çok fazla kredi veriyor.

Gerçekte, Almanya’nın geçmişini kınayarak bugünkü imajını güçlendirmeye yönelik resmi girişimler ülke içinde büyük bir dirençle karşılaşmıştır. Der Spiegel’in kurucusu ve editörü ve eski Nazilerin bir başka ilk hamilerinden Rudolf Augstein, 1998 yılında Berlin’deki Holokost Anıtı’nın Amerikan ‘Doğu Yakası’ elitlerini tatmin etmek için tasarlandığını belirtmişti. Tarihsel bellek, siyasi ve kültürel kurumlar tarafından sabitlenemeyecek kadar değişkendir; kolektif bir ahlaki eğitimin nesiller boyunca istikrarlı, homojen bir tutum üretebileceği her zaman mantıksız görünmüştür. Neyin hatırlanıp neyin unutulacağını belirleyen çok fazla faktör vardır ve Alman ulusal bilinçaltı yüzyıllık gizlilik, suçlar ve örtbasların yükü altındadır. Hem Doğu hem de Batı Almanya’da yaşamış ender Yahudi yazarlardan biri olan Jurek Becker, 1994 yılında Weimar’da yaptığı konuşmada, birleşik Almanya’da şiddet yanlısı Neo-Nazizmin yeniden canlanmasından, Soğuk Savaşçılar tarafından şımartılan ve hatta kucaklanan Nazilerin Batı Almanya’da gelişmeye devam etmesini sorumlu tutmuştu:

Nazi geçmişine bakışın mümkün olduğunca ılımlı olmasını, acımasız olmamasını sağladılar ve mümkün olan yerlerde bunu önlemeye çalıştılar … Karşılıklı olarak birbirlerini desteklediler ve birbirlerine nüfuz sağladılar. Kendilerini görenlerin ilerlemesini engellediler. O günlerde her şeyin kötü olmadığını, kurunun yanında yaşı da yakamayacağımızı söylediler. Bir ara, faşizmin çağımızın gerçek suçu olan Bolşevizme bir cevap olduğunu iddia etme fikrine kapıldılar.

İyi konumdaki pek çok kişi, Batı Almanların Üçüncü Reich’taki suç ortaklığı anlayışını tehlikeye atmak için çalıştı. Adenauer’in savunma bakanı ve daha sonra Bavyera başbakanı olan, Doğu Avrupa’nın ‘kanlı topraklarında’ Wehrmacht gazisi Franz Josef Strauss, ‘geçmişi arkamızda bırakma görevinin’ en iyi İsrail ile yapılacak savunma anlaşmalarıyla başarılabileceğini düşünüyordu. ‘Alman askerinin elindeki Uzi’nin antisemitizme karşı her türlü broşürden daha iyi olduğunu’ iddia eden Ralf Vogel, şimdi bu geçmişi geride bırakma tarzının erken bir temsilcisi gibi görünüyor – Şoah’tan kurtulan ve Almanya’nın ilk kadın siyaset bilimi profesörü olan Eleonore Sterling’in 1965’te ‘gerçek bir anlayış, pişmanlık ve gelecekteki uyanıklık eyleminin’ yerini alan ‘işlevsel bir filosemitik tutum’ olarak adlandırdığı şey. Frank Stern’in The Whitewashing of the Yellow Badge [Sarı Rozetin Aklanması] (1992) adlı kitabındaki acımasız teşhisi bugün de geçerliliğini korumaktadır: Stern’e göre Alman filosemitizmi, yalnızca ‘dış politikadaki seçenekleri meşrulaştırmak’ için değil, aynı zamanda ‘iç huzurun antisemitik, anti-demokratik ve aşırı sağcı fenomenler tarafından tehdit edildiği zamanlarda ahlaki bir duruşu çağrıştırmak ve yansıtmak için’ kullanılan bir ‘siyasi araçtır.’

Bu, demokratik deformasyonları gizlemek için Staatsräson’un ilk kez kullanılışı değildir. Örneğin 2021 yılında Almanya, İsrail ile savunma anlaşmaları yaparken, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin işgal altındaki topraklarda işlenen savaş suçlarını soruşturma hakkına muhalefet etti. Aralık ayı ortasında, yirmi bin Filistinli katledilmiş ve salgın hastalıklar yerinden edilen milyonları tehdit ederken, Die Welt hala ‘Özgür Filistin yeni Heil Hitler’dir’ iddiasında bulunuyordu. Alman liderler Avrupa’nın ortak ateşkes çağrılarını engellemeye devam ediyor. Weizman, ‘Alman milliyetçiliğinin, İsrail milliyetçiliğine Alman desteğinin himayesi altında rehabilite edilmeye ve canlandırılmaya başlandığını’ söylerken abartıyor gibi görünebilir. Fakat kötü geçmişinden ders çıkarmaya çalışan tek Avrupa toplumu, açıkça asıl dersini hatırlamakta zorlanıyor. Alman siyasetçiler ve kanaat önderleri Netanyahu, Smotrich, Gallant ve Ben Gvir’e koşulsuz dayanışma göstererek sadece İsrail’e karşı ulusal sorumluluklarını yerine getirmekte başarısız olmuyorlar. Völkisch-otoriter ırkçılık ülke içinde yükselirken, Alman yetkililer dünyanın geri kalanına karşı sorumluluklarını yerine getirememe riskiyle karşı karşıyadır: bir daha asla canice etnik milliyetçiliğin suç ortağı olmamak.

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English