Rusya
Jeffrey Sachs ile söyleşi: Barış çağını ve Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmüştüm

Editörün notu: ABD’nin önde gelen ekonomistlerinden ve Columbia Üniversitesi profesörlerinden Jeffrey Sachs, Moskova Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE) tarafından çıkarılan Patria dergisinde yayımlanan ve Rusya Tarih Kurumu Başkanı, Rusya Bilimler Akademisi Rusya Tarihi Enstitüsü Askerî Tarih Merkezi’nin kıdemli araştırmacısı, tarih doktoru Ruslan Gagkuyev ile yaptığı söyleşide, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açan faktörleri sıralıyor.
Sachs, 1980–1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in neoliberal reform ekiplerine danışmanlık yapmıştı.
SSCB’nin çöküşünün bir “tesadüfler zinciri” sonucu gerçekleştiğini iddia eden Sachs’a göre, 1970’ler ve 1980’lerde yaşanan ekonomik durgunluğun arka planında Sovyetler Birliği’nin çöküşüne katkıda bulunan etkenler şunlardı: Çernobil Nükleer Santrali kazası, Glasnost ve Perestroyka süreçleri, düşük petrol fiyatları, kısa vadeli borç krizi, Batı’nın gizli operasyonları ve Papa II. Jean Paul’ün kendi ülkesi Polonya’daki rolü.
II. Jean Paul, Polonya’nın bağımsızlık temelini atan ve 1981 yılında antikomünist Dayanışma hareketinin gayri resmi ruhani lideri haline gelen bir figür olarak anılıyor.
“Sovyetler Birliği’nin dağılması Batı’da yaygın biçimde beklenmiyordu. Elbette, etnik çelişkilerin SSCB’yi bölebileceğini öngören bazı sesler vardı. CIA, Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak için çalıştı, ancak bu konuda fazla başarılı olamadı. Çöküş kolay tahmin edilebilecek bir şey değildi; her şey bir dizi tesadüfün sonucunda gerçekleşti”
— Jeffrey Sachs
***
Jeffrey Sachs ile söyleşi: “Barış çağını ve Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmüştüm”
Ruslan Gagkuyev
Rusya Eğitim Akademisi, Rusya Tarih Kurumu
Patria, Moskova Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE)
Ekim 2025
1980–1990’lı yıllarda Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs, SSCB KP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in ekonomi ekiplerine reform danışmanlığı yaptı. Bu söyleşide, SSCB’deki iktisadi ve siyasi krizin temel unsurları, Gorbaçov’un Soğuk Savaş’ı sona erdirme sürecindeki rolü ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının uluslararası ilişkiler sistemi üzerindeki etkileri tartışılıyor. Sachs, Sovyet ekonomisindeki yapısal sorunları şu başlıklarla özetliyor: Savunma sanayiine öncelik verilmesi, hammadde bağımlılığı, teknolojik geri kalmışlık ve piyasa mekanizmalarının yokluğu. SSCB’nin dağılmasının kaçınılmaz olmadığını, uzun vadeli ekonomik durgunluk ile kısa vadeli krizlerin (Çernobil faciası, petrol fiyatlarının düşüşü, Perestroyka) birleşmesiyle yaşandığını vurguluyor. Gorbaçov’un liderlik özellikleri değerlendirilirken, reformlarının olumsuz sonuçlarına rağmen onun nükleer çatışmayı önlemiş bir “barış adamı” olduğu öne çıkarılıyor. Fakat Sachs’a göre, Batılı ülkeler 1990’larda Rusya’yı zayıflatma politikasını sürdürdü. Söyleşide ayrıca, Batı desteğinin yokluğu, Yeltsin dönemindeki zayıf liderlik ve jeopolitik gerilimler nedeniyle başarısız olan iktisadi reformlar ele alınıyor. Son olarak, tek kutuplu dünya düzeninin krizi ve çok kutupluluğa geçişin olasılıkları tartışılıyor. Sachs, ABD’nin dış politikasını eleştiriyor ve uluslararası hukukun güçlendirilmesi için reform önerileri sunuyor. Alternatif diyalog platformları olarak BRICS ve egemenliğe saygı ile dayanışma ilkelerine dayalı bölgesel birlikleri öne çıkarıyor.
Ruslan Gagkuyev (R.G.) — 1980’li yıllarda uzun süre küresel iktiasdi sorunlarla ilgilendiniz. SSCB’nin ekonomik gelişimi Batı’da da incelenen bir konuydu ve muhtemelen sizin analizlerinizin bir parçasıydı. Sovyetler Birliği’nin ekonomik kalkınmasında krize yol açabilecek en önemli sorunlar hangileri olarak görülüyordu?
Jeffrey Sachs (J.S.) — En büyük sorun, merkezi planlama sistemine dayalı neredeyse tam bağımlılıktı. Bu sistem, yenilikleri teşvik edecek ve tüketim mallarının arzını sağlayacak piyasa mekanizmalarının bulunmamasıyla bağlantılıydı. Sovyet ekonomisi dengesizdi: Gelişmiş savunma sanayii, büyük bir hidrokarbon ve maden sektörü vardı; buna karşılık sivil sektör geri kalmış, yarı iletkenler ve bilgisayarlar gibi yeni dijital teknolojiler alanında ciddi bir eksiklik bulunuyordu. Sovyet bilim insanları dünya çapında uzmanlardı (ve hâlâ öyledir), ancak gelişmiş bilimsel bilgi sivil ekonomiye aktarılamıyordu. Ayrıca, Batı da ticaret ve teknoloji ambargoları yoluyla Sovyet ekonomisini çökertmeye çalıştı; bunun yanında, Afganistan’daki mücahitlere verilen destek gibi gizli müdahaleler de yürütüldü.
R.G. — Sovyetler Birliği’nin dağılması Batı’da ne ölçüde bekleniyordu? Perestroyka döneminde başlayan süreçlerin ülkenin dağılmasına yol açabilecek bir sistem krizi olarak görülmesi ne zaman başladı?
J.S. — SSCB’nin dağılacağı geniş çevrelerde öngörülmüyordu. Elbette, etnik gerilimlerin ülkeyi bölebileceğini tahmin eden bazı sesler vardı. CIA, Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak için çalıştı ama çok da başarılı olamadı. Çöküş kolay öngörülebilir bir olay değildi; pek çok tesadüfün birleşimiyle gerçekleşti: Çernobil felaketi, Glasnost ve Perestroyka, düşük petrol fiyatları, kısa vadeli borç krizi, Batı’nın gizli operasyonları ve Papa II. Jean Paul’ün Polonya’daki etkisi… Bu kısa vadeli etkenlerin her biri tek başına yetersizdi, fakat 1970’ler ve 1980’lerde süregelen uzun süreli ekonomik durgunluğun üzerine eklenince yıkıcı bir etki yarattı.
R.G. — SSCB KP Genel Sekreteri ve Sovyetler Birliği’nin ilk ve son Devlet Başkanı olan Mihail Gorbaçov’la epey temasınız olmuştu. Onu bir devlet adamı ve siyasi lider olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Gorbaçov’un reformları planlı bir modernleşme teşebbüsü müydü, yoksa kötü düşünülmüş bir dizi adımdan mı ibaretti?
J.S. — Gorbaçov’la birebir uzun görüşmelerim olmadı, ama ekonomi ekibiyle ve dış politika danışmanlarından bazılarıyla tanıştım. Ben Gorbaçov’u büyük bir insan olarak görüyorum, her ne kadar kısa vadede eylemlerinin sonuçları Sovyet halkı için olumsuz olsa da. O, savaş bağımlısı bir dünyada barış insanıydı; aşırı milliyetçi nefretle bölünmüş bir dünyada küresel dayanışma vizyonuna sahipti. Şiddet yerine müzakereye, uzlaşmaya inanıyordu. Bu tutumu Soğuk Savaş’ı barışçıl bir biçimde sonlandırdı; ki bu, kolaylıkla bir nükleer Armageddon’a dönüşebilirdi. Dolayısıyla, Gorbaçov’un reformlarının yol açtığı sıkıntılardan dolayı kendisine olumsuz bakanlara rağmen, ben onu hâlâ “büyük barış adamı” olarak görüyorum.
R.G. — Gorbaçov’un dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Onun için barışı güçlendirme arzusu mu baskındı, romantizm mi, yoksa Batı’ya yaranma isteği mi?
J.S. — Dürüst ve barışçıl bir insandı. Ne yazık ki Batı, onun bu niteliğinin hakkını vermedi. ABD, acımasız ve ikiyüzlü davrandı. Evet, bunu beklemek mümkündü, ama Gorbaçov ülkesine daha iyi bir gelecek kazandırmak istiyordu.
R.G. — Sovyetler Birliği’nin sona erdiğini hangi koşullarda öğrendiniz? O an neler hissettiniz? Bu olay dünya için ne anlama geliyordu?
J.S. — 5 Nisan 1989’dan itibaren Polonya’daki Dayanışma hareketine ve onun son komünist hükümetine danışmanlık yapıyordum. 1989 yazında ülkenin demokrasiye geçişini planladım, 1990 başında iktisadi reformların başlatılmasına yardım ettim. Daha sonra, Gorbaçov’un ekonomik danışmanı Grigoriy Yavlinskiy dâhil pek çok Sovyet yetkiliyle görüştüm. Onunla birlikte Büyük Anlaşma (Grand Bargain) adını verdiğimiz bir plan geliştirdik: Batı, Sovyet reformlarına mali destek verecekti. Fakat ABD hükümeti bu teklifi kesin bir dille reddetti. 1991 yazında Gorbaçov, darbe girişimiyle neredeyse devrilecekti; ardından Yeltsin iktidara geldi ve birçok cumhuriyette ayrılıkçılık hızla arttı. Bu dönemde Yegor Gaydar benimle iletişime geçip Yeltsin’e danışmanlık yapmamı istedi. 1991 sonbaharında Moskova’ya geldim. Aralık 1991’de Kremlin’deydim ve Başkan Yeltsin’den, Sovyetler Birliği’nin varlığının barışçıl biçimde sona ereceğini, yerini 15 yeni devlete bırakacağını bizzat duydum.
R.G. — 1992 yılına gelindiğinde, küresel gelişmeleri nasıl öngörüyordunuz? Beklentileriniz ne ölçüde gerçekleşti, ne kadarı boşa çıktı?
J.S. — Ben barış çağının başlayacağını, Soğuk Savaş’ın sona ereceğini öngörmüştüm. Batı’nın Rusya’ya ve diğer ardıl devletlere yardım edeceğini, onların istikrar kazanıp dünya ekonomisine entegre olacağını umuyordum. Ancak bu umutlarım, ABD yönetiminde hâkimiyetini sürdüren “sert güç” yanlılarının etkisiyle tamamen yıkıldı. ABD için bu, barış değil zaferdi. 1992 sonrasında Washington’un hedefi Rusya üzerinde hâkimiyet kurmak, mümkünse onu küçük parçalara bölmekti. Bu, Batı’nın “Rusya’nın sömürgesizleştirilmesi” diyebileceğimiz bir yanılsamaydı. O dönemde Amerikalı “neo-con’ların”, yani ABD’nin sarsılmaz küresel üstünlüğüne inanan çevrelerin yükselişi yaşanıyordu.
R.G. — Rusya’da, eski Sovyet cumhuriyetlerinde ve sosyalist blok ülkelerinde yürütülen iktisadi reformlara baktığınızda hangi ortak olumsuz eğilimleri görüyorsunuz? Sizin de katkıda bulunduğunuz ilk planlar ne ölçüde uygulanabilir nitelikteydi?
J.S. — Reformlar Orta Avrupa’da genel olarak başarılı, Doğu Avrupa’da kısmen başarılı, eski Sovyet coğrafyasında ise büyük ölçüde başarısız oldu. Bu farkın birkaç nedeni vardı.
Birincisi, Batı pazarlarına yakın olan ülkeler —Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Slovenya ve Hırvatistan— daha fazla yabancı yatırım çekti ve ihracat talebi kazandı. Uzak bölgeler, özellikle de eski Sovyetler Birliği (Baltık ülkeleri dışında), büyük ölçüde dışarıda kaldı; yatırımlar çoğunlukla petrol, doğalgaz ve hammadde sektörleriyle sınırlıydı.
İkincisi, Rusya hâlâ ABD’deki sertlik yanlıları tarafından “düşman” olarak görülüyordu. ABD, Rusya’nın reformlarına ciddi hiçbir ekonomik destek sağlamadı. Amaç, Rusya’ya yardım etmek değil, onu nihai olarak yenilgiye uğratmaktı. Washington, Rusya’yı kendi hegemonyası altına almak, hatta Zbigniew Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası (1997) kitabında öne sürdüğü gibi üç veya daha fazla parçaya bölmek istiyordu.
Üçüncüsü, Sovyet sisteminin çöküşü ve 15 cumhuriyet arasındaki ticaretin aniden durması ekonomik açıdan yıkıcı bir darbe oldu.
Dördüncüsü, Rusya’nın 1990’lardaki siyasi liderliği son derece zayıftı. Yeltsin çoğu zaman hasta, sarhoş ya da fiilen görev yapamayacak durumdaydı.
R.G. — 1991’den itibaren Rusya’nın ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve ekibiyle çalıştınız. Onunla ilgili şahsi izlenimleriniz nelerdi? Sizce 1990’lardaki politikaları ne ölçüde haklı veya etkiliydi?
J.S. — Yeltsin “normal” bir Rusya istiyordu, bu bence epey olumlu bir arzuydu. İyi niyetli bir insandı, ülkesine zarar vermek istemedi. Ancak görev yükü çok fazlaydı; bu yükün altından ne zihinsel ne fiziksel olarak kalkabildi. Üstelik ayıklığı da sık sık sorgulanıyordu. Bu konuda söylediklerim kişisel gözleme değil, yaygın kanaate dayanıyor.
R.G. — Sizce Rusya’nın 1990’lardaki dış politikası, Batı’yla işbirliği kurmak amacıyla verilen aşırı tavizlerin sonucu muydu, yoksa kaçınılmaz bir geri çekilme miydi?
J.S. — Rusya o dönemde ABD tarafından tamamen görmezden gelindi. Washington’un tavrı basitti: “Biz kazandık, siz kaybettiniz. Artık yönetme sırası bizde.” Rusya’ya söz hakkı tanınmadı. Bu kibirli yaklaşım en azından 2025’e kadar sürdü. Bugün bile ABD’nin bu tutumunun değişip değişmediğini bilmiyoruz.
R.G. — Yalta–Potsdam uluslararası sisteminin krizi size göre ne zaman belirginleşti? Çok kutuplu dünya düzeninin oluşumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
J.S. — ABD artık küresel gelişmeleri tek başına kontrol edemiyor. Artık çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Tartışmasız büyük güçler arasında ABD, Rusya, Çin ve Hindistan var. Avrupa da bir bütün olarak hareket edebilseydi büyük bir güç olabilirdi, fakat şu anda 27 ayrı ülke ya da ABD’nin bir alt yapısı gibi davranıyor. Çok kutupluluk ilkesinin meşruluğu tartışılmaz, fakat yeterince anlaşılıp uygulanmıyor. Bize yalnızca çok kutupluluk değil, çok taraflılık —yani uluslararası barış ve hukuk sistemi— da gerekiyor. Ben bunun yolunun Birleşmiş Milletler Şartı’ndan geçtiğine inanıyorum, fakat ABD uzun süredir BM sistemini sistematik biçimde baltalıyor. BM’yi kurtarmak ve güçlendirmek zorundayız.
R.G. — Bu uluslararası kuruluşun işleyişini iyileştirmek için hangi adımlar atılmalı?
J.S. — BM’nin acilen güçlendirilmesi gerekiyor. Şunları öneririm:
1) Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı, nitelikli çoğunlukla (örneğin 12 oyla) aşılabilir hale getirilmeli.
2) Hindistan’a Güvenlik Konseyi’nde daimî üyelik verilmelidir.
3) BM Genel Kurulu’nun yanında, yaklaşık nüfus oranına göre oy dağılımına sahip bir “BM Parlamentosu” kurulmalıdır.
4) Havacılık, deniz taşımacılığı ve uluslararası finansal işlemlerden alınacak küresel vergilerle BM sistemi finanse edilmelidir.
5) Güvenlik Konseyi yalnızca bir sahne değil, etkin biçimde çalışan sistematik bir organ hâline gelmelidir.
6) Lahey’deki uluslararası mahkemeler ve tahkim sistemi desteklenmelidir, fakat Batı’nın gizli ya da açık denetimi altında olmamalıdır.
7) Nükleer silahsızlanma ciddi bir küresel politika haline getirilmelidir.
BM’ye üye 193 ülke arasında, örgütün ilkelerine en az uyan ülke ABD’dir. Washington BM yasalarına ve ilkelerine riayet etmiyor, çoğu zaman Genel Kurul’daki çoğunluğa karşı oy kullanıyor. ABD’nin BM sistemine saygı göstermemesi hem utanç verici hem de küresel güvenlik açısından tehlikelidir.
R.G. — Günümüzde mevcut uluslararası kurumlar arasında, çok kutuplu dünya düzeninin kurulmasında belirleyici rol oynayabilecek yapılar hangileri? Yoksa bu tür kurumlar henüz yaratılmadı mı? Böyle bir düzenin hangi ilkelere dayanması gerekir?
J.S. — Şu anda BRICS son derece önemli bir platform. Batı, yüzyıllardır süregelen hegemonya rüyasından tamamen vazgeçmedikçe bu tür yapılar kilit rol oynamaya devam edecek. Afrika Birliği, Arap Birliği, Avrasya Ekonomik Birliği, ASEAN gibi diğer bölgesel kuruluşlar da çok değerlidir; zira komşular arasında uyum, ticaret ve karşılıklı yatırım şarttır. Bununla birlikte, küresel ölçekte işleyen bir sistem olarak BM’ye de büyük ihtiyaç vardır. Yönetim her düzeyde —küresel, bölgesel, ulusal, yerel— etkin olmalıdır. Hiçbiri diğerinin yerine geçmemelidir.
Temel kural, yetkilerin halka en yakın idari kademeye devredilmesi olmalıdır. Farklı kültürlere saygı göstermek, kendi kültürünü başkalarına dayatmamak gerekir. Bu da başka ülkelerin içişlerine karışmamak, barış içinde işbirliği yapmak, silahsızlanmak, nükleer Armageddon ve ekolojik felaket kabuslarına son vermek, çeşitliliği değer bilmek anlamına gelir.
Rusya
Milyarder Melniçenko, The Economist’e konuştu: Rusya için sessiz kalma dönemi sona erdi

Rus sanayici Andrey Melniçenko, Ukrayna savaşı ve Batı yaptırımlarının ardından Kremlin’le yürüttüğü özel temasları ve ülkenin geleceğine dair The Economist dergisine özel mülakat verdi. Nükleer çatışma uyarısı yapan Melniçenko, Rusya’nın Çin uydusu olmasını veya Kuzey Koreleşmesini önleyecek yeni bir elitler egemenliği modeli önerdi.
Rus sanayi sektörünün en önemli aktörlerinden, mineral gübre üreticisi EuroChem ile kömür ve enerji devi SUEK şirketlerinin kurucusu Andrey Melniçenko, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Kremlin’de gerçekleştirdiği teke tek görüşmenin ardından, ülkenin jeopolitik konumu ve ekonomik geleceğine dair analizlerini paylaştı.
The Economist dergisine mülakat vererek, Rusya gayri safi yurtiçi hasılasının yaklaşık yüzde 1’ini üreten bir sanayi imparatorluğunun kurucusu olan Melniçenko, son yıllarda yaşanan jeopolitik kırılmaların ardından Rus iş dünyasının ve devlet aygıtının yeni bir rasyonel zemine oturması gerektiğini belirtti.
Sanayici, Kremlin’de gerçekleşen ve bir saatten fazla süren kabulde, Rusya’nın küresel pazarlardaki rolünü ve Batı yaptırımlarının iş dünyasındaki etkilerini doğrudan Rusya Devlet Başkanı Putin’e aktardı.
Görüşmede elitlerin tarihi hatalarına dikkat çeken Melniçenko, iş dünyasının kendi geleceğini Rusya’nın kaderinden ayıramayacağını ifade etti.
“Para kazanmak için ayrı, güvenlik için ayrı ülke olamaz”
Kremlin’deki üst düzey kabulde Rusya Devlet Başkanı Putin ile yaptığı görüşmenin ayrıntılarını paylaşan sanayici Melniçenko, Batı dünyasının mülkiyet haklarına dair sunduğu garantilerin yanıltıcı olduğunun son yaptırımlarla kanıtlandığını vurguladı.
Rus elitlerinin uzun yıllar boyunca servetlerini yurt dışında tutarak güvenlik arayışına girmesini eleştiren iş insanı, Rusya Devlet Başkanı Putin’e hitaben şu ifadeleri kullandı:
“Yıllarca Batı’nın mülkiyet haklarını koruyacağına inandık ancak bu durum neredeyse tüm servetimize mal oluyordu. Artık net bir gerçeği kabul etmek zorundayız: Para kazanmak için ayrı bir ülkeye, güvenlik, ailenizin geleceği ve gerçek hayat için başka bir ülkeye sahip olamazsınız.”
Melniçenko, Ukrayna savaşıyla başlayan sürecin küresel ticaret kurallarını tamamen ortadan kaldırdığını kaydetti. Kendi inşa ettiği küresel sanayi yapısının bu süreçten nasıl etkilendiğini anlatan iş insanı, “Bizler uluslararası kurallara dayalı küresel bir dünya olduğuna inanıyorduk. Ancak dünya bizim düşündüğümüz gibi bir yer çıkmadı. Küresel bir dünya yok, küresel kurallar yok. Siz devlet yönetimi olarak bunu bizden çok daha önce anladınız” dedi.
Savaşın ilk günlerinde Avrupa Birliği ve ABD tarafından yaptırım listesine alınan Melniçenko, hukuki zorunluluklar nedeniyle dünyanın en büyük ikinci gübre üreticisi konumundaki EuroChem şirketinin mülkiyet haklarını devretmek zorunda kaldığını anımsattı.
Batı yargısının tarafsızlığını yitirdiğini ifade eden sanayici, Avrupa Adalet Divanı nezdinde başlattığı yasal girişimlerin tamamen siyasi gerekçelerle reddedildiğini kaydetti.
“Sessizce boyun eğmenin dışındaki her adım risk taşır”
Rusya’nın güvenlik bürokrasisinin bağımsız hareket eden aktörleri bir tehdit olarak algıladığına değinen Melniçenko, bir iş insanı olarak kamusal alanda inisiyatif almanın taşıdığı risklerin farkında olduğunu belirtti.
Sanayici, güvenlik elitlerinin kurduğu baskı ortamına rağmen ülkenin geleceği için fikir üretmenin kaçınılmaz bir sorumluluk olduğunu şu sözlerle açıkladı:
“Mevcut sistemde sessizce boyun eğmenin dışındaki her adım doğal olarak büyük risk taşır. Tabii ki kafayı öne eğip beklemek en kolay yoldur. Ancak şu an Rusya için ortaya konan bahisler çok yüksek. Eğer bu süreçte ülkenin geleceğini şekillendirmek için sorumluluk almaz ve katılım sağlamazsanız, kendinizi kendi geleceğinizden tamamen dışlamış olursunuz.”
Uzun yıllar İsviçre’de yaşayan ve küresel teknoloji liderleriyle yakın ilişkiler geliştiren Melniçenko, Rusya ile olan bağını bir dış yatırımcı mantığıyla sürdürdüğü dönemin kapandığını ilan etti.
“Hayatımda ilk kez Rusya’dan başka bir ülkem olmadığını derinden hissediyorum” diyen iş insanı, Rus elitlerinin sermayeleriyle birlikte hırslarını ve entelektüel enerjilerini de ülkelerine geri getirmesi gerektiğinin altını çizdi.
Mevcut güç yapısına doğrudan meydan okumak gibi bir niyetinin olmadığını dile getiren sanayici, amacının devlete rasyonel bir dönüşüm mimarisi sunmak olduğunu ifade etti. Melniçenko, ideolojilerden arınmış, fiziksel gerçekliğe ve ekonomik verilere dayanan bir yönetim yaklaşımının Rusya’yı mevcut çıkmazdan kurtarabileceğini savundu.
“Savaşın diğer ülkelere sıçrama riski endişe verici derecede yüksek”
Rusya topraklarının uzun bir aradan sonra doğrudan askeri saldırılara maruz kaldığına dikkat çeken sanayici, Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik drone operasyonlarının sanayide ve enerji tedarikinde ciddi aksamalara yol açtığını kaydetti.
Ekonominin büyük bir baskı altında olduğunu ve elitler arasında ülkenin bir çıkmaza girdiğine dair ortak bir kanaatin oluştuğunu belirten Melniçenko, askeri çatışmanın küresel bir savaşa evrilme ihtimaline karşı uyardı:
“Ukrayna’daki savaş artık tartışmasız bir şekilde Rusya ile Batı dünyası arasında topyekun bir çatışma olarak görülüyor. Bu savaşın diğer ülkelere sıçrama riski endişe verici derecede yüksek. Nükleer silahların kullanılması ihtimalini bile dışlayamayız. Bizleri bu noktaya getiren nedenler her ne olursa olsun, kimin haklı ya da kimin haksız olduğunu tartışmayı bir kenara bırakıp mevcut gerçekliği kabul etmek zorundayız: Şu an tamamen haritalandırılmamış, belirsiz ve tehlikeli bir bölgedeyiz.”
Kaos dönemlerinin aynı zamanda yeni sistemler kurmak için bir laboratuvar işlevi gördüğünü dile getiren iş insanı, modern Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin yıkılış sürecindeki büyük dönüşümden doğduğunu hatırlattı.
Toplumun ve iş dünyasının şu an en çok düzen, öngörülebilirlik ve net bir gelecek vizyonuna ihtiyaç duyduğunu söyleyen Melniçenko, “İnsanlar özgürlükten korkmaz, insanlar kaostan korkar” değerlendirmesini yaptı.
“Kuantum dünyasında hiçbir şey kesin değildir ve her şey ihtimal dahilindedir”
Eğitimini aldığı kuantum istatistiği ve alan teorisinin dünyaya bakışını şekillendirdiğini belirten Melniçenko, fiziksel dünyanın akışkan yapısının kendisine dogmatik olmayan bir düşünce esnekliği kazandırdığını kaydetti.
Sanayici, bu felsefeyi iş dünyasına ve ülke yönetimine nasıl uyarladığını şu sözlerle anlattı:
“Kuantum dünyasında hiçbir şey kesin değildir ve her şey ihtimal dahilindedir. Gerçeklik akışkandır. Eğer bir gelişme, bir olay ya da bir olgu sizin hayata dair yerleşik görüşlerinizi çürütüyorsa, bu bir trajedi değil, aksine yeni bir fırsattır. Ben katı kuralları olan bir insan değilim. Bugün, dünden daha farklı bir stratejiye inanabilirim ve bu durum değişen koşullara uyum sağlamanın tek yoludur.”
Bu esnek vizyon sayesinde 2000’li yılların başında Çin’in ekonomik büyümesini önceden analiz ederek kömür ve gübre sektöründe devasa yatırımlar yaptığını belirten Melniçenko, Rusya’nın özelleştirme döneminde atıl kalan demiryolu hatlarını ve limanlarını küresel ticaret rotalarına entegre ettiğini anımsattı.
Dönemin Rusya Elektrik Monopolü RAO UES Başkanı Anatoliy Çubays ile gerçekleştirdiği hisse alım ortaklığını örnek göstererek, devlet kurumlarıyla kavga etmeden, pazar reformlarına inanarak büyük sanayi entegrasyonları gerçekleştirdiğini ifade etti.
“Rusya kalıcı bir kale zihniyetine hapsolursa dış çatışmayı iç politika aracı yapar”
Makalesinde Rusya’nın önündeki dört olası gelecek senaryosunu analiz eden Melniçenko, bu yollardan ilk üçünün ülke için yıkıcı sonuçlar doğuracağını savundu.
İlk senaryoda Rusya’nın Batı sistemine çevre bir ülke olarak yeniden entegre edilmesini “vasallık” olarak nitelendiren iş insanı, gururu kırılmış ve yenilmiş bir Rusya’nın kaçınılmaz olarak daha saldırgan bir rövanşizm üreteceğini belirtti.
İkinci senaryo olan Çin’in yörüngesine tamamen girme ihtimalini de değerlendiren sanayici, Pekin’in Rusya’yı sadece bir hammadde deposu ve tampon bölge olarak kullanmak isteyeceğini, ancak Rusya’nın iç sorunlarının sorumluluğunu üstlenmeyeceğini yazdı. Melniçenko, bu iki senaryo arasındaki tek farkın “derebeyinin kimliği” olacağını vurguladı.
Üçüncü tehlikenin, ülkenin nükleer silahların kontrolsüz dağıldığı bir iç çatışma ve bölünme sürecine girmesi olduğunu belirten sanayici, dördüncü ve en olası tehlikeye karşı ise şu uyarıyı yaptı:
“Güvenlik servislerinin desteklediği ve Kremlin’de ciddi şekilde tartışılan Kuzey Kore tarzı bir içe kapanma modeli, hem elitler hem de halk için büyük bir tehdittir. Rusya eğer kalıcı bir kale zihniyetine hapsolursa, dış çatışmayı kalıcı bir iç politika aracı haline getirir. Bu model askeri baskıyı, ekonomik rasyonelleşmeden uzaklaşmayı, karne uygulamasını ve istikrarsızlık ihracını beraberinde getirir.”
Melniçenko, bu karanlık senaryolardan çıkışın tek yolunun, devletin mülkiyet haklarını bir lütuf olarak değil, anayasal bir yükümlülük olarak koruduğu “gerçek egemenlik” modeli olduğunu kaydetti.
“Amacımız Rusya’yı insanların gitmek istemeyeceği kadar cazip bir yer yapmak olmalı”
Önerdiği egemen devlet modelinin sadece siyasi bir söylemden ibaret olmadığını, ekonomik rasyonaliteye dayanması gerektiğini belirten Melniçenko, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerinden nitelikli iş gücünü çekebilmesi ve ülkeden kaçan eğitimli nüfusu geri kazanabilmesi için yaşam standartlarının yükseltilmesinin zorunlu olduğunu ifade etti.
Sanayici, tarihi referanslarla desteklediği vizyonunu şu şekilde özetledi:
“Bizim temel amacımız Rusya’yı insanların gitmek istemeyeceği, yaşamak için can atacağı kadar cazip, güvenli, öngörülebilir ve müreffeh bir yer yapmak olmalıdır. Ancak o zaman insanların ülkeden kaçması için bir neden kalmaz. Bu Rusya, ne Batı ne de Çin için dikte edilebilir bir ortak olmak zorundadır. Kendi vatandaşlarının konforunu ve güvenliğini öncelikli kılan, dış dünya için ise öngörülebilir ve rasyonel hareket eden bir devlet yapısı inşa edilmelidir. Batı için zor bir ortak olabiliriz ama en azından bir kara delik olmayız. Çin için bir uydu devletten daha az kullanışlı olabiliriz ama büyük ve istikrarsız bir vasaldan çok daha güvenli bir komşu oluruz.”
Tarihsel dönüşümlerin her zaman elitlerin uzlaşısıyla yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştiğini belirten Melniçenko, Rusya’nın geleceğini inşa edecek kadroların sanayiciler, teknokratlar ve sivil toplum liderlerinden oluşması gerektiğini savundu.
Egemenlik ve katılım hakkı verilen elitlerin, kendi çıkarlarını korumak adına devlet mekanizmasını rasyonel bir çizgide tutacağını ifade etti.
Sanayici, değişimin zamanını tahmin etmenin imkansız olduğunu ancak o an geldiğinde hazırlıklı olmak gerektiğini belirterek sözlerini tamamladı:
“Kuantum fiziğinde olduğu gibi, sadece bir gözlemcinin ortaya çıkışı bile dünyaya ve sisteme yeni bir anlam kazandırmaya yeterlidir.”
Rusya
Şohin’den Rusya Merkez Bankasına faiz uyarısı

Rusya Sanayici ve Girişimciler Birliği Başkanı Aleksandr Şohin, akaryakıt fiyatlarındaki artışın Rusya Merkez Bankasının 24 Temmuz’daki toplantısında politika faizini artırması için bir gerekçe oluşturmaması gerektiğini belirtti. Şohin, Merkez Bankasının bu duruma doğrudan faiz artışıyla yanıt vermemesini beklediklerini ifade etti.
Rusya Sanayici ve Girişimciler Birliği (RSPP) Başkanı Aleksandr Şohin, Uzak Doğu Federal Bölgesi’ndeki Bölgesel İşveren Dernekleri Koordinasyon Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, yakıt piyasasındaki fiyat artışlarının Rusya Merkez Bankasının (CBR) 24 Temmuz’da yapacağı toplantıda politika faizini artırması için bir gerekçe teşkil etmemesi gerektiğini ifade etti.
Şohin, yakıt piyasasında gözlenen durumun iş dünyası için ek zorluklar yarattığını kabul etmekle birlikte, olası bir enflasyon ivmelenmesine karşı para politikasını sıkılaştırarak mücadele etmenin yanlış bir yaklaşım olacağını dile getirdi.
Konuya dair değerlendirmesinde Şohin, “Merkez Bankasından, diğer sektörlerde de fiyat artışlarını tetikleme potansiyeli taşıyan yakıt fiyatlarındaki yükselişe karşı politika faizini artırarak doğrudan ve sert bir tepki vermesini beklemek kuşkusuz doğru olmaz” dedi.
RSPP Başkanı, iş dünyasının, faiz kararı alınırken ekonomi yönetiminin “sağduyulu” hareket edeceğine güvendiğini sözlerine ekledi.
Merkez Bankası enflasyonist risklere dikkat çekmişti
Rusya Merkez Bankası, 19 Haziran’daki son toplantısında politika faizini 25 baz puan düşürerek yıllık yüzde 14,25 seviyesine çekmişti.
Bununla birlikte kurum, enflasyonist risklerin ağırlığını koruduğu yönünde uyarı yapmıştı. Merkez Bankası yetkilileri, motorlu taşıt yakıtı üretiminde yaşanan geçici düşüşün risk unsurlarından biri olduğunu vurgulayarak, yakıt piyasasında haziran ayında ortaya çıkan tablonun mevcut fiyat artış hızını destekleyebileceğine ve daha önce öngörülenden daha yüksek bir faiz patikasına ihtiyaç duyulabileceğine işaret etmişti.
Rusya Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina, haziran ayındaki toplantının ardından yaptığı açıklamada, yönetim kurulunun üç seçeneği değerlendirdiğini bildirmişti.
Bu seçeneklerin faizi yüzde 14,50 seviyesinde sabit tutmak, yüzde 14,25’e veya yüzde 14’e düşürmek olduğunu belirten Nabiullina, faiz indirimleri için hareket alanının daraldığını kaydetmişti.
Karar sürecinde beklentiler izlenecek
Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Aleksey Zabotkin ise 29 Haziran’da yaptığı açıklamada, 24 Temmuz’daki toplantı için güncellenecek makroekonomik öngörüler hazırlanırken yakıt piyasasındaki durumun dikkate alınacağını belirtmişti.
Zabotkin, kurum için sadece benzin ve dizel fiyatlarındaki değişimin değil, bu değişimin hanehalkı ile iş dünyasının enflasyon beklentilerine olan etkisinin de önem taşıyacağını ifade etmişti.
Merkez Bankası tarafından 1 Temmuz’da yayımlanan haziran ayı toplantı özetinde de enflasyonist risklerin belirginleşmesi sebebiyle, enflasyonu hedef seviyeye geri döndürmek amacıyla nisan öngörülerine kıyasla daha yüksek bir politika faizi patikasının gerekebileceği aktarılmıştı.
Daha sonra konuya değinen Nabiullina, faiz indirimi yönünde alanın halen var olduğunu, ancak gevşeme adımlarının zamanlaması ile hızının yakıt piyasasındaki gelişmelerin ikincil etkilerine bağlı şekilleneceğini açıklamıştı.
Rus milyarder Melniçenko: Küresel güvenlik için öngörülebilir bir Rusya gerekli
Rusya
AB’den Rusya krizi nedeniyle Venedik Bienali’ne ceza

Avrupa Komisyonu, Rusya pavyonunun yeniden açılmasına izin veren Venedik Bienali’ne yönelik 2 milyon avroluk hibe desteğini kesme kararı aldı. Karar, katılımcıların pavyonun açılışını savunmak amacıyla sundukları gerekçelerin incelenmesinin ardından verildi.
Avrupa Komisyonu, Avrupa Eğitim ve Kültür Yürütme Ajansına (EACEA) bir tavsiyede bulunarak Venedik Bienali’ne sağlanan 2 milyon avro tutarındaki hibenin durdurulmasını talep etti.
Karar, Avrupa Komisyonu Kıdemli Başkan Yardımcısı Henna Virkkunen tarafından sosyal medya platformu X üzerinden yapılan açıklamayla duyuruldu.
Virkkunen yaptığı paylaşımda, “Bu karar, bienal katılımcılarının Rus pavyonunun yeniden açılmasını haklı göstermek amacıyla gönderdikleri yanıtların titizlikle değerlendirilmesinin ardından alındı. Avrupa’da vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edilen kültür, demokratik değerleri teşvik etmeli ve korumalıdır” ifadelerini kullandı.
Rusya’ya, serginin düzenlendiği Venedik’teki Giardini Bahçeleri’nde kendi pavyonunu açma izni 2022 yılından bu yana ilk kez verildi. Bu karar, hem İtalya Hükümeti hem de Avrupa Birliği kanadında ciddi tartışmalara ve eleştirilere yol açtı.
Brüksel, nisan ayında bienale yönelik 2 milyon avroluk sübvansiyonu askıya alırken, İtalya makamları durumu incelemek üzere Venedik’e müfettişler gönderdi.
Financial Times gazetesinin haberine göre Avrupa Komisyonu, Rus pavyonunun bienale kabul edilmesinin AB yaptırımlarının ihlali anlamına geleceği konusunda İtalya Hükümetini önceden uyardı.
Tartışmaların odağındaki Venedik Bienali’nin Başkanı Pietrangelo Buttafuoco ise savunmasında, bienalin bir “mahkeme” değil, aksine bir “barış bahçesi” olduğunu dile getirdi.
Buttafuoco, Fransız Devrimi, Aydınlanma ve sekülerizmle şekillenen modern dünyanın, günümüzde adeta bir “hoşgörüsüzlük laboratuvarına” dönüştüğünü; sansür, kapatma ve dışlama taleplerinin merkez haline geldiğini ifade etti.
Öte yandan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas da konuya ilişkin değerlendirmede bulundu.
Kallas, Avrupa Komisyonunun uyguladığı baskılara rağmen, Rusya’nın spor müsabakaları ve Venedik Bienali gibi etkinliklere katılımı sayesinde Avrupa ülkelerindeki nüfuzunu giderek artırdığını kaydetti.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor











