Bizi Takip Edin

Rusya

Jeffrey Sachs ile söyleşi: Barış çağını ve Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmüştüm

Yayınlanma

Editörün notu: ABD’nin önde gelen ekonomistlerinden ve Columbia Üniversitesi profesörlerinden Jeffrey Sachs, Moskova Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE) tarafından çıkarılan Patria dergisinde yayımlanan ve Rusya Tarih Kurumu Başkanı, Rusya Bilimler Akademisi Rusya Tarihi Enstitüsü Askerî Tarih Merkezi’nin kıdemli araştırmacısı, tarih doktoru Ruslan Gagkuyev ile yaptığı söyleşide, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açan faktörleri sıralıyor.

Sachs, 1980–1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in neoliberal reform ekiplerine danışmanlık yapmıştı.

SSCB’nin çöküşünün bir “tesadüfler zinciri” sonucu gerçekleştiğini iddia eden Sachs’a göre, 1970’ler ve 1980’lerde yaşanan ekonomik durgunluğun arka planında Sovyetler Birliği’nin çöküşüne katkıda bulunan etkenler şunlardı: Çernobil Nükleer Santrali kazası, Glasnost ve Perestroyka süreçleri, düşük petrol fiyatları, kısa vadeli borç krizi, Batı’nın gizli operasyonları ve Papa II. Jean Paul’ün kendi ülkesi Polonya’daki rolü.

II. Jean Paul, Polonya’nın bağımsızlık temelini atan ve 1981 yılında antikomünist Dayanışma hareketinin gayri resmi ruhani lideri haline gelen bir figür olarak anılıyor.

“Sovyetler Birliği’nin dağılması Batı’da yaygın biçimde beklenmiyordu. Elbette, etnik çelişkilerin SSCB’yi bölebileceğini öngören bazı sesler vardı. CIA, Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak için çalıştı, ancak bu konuda fazla başarılı olamadı. Çöküş kolay tahmin edilebilecek bir şey değildi; her şey bir dizi tesadüfün sonucunda gerçekleşti”

— Jeffrey Sachs

***

Jeffrey Sachs ile söyleşi: “Barış çağını ve Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmüştüm”

Ruslan Gagkuyev
Rusya Eğitim Akademisi, Rusya Tarih Kurumu
Patria, Moskova Yüksek Ekonomi Okulu (VŞE)
Ekim 2025

1980–1990’lı yıllarda Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs, SSCB KP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in ekonomi ekiplerine reform danışmanlığı yaptı. Bu söyleşide, SSCB’deki iktisadi ve siyasi krizin temel unsurları, Gorbaçov’un Soğuk Savaş’ı sona erdirme sürecindeki rolü ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının uluslararası ilişkiler sistemi üzerindeki etkileri tartışılıyor. Sachs, Sovyet ekonomisindeki yapısal sorunları şu başlıklarla özetliyor: Savunma sanayiine öncelik verilmesi, hammadde bağımlılığı, teknolojik geri kalmışlık ve piyasa mekanizmalarının yokluğu. SSCB’nin dağılmasının kaçınılmaz olmadığını, uzun vadeli ekonomik durgunluk ile kısa vadeli krizlerin (Çernobil faciası, petrol fiyatlarının düşüşü, Perestroyka) birleşmesiyle yaşandığını vurguluyor. Gorbaçov’un liderlik özellikleri değerlendirilirken, reformlarının olumsuz sonuçlarına rağmen onun nükleer çatışmayı önlemiş bir “barış adamı” olduğu öne çıkarılıyor. Fakat Sachs’a göre, Batılı ülkeler 1990’larda Rusya’yı zayıflatma politikasını sürdürdü. Söyleşide ayrıca, Batı desteğinin yokluğu, Yeltsin dönemindeki zayıf liderlik ve jeopolitik gerilimler nedeniyle başarısız olan iktisadi reformlar ele alınıyor. Son olarak, tek kutuplu dünya düzeninin krizi ve çok kutupluluğa geçişin olasılıkları tartışılıyor. Sachs, ABD’nin dış politikasını eleştiriyor ve uluslararası hukukun güçlendirilmesi için reform önerileri sunuyor. Alternatif diyalog platformları olarak BRICS ve egemenliğe saygı ile dayanışma ilkelerine dayalı bölgesel birlikleri öne çıkarıyor.

Ruslan Gagkuyev (R.G.) — 1980’li yıllarda uzun süre küresel iktiasdi sorunlarla ilgilendiniz. SSCB’nin ekonomik gelişimi Batı’da da incelenen bir konuydu ve muhtemelen sizin analizlerinizin bir parçasıydı. Sovyetler Birliği’nin ekonomik kalkınmasında krize yol açabilecek en önemli sorunlar hangileri olarak görülüyordu?

Jeffrey Sachs (J.S.) — En büyük sorun, merkezi planlama sistemine dayalı neredeyse tam bağımlılıktı. Bu sistem, yenilikleri teşvik edecek ve tüketim mallarının arzını sağlayacak piyasa mekanizmalarının bulunmamasıyla bağlantılıydı. Sovyet ekonomisi dengesizdi: Gelişmiş savunma sanayii, büyük bir hidrokarbon ve maden sektörü vardı; buna karşılık sivil sektör geri kalmış, yarı iletkenler ve bilgisayarlar gibi yeni dijital teknolojiler alanında ciddi bir eksiklik bulunuyordu. Sovyet bilim insanları dünya çapında uzmanlardı (ve hâlâ öyledir), ancak gelişmiş bilimsel bilgi sivil ekonomiye aktarılamıyordu. Ayrıca, Batı da ticaret ve teknoloji ambargoları yoluyla Sovyet ekonomisini çökertmeye çalıştı; bunun yanında, Afganistan’daki mücahitlere verilen destek gibi gizli müdahaleler de yürütüldü.

R.G. — Sovyetler Birliği’nin dağılması Batı’da ne ölçüde bekleniyordu? Perestroyka döneminde başlayan süreçlerin ülkenin dağılmasına yol açabilecek bir sistem krizi olarak görülmesi ne zaman başladı?

J.S. — SSCB’nin dağılacağı geniş çevrelerde öngörülmüyordu. Elbette, etnik gerilimlerin ülkeyi bölebileceğini tahmin eden bazı sesler vardı. CIA, Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak için çalıştı ama çok da başarılı olamadı. Çöküş kolay öngörülebilir bir olay değildi; pek çok tesadüfün birleşimiyle gerçekleşti: Çernobil felaketi, Glasnost ve Perestroyka, düşük petrol fiyatları, kısa vadeli borç krizi, Batı’nın gizli operasyonları ve Papa II. Jean Paul’ün Polonya’daki etkisi… Bu kısa vadeli etkenlerin her biri tek başına yetersizdi, fakat 1970’ler ve 1980’lerde süregelen uzun süreli ekonomik durgunluğun üzerine eklenince yıkıcı bir etki yarattı.

R.G. — SSCB KP Genel Sekreteri ve Sovyetler Birliği’nin ilk ve son Devlet Başkanı olan Mihail Gorbaçov’la epey temasınız olmuştu. Onu bir devlet adamı ve siyasi lider olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Gorbaçov’un reformları planlı bir modernleşme teşebbüsü müydü, yoksa kötü düşünülmüş bir dizi adımdan mı ibaretti?

J.S. — Gorbaçov’la birebir uzun görüşmelerim olmadı, ama ekonomi ekibiyle ve dış politika danışmanlarından bazılarıyla tanıştım. Ben Gorbaçov’u büyük bir insan olarak görüyorum, her ne kadar kısa vadede eylemlerinin sonuçları Sovyet halkı için olumsuz olsa da. O, savaş bağımlısı bir dünyada barış insanıydı; aşırı milliyetçi nefretle bölünmüş bir dünyada küresel dayanışma vizyonuna sahipti. Şiddet yerine müzakereye, uzlaşmaya inanıyordu. Bu tutumu Soğuk Savaş’ı barışçıl bir biçimde sonlandırdı; ki bu, kolaylıkla bir nükleer Armageddon’a dönüşebilirdi. Dolayısıyla, Gorbaçov’un reformlarının yol açtığı sıkıntılardan dolayı kendisine olumsuz bakanlara rağmen, ben onu hâlâ “büyük barış adamı” olarak görüyorum.

R.G. — Gorbaçov’un dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Onun için barışı güçlendirme arzusu mu baskındı, romantizm mi, yoksa Batı’ya yaranma isteği mi?

J.S. — Dürüst ve barışçıl bir insandı. Ne yazık ki Batı, onun bu niteliğinin hakkını vermedi. ABD, acımasız ve ikiyüzlü davrandı. Evet, bunu beklemek mümkündü, ama Gorbaçov ülkesine daha iyi bir gelecek kazandırmak istiyordu.

R.G. — Sovyetler Birliği’nin sona erdiğini hangi koşullarda öğrendiniz? O an neler hissettiniz? Bu olay dünya için ne anlama geliyordu?

J.S. — 5 Nisan 1989’dan itibaren Polonya’daki Dayanışma hareketine ve onun son komünist hükümetine danışmanlık yapıyordum. 1989 yazında ülkenin demokrasiye geçişini planladım, 1990 başında iktisadi reformların başlatılmasına yardım ettim. Daha sonra, Gorbaçov’un ekonomik danışmanı Grigoriy Yavlinskiy dâhil pek çok Sovyet yetkiliyle görüştüm. Onunla birlikte Büyük Anlaşma (Grand Bargain) adını verdiğimiz bir plan geliştirdik: Batı, Sovyet reformlarına mali destek verecekti. Fakat ABD hükümeti bu teklifi kesin bir dille reddetti. 1991 yazında Gorbaçov, darbe girişimiyle neredeyse devrilecekti; ardından Yeltsin iktidara geldi ve birçok cumhuriyette ayrılıkçılık hızla arttı. Bu dönemde Yegor Gaydar benimle iletişime geçip Yeltsin’e danışmanlık yapmamı istedi. 1991 sonbaharında Moskova’ya geldim. Aralık 1991’de Kremlin’deydim ve Başkan Yeltsin’den, Sovyetler Birliği’nin varlığının barışçıl biçimde sona ereceğini, yerini 15 yeni devlete bırakacağını bizzat duydum.

R.G. — 1992 yılına gelindiğinde, küresel gelişmeleri nasıl öngörüyordunuz? Beklentileriniz ne ölçüde gerçekleşti, ne kadarı boşa çıktı?

J.S. — Ben barış çağının başlayacağını, Soğuk Savaş’ın sona ereceğini öngörmüştüm. Batı’nın Rusya’ya ve diğer ardıl devletlere yardım edeceğini, onların istikrar kazanıp dünya ekonomisine entegre olacağını umuyordum. Ancak bu umutlarım, ABD yönetiminde hâkimiyetini sürdüren “sert güç” yanlılarının etkisiyle tamamen yıkıldı. ABD için bu, barış değil zaferdi. 1992 sonrasında Washington’un hedefi Rusya üzerinde hâkimiyet kurmak, mümkünse onu küçük parçalara bölmekti. Bu, Batı’nın “Rusya’nın sömürgesizleştirilmesi” diyebileceğimiz bir yanılsamaydı. O dönemde Amerikalı “neo-con’ların”, yani ABD’nin sarsılmaz küresel üstünlüğüne inanan çevrelerin yükselişi yaşanıyordu.

R.G. — Rusya’da, eski Sovyet cumhuriyetlerinde ve sosyalist blok ülkelerinde yürütülen iktisadi reformlara baktığınızda hangi ortak olumsuz eğilimleri görüyorsunuz? Sizin de katkıda bulunduğunuz ilk planlar ne ölçüde uygulanabilir nitelikteydi?

J.S. — Reformlar Orta Avrupa’da genel olarak başarılı, Doğu Avrupa’da kısmen başarılı, eski Sovyet coğrafyasında ise büyük ölçüde başarısız oldu. Bu farkın birkaç nedeni vardı.

Birincisi, Batı pazarlarına yakın olan ülkeler —Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Slovenya ve Hırvatistan— daha fazla yabancı yatırım çekti ve ihracat talebi kazandı. Uzak bölgeler, özellikle de eski Sovyetler Birliği (Baltık ülkeleri dışında), büyük ölçüde dışarıda kaldı; yatırımlar çoğunlukla petrol, doğalgaz ve hammadde sektörleriyle sınırlıydı.

İkincisi, Rusya hâlâ ABD’deki sertlik yanlıları tarafından “düşman” olarak görülüyordu. ABD, Rusya’nın reformlarına ciddi hiçbir ekonomik destek sağlamadı. Amaç, Rusya’ya yardım etmek değil, onu nihai olarak yenilgiye uğratmaktı. Washington, Rusya’yı kendi hegemonyası altına almak, hatta Zbigniew Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası (1997) kitabında öne sürdüğü gibi üç veya daha fazla parçaya bölmek istiyordu.

Üçüncüsü, Sovyet sisteminin çöküşü ve 15 cumhuriyet arasındaki ticaretin aniden durması ekonomik açıdan yıkıcı bir darbe oldu.

Dördüncüsü, Rusya’nın 1990’lardaki siyasi liderliği son derece zayıftı. Yeltsin çoğu zaman hasta, sarhoş ya da fiilen görev yapamayacak durumdaydı.

R.G. — 1991’den itibaren Rusya’nın ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve ekibiyle çalıştınız. Onunla ilgili şahsi izlenimleriniz nelerdi? Sizce 1990’lardaki politikaları ne ölçüde haklı veya etkiliydi?

J.S. — Yeltsin “normal” bir Rusya istiyordu, bu bence epey olumlu bir arzuydu. İyi niyetli bir insandı, ülkesine zarar vermek istemedi. Ancak görev yükü çok fazlaydı; bu yükün altından ne zihinsel ne fiziksel olarak kalkabildi. Üstelik ayıklığı da sık sık sorgulanıyordu. Bu konuda söylediklerim kişisel gözleme değil, yaygın kanaate dayanıyor.

R.G. — Sizce Rusya’nın 1990’lardaki dış politikası, Batı’yla işbirliği kurmak amacıyla verilen aşırı tavizlerin sonucu muydu, yoksa kaçınılmaz bir geri çekilme miydi?

J.S. — Rusya o dönemde ABD tarafından tamamen görmezden gelindi. Washington’un tavrı basitti: “Biz kazandık, siz kaybettiniz. Artık yönetme sırası bizde.” Rusya’ya söz hakkı tanınmadı. Bu kibirli yaklaşım en azından 2025’e kadar sürdü. Bugün bile ABD’nin bu tutumunun değişip değişmediğini bilmiyoruz.

R.G. — Yalta–Potsdam uluslararası sisteminin krizi size göre ne zaman belirginleşti? Çok kutuplu dünya düzeninin oluşumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

J.S. — ABD artık küresel gelişmeleri tek başına kontrol edemiyor. Artık çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Tartışmasız büyük güçler arasında ABD, Rusya, Çin ve Hindistan var. Avrupa da bir bütün olarak hareket edebilseydi büyük bir güç olabilirdi, fakat şu anda 27 ayrı ülke ya da ABD’nin bir alt yapısı gibi davranıyor. Çok kutupluluk ilkesinin meşruluğu tartışılmaz, fakat yeterince anlaşılıp uygulanmıyor. Bize yalnızca çok kutupluluk değil, çok taraflılık —yani uluslararası barış ve hukuk sistemi— da gerekiyor. Ben bunun yolunun Birleşmiş Milletler Şartı’ndan geçtiğine inanıyorum, fakat ABD uzun süredir BM sistemini sistematik biçimde baltalıyor. BM’yi kurtarmak ve güçlendirmek zorundayız.

R.G. — Bu uluslararası kuruluşun işleyişini iyileştirmek için hangi adımlar atılmalı?

J.S. — BM’nin acilen güçlendirilmesi gerekiyor. Şunları öneririm:

1) Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı, nitelikli çoğunlukla (örneğin 12 oyla) aşılabilir hale getirilmeli.

2) Hindistan’a Güvenlik Konseyi’nde daimî üyelik verilmelidir.

3) BM Genel Kurulu’nun yanında, yaklaşık nüfus oranına göre oy dağılımına sahip bir “BM Parlamentosu” kurulmalıdır.

4) Havacılık, deniz taşımacılığı ve uluslararası finansal işlemlerden alınacak küresel vergilerle BM sistemi finanse edilmelidir.

5) Güvenlik Konseyi yalnızca bir sahne değil, etkin biçimde çalışan sistematik bir organ hâline gelmelidir.

6) Lahey’deki uluslararası mahkemeler ve tahkim sistemi desteklenmelidir, fakat Batı’nın gizli ya da açık denetimi altında olmamalıdır.

7) Nükleer silahsızlanma ciddi bir küresel politika haline getirilmelidir.

BM’ye üye 193 ülke arasında, örgütün ilkelerine en az uyan ülke ABD’dir. Washington BM yasalarına ve ilkelerine riayet etmiyor, çoğu zaman Genel Kurul’daki çoğunluğa karşı oy kullanıyor. ABD’nin BM sistemine saygı göstermemesi hem utanç verici hem de küresel güvenlik açısından tehlikelidir.

R.G. — Günümüzde mevcut uluslararası kurumlar arasında, çok kutuplu dünya düzeninin kurulmasında belirleyici rol oynayabilecek yapılar hangileri? Yoksa bu tür kurumlar henüz yaratılmadı mı? Böyle bir düzenin hangi ilkelere dayanması gerekir?

J.S. — Şu anda BRICS son derece önemli bir platform. Batı, yüzyıllardır süregelen hegemonya rüyasından tamamen vazgeçmedikçe bu tür yapılar kilit rol oynamaya devam edecek. Afrika Birliği, Arap Birliği, Avrasya Ekonomik Birliği, ASEAN gibi diğer bölgesel kuruluşlar da çok değerlidir; zira komşular arasında uyum, ticaret ve karşılıklı yatırım şarttır. Bununla birlikte, küresel ölçekte işleyen bir sistem olarak BM’ye de büyük ihtiyaç vardır. Yönetim her düzeyde —küresel, bölgesel, ulusal, yerel— etkin olmalıdır. Hiçbiri diğerinin yerine geçmemelidir.

Temel kural, yetkilerin halka en yakın idari kademeye devredilmesi olmalıdır. Farklı kültürlere saygı göstermek, kendi kültürünü başkalarına dayatmamak gerekir. Bu da başka ülkelerin içişlerine karışmamak, barış içinde işbirliği yapmak, silahsızlanmak, nükleer Armageddon ve ekolojik felaket kabuslarına son vermek, çeşitliliği değer bilmek anlamına gelir.

Rusya

Bütçeye 838 milyar ruble: Rusya kamu temettü hedefini büyütüyor

Yayınlanma

Rusya Maliye Bakanlığı, 2027 yılı bütçe tasarısında kamu şirketlerinden sağlanacak kâr payı gelir hedefini 838,4 milyar rubleye çıkardı. Gelecek yıl bütçe açığının yaklaşık yüzde 2 seviyesinde kalması beklenirken, kamu bankası Sberbank tek başına 500 milyar rublelik kaynak sağlayacak.

Rusya Maliye Bakanlığı, devlete ait şirketlerden federal bütçeye aktarılacak kâr payı gelirlerine yönelik beklentilerini yukarı yönlü güncelledi.

2027-2029 bütçe yasa tasarısının gerekçe metnine göre Moskova, 2027 yılında kamu iştiraklerinden 838,4 milyar ruble temettü geliri hedefliyor.

Hükümet, 2026 bütçe tasarısında kâr payı gelirini başlangıçta 703 milyar ruble olarak öngörmüş, ardından bu tahmini 807,6 milyar rubleye yükseltmişti.

Yeni taslakta temettü gelirlerinin 2028’de 914 milyar rubleye, 2029’da ise 985,6 milyar rubleye ulaşması planlanıyor.

Belgede, kâr payı gelirlerindeki artışın makroekonomik göstergelerdeki toparlanma, şirketlerin olumlu beklentileri ve finansal piyasalardaki seyre dayandığı kaydedildi.

Hazineye aktarılacak kâr paylarında en büyük payı Sberbank üstlenecek. 2026 yılı bilançosunda rekor net kâr hedefleyen kamu bankası, bu kârın yarısını hissedarlarına dağıtmayı amaçlıyor.

Böylece Rusya bütçesine 2027 yılında Sberbank kaynaklı yaklaşık 500 milyar ruble aktarılması bekleniyor. Banka, 2025 yılı sonuçlarına dayanarak 2026’da toplam 850,17 milyar ruble kâr payı ödemiş, hakim ortak konumundaki devlet bu tutarın yarısı olan 425,1 milyar rubleyi kasasına koymuştu.

Bütçedeki kâr payı projeksiyonu, hem borsada işlem gören halka açık şirketleri hem de hisseleri işlem görmeyen kamu kuruluşlarını içeriyor.

Maliye Bakanlığı, 2027 yılı ile 2028 ve 2029 planlama dönemini kapsayan yasa teklifi paketini 24 Eylül’de hükümete sundu.

Gelecek yıl için bütçe gelirlerinin 43,3 trilyon ruble, harcamaların ise 48,8 trilyon ruble düzeyinde gerçekleşmesi öngörülüyor.

Önümüzdeki üç yıllık dönemde bütçe açığının yaklaşık yüzde 2 seviyesinde kalması hedefleniyor. Bakanlık ayrıca 2027 yılında devletin borçlanma hacmini 2,3 trilyon ruble artırmayı planlıyor.

Taslakta gösterge petrol fiyatı varil başına 50 dolar olarak belirlendi. Gerçekleşen petrol fiyatının bu eşiği aşması durumunda elde edilecek ek gelirler Ulusal Refah Fonu’na aktarılacak.

Bakanlığın bütçe paketinde vergi sistemine yönelik bir dizi düzenleme de yer aldı. Bu kapsamda gerçek kişilerin pasif gelirlerine yüzde 13 ila 22 aralığındaki beş basamaklı artan oranlı gelir vergisinin uygulanması, yatırım fonlarının pasif gelirlerine yüzde 15 kurumlar vergisi yükümlülüğü getirilmesi, “C” tipi hesaplara yerleşik olmayanlar adına ödenen temettülerdeki kurumlar vergisinin yüzde 35’e çıkarılması ve madencilik ile metalurji sektöründeki tabii kaynak rantı vergilerinin yeniden düzenlenmesi önerildi.

Borsadaki şirketlerin temettü dağıtımına ilişkin Alfa-Bank verileri ise farklı bir eğilime işaret ediyor. Moskova Borsası geniş pazar endeksinde (MOEXIBMI) yer alan 100 şirketten 49’u 2025 mali yılında kâr payı dağıtırken, analistler 2026 bilançolarıyla bu sayının 37’ye gerilemesini bekliyor.

Bankanın ağustos sonunda açıkladığı 12 aylık projeksiyona göre, halka açık şirketlerin dağıtacağı kâr paylarında petrol ve doğalgaz sektörü 1,7 trilyon ruble ile ilk sırada yer alıyor.

Finans sektörünün 1,2 trilyon ruble, bilişim ve telekomünikasyonun 252 milyar ruble, madencilik ve metal sektörünün 186 milyar ruble, tüketim sektörünün 110 milyar ruble, diğer sektörlerin ise 70 milyar ruble kâr payı dağıtacağı tahmin ediliyor.

Okumaya Devam Et

Rusya

Duma yeni döneme başladı: Putin’den sosyal taahhüt ve kalite vurgusu

Yayınlanma

Rusya Devlet Duması dokuzuncu yasama dönemine başlarken Vladimir Putin milletvekillerinden sosyal vaatlerin karşılanmasını ve yasa kalitesinin korunmasını istedi. Seçimlerde 349 sandalye ile anayasal çoğunluğu koruyan Birleşik Rusya’nın yanı sıra dört parti daha meclise girdi. Putin genel kurulun ardından Kremlin’de parlamento temsilcilerini kabul etti.

Rusya parlamentosunun alt kanadı Devlet Duması, dokuzuncu yasama döneminin ilk genel kurul toplantısını gerçekleştirdi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, genel kurula hitabında milletvekillerine seslenerek seçmenlerin güvenini boşa çıkarmama ve vatandaşlara yönelik sosyal taahhütleri eksiksiz yerine getirme çağrısı yaptı.

Putin, devletin temel kalkınma alanlarında öncü konuma ulaşması için kamu kurumlarının mevzuatı geliştirmek üzere eş güdüm içinde çalışması gerektiğini söyledi.

Hızlı teknolojik dönüşüm çağında Rusya’nın bu tür değişimlerin ön saflarında yer alması gerektiğini savunan Putin, ülkenin bunun için gereken olanaklara, birikime ve iç kaynaklara sahip olduğunu dile getirdi.

Devlet Duması’nın hükümet, bölgesel parlamentolar ve uzman çevrelerle ortaklık temelinde çalışacağını belirten Rus lider, anayasal çoğunluğu elde eden Birleşik Rusya partisinin diğer gruplarla ilişkilerinde demokratik ilkelere bağlı kalacağına inandığını kaydetti.

Milletvekillerinin öncelikli görevleri arasında demografi ve ailelerin refah düzeyini yükseltme hedeflerini öne çıkaran Putin, bütçe hazırlıklarında kalıcı ekonomik büyüme ile yeni yatırım döngüsünün esas alınmasını istedi.

Yasa yapım sürecinde farklı görüşlerin ve toplumun taleplerinin gözetilmesi gerektiğini belirten Putin, “Süreler elbette mühim, hiçbir şeyi geciktirmemek gerekir. Ancak her yasanın niteliği ve işlerliği bundan da mühimdir” dedi.

18-20 Eylül 2026 tarihlerinde düzenlenen Devlet Duması seçimlerinin kesin sonuçlarına göre, yüzde 5’lik seçim barajını beş parti aştı.

Merkezi Seçim Komisyonu verilerine göre Birleşik Rusya 349 sandalye kazanırken, Rusya Federasyonu Komünist Partisi (KPRF) 37, Rusya Liberal Demokrat Partisi (LDPR) 23, Yeni İnsanlar 19, Adil Rusya ise 17 milletvekilliği elde etti. Tek sandalyeli seçim bölgelerinden gelen dört bağımsız aday ile Rodina partisinden bir temsilci de meclise girdi.

Putin, genel kurulun ardından mecliste temsil edilen siyasi partilerin yöneticileriyle Kremlin’de bir araya geldi. Toplantıya Devlet Duması Başkanlığı görevine yeniden aday gösterilen Vyaçeslav Volodin, Birleşik Rusya Genel Başkanı Dmitriy Medvedev, KPRF lideri Gennadiy Zyuganov, LDPR Genel Başkanı Leonid Slutskiy, Yeni İnsanlar Genel Başkan Yardımcısı Vladislav Davankov ve Adil Rusya Birinci Genel Başkan Yardımcısı Aleksandr Babakov katıldı.

Görüşmede seçim sürecini değerlendiren Putin, seçim komisyonlarının sınır bölgelerinde ve çatışma şartlarında görev yaptığını belirterek, üç günlük oylama yöntemi ile elektronik sistemlerin katılımı kolaylaştırdığını ve sandığa giden on milyonlarca seçmenin sonuçlara tartışmasız meşruiyet sağladığını söyledi.

Toplantıda söz alan KPRF lideri Zyuganov, partinin Devlet Başkanı ve Başkomutanın talimatlarını yerine getireceğini ifade etti.

Sandalye sayısını artıran LDPR’nin Genel Başkanı Slutskiy, 2021 seçimlerine kıyasla 2 milyon daha fazla oy aldıklarını ve askeri harekat katılımcılarına destek sağlayacaklarını kaydetti.

Adil Rusya temsilcisi Babakov meclisteki diyalog zeminini överken, Yeni İnsanlar temsilcisi Davankov katılım oranının neredeyse yüzde 60 düzeyine ulaştığını vurguladı.

Birleşik Rusya lideri Medvedev ise oylamayı sabote etme girişimlerinin ters teptiğini öne sürerek, 2032 yılına kadar ilhak edilen bölgelerin kalkınma düzeyini ülke geneline ulaştırmayı hedeflediklerini belirtti.

Okumaya Devam Et

Rusya

Hindistan, Rus petrolü yerine pahalı tedarikçilere yöneliyor

Yayınlanma

Çin’in artan talebi ve azalan ihracat nedeniyle Hindistan’a Rus petrolü sevkiyatının sonbaharda daha da düşmesi bekleniyor. Hint rafinerileri eylül ayında nisan sonrasının en düşük alım seviyesini görürken BAE, Irak ve Angola’dan daha pahalı alternatiflere yöneliyor.

Hindistan’daki petrol rafinerileri, Rusya’nın ihracatındaki düşüş ve Çin ile yaşanan rekabet nedeniyle ekim ve kasım aylarında Rus petrolü sevkiyatının daha da azalmasını bekliyor.

Reuters haber ajansının kaynaklara dayandırdığı habere göre, yaşanan bu daralma ülkeyi yıl sonuna kadar daha pahalı alternatiflere yönelmeye zorlayacak.

Hindistan, 2022 yılından bu yana Rusya’nın Urals petrolünün en büyük alıcısı konumundaydı.

Ancak dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı Çin, İran ile yaşanan savaş ortamında Ortadoğu’dan gelen sevkiyatın azalması üzerine son aylarda Rusya’dan alımlarını artırmaya başladı. Bu da, bazı Hint rafinerilerinin yeterli miktarda Rus yakıtı temin edememesine yol açıyor.

Ajansa konuşan kaynaklardan biri, “Çin’den gelen talep gerçekten çok yüksekti. Kargo yüklemelerini önceden rezerve etmeye ve Hint rafinerilerine kıyasla daha yüksek fiyatlar ödemeye hazırdılar” dedi.

Analiz şirketi Kpler verilerine göre, Rusya’dan Hindistan’a yapılan petrol sevkiyatı eylül ayında günlük yaklaşık 1,75 milyon varile gerileyerek nisan ayından bu yana en düşük seviyesine indi.

Dünyanın üçüncü en büyük petrol ithalatçısı Hindistan’ın ithalatı, temmuz ayındaki günlük 2,79 milyon varil düzeyinden ağustos ayında 1,87 milyon varile düşmüştü.

Sevkiyatın azalması üzerine Hint rafinerileri Birleşik Arap Emirlikleri’nden Murban, Irak’tan Basra ve Angola menşeli yakıtları alarak daha pahalı tedarikçilere yönelmek zorunda kaldı.

Rusya’nın Yeni Delhi Büyükelçisi Denis Alipov ise Moskova’nın Güney Asya ülkesine gereksinim duyduğu kadar petrol sağlamaya hazır olduğunu söyledi.

Alipov, “Hindistan’a ne kadar gerekiyorsa o kadar petrol sağlamaya hazır olduğumuzu kamuoyu önünde defalarca dile getirdik” ifadesini kullandı.

Reuters, Kpler verilerine dayanarak Çin’in Rus petrolü için yürüttüğü rekabeti artırarak Hindistan’ı geride bıraktığını kaydetti. Çin daha önce ağırlıklı olarak Rusya’nın Asya limanlarından ESPO türü petrol alırken, Avrupa limanlarından yapılan ve çoğunlukla Urals türünü içeren sevkiyatın payı yüzde 31’e yükseldi.

Ajans ayrıca ağustos ayında Rus Urals petrolünün mayıstan bu yana ilk kez Brent göstergesine kıyasla primli satıldığını aktarmıştı.

Bloomberg ise Hindistan devletine ait petrol rafinerilerinin, Basra Körfezi bölgesinden gelen sevkiyatta yaşanan aksamalar nedeniyle 2027 yılı yıllık sözleşmeleri kapsamında ABD’den sıvılaştırılmış petrol gazı alımını yüzde 25’ten fazla artırmayı planladığını bildirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English