Rusya
Jeffrey Sachs ile söyleşi: Barış çağını ve Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmüştüm

Editörün notu: ABD’nin önde gelen ekonomistlerinden ve Columbia Üniversitesi profesörlerinden Jeffrey Sachs, Moskova Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE) tarafından çıkarılan Patria dergisinde yayımlanan ve Rusya Tarih Kurumu Başkanı, Rusya Bilimler Akademisi Rusya Tarihi Enstitüsü Askerî Tarih Merkezi’nin kıdemli araştırmacısı, tarih doktoru Ruslan Gagkuyev ile yaptığı söyleşide, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açan faktörleri sıralıyor.
Sachs, 1980–1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in neoliberal reform ekiplerine danışmanlık yapmıştı.
SSCB’nin çöküşünün bir “tesadüfler zinciri” sonucu gerçekleştiğini iddia eden Sachs’a göre, 1970’ler ve 1980’lerde yaşanan ekonomik durgunluğun arka planında Sovyetler Birliği’nin çöküşüne katkıda bulunan etkenler şunlardı: Çernobil Nükleer Santrali kazası, Glasnost ve Perestroyka süreçleri, düşük petrol fiyatları, kısa vadeli borç krizi, Batı’nın gizli operasyonları ve Papa II. Jean Paul’ün kendi ülkesi Polonya’daki rolü.
II. Jean Paul, Polonya’nın bağımsızlık temelini atan ve 1981 yılında antikomünist Dayanışma hareketinin gayri resmi ruhani lideri haline gelen bir figür olarak anılıyor.
“Sovyetler Birliği’nin dağılması Batı’da yaygın biçimde beklenmiyordu. Elbette, etnik çelişkilerin SSCB’yi bölebileceğini öngören bazı sesler vardı. CIA, Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak için çalıştı, ancak bu konuda fazla başarılı olamadı. Çöküş kolay tahmin edilebilecek bir şey değildi; her şey bir dizi tesadüfün sonucunda gerçekleşti”
— Jeffrey Sachs
***
Jeffrey Sachs ile söyleşi: “Barış çağını ve Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmüştüm”
Ruslan Gagkuyev
Rusya Eğitim Akademisi, Rusya Tarih Kurumu
Patria, Moskova Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE)
Ekim 2025
1980–1990’lı yıllarda Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs, SSCB KP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in ekonomi ekiplerine reform danışmanlığı yaptı. Bu söyleşide, SSCB’deki iktisadi ve siyasi krizin temel unsurları, Gorbaçov’un Soğuk Savaş’ı sona erdirme sürecindeki rolü ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının uluslararası ilişkiler sistemi üzerindeki etkileri tartışılıyor. Sachs, Sovyet ekonomisindeki yapısal sorunları şu başlıklarla özetliyor: Savunma sanayiine öncelik verilmesi, hammadde bağımlılığı, teknolojik geri kalmışlık ve piyasa mekanizmalarının yokluğu. SSCB’nin dağılmasının kaçınılmaz olmadığını, uzun vadeli ekonomik durgunluk ile kısa vadeli krizlerin (Çernobil faciası, petrol fiyatlarının düşüşü, Perestroyka) birleşmesiyle yaşandığını vurguluyor. Gorbaçov’un liderlik özellikleri değerlendirilirken, reformlarının olumsuz sonuçlarına rağmen onun nükleer çatışmayı önlemiş bir “barış adamı” olduğu öne çıkarılıyor. Fakat Sachs’a göre, Batılı ülkeler 1990’larda Rusya’yı zayıflatma politikasını sürdürdü. Söyleşide ayrıca, Batı desteğinin yokluğu, Yeltsin dönemindeki zayıf liderlik ve jeopolitik gerilimler nedeniyle başarısız olan iktisadi reformlar ele alınıyor. Son olarak, tek kutuplu dünya düzeninin krizi ve çok kutupluluğa geçişin olasılıkları tartışılıyor. Sachs, ABD’nin dış politikasını eleştiriyor ve uluslararası hukukun güçlendirilmesi için reform önerileri sunuyor. Alternatif diyalog platformları olarak BRICS ve egemenliğe saygı ile dayanışma ilkelerine dayalı bölgesel birlikleri öne çıkarıyor.
Ruslan Gagkuyev (R.G.) — 1980’li yıllarda uzun süre küresel iktiasdi sorunlarla ilgilendiniz. SSCB’nin ekonomik gelişimi Batı’da da incelenen bir konuydu ve muhtemelen sizin analizlerinizin bir parçasıydı. Sovyetler Birliği’nin ekonomik kalkınmasında krize yol açabilecek en önemli sorunlar hangileri olarak görülüyordu?
Jeffrey Sachs (J.S.) — En büyük sorun, merkezi planlama sistemine dayalı neredeyse tam bağımlılıktı. Bu sistem, yenilikleri teşvik edecek ve tüketim mallarının arzını sağlayacak piyasa mekanizmalarının bulunmamasıyla bağlantılıydı. Sovyet ekonomisi dengesizdi: Gelişmiş savunma sanayii, büyük bir hidrokarbon ve maden sektörü vardı; buna karşılık sivil sektör geri kalmış, yarı iletkenler ve bilgisayarlar gibi yeni dijital teknolojiler alanında ciddi bir eksiklik bulunuyordu. Sovyet bilim insanları dünya çapında uzmanlardı (ve hâlâ öyledir), ancak gelişmiş bilimsel bilgi sivil ekonomiye aktarılamıyordu. Ayrıca, Batı da ticaret ve teknoloji ambargoları yoluyla Sovyet ekonomisini çökertmeye çalıştı; bunun yanında, Afganistan’daki mücahitlere verilen destek gibi gizli müdahaleler de yürütüldü.
R.G. — Sovyetler Birliği’nin dağılması Batı’da ne ölçüde bekleniyordu? Perestroyka döneminde başlayan süreçlerin ülkenin dağılmasına yol açabilecek bir sistem krizi olarak görülmesi ne zaman başladı?
J.S. — SSCB’nin dağılacağı geniş çevrelerde öngörülmüyordu. Elbette, etnik gerilimlerin ülkeyi bölebileceğini tahmin eden bazı sesler vardı. CIA, Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak için çalıştı ama çok da başarılı olamadı. Çöküş kolay öngörülebilir bir olay değildi; pek çok tesadüfün birleşimiyle gerçekleşti: Çernobil felaketi, Glasnost ve Perestroyka, düşük petrol fiyatları, kısa vadeli borç krizi, Batı’nın gizli operasyonları ve Papa II. Jean Paul’ün Polonya’daki etkisi… Bu kısa vadeli etkenlerin her biri tek başına yetersizdi, fakat 1970’ler ve 1980’lerde süregelen uzun süreli ekonomik durgunluğun üzerine eklenince yıkıcı bir etki yarattı.
R.G. — SSCB KP Genel Sekreteri ve Sovyetler Birliği’nin ilk ve son Devlet Başkanı olan Mihail Gorbaçov’la epey temasınız olmuştu. Onu bir devlet adamı ve siyasi lider olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Gorbaçov’un reformları planlı bir modernleşme teşebbüsü müydü, yoksa kötü düşünülmüş bir dizi adımdan mı ibaretti?
J.S. — Gorbaçov’la birebir uzun görüşmelerim olmadı, ama ekonomi ekibiyle ve dış politika danışmanlarından bazılarıyla tanıştım. Ben Gorbaçov’u büyük bir insan olarak görüyorum, her ne kadar kısa vadede eylemlerinin sonuçları Sovyet halkı için olumsuz olsa da. O, savaş bağımlısı bir dünyada barış insanıydı; aşırı milliyetçi nefretle bölünmüş bir dünyada küresel dayanışma vizyonuna sahipti. Şiddet yerine müzakereye, uzlaşmaya inanıyordu. Bu tutumu Soğuk Savaş’ı barışçıl bir biçimde sonlandırdı; ki bu, kolaylıkla bir nükleer Armageddon’a dönüşebilirdi. Dolayısıyla, Gorbaçov’un reformlarının yol açtığı sıkıntılardan dolayı kendisine olumsuz bakanlara rağmen, ben onu hâlâ “büyük barış adamı” olarak görüyorum.
R.G. — Gorbaçov’un dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Onun için barışı güçlendirme arzusu mu baskındı, romantizm mi, yoksa Batı’ya yaranma isteği mi?
J.S. — Dürüst ve barışçıl bir insandı. Ne yazık ki Batı, onun bu niteliğinin hakkını vermedi. ABD, acımasız ve ikiyüzlü davrandı. Evet, bunu beklemek mümkündü, ama Gorbaçov ülkesine daha iyi bir gelecek kazandırmak istiyordu.
R.G. — Sovyetler Birliği’nin sona erdiğini hangi koşullarda öğrendiniz? O an neler hissettiniz? Bu olay dünya için ne anlama geliyordu?
J.S. — 5 Nisan 1989’dan itibaren Polonya’daki Dayanışma hareketine ve onun son komünist hükümetine danışmanlık yapıyordum. 1989 yazında ülkenin demokrasiye geçişini planladım, 1990 başında iktisadi reformların başlatılmasına yardım ettim. Daha sonra, Gorbaçov’un ekonomik danışmanı Grigoriy Yavlinskiy dâhil pek çok Sovyet yetkiliyle görüştüm. Onunla birlikte Büyük Anlaşma (Grand Bargain) adını verdiğimiz bir plan geliştirdik: Batı, Sovyet reformlarına mali destek verecekti. Fakat ABD hükümeti bu teklifi kesin bir dille reddetti. 1991 yazında Gorbaçov, darbe girişimiyle neredeyse devrilecekti; ardından Yeltsin iktidara geldi ve birçok cumhuriyette ayrılıkçılık hızla arttı. Bu dönemde Yegor Gaydar benimle iletişime geçip Yeltsin’e danışmanlık yapmamı istedi. 1991 sonbaharında Moskova’ya geldim. Aralık 1991’de Kremlin’deydim ve Başkan Yeltsin’den, Sovyetler Birliği’nin varlığının barışçıl biçimde sona ereceğini, yerini 15 yeni devlete bırakacağını bizzat duydum.
R.G. — 1992 yılına gelindiğinde, küresel gelişmeleri nasıl öngörüyordunuz? Beklentileriniz ne ölçüde gerçekleşti, ne kadarı boşa çıktı?
J.S. — Ben barış çağının başlayacağını, Soğuk Savaş’ın sona ereceğini öngörmüştüm. Batı’nın Rusya’ya ve diğer ardıl devletlere yardım edeceğini, onların istikrar kazanıp dünya ekonomisine entegre olacağını umuyordum. Ancak bu umutlarım, ABD yönetiminde hâkimiyetini sürdüren “sert güç” yanlılarının etkisiyle tamamen yıkıldı. ABD için bu, barış değil zaferdi. 1992 sonrasında Washington’un hedefi Rusya üzerinde hâkimiyet kurmak, mümkünse onu küçük parçalara bölmekti. Bu, Batı’nın “Rusya’nın sömürgesizleştirilmesi” diyebileceğimiz bir yanılsamaydı. O dönemde Amerikalı “neo-con’ların”, yani ABD’nin sarsılmaz küresel üstünlüğüne inanan çevrelerin yükselişi yaşanıyordu.
R.G. — Rusya’da, eski Sovyet cumhuriyetlerinde ve sosyalist blok ülkelerinde yürütülen iktisadi reformlara baktığınızda hangi ortak olumsuz eğilimleri görüyorsunuz? Sizin de katkıda bulunduğunuz ilk planlar ne ölçüde uygulanabilir nitelikteydi?
J.S. — Reformlar Orta Avrupa’da genel olarak başarılı, Doğu Avrupa’da kısmen başarılı, eski Sovyet coğrafyasında ise büyük ölçüde başarısız oldu. Bu farkın birkaç nedeni vardı.
Birincisi, Batı pazarlarına yakın olan ülkeler —Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Slovenya ve Hırvatistan— daha fazla yabancı yatırım çekti ve ihracat talebi kazandı. Uzak bölgeler, özellikle de eski Sovyetler Birliği (Baltık ülkeleri dışında), büyük ölçüde dışarıda kaldı; yatırımlar çoğunlukla petrol, doğalgaz ve hammadde sektörleriyle sınırlıydı.
İkincisi, Rusya hâlâ ABD’deki sertlik yanlıları tarafından “düşman” olarak görülüyordu. ABD, Rusya’nın reformlarına ciddi hiçbir ekonomik destek sağlamadı. Amaç, Rusya’ya yardım etmek değil, onu nihai olarak yenilgiye uğratmaktı. Washington, Rusya’yı kendi hegemonyası altına almak, hatta Zbigniew Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası (1997) kitabında öne sürdüğü gibi üç veya daha fazla parçaya bölmek istiyordu.
Üçüncüsü, Sovyet sisteminin çöküşü ve 15 cumhuriyet arasındaki ticaretin aniden durması ekonomik açıdan yıkıcı bir darbe oldu.
Dördüncüsü, Rusya’nın 1990’lardaki siyasi liderliği son derece zayıftı. Yeltsin çoğu zaman hasta, sarhoş ya da fiilen görev yapamayacak durumdaydı.
R.G. — 1991’den itibaren Rusya’nın ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve ekibiyle çalıştınız. Onunla ilgili şahsi izlenimleriniz nelerdi? Sizce 1990’lardaki politikaları ne ölçüde haklı veya etkiliydi?
J.S. — Yeltsin “normal” bir Rusya istiyordu, bu bence epey olumlu bir arzuydu. İyi niyetli bir insandı, ülkesine zarar vermek istemedi. Ancak görev yükü çok fazlaydı; bu yükün altından ne zihinsel ne fiziksel olarak kalkabildi. Üstelik ayıklığı da sık sık sorgulanıyordu. Bu konuda söylediklerim kişisel gözleme değil, yaygın kanaate dayanıyor.
R.G. — Sizce Rusya’nın 1990’lardaki dış politikası, Batı’yla işbirliği kurmak amacıyla verilen aşırı tavizlerin sonucu muydu, yoksa kaçınılmaz bir geri çekilme miydi?
J.S. — Rusya o dönemde ABD tarafından tamamen görmezden gelindi. Washington’un tavrı basitti: “Biz kazandık, siz kaybettiniz. Artık yönetme sırası bizde.” Rusya’ya söz hakkı tanınmadı. Bu kibirli yaklaşım en azından 2025’e kadar sürdü. Bugün bile ABD’nin bu tutumunun değişip değişmediğini bilmiyoruz.
R.G. — Yalta–Potsdam uluslararası sisteminin krizi size göre ne zaman belirginleşti? Çok kutuplu dünya düzeninin oluşumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
J.S. — ABD artık küresel gelişmeleri tek başına kontrol edemiyor. Artık çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Tartışmasız büyük güçler arasında ABD, Rusya, Çin ve Hindistan var. Avrupa da bir bütün olarak hareket edebilseydi büyük bir güç olabilirdi, fakat şu anda 27 ayrı ülke ya da ABD’nin bir alt yapısı gibi davranıyor. Çok kutupluluk ilkesinin meşruluğu tartışılmaz, fakat yeterince anlaşılıp uygulanmıyor. Bize yalnızca çok kutupluluk değil, çok taraflılık —yani uluslararası barış ve hukuk sistemi— da gerekiyor. Ben bunun yolunun Birleşmiş Milletler Şartı’ndan geçtiğine inanıyorum, fakat ABD uzun süredir BM sistemini sistematik biçimde baltalıyor. BM’yi kurtarmak ve güçlendirmek zorundayız.
R.G. — Bu uluslararası kuruluşun işleyişini iyileştirmek için hangi adımlar atılmalı?
J.S. — BM’nin acilen güçlendirilmesi gerekiyor. Şunları öneririm:
1) Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı, nitelikli çoğunlukla (örneğin 12 oyla) aşılabilir hale getirilmeli.
2) Hindistan’a Güvenlik Konseyi’nde daimî üyelik verilmelidir.
3) BM Genel Kurulu’nun yanında, yaklaşık nüfus oranına göre oy dağılımına sahip bir “BM Parlamentosu” kurulmalıdır.
4) Havacılık, deniz taşımacılığı ve uluslararası finansal işlemlerden alınacak küresel vergilerle BM sistemi finanse edilmelidir.
5) Güvenlik Konseyi yalnızca bir sahne değil, etkin biçimde çalışan sistematik bir organ hâline gelmelidir.
6) Lahey’deki uluslararası mahkemeler ve tahkim sistemi desteklenmelidir, fakat Batı’nın gizli ya da açık denetimi altında olmamalıdır.
7) Nükleer silahsızlanma ciddi bir küresel politika haline getirilmelidir.
BM’ye üye 193 ülke arasında, örgütün ilkelerine en az uyan ülke ABD’dir. Washington BM yasalarına ve ilkelerine riayet etmiyor, çoğu zaman Genel Kurul’daki çoğunluğa karşı oy kullanıyor. ABD’nin BM sistemine saygı göstermemesi hem utanç verici hem de küresel güvenlik açısından tehlikelidir.
R.G. — Günümüzde mevcut uluslararası kurumlar arasında, çok kutuplu dünya düzeninin kurulmasında belirleyici rol oynayabilecek yapılar hangileri? Yoksa bu tür kurumlar henüz yaratılmadı mı? Böyle bir düzenin hangi ilkelere dayanması gerekir?
J.S. — Şu anda BRICS son derece önemli bir platform. Batı, yüzyıllardır süregelen hegemonya rüyasından tamamen vazgeçmedikçe bu tür yapılar kilit rol oynamaya devam edecek. Afrika Birliği, Arap Birliği, Avrasya Ekonomik Birliği, ASEAN gibi diğer bölgesel kuruluşlar da çok değerlidir; zira komşular arasında uyum, ticaret ve karşılıklı yatırım şarttır. Bununla birlikte, küresel ölçekte işleyen bir sistem olarak BM’ye de büyük ihtiyaç vardır. Yönetim her düzeyde —küresel, bölgesel, ulusal, yerel— etkin olmalıdır. Hiçbiri diğerinin yerine geçmemelidir.
Temel kural, yetkilerin halka en yakın idari kademeye devredilmesi olmalıdır. Farklı kültürlere saygı göstermek, kendi kültürünü başkalarına dayatmamak gerekir. Bu da başka ülkelerin içişlerine karışmamak, barış içinde işbirliği yapmak, silahsızlanmak, nükleer Armageddon ve ekolojik felaket kabuslarına son vermek, çeşitliliği değer bilmek anlamına gelir.
Rusya
Rusya Merkez Bankası faiz indirimlerine ara verdi

Rusya Merkez Bankası, bir buçuk yıldır devam eden parasal gevşeme adımlarını durdurarak politika faizini yüzde 14 seviyesinde sabit tuttu. Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina, 2027 yılındaki yüzde 4 enflasyon hedefine bağlı kalabilmek adına para politikasındaki sıkı duruşun korunacağını açıkladı.
Rusya Merkez Bankası, bugünkü yönetim kurulu toplantısında politika faizini yıllık yüzde 14 seviyesinde sabit bıraktı. Bu adım, bankanın bir buçuk yıldır sürdürdüğü parasal gevşeme döngüsündeki ilk duraklama oldu.
Vedomosti gazetesinin anketine katılan 30 ekonomistin 23’ü faizin sabit tutulacağını öngörmüştü. Geriye kalan uzmanların yedisi 25 baz puanlık indirimle faizin yüzde 13,75’e çekilmesini beklerken, bir analist 50 baz puanlık daha sert bir indirim olasılığına işaret etmişti.
Merkez Bankası yayımladığı karar metninde, ülke ekonomisinin üçüncü çeyrek genelinde ılımlı bir hızla büyüdüğünü ancak son aylarda fiyat baskılarının hissedilir derecede arttığını belirtti.
Yıllıklandırılmış baz enflasyon artışının yüzde 5 ila 6 bandına tırmandığını hesaplayan regülatör, bu gelişmede bazı sektörlerdeki üretim kapasitelerinin geçici kaybı ile motorin, benzin ve sebze-meyve fiyatlarındaki sert dalgalanmaların belirleyici olduğunu bildirdi. Kurumun verilerine göre yıllık enflasyon 7 Eylül itibarıyla yüzde 6,3 düzeyine ulaştı.
Karar metninde, orta vadeli projeksiyonlarda enflasyonu yukarı çeken unsurların dezenflasyonist etkilere ağır bastığı kaydedildi.
İç talebin beklenenden güçlü seyretmesi durumunda arz-talep dengesizliğinin büyüyeceğini vurgulayan banka, ücret artışlarının emek verimliliğini aşması, jeopolitik gerginlikler ve küresel ekonomideki zayıflamanın maliyetleri artırdığına dikkat çekti.
Tüketici, iş dünyası ve piyasa aktörlerinin enflasyon beklentilerinin yüksek kalmaya devam ettiği, bu durumun da maliyetlerin etiketlere doğrudan yansımasını hızlandırabileceği ifade edildi.
Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina, kararın ardından düzenlediği basın toplantısında yaz aylarında fiyat artışlarının hız kazandığını söyledi.
Haziran ayında akaryakıt fiyatlarının doğrudan yarattığı etkinin daha sonra şirket maliyetleri üzerinden dolaylı bir baskıya dönüştüğünü belirten Nabiullina, “Para politikasının tek seferlik etkenleri kontrol etme gücü yok; ancak bu faktörlerin kalıcı hale gelmesini engellemek için ılımlı sıkı parasal koşulları sürdürmek zorundayız” dedi.
Nabiullina, faiz indirimlerinin otomatik gerçekleşmeyeceğini, atılacak adımların enflasyon beklentileri ile risk dengelerine bağlı kalacağını ve nihai hedefin 2027’de yüzde 4 enflasyona ulaşmak olduğunu dile getirdi.
Merkez Bankası, bütçe politikasının geleceğine dair riskleri de hatırlattı.
Temmuz ayındaki temel senaryo, faiz dışı yapısal bütçe açığının 2029 yılına kadar kademeli biçimde sıfırlanmasını öngörüyordu.
Hükümetin parlamentonun alt kanadı Devlet Duması’na sunacağı yeni orta vadeli bütçe taslaklarında daha yüksek bir açık öngörülmesi halinde, temel senaryodan daha sıkı bir para politikası uygulanabileceği kaydedildi.
Rusya Federal İstatistik Servisi (Rosstat) verileri, 1-7 Eylül haftasında tüketici fiyatlarının yüzde 0,05 arttığını gösterdi. Fiyatlar 25-31 Ağustos haftasında yüzde 0,01 gerilemiş, 18-24 Ağustos haftasında ise yüzde 0,01 yükselmişti.
Yılbaşından 7 Eylül’e kadar olan dönemde kümülatif fiyat artışı yüzde 4,72 olarak kaydedildi; bu oran geçen yılın aynı döneminde yüzde 4,03 seviyesindeydi.
Ağustos ayında halkın enflasyon beklentisi yüzde 14,7’den yüzde 13,7’ye inse de geçmiş yılların yüksek seyrini korudu. İş dünyasının önümüzdeki üç aya ilişkin fiyat artışı beklentisi ise yüzde 5,8’den yüzde 6,2’ye çıktı.
Piyasa uzmanları, faiz indirimine verilen aranın regülatöre lojistik ve yakıt altyapısındaki aksaklıkların enflasyonist etkilerini tartma fırsatı sunacağı görüşünde birleşiyor.
Vedomosti gazetesine konuşan İK Region Analiz Departmanı Direktörü Valeriy Vaysberg, bütçe kuralı belirsizliği, akaryakıt piyasasındaki hassas denge ve 1 Ekim’de yürürlüğe girecek kamu hizmeti tarife zamlarının karar üzerinde etkili olduğunu belirtti.
Sberbank Makroekonomik Araştırmalar Merkezi ile VTB analistleri, yıl sonuna kadar politika faizinin yüzde 13,5 ila 13,75 seviyelerine çekilebileceğini tahmin ediyor.
Sovcombank Başanalisti Mihail Vasilyev ise jeopolitik risklerin sürmesi ve rubledeki değer kaybının devamı halinde bankanın yılı yüzde 14 faizle kapatabileceğini savundu.
Rusya
Bir komplonun anatomisi

Rus istihbaratının İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine yönelik hazırlanan suikast girişimini engellemesi, Londra’nın kurguladığı Ukrayna politikasının kontrol edilemez bir aşamaya sürüklendiğini gösteriyor. Geçmişin imparatorluk refleksleriyle şekillenen bu hamle, İngiliz dış politikasında bugüne dek az maliyetle yüksek etki üretme aracı olarak görülüyordu. Moskovskiy Komsomolets gazetesinin genel yayın yönetmeni ve başyazarı Mihail Rostovskiy, Rusya ile Batı arasında doğrudan savaş zemini arayan Ukraynalı odakların provokasyonlarının, Londra’yı kendi planladığı stratejinin kurbanı olma ihtimaliyle karşı karşıya bıraktığına dikkat çekiyor. Rostovskiy’e göre diplomatik misyona dönük bu son tertip, söz konusu bölgesel politikanın artık İngiltere açısından denetlenemez güvenlik riskleri taşıdığının somut bir işareti.
Bir komplonun anatomisi: İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine yönelik suikast girişimi neye işaret ediyor?
Mihail Rostovskiy
Moskovskiy Komsomolets
10 Eylül 2026
Londra’dan bakıldığında dünya şöyle görünür: Birinci evren kuralı; Ukrayna iyidir, Rusya kötü. İkinci evren kuralı; Moskova daima yalan söyler, Kiev daima doğruyu. Üçüncü evren kuralı; şayet gerçekler birinci ve ikinci kuralla uyuşmuyorsa, kuralları bir kez daha oku ve gerçeğe bakışını bu kurallara göre yeniden şekillendir.
Hayır, bu bir “felsefe yapma” çabası değil. FSB’nin, Ukraynalı bir blog yazarının Moskova’daki İngiliz Büyükelçiliği bünyesinde devşirdiği bir güvenlik görevlisi aracılığıyla misyon şefini ve beraberindeki bazı elçilik çalışanlarını öldürmeyi planladığı yönündeki açıklamasına, İngiliz siyasi zümresinin nasıl bir tepki vereceğini önceden kestirme denemesidir.
Şayet olgular belirlenmiş “doğru” ideolojiyle örtüşmüyorsa, vay olguların haline… Onları derhal yalan, provokasyon, dezenformasyon ve benzeri yaftalarla geçiştirirler. Yine de Londra’da karar verici konumda bulunanların zihninde bir çentik, bir tortu kalacağını umut ediyorum. Zira işin doğrusu, Britanya’da “bilmesi gerekenler”, ellerinin altındaki Ukraynalı himayelilerinin ne mal olduğunu gayet iyi bilir.
Bunların neye muktedir olduklarını bilmemek ya da bu konuda samimi bir yanılgıya düşmek için İngilizlerin elinde türlü “mini imparatorluklar” kurma, entrikalar çevirme ve “etki operasyonları” yürütme hususunda fazlasıyla tecrübe birikimi var. Emekli ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, 1962 yılında Amerikan ordusunun subay ocağı West Point’te yaptığı konuşmada, “Büyük Britanya bir imparatorluk kaybetti, fakat henüz kendine uygun yeni bir rol bulamadı” demişti.
Resmi Londra’nın en geç bu yüzyılın başlarında, hatta belki çok daha evvel başlattığı Ukrayna projesi, İngiliz dış politika seçkinlerinin kendilerine o “uygun yeni rolü” bulma arayışlarının bir parçası. Ada’nın siyaset sınıfı penceresinden bakıldığında bu projenin bir hayli cazip yönü var (ya da vardı).
İngilizler devamlılığı, gelenekleri ve “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” günlerine yapılan atıfları sever. Ukrayna’yı Rusya’dan koparmayı hedefleyen bir proje; Lord Palmerston, Benjamin Disraeli ya da Lord Salisbury gibi 19. yüzyılın önde gelen Londralı devlet adamlarınca da gayet iyi anlaşılırdı.
Bu yüzyılın önemli bir kesitinde Sisli Albion tahtında oturan Kraliçe Victoria, Rus imparatorluk ailesinin yakın bir akrabası olmasına karşın iflah olmaz bir Rus karşıtıydı. Bu gelenekler ölmedi; İngiliz siyaset sınıfının bilinçaltında pusuda bekliyor ve nispeten elverişli ilk fırsatta gün yüzüne çıkıyor.
Dışişleri, ordu ve benzeri kurumların bütçelerinde sürekli kısıntıya giden bugünün Londrası için “nispeten elverişli fırsat”, çoğunlukla dış politikada çok az masrafla son derece mühim işler başarma imkânı anlamına gelir. İngilizler de Ukrayna projelerini işte böyle, “az maliyetli ama son derece etkili” bir hamle olarak görüyordu. Acaba hâlâ öyle mi görüyorlar, yoksa durum geçmişte mi kaldı? Asıl can alıcı soru burada düğümleniyor.
2022’de, askeri harekâtın öncesinde ve sonrasında, hem emekli hem muvazzaf bir dizi İngiliz generali, Londra ile Moskova arasında doğrudan bir askeri çatışma ihtimaline dair peş peşe karanlık kehanetlerde bulundu. Sözgelimi o yılın haziran ayında Genelkurmay Başkanı Sır Patrick Sanders, “Avrupa’da yeniden savaşmaya” hazır olmaları gerektiğini söyleyerek İngiliz askerlerinin “içini kararttı”.
Sanders’a göre, “müttefiklerle omuz omuza savaşabilecek ve Rusya’yı muharebede mağlup edebilecek bir orduyu gecikmeksizin inşa etme zarureti” vardı. Bu tür sert çıkışları tamamen mutlak gerçek saymak gerekmez. Britanya silahlı kuvvetlerinin mevcudu bugünlerde 140 bin sınırında geziniyor.
Eski dönemlerle kıyaslandığında bu rakam devede kulak kalır. Haliyle İngiliz ordu lobicileri, en azından bu mütevazı sayının daha da erimesini önlemek, hatta mümkünse savunma harcamalarındaki kısıntı eğilimini tersine çevirmek için “Rus tehdidi” söylemini sürekli devreye sokuyor.
Ne var ki belirli bir gaye uğruna başlatılan siyasi süreçler, bir noktadan sonra denetimden çıkarak kendi iç dinamiklerini üretme eğilimi taşır. İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine yönelik engellenen suikast planı, Londra’nın yürüttüğü Ukrayna projesinde tam olarak bu kırılmanın yaşandığına dair bir başka işarettir.
İngiliz çıkarları zaviyesinden bakıldığında bu proje, şimdiye dek çoğunlukla “her kazancı elde edelim ama hiçbir bedel ödemeyelim” mantığıyla sürdürüldü. Ancak mevcut dönemin ayırt edici vasfı, Rusya ile Batılı devletler arasındaki kontrolsüz gerilim riskinin giderek tırmanmasıdır.
Bu devletlerin arasında yalnızca Büyük Britanya yok; fakat Londra’nın listenin en tepelerinde yer aldığı kesin. Bu durum da onu, Rusya ile Batı arasındaki doğrudan askeri çatışma ihtimalini bir emrivakiye dönüştürmek isteyen Ukraynalı çevreler için cazip bir hedef haline getiriyor.
İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine yönelik önlenen suikast girişimini bir uyarı levhası olarak okumak gerekir. Londra’nın Ukrayna projesi artık “ucuza kapatılmış verimli bir yatırım” olmaktan çıkmıştır. Projenin o pek övülen “ucuzluğu”, her an etraftaki her şeyi havaya uçurabilecek bir tehlike barındırıyor.
Rusya
FSB: Ukrayna İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine saldırı planladı

Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB), İngiltere’nin Moskova Büyükelçisi Nigel Casey ve diğer diplomatlara saldırı hazırlığı yaptığı gerekçesiyle bir güvenlik görevlisini gözaltına aldı. Şüphelinin Ukrayna istihbaratı adına hareket eden bir yayıncıya bilgi sızdırdığı ve vatana ihanet suçlamasıyla soruşturulduğu açıklandı.
Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB), Ukrayna’nın İngiltere’nin Moskova Büyükelçisi Nigel Casey’ye yönelik bir saldırı hazırlığı içinde olduğunu açıkladı.
Kurum, başkent Moskova’daki İngiltere Büyükelçiliğini koruyan güvenlik şirketinde görev yapan 45 yaşındaki bir Rus vatandaşını gözaltına aldığını açıkladı.
FSB, şüphelinin Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) ile işbirliği yaptığını savunuyor. Rus istihbaratının iddiasına göre zanlı, Büyükelçi Nigel Casey ve elçilik bünyesindeki diğer diplomatik temsilcilere yönelik saldırılarda kullanılmak üzere bilgi topladı.
FSB, gözaltına alınan şahsın diplomatların ikametgah adreslerini, büyükelçiliğin güvenlik sistemine ilişkin verileri ve burada düzenlenen etkinliklere dair detayları karşı tarafa aktardığını bildirdi.
Açıklamada, şüphelinin talimatları SBU adına hareket eden ve “Apostol Dmitriy” takma adıyla bilinen Ukraynalı internet yayıncısı Dmitriy Karpenko üzerinden aldığı kaydedildi.
Rus istihbaratı, planlanan eylemlerin ardından suçun Moskova yönetimine yıkılmasının hedeflendiğini kaydetti. FSB’ye göre amaç; İngiltere’yi Rusya ile doğrudan silahlı bir çatışmaya çekmek, Kiev’e yönelik silah sevkiyatını artırmak ve Rusya’ya karşı yaptırımları sertleştirmekti.
Zanlı hakkında Rusya Ceza Kanunu’nun vatana ihanet suçunu düzenleyen 275. maddesi kapsamında ceza davası açıldı ve ön soruşturma süreci başlatıldı.
Rus istihbarat servisi, güvenlik görevlisi ile Karpenko arasında geçtiği iddia edilen yazışmaların ekran görüntülerini de kamuoyuyla paylaştı.
Söz konusu kayıtlarda elçilik korumasının; büyükelçilik konutunda yaşayanların listesini, telefon numaralarını, misyon şefinin programını, geliş-gidiş saatlerini ve aralarında İsrail ile İsveç büyükelçileriyle yapılan görüşmelerin de yer aldığı etkinlik planlarını ilettiği görülüyor. FSB ayrıca zanlının istihbaratın öne sürdüğü iddiaları yinelediği bir video kaydı da yayımladı.
Açıklamasının sonunda Rus vatandaşlarına uyarıda bulunan FSB, Karpenko ve diğer Ukrayna yanlısı yayıncılarla her türlü temasın kesilmesini istedi.
Servis, bu kişilerin Rusya vatandaşlarını müebbet hapis cezası gerektiren vatana ihanet ve diğer ağır suçlara alet ettiğini savundu.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor








