Rusya
Jeffrey Sachs ile söyleşi: Barış çağını ve Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmüştüm

Editörün notu: ABD’nin önde gelen ekonomistlerinden ve Columbia Üniversitesi profesörlerinden Jeffrey Sachs, Moskova Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE) tarafından çıkarılan Patria dergisinde yayımlanan ve Rusya Tarih Kurumu Başkanı, Rusya Bilimler Akademisi Rusya Tarihi Enstitüsü Askerî Tarih Merkezi’nin kıdemli araştırmacısı, tarih doktoru Ruslan Gagkuyev ile yaptığı söyleşide, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açan faktörleri sıralıyor.
Sachs, 1980–1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in neoliberal reform ekiplerine danışmanlık yapmıştı.
SSCB’nin çöküşünün bir “tesadüfler zinciri” sonucu gerçekleştiğini iddia eden Sachs’a göre, 1970’ler ve 1980’lerde yaşanan ekonomik durgunluğun arka planında Sovyetler Birliği’nin çöküşüne katkıda bulunan etkenler şunlardı: Çernobil Nükleer Santrali kazası, Glasnost ve Perestroyka süreçleri, düşük petrol fiyatları, kısa vadeli borç krizi, Batı’nın gizli operasyonları ve Papa II. Jean Paul’ün kendi ülkesi Polonya’daki rolü.
II. Jean Paul, Polonya’nın bağımsızlık temelini atan ve 1981 yılında antikomünist Dayanışma hareketinin gayri resmi ruhani lideri haline gelen bir figür olarak anılıyor.
“Sovyetler Birliği’nin dağılması Batı’da yaygın biçimde beklenmiyordu. Elbette, etnik çelişkilerin SSCB’yi bölebileceğini öngören bazı sesler vardı. CIA, Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak için çalıştı, ancak bu konuda fazla başarılı olamadı. Çöküş kolay tahmin edilebilecek bir şey değildi; her şey bir dizi tesadüfün sonucunda gerçekleşti”
— Jeffrey Sachs
***
Jeffrey Sachs ile söyleşi: “Barış çağını ve Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmüştüm”
Ruslan Gagkuyev
Rusya Eğitim Akademisi, Rusya Tarih Kurumu
Patria, Moskova Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE)
Ekim 2025
1980–1990’lı yıllarda Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs, SSCB KP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in ekonomi ekiplerine reform danışmanlığı yaptı. Bu söyleşide, SSCB’deki iktisadi ve siyasi krizin temel unsurları, Gorbaçov’un Soğuk Savaş’ı sona erdirme sürecindeki rolü ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının uluslararası ilişkiler sistemi üzerindeki etkileri tartışılıyor. Sachs, Sovyet ekonomisindeki yapısal sorunları şu başlıklarla özetliyor: Savunma sanayiine öncelik verilmesi, hammadde bağımlılığı, teknolojik geri kalmışlık ve piyasa mekanizmalarının yokluğu. SSCB’nin dağılmasının kaçınılmaz olmadığını, uzun vadeli ekonomik durgunluk ile kısa vadeli krizlerin (Çernobil faciası, petrol fiyatlarının düşüşü, Perestroyka) birleşmesiyle yaşandığını vurguluyor. Gorbaçov’un liderlik özellikleri değerlendirilirken, reformlarının olumsuz sonuçlarına rağmen onun nükleer çatışmayı önlemiş bir “barış adamı” olduğu öne çıkarılıyor. Fakat Sachs’a göre, Batılı ülkeler 1990’larda Rusya’yı zayıflatma politikasını sürdürdü. Söyleşide ayrıca, Batı desteğinin yokluğu, Yeltsin dönemindeki zayıf liderlik ve jeopolitik gerilimler nedeniyle başarısız olan iktisadi reformlar ele alınıyor. Son olarak, tek kutuplu dünya düzeninin krizi ve çok kutupluluğa geçişin olasılıkları tartışılıyor. Sachs, ABD’nin dış politikasını eleştiriyor ve uluslararası hukukun güçlendirilmesi için reform önerileri sunuyor. Alternatif diyalog platformları olarak BRICS ve egemenliğe saygı ile dayanışma ilkelerine dayalı bölgesel birlikleri öne çıkarıyor.
Ruslan Gagkuyev (R.G.) — 1980’li yıllarda uzun süre küresel iktiasdi sorunlarla ilgilendiniz. SSCB’nin ekonomik gelişimi Batı’da da incelenen bir konuydu ve muhtemelen sizin analizlerinizin bir parçasıydı. Sovyetler Birliği’nin ekonomik kalkınmasında krize yol açabilecek en önemli sorunlar hangileri olarak görülüyordu?
Jeffrey Sachs (J.S.) — En büyük sorun, merkezi planlama sistemine dayalı neredeyse tam bağımlılıktı. Bu sistem, yenilikleri teşvik edecek ve tüketim mallarının arzını sağlayacak piyasa mekanizmalarının bulunmamasıyla bağlantılıydı. Sovyet ekonomisi dengesizdi: Gelişmiş savunma sanayii, büyük bir hidrokarbon ve maden sektörü vardı; buna karşılık sivil sektör geri kalmış, yarı iletkenler ve bilgisayarlar gibi yeni dijital teknolojiler alanında ciddi bir eksiklik bulunuyordu. Sovyet bilim insanları dünya çapında uzmanlardı (ve hâlâ öyledir), ancak gelişmiş bilimsel bilgi sivil ekonomiye aktarılamıyordu. Ayrıca, Batı da ticaret ve teknoloji ambargoları yoluyla Sovyet ekonomisini çökertmeye çalıştı; bunun yanında, Afganistan’daki mücahitlere verilen destek gibi gizli müdahaleler de yürütüldü.
R.G. — Sovyetler Birliği’nin dağılması Batı’da ne ölçüde bekleniyordu? Perestroyka döneminde başlayan süreçlerin ülkenin dağılmasına yol açabilecek bir sistem krizi olarak görülmesi ne zaman başladı?
J.S. — SSCB’nin dağılacağı geniş çevrelerde öngörülmüyordu. Elbette, etnik gerilimlerin ülkeyi bölebileceğini tahmin eden bazı sesler vardı. CIA, Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak için çalıştı ama çok da başarılı olamadı. Çöküş kolay öngörülebilir bir olay değildi; pek çok tesadüfün birleşimiyle gerçekleşti: Çernobil felaketi, Glasnost ve Perestroyka, düşük petrol fiyatları, kısa vadeli borç krizi, Batı’nın gizli operasyonları ve Papa II. Jean Paul’ün Polonya’daki etkisi… Bu kısa vadeli etkenlerin her biri tek başına yetersizdi, fakat 1970’ler ve 1980’lerde süregelen uzun süreli ekonomik durgunluğun üzerine eklenince yıkıcı bir etki yarattı.
R.G. — SSCB KP Genel Sekreteri ve Sovyetler Birliği’nin ilk ve son Devlet Başkanı olan Mihail Gorbaçov’la epey temasınız olmuştu. Onu bir devlet adamı ve siyasi lider olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Gorbaçov’un reformları planlı bir modernleşme teşebbüsü müydü, yoksa kötü düşünülmüş bir dizi adımdan mı ibaretti?
J.S. — Gorbaçov’la birebir uzun görüşmelerim olmadı, ama ekonomi ekibiyle ve dış politika danışmanlarından bazılarıyla tanıştım. Ben Gorbaçov’u büyük bir insan olarak görüyorum, her ne kadar kısa vadede eylemlerinin sonuçları Sovyet halkı için olumsuz olsa da. O, savaş bağımlısı bir dünyada barış insanıydı; aşırı milliyetçi nefretle bölünmüş bir dünyada küresel dayanışma vizyonuna sahipti. Şiddet yerine müzakereye, uzlaşmaya inanıyordu. Bu tutumu Soğuk Savaş’ı barışçıl bir biçimde sonlandırdı; ki bu, kolaylıkla bir nükleer Armageddon’a dönüşebilirdi. Dolayısıyla, Gorbaçov’un reformlarının yol açtığı sıkıntılardan dolayı kendisine olumsuz bakanlara rağmen, ben onu hâlâ “büyük barış adamı” olarak görüyorum.
R.G. — Gorbaçov’un dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Onun için barışı güçlendirme arzusu mu baskındı, romantizm mi, yoksa Batı’ya yaranma isteği mi?
J.S. — Dürüst ve barışçıl bir insandı. Ne yazık ki Batı, onun bu niteliğinin hakkını vermedi. ABD, acımasız ve ikiyüzlü davrandı. Evet, bunu beklemek mümkündü, ama Gorbaçov ülkesine daha iyi bir gelecek kazandırmak istiyordu.
R.G. — Sovyetler Birliği’nin sona erdiğini hangi koşullarda öğrendiniz? O an neler hissettiniz? Bu olay dünya için ne anlama geliyordu?
J.S. — 5 Nisan 1989’dan itibaren Polonya’daki Dayanışma hareketine ve onun son komünist hükümetine danışmanlık yapıyordum. 1989 yazında ülkenin demokrasiye geçişini planladım, 1990 başında iktisadi reformların başlatılmasına yardım ettim. Daha sonra, Gorbaçov’un ekonomik danışmanı Grigoriy Yavlinskiy dâhil pek çok Sovyet yetkiliyle görüştüm. Onunla birlikte Büyük Anlaşma (Grand Bargain) adını verdiğimiz bir plan geliştirdik: Batı, Sovyet reformlarına mali destek verecekti. Fakat ABD hükümeti bu teklifi kesin bir dille reddetti. 1991 yazında Gorbaçov, darbe girişimiyle neredeyse devrilecekti; ardından Yeltsin iktidara geldi ve birçok cumhuriyette ayrılıkçılık hızla arttı. Bu dönemde Yegor Gaydar benimle iletişime geçip Yeltsin’e danışmanlık yapmamı istedi. 1991 sonbaharında Moskova’ya geldim. Aralık 1991’de Kremlin’deydim ve Başkan Yeltsin’den, Sovyetler Birliği’nin varlığının barışçıl biçimde sona ereceğini, yerini 15 yeni devlete bırakacağını bizzat duydum.
R.G. — 1992 yılına gelindiğinde, küresel gelişmeleri nasıl öngörüyordunuz? Beklentileriniz ne ölçüde gerçekleşti, ne kadarı boşa çıktı?
J.S. — Ben barış çağının başlayacağını, Soğuk Savaş’ın sona ereceğini öngörmüştüm. Batı’nın Rusya’ya ve diğer ardıl devletlere yardım edeceğini, onların istikrar kazanıp dünya ekonomisine entegre olacağını umuyordum. Ancak bu umutlarım, ABD yönetiminde hâkimiyetini sürdüren “sert güç” yanlılarının etkisiyle tamamen yıkıldı. ABD için bu, barış değil zaferdi. 1992 sonrasında Washington’un hedefi Rusya üzerinde hâkimiyet kurmak, mümkünse onu küçük parçalara bölmekti. Bu, Batı’nın “Rusya’nın sömürgesizleştirilmesi” diyebileceğimiz bir yanılsamaydı. O dönemde Amerikalı “neo-con’ların”, yani ABD’nin sarsılmaz küresel üstünlüğüne inanan çevrelerin yükselişi yaşanıyordu.
R.G. — Rusya’da, eski Sovyet cumhuriyetlerinde ve sosyalist blok ülkelerinde yürütülen iktisadi reformlara baktığınızda hangi ortak olumsuz eğilimleri görüyorsunuz? Sizin de katkıda bulunduğunuz ilk planlar ne ölçüde uygulanabilir nitelikteydi?
J.S. — Reformlar Orta Avrupa’da genel olarak başarılı, Doğu Avrupa’da kısmen başarılı, eski Sovyet coğrafyasında ise büyük ölçüde başarısız oldu. Bu farkın birkaç nedeni vardı.
Birincisi, Batı pazarlarına yakın olan ülkeler —Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Slovenya ve Hırvatistan— daha fazla yabancı yatırım çekti ve ihracat talebi kazandı. Uzak bölgeler, özellikle de eski Sovyetler Birliği (Baltık ülkeleri dışında), büyük ölçüde dışarıda kaldı; yatırımlar çoğunlukla petrol, doğalgaz ve hammadde sektörleriyle sınırlıydı.
İkincisi, Rusya hâlâ ABD’deki sertlik yanlıları tarafından “düşman” olarak görülüyordu. ABD, Rusya’nın reformlarına ciddi hiçbir ekonomik destek sağlamadı. Amaç, Rusya’ya yardım etmek değil, onu nihai olarak yenilgiye uğratmaktı. Washington, Rusya’yı kendi hegemonyası altına almak, hatta Zbigniew Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası (1997) kitabında öne sürdüğü gibi üç veya daha fazla parçaya bölmek istiyordu.
Üçüncüsü, Sovyet sisteminin çöküşü ve 15 cumhuriyet arasındaki ticaretin aniden durması ekonomik açıdan yıkıcı bir darbe oldu.
Dördüncüsü, Rusya’nın 1990’lardaki siyasi liderliği son derece zayıftı. Yeltsin çoğu zaman hasta, sarhoş ya da fiilen görev yapamayacak durumdaydı.
R.G. — 1991’den itibaren Rusya’nın ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve ekibiyle çalıştınız. Onunla ilgili şahsi izlenimleriniz nelerdi? Sizce 1990’lardaki politikaları ne ölçüde haklı veya etkiliydi?
J.S. — Yeltsin “normal” bir Rusya istiyordu, bu bence epey olumlu bir arzuydu. İyi niyetli bir insandı, ülkesine zarar vermek istemedi. Ancak görev yükü çok fazlaydı; bu yükün altından ne zihinsel ne fiziksel olarak kalkabildi. Üstelik ayıklığı da sık sık sorgulanıyordu. Bu konuda söylediklerim kişisel gözleme değil, yaygın kanaate dayanıyor.
R.G. — Sizce Rusya’nın 1990’lardaki dış politikası, Batı’yla işbirliği kurmak amacıyla verilen aşırı tavizlerin sonucu muydu, yoksa kaçınılmaz bir geri çekilme miydi?
J.S. — Rusya o dönemde ABD tarafından tamamen görmezden gelindi. Washington’un tavrı basitti: “Biz kazandık, siz kaybettiniz. Artık yönetme sırası bizde.” Rusya’ya söz hakkı tanınmadı. Bu kibirli yaklaşım en azından 2025’e kadar sürdü. Bugün bile ABD’nin bu tutumunun değişip değişmediğini bilmiyoruz.
R.G. — Yalta–Potsdam uluslararası sisteminin krizi size göre ne zaman belirginleşti? Çok kutuplu dünya düzeninin oluşumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
J.S. — ABD artık küresel gelişmeleri tek başına kontrol edemiyor. Artık çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Tartışmasız büyük güçler arasında ABD, Rusya, Çin ve Hindistan var. Avrupa da bir bütün olarak hareket edebilseydi büyük bir güç olabilirdi, fakat şu anda 27 ayrı ülke ya da ABD’nin bir alt yapısı gibi davranıyor. Çok kutupluluk ilkesinin meşruluğu tartışılmaz, fakat yeterince anlaşılıp uygulanmıyor. Bize yalnızca çok kutupluluk değil, çok taraflılık —yani uluslararası barış ve hukuk sistemi— da gerekiyor. Ben bunun yolunun Birleşmiş Milletler Şartı’ndan geçtiğine inanıyorum, fakat ABD uzun süredir BM sistemini sistematik biçimde baltalıyor. BM’yi kurtarmak ve güçlendirmek zorundayız.
R.G. — Bu uluslararası kuruluşun işleyişini iyileştirmek için hangi adımlar atılmalı?
J.S. — BM’nin acilen güçlendirilmesi gerekiyor. Şunları öneririm:
1) Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı, nitelikli çoğunlukla (örneğin 12 oyla) aşılabilir hale getirilmeli.
2) Hindistan’a Güvenlik Konseyi’nde daimî üyelik verilmelidir.
3) BM Genel Kurulu’nun yanında, yaklaşık nüfus oranına göre oy dağılımına sahip bir “BM Parlamentosu” kurulmalıdır.
4) Havacılık, deniz taşımacılığı ve uluslararası finansal işlemlerden alınacak küresel vergilerle BM sistemi finanse edilmelidir.
5) Güvenlik Konseyi yalnızca bir sahne değil, etkin biçimde çalışan sistematik bir organ hâline gelmelidir.
6) Lahey’deki uluslararası mahkemeler ve tahkim sistemi desteklenmelidir, fakat Batı’nın gizli ya da açık denetimi altında olmamalıdır.
7) Nükleer silahsızlanma ciddi bir küresel politika haline getirilmelidir.
BM’ye üye 193 ülke arasında, örgütün ilkelerine en az uyan ülke ABD’dir. Washington BM yasalarına ve ilkelerine riayet etmiyor, çoğu zaman Genel Kurul’daki çoğunluğa karşı oy kullanıyor. ABD’nin BM sistemine saygı göstermemesi hem utanç verici hem de küresel güvenlik açısından tehlikelidir.
R.G. — Günümüzde mevcut uluslararası kurumlar arasında, çok kutuplu dünya düzeninin kurulmasında belirleyici rol oynayabilecek yapılar hangileri? Yoksa bu tür kurumlar henüz yaratılmadı mı? Böyle bir düzenin hangi ilkelere dayanması gerekir?
J.S. — Şu anda BRICS son derece önemli bir platform. Batı, yüzyıllardır süregelen hegemonya rüyasından tamamen vazgeçmedikçe bu tür yapılar kilit rol oynamaya devam edecek. Afrika Birliği, Arap Birliği, Avrasya Ekonomik Birliği, ASEAN gibi diğer bölgesel kuruluşlar da çok değerlidir; zira komşular arasında uyum, ticaret ve karşılıklı yatırım şarttır. Bununla birlikte, küresel ölçekte işleyen bir sistem olarak BM’ye de büyük ihtiyaç vardır. Yönetim her düzeyde —küresel, bölgesel, ulusal, yerel— etkin olmalıdır. Hiçbiri diğerinin yerine geçmemelidir.
Temel kural, yetkilerin halka en yakın idari kademeye devredilmesi olmalıdır. Farklı kültürlere saygı göstermek, kendi kültürünü başkalarına dayatmamak gerekir. Bu da başka ülkelerin içişlerine karışmamak, barış içinde işbirliği yapmak, silahsızlanmak, nükleer Armageddon ve ekolojik felaket kabuslarına son vermek, çeşitliliği değer bilmek anlamına gelir.
Rusya
Çin ve Rusya’dan 2030 hedefli yapay zeka adımı

Rusya ve Çin yüksek mahkemeleri, yargı süreçlerinde yapay zekanın ortaklaşa kullanılması ve adli işbirliğinin güçlendirilmesi için süresiz bir anlaşma imzaladı. Rusya’da mahkemelerin yüzde 95’ine 2030 yılına kadar yapay zeka sistemleri entegre edilecek; Çin’de ise yılda 45 milyon davanın görüldüğü yargı ağı algoritmalarla destekleniyor.
Rusya ve Çin, yargı sistemlerinde yapay zeka teknolojilerinin ortaklaşa kullanılması ve adli işbirliğinin genişletilmesi konusunda uzlaştı.
Rusya Yüksek Mahkemesi Başkanı İgor Krasnov, Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün’ün davetiyle Pekin’e giderek iki ülke yargısı arasındaki işbirliği anlaşmasını yeniledi.
Krasnov, çarşamba günü gerçekleşen görüşmede bu tür temasların taraflar arasında eşgüdüm sağladığını belirterek imzalanan belgenin ilişkileri niteliksel açıdan yeni bir aşamaya taşıdığını ifade etti.
Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün ise Moskova ile Pekin arasındaki bağların çalkantılı dünyada dengeleyici bir güç niteliği taşıdığını dile getirdi; suçla ortak mücadele ve adalet alanındaki deneyim paylaşımında önemli başarılar elde edildiğini kaydetti.
Süresiz olarak imzalanan yeni metin; 1998 ve 2006 yıllarındaki işbirliği anlaşmaları ile 2018 tarihli mutabakat zaptının yerini alıyor.
Belge uyarınca taraflar deneyim, analiz ve içtihat paylaşımına gidecek, yargı idaresi ile insan haklarının korunması başlıklarında ortak çalışmalar yürütecek ve Şanghay İşbirliği Örgütü, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği ile BRICS gibi uluslararası platformlarda adımlarını koordine edecek.
Belge kapsamındaki talep ve temasların uluslararası adli yardım niteliği taşımadığı da kayda geçirildi.
Yargıda yapay zeka entegrasyonu hız kazanıyor
Görüşmelerde adalet sistemlerinin dijital dönüşümü öne çıkan başlık oldu. Ziyareti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in belirlediği yakınlaşma çizgisinin doğal bir adımı olarak nitelendiren Krasnov, ticari, ekonomik ve teknolojik ilişkilerin zirveye ulaştığı bir ortamda yargı organlarının vatandaşların ve iş dünyasının haklarını hızlı ve adil biçimde koruma güvencesi sunması gerektiğini belirtti.
Krasnov, Çin Yüksek Halk Mahkemesinin eylül ayı başında yayımladığı yargıda yapay zeka kullanımına dair yasal düzenleme belgesine de değindi.
Rus yargısının başındaki isim, bu adımın üretken yapay zeka servislerinin denetimsiz gelişim dönemini sona erdirdiğini ve teknolojinin kişisel güvenlik üzerindeki sınırlarını çizdiğini savundu.
Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün, ülkesinde mahkemelerin yılda 45 milyon dosyaya baktığını ve yargıç başına yaklaşık 400 dosya düştüğünü bildirdi.
Cang, son iki yılda farklı kademelerdeki mahkemeleri yapay zeka destekli tek bir ağ altında toplamayı başardıklarını aktardı.
Rusya Yüksek Mahkemesinde ise Yargı Yetkinlikleri Merkezinin yürüttüğü Yargı Sürecinde Yapay Zekanın Uygulanması Konsepti uygulanıyor.
Karar alma süreçlerinde yargıcın belirleyici rolünün korunması dahil olmak üzere Rus belgesindeki temel ilkelerin Çin’in uygulamalarıyla büyük ölçüde örtüştüğünü dile getiren Krasnov, daha önce Rus yargı sisteminde beş ayrı yapay zeka modelinin devrede olduğunu açıklamıştı.
Rusya’nın hazırladığı plana göre 2030 yılına kadar mahkemelerin yüzde 95’inde karar taslaklarının hazırlanması ve risklerin tespiti amacıyla yapay zeka ağları devreye alınacak.
Nihai kararın yargıçta kalacağı bu sistemle adalete erişimin kolaylaştırılması, şeffaflığın artırılması, rutin süreçlerin otomatikleşmesiyle iş yükünün hafifletilmesi ve insan kaynaklı hataların azaltılması hedefleniyor.
Rus mahkemelerindeki algoritmalar gelen evrakın kaydı, belgelerin incelenmesi, dava kategorisi ile görevli mahkemenin tayini ve mevzuata uygunluğun denetlenmesi gibi görevleri üstlenecek.
Sistem ayrıca dosyaları karmaşıklık düzeyine göre sınıflandıracak, materyalleri indeksleyecek ve dosyaları iş yükü ile uzmanlık alanlarına göre yargıçlar arasında paylaştıracak.
Krasnov, Pekin temasları sırasında Çin Yüksek Halk Mahkemesi bünyesinde 2019 yılında kurulan Akıllı Mahkeme Laboratuvarını inceledi.
Bu birim, Yüksek Halk Mahkemesi, Çin Yargı Büyük Veri Araştırma Enstitüsü ve yazılımları geliştiren iFlytek, Tencent ve Alibaba gibi teknoloji şirketleri arasında koordinasyon sağlıyor.
Yüz milyonlarca hukuki belgeden oluşan bir veri tabanı üzerinde çalışan laboratuvar, dosyaların otomatik taranmasını, özet çıkarılmasını, mevzuat taramasını ve emsal kararların derlenmesini sağlayan yapay zeka platformunun işleyişini yürütüyor.
Sistemler aynı zamanda ses tanıma teknolojisiyle duruşma tutanaklarını hazırlıyor ve karar taslağı şablonları üretiyor.
Algoritmaların kendi başına hüküm kurması ya da yargıcın yerine geçmesi etik kurallar gereğince yasaklanmış durumda.
Ancak kurulan uçtan uca denetim sistemi nedeniyle yargıçlar algoritmanın tavsiyelerini gerekçesiz biçimde göz ardı edemiyor.
Büyük veri analizine dayanan sistem bir yargıcın vermeyi tasarladığı kararın ülke genelindeki yerleşik içtihattan belirgin biçimde saptığını belirlerse yargıç kendi kararında ısrar edebiliyor.
Fakat bu durumda yargıcın karara neden katılmadığına dair ayrıntılı yazılı gerekçesini dijital yargı yönetimi sistemine kaydetmesi zorunlu tutuluyor.
Rusya
Moskova’dan ABD’ye şartlı yeşil ışık: Taviz yok, teklife açığız

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’li temsilcilerin getireceği teklifleri ekonomik açıdan faydalı olması halinde değerlendirebileceklerini ancak hiçbir siyasi taviz vermeyeceklerini açıkladı. Oslo’daki Ukrayna müzakerelerine katılan ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un 21 Ekim’de Petersburg’a geçmesi bekleniyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ile Jared Kushner’dan gelecek ekonomik ve finansal teklifleri değerlendirmeye açık olduklarını, ancak bunun karşılığında herhangi bir siyasi taviz verilmeyeceğini açıkladı.
Diplomatik hizmete yeni başlayan üniversite mezunlarıyla bir araya geldiği toplantıda konuşan Lavrov, Rusya’nın temel yaklaşımını şu sözlerle dile getirdi:
“Ne teklif edeceklerini göreceğiz. Bize ekonomik ve finansal açıdan yarar sağlayan bir öneri getirirlerse neden olmasın? Ancak bu, bizim açımızdan hiçbir siyasi taviz verilmeden ve bizi tüm küresel meselelerde ‘kurtaracak’ bir siyasi yakınlık beklenmeden yapılmalı. Yalnızca kendimize güvenmeliyiz.”
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da daha önce yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD’li müzakereciler arasında yakın zamanda bir görüşme organize edilmesini umduklarını kaydetmişti.
Amerikan tarafıyla temasları her seferinde çok önemsediklerini belirten Peskov, arabuluculuk çabalarını takdirle karşıladıklarını aktardı.
Witkoff Oslo müzakerelerinin ardından Rusya’ya geçiyor
Lavrov’un bu çıkışı, Ukrayna’daki savaşı sonlandırma amacıyla Norveç’in başkenti Oslo’da düzenlenen yeni müzakere turu sırasında geldi.
20 Ekim’de başlayan temaslara Witkoff’un yanı sıra Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb katıldı.
The New York Times gazetesi, ABD heyetinin Oslo’daki temaslarda Ukrayna liderini Rusya ile bir uzlaşıya varmak adına toprak tavizlerini kabul etmeye ikna etmeye çalışacağını yazdı.
Müzakerelerin ardından basın toplantısı düzenleyen Norveç Başbakanı Støre ise Witkoff’un 21 Ekim Çarşamba günü Rusya’yı ziyaret edeceğini ve temaslarını Petersburg kentinde sürdüreceğini bildirdi.
Moskova yönetimi çatışmanın barışçıl çözümü konusunda müzakerelere hazır olduğunu yineliyor.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna ile görüşmelerin İstanbul mutabakatları temelinde yürütülebileceğini, ancak tarafların Moskova ile Washington arasında Anchorage’da varılan uzlaşıları, temas hattındaki askeri durumu ve Rusya’nın daha önce ilan ettiği koşulları dikkate alması gerektiğini ifade etmişti.
Trump: Ukrayna anlaşma istemek zorunda, yoksa sonuç kötü olacak
Donald Trump, Ukrayna ve Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin savaşı sonlandırmayı ve Putin ile bir anlaşmaya varmayı “istemek zorunda olduğunu” söyledi. Trump, bunun gerçekleşmemesi durumunda Ukrayna’daki tablonun çok daha kötüleşeceği uyarısını yaptı.
Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Trump, “Ukrayna bu savaşı bitirmeyi bizzat istemeli, Zelenskiy bunu bitirmek istemeli; eğer bu olmazsa, bence sonuçlar çok kötü olacak” dedi. Kiev yönetiminin bir barış anlaşmasına ilgi göstermesi gerektiğini savunan ABD Başkanı, ABD ile Avrupa’nın Kiev’e destek için “büyük bir servet harcadığını”, Avrupa’nın ise “bundan artık gerçekten yorulduğunu” dile getirdi.
Rusya’yı “dev bir ülke” olarak tanımlayan Trump, cephedeki ağır kayıplara rağmen Moskova’nın “sınırsız insan kaynağına” sahip olduğunu, bu durumun Rus birliklerinin taarruzunu sürdürmesini sağladığını söyledi. ABD Başkanı, Rus ordusunun şimdiden Ukrayna topraklarının önemli bir bölümünü kontrolü altında tuttuğunu belirtti.
Trump, Rusya’nın Ukrayna’daki sivil hedeflere yönelik şiddetlenen bombardımanlarına dair de konuştu. BM verilerine göre yalnızca eylül ayında 328 Ukraynalı sivilin yaşamını yitirdiği ve 2 bin 105 kişinin yaralandığı saldırılara değinen Trump, savaşta çoğunlukla askerlerin öldüğünü savundu. Trump, “Şehirlerde sivillerin vurulduğu yerler var ama ölenler çoğunlukla genç askerler” dedi.
ABD’nin Ukrayna’ya çok şey verdiğini yineleyen Trump, buna karşılık “pahalı dizel yakıt dışında” hiçbir şey elde edemediklerini sözlerine ekledi.
Rusya
Dört AEB ülkesinden rapor: Ermenistan’ın ayrılığı GSYİH’yi yüzde 15 eritebilir

Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan, AB ile yakınlaşan Ermenistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği’nden ayrılması halinde karşılaşacağı ekonomik faturayı ortak bir raporla çıkardı. Değerlendirmede Ermenistan’ın gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 15,6 küçüleceği ve birlikle olan ticaretinin yüzde 55’ten fazla azalacağı hesaplandı.
Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan, Avrupa Birliği ile yakınlaşan Ermenistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeliğini askıya alması halinde karşılaşacağı ekonomik sonuçları inceleyen kapsamlı bir rapor hazırladı.
Rus hükümetinin paylaştığı belgede, Erivan yönetiminin Brüksel’e entegrasyon adımlarının yaratacağı ticari ve hukuki riskler ayrıntılı biçimde ele alınıyor.
Dört ülkenin 29 Mayıs 2026 tarihli ortak bildirisi doğrultusunda şekillenen çalışma, AEB üyesi devletlerin liderlerine sunulmak üzere Avrasya Ekonomik Komisyonu’na iletildi.
Milli gelir yüzde 15,6 eriyebilir
Raporda yer alan projeksiyonlara göre Ermenistan’ın birlikten ayrılması, ülke ekonomisinde sert bir sarsıntı yaratabilir.
Uzmanlar, ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yüzde 15,6, yani yaklaşık 4,6 milyar dolar küçüleceğini öngörüyor. Tüketimin yüzde 14,6 daralacağı hesaplanırken, enflasyonun baz seviyeye kıyasla 14,9 yüzde puan yükseleceği tahmin ediliyor.
Ticarete yönelik risklerin boyutu da raporda geniş yer tutuyor. Ermenistan’ın birlik ülkeleriyle yürüttüğü toplam ticaret hacminin yüzde 55’ten fazla gerileyeceği hesaplanıyor.
Özellikle ihracat cephesinde kaybın yüzde 65’i aşabileceği, ithalatın ise yarı yarıya düşebileceği belirtiliyor.
Gümrük kapıları ve kontroller geri dönüyor
Üyeliğin durdurulması halinde Ermenistan, AEB dışındaki üçüncü ülkelere uygulanan gümrük rejimine tabi tutulacak.
Bu durum, gümrük beyannamelerinin, fiziki kontrollerin, tarifelerin ve çeşitli kısıtlamaların yeniden devreye girmesi anlamına geliyor. Ayrıca Ermenistan tarafından düzenlenen ürün uygunluk belgelerinin geçerliliği sona erecek; ihracatçıların bu belgeleri diğer AEB ülkelerinden temin etmesi gerekecek.
Tarım ürünlerinde de sağlık, veterinerlik ve bitki sağlığı kontrolleri istisnasız uygulanacak.
Göçmen işçiler haklarını kaybedecek
Belgede Ermeni vatandaşlarının çalışma koşullarının ağırlaşacağı açıkça vurgulanıyor.
Ermenistan’dan gelen işçiler için kota sınırlamaları ile çalışma izni veya patent alma zorunluluğu geri getirilecek.
Birlik anlaşması kapsamında sağlanan sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik hakları, hem işçiler hem de aileleri için tamamen yürürlükten kalkacak.
Ayrıca Ermenistan, kamu ihalelerindeki ulusal muamele ayrıcalığını, ithalat gümrük vergilerinin ortak paylaşımındaki payını ve AEB’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı pazarlara ayrıcalıklı erişim hakkını yitirecek.
Süreç Astana’daki zirvede başladı
Söz konusu raporu hazırlama kararı, Mayıs sonunda Astana’da düzenlenen AEB zirvesinde alındı.
Dört ülkenin liderleri, Erivan’ın AB rotasını birliğin ekonomik güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirerek çalışmanın Aralık ayındaki Yüksek Avrasya Ekonomik Konseyi toplantısına yetiştirilmesini istemişti. Liderler o dönemde Ermenistan’a hızla referanduma gitme ve tercihini netleştirme çağrısı da yaptı.
Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ise daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de dile getirdiği gibi iki birliğe aynı anda üye olmanın imkansızlığını kabul etmişti.
Buna karşın Paşinyan, halk oylamasına gitmeden önce AB’ye resmi başvuru yapılmasını ve adaylık statüsü alınmasını savunuyordu. Paşinyan 24 Ağustos’ta resmi başvuru hazırlıklarının başladığını duyurmuş, gerekli reform takvimi belirlendikten sonra referandumun pratik bir anlam kazanacağını söylemişti.
Putin: “AB hakkınız ama AEB ile zorlaşır”
Putin, 1 Eylül’de Paşinyan ile gerçekleştirdiği görüşmede Ermenistan’ın AB’ye yönelme hakkı olduğunu teslim etti ancak bu adımın AEB içindeki işleyişi zorlaştıracağını belirtti.
Referandum çağrısını yineleyen ve çıkacak her sonuca saygı duyacağını söyleyen Putin, başka bir ekonomik birliğe katılım yasasını onaylamanın fiilen “AEB’den çıkış dilekçesi” vermek anlamına geldiğini ifade etti.
Paşinyan ise aynı temasta, Avrupa entegrasyonu yasasının kabul edilmesiyle birlikte referandum fikrinden fiilen vazgeçtiklerini aktardı.
Ermenistan Başbakanı, sivil toplum girişiminin parlamento tarafından reddedilmesi durumunda halk oylamasına ihtiyaç duyulacağını, ancak vekillerin tasarıyı doğrudan onayladığını dile getirdi.
Ermenistan Parlamentosu AB’ye katılım sürecini başlatan yasayı 26 Mart 2025’te kabul etmiş, Cumhurbaşkanı Vahagn Haçaturyan da düzenlemeyi 4 Nisan’da imzalamıştı.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor












