Dünya Basını
JD Vance’in “işçi sınıfı” politikaları gerçek mi?

Editörün notu: Donald Trump’ın başkan yardımcısı adayı olarak seçtiği Ohio Senatörü JD Vance’in, klasik Cumhuriyetçi iktisadi politikalar şemasından farklı bir yerde durduğu sık sık dile getiriliyor. Partiye “işçi sınıfı aşısı” olarak görülen Vance, doların küresel hakimiyetinin Amerikalıların işine yarayıp yaramadığını sorguladığı sözleriyle de dikkat çekmişti. Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Vance’in eklektik popülizmi ile Cumhuriyetçi zenginlerin ve parti üst kademesinin uyuşmazlığına işaret ederken, başkan yardımcısı adayın örgütlü emeğin güçlendirilmesine veya sosyal hakların genişletilmesine yönelik herhangi bir yasama faaliyetinde bulunmadığına işaret ediyor. Yazara göre Vance’in Cumhuriyetçi ana akıma benzemesi, tersinden bir benzemeye göre daha muhtemel. metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
JD Vance’in Cumhuriyetçi Partisi işçiler için değil, patronlar için
Eric Levitz
Vox
18 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal
Birçok kişi Donald Trump’ın başkan yardımcılığı görevi için Ohio senatörü J.D. Vance’i göstermesini Cumhuriyetçilerin ekonomik popülizminin yeni bir çağa girdiğinin işareti olarak değerlendiriyor.
Bu görüşe göre, Trumpçılığın ideolojik hatları bugüne kadar bir hayli bulanıktı, zira istikrarsız olsa da iyi bir demagog olan Trump, popülist sapkınlıklar ve muhafazakâr ortodoksi arasında gidip geliyordu. Mesela bir gün ilaç şirketlerine fiyat kontrolü uygulamayı vaat ederken, bir başka gün zenginler için vergileri azaltmaya veyahut [maddi kısıtlardan kaynaklı sağlık hizmetlerine erişemeyenler için devletin sigorta programı olan] Medicaid’i budamaya çalışıyordu.
Vance, Trump’ın popülist dürtülerini tutarlı bir gündeme dönüştürmeye çalışan az sayıdaki Cumhuriyetçiden biri; bu gündem “iş dünyası elitlerini tedirgin eden” ve “işçi yanlısı” muhafazakârları fazlasıyla coşkulandıran bir nitelik taşıyor.
Trump’ın 78 yaşında olduğu ve üçüncü dönem için pek de uygun olmadığı göz önüne alındığında, Vance Cumhuriyetçilerin yakın gelecekteki lideri olmak için gayet uygun görünüyor. Bu durum, bilhassa popülist hayranlarına göre, Cumhuriyetçi Parti’yi bir işçi partisine dönüştürebilme potansiyeline sahip.
Vance, geçtiğimiz çarşamba gecesi Cumhuriyetçi Ulusal Kongre’de yaptığı konuşma esnasında bu izlenimi pekiştirdi. Cumhuriyetçi Parti’yi kendisinin de içinden geldiği işçi sınıfı topluluklarına arka çıkacak ve onları satan “egemen sınıfa” karşı duracak bir hareket olarak tasvir etti.
Kısacası Vance, “Wall Street’e hizmet etmeyi bıraktık, artık işçiler için çalışacağız,” diyor: “Yabancı işgücü ithal etmeyi bırakıyoruz, Amerikan vatandaşları için, onların iyi işler yapması ve iyi ücretler alması için savaşacağız. Tedarik zincirlerini hudutsuz küresel ticarete kurban etmekten vazgeçiyoruz, giderek daha fazla ürünü o güzelim ‘Made in the USA’ etiketi ile damgalayacağız.”
Ne var ki Vance’in Cumhuriyetçi Parti’nin sınıfsal aidiyetini değiştirmeye dönük taahhüdü ve bunu gerçekleştirme olasılığı bir hayli abartılıyor.
J.D. Vance’in iktisadi bakışı Ronald Reagan ya da Paul Ryan’ın piyasa köktenciliğinden bir ölçüde farklı, evet. Vance serbest ticaret ve göç konusunda şüpheci, nitekim her ikisinin de şirketler için (yurtiçinde ve yurtdışında) ucuz işgücünü mümkün kılarak yerli işçilerin pazarlık gücünü aşındırdığına inanıyor. Ona göre, Amerikalı işverenler daha küçük bir işgücü havuzuna muhtaç kalsalardı, daha yüksek ücretler ödemekten ve üretkenliği artıran teknolojiye daha fazla yatırım yapmaktan başka çareleri kalmayacaktı.
Vance tüm bunların yanında son teknoloji ürünlerin içeride üretilmeleri için verilen devlet sübvansiyonlarını da destekliyor. Senato adayı olarak Vance, Joe Biden’ın ABD’de faaliyet gösteren “yarı iletken” üreticilerine sübvansiyon sağlayan CHIPS Yasası’na da destek vermişti. Yine Kongre’ye girdikten sonra, vergi mükelleflerinin desteğiyle yeni teknolojiler geliştiren şirketlerin bu ürünleri ABD içinde üretmesini zorunlu kılacak olan iki partili bir yasa tasarısının da ortak yazarlarından biri olmuştu.
Ayrıca zaman zaman sermaye sınıfının farklı kesimlerini karşısına almaya da istekli oldu. Elizabeth Warren ile birlikte, batan büyük bankalardaki yöneticilerin maaşlarının geri alınmasını öngören ve pervasız risk almaktan caydırmayı amaçlayan bir yasa tasarısına arka çıktı. Ve tabii Biden yönetiminin agresif anti-tröst uygulamalarına retorik düzeyinde de olsa destek verdi.
En radikal olanı ise Vance’in mevcut sendikal hareketten pek hoşnut olmamasına rağmen teorik düzeyde örgütlü emeği desteklediğini öne sürmesi. Senatör, daha fazla Amerikalı işçinin iyi ücret ve sosyal haklar konusunda toplu pazarlık yapabilmesi gerektiğini, fakat ana akım işçi hareketinin “Cumhuriyetçilere uzlaşmaz bir şekilde düşman” olduğunu ve Starbucks Workers United gibi solcu sendikaların muhafazakârlardan gelen muhalefeti hak ettiğini söylüyor.
Tüm bunlara rağmen Vance’in Cumhuriyetçi siyasetin en yüksek kademesine yükselmesi, partiyi doğrudan işçi sınıfı çıkarlarının etkili bir temsilcisi haline getirmiyor. Bunun (en azından) dört temel nedeni var:
1) Vance’in fikirlerinin Cumhuriyetçiler arasında geniş kabul gördüğü durumlarda –ticaret ve göç konularında olduğu gibi– politika tercihlerinin yerli Amerikalıların yaşam standartlarını yükseltmekten ziyade düşürmesi çok daha muhtemel.
2) Vance’in ekonomiye devlet müdahalesini artırmaya yönelik somut yasa önerileri diğer Cumhuriyetçilerden ancak cılız bir destek alıyor, bu da ABD’li işçiler üzerinde yalnızca marjinal bir etkisi olacağı anlamına geliyor.
3) Cumhuriyetçi Parti, Vance’in örgütlü emek konusundaki gerçekten radikal fikirlerini hayata geçirme konusunda yapısal olarak yetersiz, Ohio senatörü de zaten bunları geliştirmek için pek bir şey yapmadı.
4) Cumhuriyetçi Parti’nin işçi sınıfından seçmenlerine daha iyi hizmet etmek uğruna en varlıklı ve örgütlü seçmenlerinin çıkarlarına ihanet etmek için pek de bir nedeni yok. Sonuçta parti, mavi yakalı işçiler arasındaki desteğini, onların maddi çıkarlarından önemli bir taviz vermeden artırabileceğini çoktan keşfetmiş olmalı.
Vance’in ticaret ve göç konusundaki görüşleri piyasa karşıtı olabilir, ama işçi yanlısı değil
Vance’in savunduğunun iktisadi milliyetçiliğin ötesinde bir yanı yok. Göçün –özellikle de kayıtsız ve düşük vasıflı işçilerin göçünün– önemli ölçüde azaltılmasından ve Trump’ın tüm yabancı dış alımlara yüzde 10 gümrük vergisi önerisi gibi geniş gümrük tarifeleri yoluyla yerli üreticilerin korunmasından yana.
Kaç Cumhuriyetçinin bu denli radikal ticaret kısıtlamalarını desteklediği ise belirsiz. Trump, Cumhuriyetçi Parti içinde korumacılığa ve göç kısıtlamalarına dair geniş bir mutabakat oluşturmayı başarmıştı. Fakat bu türden bir milliyetçilik, tipik Amerikan işçisine maddi olarak çok çok az bir değer sunuyor.
Vance, mayıs ayında New York Times’a verdiği bir röportajda göç ve ticaret kısıtlamalarına yönelik popülist görüşünü detaylandırmıştı. Vance’e göre hem serbest ticaret hem de kitlesel göç, Amerikalı işçilerin pazarlık gücünü azaltarak yaşam standartlarını aşındırıyor: Şirketler daha yoksul ülkelerden gelen (ve dolayısıyla daha düşük ücret beklentisi olan) işçilere erişebilirse –ister onlar ABD’ye gelsin ister işverenler onlara gitsin– o zaman yerli Amerikalılar daha düşük ücretleri kabul etmedikleri sürece göçmen işçilerle rekabet etme şansları yok.
Bu bakış açısıyla ilgili iki temel sıkıntı var. Birincisi, göçün yerli işçilere önemli ölçüde zarar verdiğine dair pek az kanıt olmasıdır.
Vance, firmaların nadir bulunan çalışanlar için birbirlerine karşı teklif vermeye zorlandığı sıkı işgücü piyasalarından işçilerin kârlı çıktıkları konusunda haklı, fakat yüksek düzeydeki göçün bu tür piyasalarla bir hayli uyumlandığını göz ardı ediyor. Göçmenler Amerika’ya geldiklerinde ekonominin işgücü arzını artırdıkları gibi aynı zamanda işgücü talebini de genişletirler, zira göçmenler de (tüm insanlar gibi) mal ve hizmet tüketiyorlar.
Koronavirüs pandemisinin hafiflemesiyle göçmenlerin Amerikan işgücündeki payı arttı, 2023 yılında ise bu pay rekor düzeye ulaştı. Bu durum, birçok sektörde işgücüne olan talebin arzı aşması nedeniyle, ABD’li işçilerin nominal ücretlerinde yaşanan büyük artışları ve işsizliğin azalmasını beraberinde getirdi.
Belirli bir yerel işgücü piyasasına ani şekilde daha az vasıflı göçmen emeğinin akın etmesi, benzer vasıflara sahip yerli işçilerin pazarlık gücünü bir süreliğine düşürebilir gerçekten de. Fakat daha genel bakıldığında, yüksek göç seviyeleri yerli işçi sınıfı için ekonomik açıdan faydalı görünmektedir.
Göçmenlerin yerli işçilerin ücretlerini ve istihdam fırsatlarını düşürdüğü teorisi defalarca teste tabi tutulmuştur. Bu noktada ampirik literatürün vardığı sonuç, genellikle böyle bir etkinin olmadığını gösteriyor. Yerinden edilmiş Suriyelilerin Türkiye’ye kitlesel akını, Büyük Buhran sırasında “Dust Bowl” göçmenlerinin ABD’nin farklı bölgelerine yerleşmesi, 1999 ve 2007 yılları arasında İsveç’e kitlesel mülteci göçü, 1980’ler ve 1990’larda Danimarka’ya göç eden mülteciler, SSCB’nin çöküşünden sonra Rus Yahudilerinin İsrail’e kitlesel hareketi… Araştırmalar, bu göçlerin ücretler veya işler üzerinde hiçbir olumsuz etkisinin olmadığını söylüyor. Göçün işgücü piyasasına etkileri üzerine yapılan araştırmaların meta analizleri de yerli işçiler için ya az ya da hiç olumsuz sonuç bulunmadığını gösteriyor.
Buna karşın, ampirik kanıtlar göçün işgücü verimliliğini artırdığını güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu’ndan çıkan yakın tarihli bir çalışma raporu, 2000 ile 2019 yılları arasında ABD’ye göçün, daha fazla iş gücü uzmanlaşması ve dolayısıyla üretkenlik sağlayarak üniversite eğitimi almamış yerli işçilerin ücretlerini artırdığını söylüyor. Harvard ekonomisti George Borjas’ın araştırması da benzer şekilde göçün işgücü verimliliğini artırdığını ve böylece her yıl yerli işçiler için 5 ila 10 milyar dolar arasında ekonomik değer ürettiğinin altını çiziyor.
Bu bağlamda söylenecek son şey de, göçün Birleşik Devletler’de 25-54 yaş arası (prime-age) işçilerin yaşlılara oranını arttırdığı, bunun da mevcut fayda düzeylerinde sosyal yardımların sürdürülmesini kolaylaştırdığı.
Vance’in iktisadi milliyetçilik yoluyla işçi sınıfı refahını artırma planıyla ilgili bir başka sorun da gümrük tarifelerinin imalat işçilerine diğer tüm işçilerin aleyhine fayda sağlaması. Fakat imalat işçileri, ABD işgücünün yalnızca küçük bir azınlığını oluşturuyor. Amerikalı işçilerin ancak yüzde 10’undan daha azı imalat sektöründe istihdam ediliyor. Bu durum sadece ticaret politikasının bir sonucu değildir: İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bile ABD’li işçilerin sadece küçük bir azınlığı fabrikada çalışıyordu.
Dolayısıyla, ticari koruma imalat istihdamını marjda artırsa bile, ABD’li işçilerin çoğu malların üreticisinden ziyade tüketicisi olacaktır. Sonuç olarak gümrük tarifeleri, tipik Amerikan işçisinin pazarlık gücünü arttırmadan satın alma gücünü tırpanlayacak. Amerikalıların artan fiyatlara karşı son derece duyarlı olduğu bu dönemde, Trump ve Vance’in bu gümrük vergisi planlarını uygulamaya koymaları halinde, pek çok yerli işçinin tüm yabancı mallara yüzde 10 vergi uygulanmasına olumlu yanıt vermesi pek de olası görünmüyor.
Vance küçük ölçekli popülist reformlara açık destek veriyor, peki işçilerin gücünü radikal şekilde artırmasına?
Vance’in kendi geliştirdiği popülist önerilerinden bazıları belki daha kayda değer olabilir. Ne var ki senatörün demiryolu sanayiinde güvenlik önlemlerini artırma, pervasız bankacıları cezalandırma ve ileri teknolojilerin ülke içinde üretilmesini teşvik etme planları Cumhuriyetçi dostlarından çok sınırlı destek gördü. Sonuç olarak ise hiçbiri yasalaşmadı.
Olur da Vance başkanlığı kazanırsa Cumhuriyetçi Parti’nin bu reformlara daha açık hale gelebileceği düşünülebilir, fakat bunun nedeni olsa olsa bu reformların ABD’deki işyeri sahipleri ve işçiler arasındaki güç dengesini dramatik bir şekilde değiştirme tehdidinde bulunmuyor olmasıdır. Belki Vance liderliğindeki bir Cumhuriyetçi Parti, batan bankaların veya demiryolu şirketlerinin yöneticileri gibi Amerika’nın küçük bir kurumsal kesimini düşmanlaştırmaya istekli olabilir, fakat emeğin sermaye üzerindeki etkisini artırmak çok başka bir hikâye.
Vance bu radikal arayışa ilgi duyduğunu değişik biçimlerde ifade etti. Senatör, popülist muhafazakâr Sohrab Ahmari’ye verdiği bir demeçte, sektörel pazarlığı desteklediğini söyledi. Yani belirli bir sektördeki tüm işçilerin asgari ücret, sosyal haklar ve çalışma koşulları konusunda tüm işverenlerle toplu pazarlık yaptığı bir düzenlemeden yana olduğunu. Vance ile yakın ilişki içinde olduğu bilinen muhafazakâr politika uzmanı Oren Cass da böylesi bir sistemi destekliyor.
Sektörel pazarlık, Amerika’nın politik ekonomisini işçilerin yararına olacak şekilde kökünden değiştirecektir. Düşük ücret veren işverenler artık sendika kırma yoluyla rekabet avantajı elde edemeyecek ve herhangi bir sendikaya üye olmayan Amerikalı işçilerin ezici çoğunluğu patronlarına karşı daha büyük bir koz elde edecektir.
Fakat Vance sektörel pazarlık sistemi kurmak için herhangi bir yasa tasarısı sunmadı. Aslında, fark ettiğim kadarıyla, bu politikadan sadece gazeteciler [ülkede 1970’lerin sonundan beri baskılanan sendikal mücadelenin önünü açacak] Pro Act yasası gibi sendikal gücü artırmaya yönelik mevcut yasa tasarılarından herhangi birini neden desteklemediği sorduğunda bahsediyor (Bu arada Vance’in bu noktadaki söylemi, tasarının sektörel bir sisteme doğru ilerlemek yerine ülkenin statükocu çalışma modelini daha da sağlamlaştıracağı yönünde).
Gerçekten de Vance, çalışma hakkı yasalarına (right-to-work law) retorik olarak karşı çıkmasına ya da kimi zaman grevdeki işçilerle fotoğraflar çektirmesine rağmen, görevde olduğu süre boyunca örgütlü emeğe arka çıkmak için çok az şey yaptı ya da hiçbir şey yapmadı. Vance, 2023 yılında AFL-CIO’nun (Amerikan Emek Federasyonu ve Endüstriyel Örgütler Kongresi) desteklediği politik pozisyonların yüzde 0’ında onunla birlikte oy kullandı; bu oran tüm Senato Cumhuriyetçileri arasında ise yaklaşık yüzde 3’tü.
Sendikaları güçlendirmenin yanı sıra federal politika yapıcılar refah devletini genişleterek de işçilerin baskı gücünü artırabilir ve böylece Amerikalıların sömürücü işverenlerden uzaklaşmasını kolaylaştırabilir. Fakat Vance bu türden bir sosyal güvenlik ağını büyütmeyi pek de dert etmedi. Trump’ın Medicare ya da sosyal güvenlik kapsamındaki emeklilik yardımlarının kesilmesine yönelik retorik muhalefetini paylaşsa da herhangi bir yeni sosyal program ortaya atmadı. Vergi karşıtı Grover Norquist’e vergilerin artırılmasına yönelik her türlü öneriye karşı çıkacağına dair söz verdiği, yine Times’a da Amerika’nın “büyük yapısal açıkları süresiz olarak sürdüremeyeceğini” söylediği biliniyor. Bu, sosyal yardımların genişletilmesini fiilen engelleyen iki önemli duruşudur aslında.
Patronlar için ve patronların partisi: Cumhuriyetçi Parti
Vance’in sözde “emek yanlısı” politikalarında gerçeklik payı olsaydı bile Cumhuriyetçi Parti’nin gerçek anlamda işçi yanlısı bir gündemi benimseme olasılığı yine zayıf olurdu.
Cumhuriyetçi koalisyonun son sekiz yılda belirgin bir şekilde artık çok daha fazla işçi sınıfı kökenli olduğu doğru. 1948-2012 yılları arasındaki her başkanlık seçiminde, Amerika’nın gelir dağılımının en üst yüzde 5’lik diliminde yer alan beyaz seçmenler, en alt yüzde 95’lik diliminde yer alanlara kıyasla hep daha fazla Cumhuriyetçi olmuştur. Trump’ın yükselişinden bu yana ise bu örüntü tersine seyretti: Varsıl beyazlar hem 2016 hem de 2020’de orta sınıf ve yoksulların solunda oy kullandı. Son seçimde Trump işçi sınıfı kökenli ama beyaz olmayan seçmenler arasında kimi kazanımlar elde etti ve hatta güncel anketler kasım ayında bu kazanımlarını daha da artırabileceğini gösteriyor.
Fakat Cumhuriyetçilerin sosyal tabanının gün geçtikçe daha mavi yakalı hale geliyor olması, partinin gündeminin de kaçınılmaz olarak daha emek yanlısı olacağı anlamına gelmiyor. Bir partinin politikalarının içeriğini belirlerken, seçmenlerinin kamuoyu yoklamalarında ifade ettikleri görüşler, güçlü çıkar gruplarının notlarında belirttikleri taleplerden genelde daha az önemlidir.
Trump seçmenleri, [Cumhuriyetçi Parti’nin 2012’deki başkan adayı] Mitt Romney’nin 2012 seçmenlerine kıyasla belki biraz daha işçi yanlısı olabilir. Fakat iktisadi olarak sol eğilimli Cumhuriyetçi seçmenlerin örgütlü topluluklar olmadığını akıldan çıkarmamak gerekiyor. Onlar, Cumhuriyetçi Parti vekillerinin oy verme davranışlarını izleyen ve sadakatsizliği olumsuz reklam kampanyalarıyla cezalandıran kurumları toplu olarak finanse etmiyorlar. Sağcı Cumhuriyetçi sermayedarlar ise bunu yapıyor.
Genel olarak patronlar –ve özellikle de sendika karşıtı olanları– Cumhuriyetçi Parti’nin kurumsal omurgasını oluşturuyor. Bu, New Deal’ın uzun tarihsel mirasının bir parçasıdır: Demokratlar örgütlü emekle aynı hizaya geldiğinde, faaliyetleri emek yoğun olduğu ve kâr marjları düşük olduğu için sendikalarla ittifaka tahammül edemeyen Amerikan sermayedarları kitlesel olarak Cumhuriyetçi Parti’ye yönelmişlerdi.
Ticaret Odası ve Ulusal İmalatçılar Birliği gibi sanayi lobileri tarafından finanse edilen sayısız düşünce kuruluşu ve yasal organizasyon aracılığıyla, sendika karşıtı işletmeler muhafazakâr hareketin hem somut hem de sembolik temellerini inşa etti.
Nitekim Trump döneminde de Cumhuriyetçi Parti’nin kontrolünü büyük ölçüde ellerinde tutmaya devam ettiler. Başkan olduğu ilk döneminde Trump, işletmeler için büyük vergi indirimlerini yasalaştırdı ve muhafazakâr bir Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu atadı, bu da özellikle düşük ücretli fast food franchise’larında işçilerin örgütlenmesini zorlaştırdı.
Patronların Cumhuriyetçi Parti’deki üstünlüğü en çok eyalet düzeyinde kendini gösteriyor. New York Times’tan Jamelle Bouie’nin altını çizdiği gibi, son iki yılda Teksas, Florida, Kentucky ve Louisiana’daki Cumhuriyetçi vekiller, açık havada çalışanlar için zorunlu su molaları, çocuk işçilerin çalışma saatlerine getirilen kısıtlamalar ve çocuk yaştaki işçiler için öğle molaları gibi temel işçi haklarını gündeme alan yasalar geliştirdiler. Bu yasa tasarılarını destekleyen yasa yapıcılarından bazıları ise bizzat patronlardı.
Vance’in seçildiği bir senaryo Cumhuriyetçi Parti’yi oluşturan siyaset sınıfının sınıfsal yapısını veyahut muhafazakâr Amerika’daki en iyi biçimde örgütlenmiş ve en iyi kaynaklara sahip çıkar gruplarının temel maddi çıkarlarını değiştirmeyecek. Trump-Vance ikilisi Cumhuriyetçi Parti’nin mavi yakalı sosyal tabanını genişletmeyi başarsa bile, bu durum seçilmiş Cumhuriyetçilerin işverenleri önceleme yönündeki motivasyonunda bir farklılık yaratmayacak. Aksine, ola ki Trump Cumhuriyetçilerin sadece göçmen kısıtlaması ve popülist jestlerle işçi sınıfı oylarını kazanabileceğini bir kez daha kanıtlarsa, bu seçmenlere “kurumsal Amerika”nın kâr marjlarını tehdit edecek maddi iyileştirme biçimleri sunmak için artık çok çok daha az nedenleri olacaktır.
Cumhuriyetçi Parti’nin kendisini Vance’in imajına göre yeniden şekillendirmesi, tam tersi bir durumdan (yani Vance’in Cumhuriyetçi Parti’ye uyumlanmasından) çok daha az olasıdır. Ne de olsa başkan yardımcısı adayı, siyasi rüzgarlar farklı yerlerden estikçe kendisini ideolojik olarak dönüştürmeye istekli olduğunu değişik biçimlerde ama sürekli kanıtladı. Hatırlanacağı üzere, 2016 ile 2022’deki Senato yarışı arasında, Vance, bir “NeverTrump” muhafazakârından 6 Ocak isyancılarının mütereddit bir savunucusuna dönüşmüştü.
Günümüz Cumhuriyetçi Partisi’nde hırslı bir Cumhuriyetçi için en dikensiz yol, sokaklarda popülist ama parti üst yönetiminde patronların hizmetkarı olmaktır. Büyük olasılıkla hırsı, Vance’i de bu yönde hareket ettirecektir. Ya da en azından, onu başkan yardımcısı adaylığına taşıyan militan emek karşıtı teknoloji milyarderleri buna inanıyor gibi görünüyor.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










