Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

John Mearsheimer yazdı: Yeni bir savaş, yeni bir yenilgi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen makale, Washington yönetiminin dış politika tercihlerine son derece eleştirel bakan, saldırgan realizm teorisinin sahibi Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer’in imzasıyla Haziran 2009’da yayımlandı. Son aylarda Ukrayna savaşı konusundaki sağduyu davetleriyle öne çıkan Mearsheimer, 7 Ekim’deki Aksa Tufanı saldırısından sonra başlayan Gazze savaşı için de geçerli sayılabilecek değerlendirmelerde bulunmuş. Hatırlamak fena olmayabilir.


Yeni bir savaş, yeni bir yenilgi

John J. Mearsheimer

The American Conservative

26 Haziran 2009

Gazze saldırısı Filistinlileri cezalandırmayı başardı ama İsrail’i daha güvenli hale getirmedi.

İsrailliler ve onların Amerikalı destekçileri, İsrail’in 2006’daki felaket Lübnan savaşından iyi dersler çıkardığını ve Hamas’a karşı yürüttüğü bu savaş için bir kazanma stratejisi geliştirdiğini iddia ediyor. Elbette ateşkes sağlandığında İsrail zafer ilan edecek. Buna inanmayın. İsrail aptalca bir şekilde, kazanamayacağı bir savaş daha başlattı.

Gazze’deki harekatın iki hedefi olduğu söyleniyor: 1) İsrail’in Ağustos 2005’te Gazze’den çekilmesinden bu yana Filistinlilerin İsrail’in güneyine yönelik roket ve havan topu saldırılarına son vermek; 2) İsrail’in Lübnan fiyaskosu, Gazze’den çekilmesi ve İran’ın nükleer programını durduramaması nedeniyle azaldığı söylenen caydırıcılığını yeniden tesis etmek.

Ancak Dökme Kurşun Harekatı’nın asıl amaçları bunlar değil. Asıl amaç, İsrail’in uzun vadede milyonlarca Filistinliyle birlikte nasıl yaşayacağına dair vizyonuyla ilgili. Bu daha geniş bir stratejik hedefin — “Büyük İsrail’in” kurulması — parçası. Özellikle de İsrail liderleri, Gazze ve Batı Şeria’yı da kapsayan ve eskiden Filistin Mandası olarak bilinen bölgenin tamamını kontrol etmeye kararlı. Filistinliler, biri Gazze olmak üzere, birbirinden kopuk ve iktisadi açıdan çökmüş avuç kadar bölgede sınırlı bir özerkliğe sahip olacaklar. İsrail bu bölgelerin etrafındaki sınırları, aralarındaki hareketleri, üstlerindeki havayı ve altlarındaki suyu kontrol edecektir.

Bunu başarmanın anahtarı Filistinlilere büyük acılar çektirerek yenilmiş bir halk olduklarını ve geleceklerini kontrol etmekten büyük ölçüde İsrail’in sorumlu olacağını kabul etmelerini sağlamak. İlk kez 1920’lerde Ziv Jabotinskiy tarafından dile getirilen ve 1948’den bu yana İsrail politikasını büyük ölçüde etkileyen bu strateji genellikle “Demir Duvar” olarak anılır.

Gazze’de yaşananlar bu stratejiyle tamamen uyumlu.

İsrail’in 2005 yılında Gazze’den çekilme kararı ile başlayalım. Genel kanı İsrail’in Filistinlilerle barış yapma konusunda ciddi olduğu ve liderlerinin Gazze’den çıkışın yaşayabilir bir Filistin devleti kurma yolunda önemli bir adım olacağını umdukları yönündeydi. New York Times’tan Thomas L. Friedman’a göre İsrail, Filistinlilere “Akdeniz’de Dubai kadar iyi bir mini devlet kurma” fırsatı veriyordu ve bunu yaparlarsa “İsrail’de, Batı Şeria’nın çoğunun Filistinlilere verilip verilemeyeceği konusundaki tartışma temelden yeniden şekillenecekti.”

Bu tamamen hayal ürünü. Hamas iktidara gelmeden önce bile İsrailliler Gazze’deki Filistinliler için bir açık hava hapishanesi yaratmayı ve İsrail’in isteklerine uyana kadar onlara büyük acılar çektirmeyi planlıyordu. Ariel Şaron’un o dönemdeki en yakın danışmanı olan Dov Weisglass, Gazze’den ayrılmanın barış sürecini teşvik etmeyi değil, durdurmayı amaçladığını açıkça ifade etmişti. Ayrılmayı, “Filistinlilerle siyasi bir süreç olmaması için gerekli olan formalite” olarak tanımlamıştı. Dahası, çekilmenin “Filistinlileri muazzam bir baskı altına soktuğunu” vurgulamıştı: “Onları olmak istemedikleri bir köşeye itiyorlar.”

Şaron’a da danışmanlık yapmış olan önde gelen İsrailli nüfus bilimci Arnon Soffer, bu baskının nasıl bir şey olacağını şöyle detaylandırdı: “2,5 milyon insan kapalı bir Gazze’de yaşadığında, bu bir insanlık felaketi olacak. Bu insanlar çılgın bir köktendinci İslam’ın da yardımıyla bugün olduklarından çok daha azgın birer hayvana dönüşecekler. Sınırdaki baskı korkunç olacak. Korkunç bir savaş olacak. Eğer hayatta kalmak istiyorsak öldürmek zorunda kalacağız. Tüm gün, her gün.”

Ocak 2006’da İsraillilerin yerleşimcilerini Gazze’den çekmesinden beş ay sonra Hamas, Filistin yasama seçimlerinde El Fetih’e karşı mutlak bir zafer kazandı. Bu İsrail’in stratejisi açısından sorun anlamına geliyordu, zira Hamas demokratik olarak seçilmişti, iyi örgütlenmişti, El Fetih gibi usulsüzlük yapmamıştı ve İsrail’in varlığını kabul etmek istemiyordu. İsrail buna Filistinliler üzerindeki iktisadi baskıyı artırarak karşılık verdi ama bu işe yaramadı. Esasında durum Mart 2007’de El Fetih ve Hamas’ın bir araya gelerek bir ulusal birlik hükümeti kurmasıyla daha da kötüye gitti. Hamas’ın itibarı ve siyasi gücü artarken, İsrail’in böl ve yönet stratejisi dağılıyordu.

Daha da kötüsü, ulusal birlik hükümeti uzun vadeli ateşkes konusunda baskı yapmaya başladı. Filistinliler, İsraillilerin Filistinlileri tutuklamayı ve öldürmeyi bırakması ve Gazze’ye sınır kapılarını açarak iktisadi kıskaca son vermesi halinde İsrail’e yönelik tüm füze saldırılarına son verecekti.

İsrail bu teklifi reddetti ve Amerika’nın desteğiyle El Fetih ile Hamas arasında bir iç savaş çıkararak ulusal birlik hükümetini yıkmak ve El Fetih’i başa geçirmek için harekete geçti. Hamas’ın El Fetih’i Gazze’den defetmesiyle plan geri tepti ve Hamas, Gazze’de, daha uysal olan El Fetih de Batı Şeria’da kontrolü ele geçirdi. İsrail daha sonra Gazze’nin etrafındaki ablukanın vidalarını sıkarak orada yaşayan Filistinliler arasında daha da büyük zorluklara ve acılara neden oldu.

Hamas buna İsrail’e roket ve havan topu atmaya devam ederek karşılık verdi ve bir yandan da belki de on yıl ya da daha uzun sürecek uzun vadeli bir ateşkes istediklerini vurguladı. Bu Hamas açısından asil bir jest değildi; ateşkes istediler zira güç dengesi büyük ölçüde İsrail’in lehineydi. İsraillilerin ateşkese ilgisi yoktu ve yaptıkları tek şey Gazze üzerindeki iktisadi baskıyı artırmak oldu. Ancak 2008 ilkbaharının sonlarında, roket saldırıları altında yaşayan İsraillilerin baskısıyla hükümet 19 Haziran’da başlayan altı aylık bir ateşkesi kabul etti. Resmi olarak 19 Aralık’ta sona eren bu anlaşma, 27 Aralık’ta başlayan mevcut savaşın hemen öncesinde geldi.

İsrail’in resmi tavrı, ateşkesin altını oyduğu gerekçesiyle Hamas’ı suçluyor. Bu görüş ABD’de yaygın olarak kabul görse de doğru değil. İsrailli liderler ateşkesi başından beri istemiyordu ve Savunma Bakanı Ehud Barak, Haziran 2008’de ateşkes görüşülürken İsrail Savunma Kuvvetlerine mevcut savaş için hazırlanmaya başlaması talimatını vermişti. Dahası, İsrail’in eski BM Daimî Temsilcisi Dan Gillerman, Kudüs’ün mevcut savaşı satmak için propaganda kampanyasını çatışmalar başlamadan aylar önce hazırlamaya başladığını bildiriyor. Hamas ise ateşkesin ilk beş ayında füze saldırılarının sayısını büyük ölçüde azalttı. Eylül ve ekim aylarında İsrail’e toplam iki roket atılırken, bunların hiçbiri Hamas tarafından atılmadı.

Aynı dönemde İsrail nasıl davrandı? Batı Şeria’daki Filistinlileri tutuklamaya ve öldürmeye devam etti ve Gazze’yi yavaş yavaş boğan ölümcül ablukayı sürdürdü. Ardından 4 Kasım’da Amerikalılar yeni başkan için oy kullanırken İsrail Gazze’deki bir tünele saldırdı ve altı Filistinliyi öldürdü. Bu, ateşkesin ilk büyük ihlaliydi ve İsrail İstihbarat ve Terör Enformasyon Merkezine göre “ateşkesi muhafaza etmeye özen gösteren” Filistinliler, buna roket saldırılarına yeniden başlayarak karşılık verdi. Haziran ayından bu yana hüküm süren sükûnet, İsrail’in ablukayı, Gazze’ye dönük saldırılarını artırması ve Filistinlilerin İsrail’e daha fazla roket fırlatmasıyla ortadan kalktı. Şunu belirtmek gerekir ki 4 Kasım’dan savaşın başladığı 27 Aralık’a kadar Filistinlilerin attığı füzelerle tek bir İsrailli bile ölmedi.

Şiddet arttıkça Hamas, ateşkesi 19 Aralık’tan sonraya uzatmaya niyeti olmadığını açıkça ortaya koydu ki bu pek de şaşırtıcı değil zira ateşkes amaçlandığı gibi işlememişti. Fakat aralık ortasında Hamas İsrail’e, tutuklamaların ve suikastların sona ermesi ve ablukanın kaldırılması şartıyla uzun vadeli bir ateşkesi müzakere etmeye hala istekli olduğunu bildirdi. Ancak ateşkesi Hamas’a karşı savaşa hazırlanmak için kullanan İsrailliler bu teklifi reddetti. Başarısız ateşkesin resmen sona ermesinden sekiz gün sonra Gazze’nin bombalanmasına başlandı.

Eğer İsrail Gazze’den gelen füze saldırılarını durdurmak isteseydi, bunu Hamas ile uzun vadeli bir ateşkes sağlayarak yapabilirdi. Ve eğer İsrail hakikaten yaşayabilir bir Filistin devleti kurmakla ilgileniyor olsaydı, anlamlı bir ateşkes uygulamak ve Hamas’ın iki devletli çözüm konusundaki fikirlerini değiştirmek için ulusal birlik hükümetiyle birlikte çalışabilirdi. Fakat İsrail’in farklı bir ajandası var, o da Gazze’deki Filistinlilerin Büyük İsrail’in talihsiz tebaaları olarak kaderlerine razı olmalarını sağlamak için Demir Duvar stratejisini uygulamaya kararlı.

Bu acımasız politika İsrail’in Gazze savaşındaki tutumuna da açıkça yansıdı. İsrail ve destekçileri, İsrail Savunma Kuvvetlerinin sivil kayıpları önlemek için büyük çaba sarf ettiğini, bazı durumlarda İsrail askerlerini tehlikeye atacak riskler aldığını iddia ediyor. Hiç de öyle değil. Bu iddialardan kuşku duymak için bir neden de İsrail’in gazetecilerin savaş bölgesine girmesine izin vermemesi: İsrail, dünyanın askerlerinin ve bombalarının Gazze’yi ne hale getirdiğini görmesini istemiyor. Aynı zamanda İsrail, ortaya çıkan dehşet hikayelerine olumlu bir hava katmak için büyük bir propaganda kampanyası başlattı.

Ancak İsrail’in Gazze’deki büyük nüfusu kasıtlı olarak cezalandırmaya çalıştığının en iyi kanıtı, İsrail Savunma Kuvvetlerinin bu küçük toprak parçasında yol açtığı ölüm ve yıkım. İsrail binden fazla Filistinliyi öldürdü ve 4 binden fazlasını yaraladı. Kayıpların yarısından fazlası sivil ve pek çoğu da çocuk. İsrail Savunma Kuvvetlerinin 27 Aralık’taki açılış salvosu çocuklar okuldan çıkarken gerçekleşti ve o günkü başlıca hedeflerinden biri, terörist olarak nitelendirilmesi zor olan, mezun olan polis öğrencilerinden oluşan büyük bir gruptu. Ehud Barak’ın “Hamas’a karşı topyekûn savaş” olarak adlandırdığı bu süreçte İsrail bir üniversiteyi, okulları, camileri, evleri, apartmanları, devlet dairelerini ve hatta ambulansları hedef aldı. İsminin açıklanmaması kaydıyla konuşan üst düzey bir İsrailli askeri yetkili, İsrail’in bu kadar geniş kapsamlı hedefler belirlemesinin ardındaki mantığı açıkladı: “Hamas’ın pek çok yönü var ve biz tüm yelpazeyi vurmaya çalışıyoruz, zira her şey birbiriyle bağlantılı ve her şey İsrail’e karşı terörü destekliyor.” Başka bir deyişle, herkes terörist ve her şey meşru birer hedef.

İsrailliler açık sözlü olma eğiliminde ve zaman zaman gerçekte ne yaptıklarını söylerler. İsrail Savunma Kuvvetlerinin 6 Ocak’ta bir BM okulunda 40 Filistinli sivili öldürmesinin ardından Haaretz, “üst düzey subayların İsrail Savuma Kuvvetlerinin muazzam bir ateş gücü kullandığını itiraf ettiğini” bildirdi. Bir subay şöyle diyor: “Bizim açımızdan temkinli olmak saldırgan olmak anlamına geliyor. Girdiğimiz andan itibaren savaştaymışız gibi davrandık. Bu da sahada muazzam bir hasar yaratıyor… Umarım Gazze’de harekât yürüttüğümüz bölgeden kaçanlar yaşadıkları şoku anlatırlar.”

Haaretz’in başyazısında belirttiği üzere, İsrail’in “1,5 milyon Filistinli sivile karşı acımasız, topyekûn bir savaş” yürüttüğünü kabul edebilir ama eninde sonunda savaş hedeflerine ulaşacağını ve dünyanın geri kalanının Gazze halkına yaşatılan dehşeti çabucak unutacağını iddia edebilir.

Bu temenni dolu bir düşünce. Öncelikle İsrail’in Gazze’nin sınırlarını açmayı ve Filistinlileri tutuklayıp öldürmeyi durdurmayı kabul etmediği sürece roket ateşini kayda değer bir süre için durdurması pek mümkün değil. İsrailliler Gazze’ye roket ve havan topu girişini kesmekten bahsediyor ama silahlar gizli tüneller ve İsrail’in deniz ablukasından sızan gemiler aracılığıyla gelmeye devam edecek. Ayrıca Gazze’ye meşru kanallardan gönderilen tüm malları denetlemek de imkânsız olacaktır.

İsrail Gazze’nin tamamını ele geçirmeyi deneyebilir ve her yeri kilitleyebilir. İsrail yeterince büyük bir güç konuşlandırırsa bu muhtemelen roket saldırılarını durduracaktır. Fakat o zaman da İsrail Savunma Kuvvetleri, son derece düşmanca bir halka karşı maliyetli bir işgale girişmiş olur. Eninde sonunda ayrılmak zorunda kalacaklar ve roket ateşi yeniden başlayacaktır. Ve eğer İsrail roket ateşini durduramaz ve durdurmaya devam edemezse, ki öyle görünüyor, caydırıcılığı güçlenmeyecek, azalacaktır.

Daha da önemlisi, İsraillilerin Hamas’a boyun eğdirebileceğini ve Filistinlilerin Büyük İsrail içindeki bir avuç Bantustan’da sessizce yaşamalarını sağlayabileceğini düşünmek için çok az neden var. İsrail 1967’den beri işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlileri aşağılıyor, işkence ediyor ve öldürüyor ve onlar daha sinmediler. Aslında Hamas’ın İsrail’in vahşetine verdiği tepki, Nietzsche’nin “öldürmeyen şey güçlendirir” sözünü doğrular nitelikte.

Fakat beklenmedik bir şey olsa ve Filistinliler pes etse bile İsrail yine kaybedecektir, zira bir apartheid devleti haline gelecektir. Başbakan Ehud Olmert’in kısa süre önce söylediği gibi, Filistinliler kendilerine ait yaşayabilir bir devlete sahip olamazlarsa İsrail, “Güney Afrika tarzı bir mücadeleyle karşı karşıya kalacak”. Olmert, “Bu gerçekleştiği zaman İsrail devletinin işi biter,” diyor. Ancak Olmert yerleşimlerin genişlemesini durdurmak ve yaşayabilir bir Filistin devleti kurmak adına hiçbir şey yapmadı, bunun yerine Filistinlilerle başa çıkmak için Demir Duvar stratejisine bel bağladı.

Dünyanın dört bir yanında İsrail-Filistin ihtilafını izleyen insanların İsrail’in Gazze’de uyguladığı korkunç cezalandırmayı kısa sürede unutması da pek mümkün değil. Yıkım gözden kaçmayacak kadar açık ve özellikle Arap ve İslam dünyasında çok sayıda insan Filistinlilerin kaderini önemsiyor. Dahası, uzun süredir devam eden bu çatışma hakkındaki söylem son yıllarda Batı’da bir deniz değişimine uğradı ve bir zamanlar İsrail’e tamamen sempati duyan pek çoğumuz artık İsraillilerin mağdur, Filistinlilerin ise kurban olduğunu düşünüyor. Gazze’de yaşananlar, çatışmanın bu değişen resmini hızlandıracak ve uzun süre İsrail’in itibarı üzerinde kara bir leke olarak görülecektir.

Sonuç olarak, savaş alanında yaşanırsa yaşansın İsrail Gazze’deki savaşı kazanamaz. Aslında İsrail, diasporadaki sözde dostlarının da yardımıyla, uzun vadeli geleceğini riske atan bir strateji izliyor.

ASYA

‘Yeni Pakistan yönetimi, çatışmaya değil ticarete öncelik vererek komşularıyla sorunlarını çözmeli’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, 8 Şubat’taki seçimlerin ardından koalisyon tartışmalarının devam ettiği Pakistan’da iç ve dış huzura kavuşabilmek için izlenmesi gereken dış politikaya dair öneriler sunuyor. Lahor Yönetim Bilimleri Üniversitesi’nde siyaset alanında yardımcı doçent olarak görev yapan Salman Rafi Sheikh tarafından Nikkei Asia için kaleme alınan makale, Pakistanlı politika yapıcılara “dış politika sorunlarını sıfırlama” ve “iç politikaya ve ekonomiye odaklanma” çağrısı yapıyor.

Yeni Pakistan Başbakanı’nın dış politikası isyancılara değil ticarete odaklanmalı

Salman Rafi Sheikh, Nikkei Asia
20.02.2024

İran ordusunun geçtiğimiz ay Pakistan’daki hedeflere yönelik beklenmedik füze ve insansız hava aracı saldırıları pek çok şok dalgası yarattı.

Siyasi huzursuzluk, ülke içinde giderek sıklaşan terör saldırıları ve Pakistan’ı iflasın eşiğine getiren ağır ekonomik krizin ortasında ülke, Keşmir konusunda Hindistan’la uzun süredir devam eden çatışmasına ve sınır ötesi İslamcı saldırılar nedeniyle Afganistan’la yaşadığı gerginliğe ek olarak aniden üçüncü bir sınırda çatışmanın patlak vermesinden endişe duymak zorunda kaldı.

Pakistan’ın bir sonraki hükümetinin kurulmasına ilişkin tartışmalar sürerken, ülkenin siyasi liderlerinin, korkutucu iç sorunlara doğru bir şekilde odaklamalarını sağlayacak bir dış politika sıfırlamasına duyulan ihtiyacı akıllarında tutmaları önemlidir.

İran’ın saldırısının temel motivasyonu Pakistan’ın İran’ın etnik Beluç bölgelerinin bağımsızlığı için mücadele eden Ceyşu’l Adl’i dizginleyememesi ya da dizginlemek istememesidir.

İslamabad’ın Ceyşu’l Adl ile olan bağları, İran’ın 1979 İslam Devrimi ve Afganistan’da Sovyetler tarafından kurulan komünist rejime karşı mücahit gerilla direniş mücadelesini takip eden karmaşık jeopolitik dinamiklere kadar uzanıyor.

1980’lerin sonlarında İran, radikalleşen Sünni grupların Pakistan’daki Şii azınlığı hedef almaya başlamasının ardından Pakistan’daki bazı Şii militan grupları dayanışma gösterisi olarak desteklemeye başladı.

Pakistan da buna karşılık olarak Ceyşu’l Adl’e bir miktar destek verdi. Bunun üzerine İran, Pakistan’ın Belucistan eyaletinin bağımsızlığı için mücadele eden militan gruplarla bağlar kurarak karşılık verdi. Son yıllarda sınırın her iki tarafındaki Beluç bölgelerinde şiddet olayları arttı.

Keşmir de benzer şekilde Pakistan ve Hindistan arasında bölünmüş durumda. İslamabad, Hindistan işgali altındaki bölgeleri kurtarmaya yönelik resmi politikası nedeniyle, Ceyş-i Muhammed gibi Hindistan’a düşman militan gruplara uzun süredir bir dereceye kadar destek veriyor.

2019 yılında Hindistan ve Pakistan, tıpkı İran ve Pakistan’ın geçen ay yaptığı gibi karşılıklı hava saldırıları düzenledi. Bu kısasa kısas da, Hindistan’ın kontrolündeki Keşmir’de Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed tarafından gerçekleştirildiğini söylediği bir intihar saldırısının ardından başlamıştı.

Afganistan örneğinde ise Pakistan, Hindistan ile savaşa yönelik acil durum planlarının bir parçasını oluşturan “stratejik derinlik” doktrini doğrultusunda ülkedeki Taliban hareketini uzun süre besledi. Taliban Ağustos 2021’de Kabil’de iktidarı ele geçirdiğinde, dönemin Pakistan başbakanı İmran Han, hareketi “kölelik zincirlerini kırdığı” için tebrik etti.

Ancak bu duruş son iki buçuk yılda büyük ölçüde geri tepti. Afganistan’daki rejim değişikliğine, Pakistan Talibanı olarak adlandırılan Tehrik-e-Taliban Pakistan’ın (TTP) Pakistan içindeki militan saldırılarındaki artış eşlik etti. Geçtiğimiz yıl bombalama ve silahlı saldırılarda yaklaşık bin sivil ve güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

İslamabad, TTP’nin Afganistan’daki sığınaklarda faaliyet gösterdiğini iddia ederek Kabil’den bu örgütü çökertmesini talep ederken, Afgan hükümeti TTP’yi Pakistan’ın iç sorunu olarak görüyor.

İslamabad, Afganistan’ın geri kabul edebilecek durumda olmamasına rağmen 1,7 milyon kadar belgesiz Afgan mülteciyi sınır dışı etmek için harekete geçerek Kabil üzerindeki baskıyı artırdı.

Pakistan’ın dört kara sınırından sadece Çin ile olan sınırı sorunsuz.

İki ülke arasında uzun bir geçmişe dayanan yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler mevcut ve Pakistan’ın Pekin’e karşı herhangi bir dış politika ya da güvenlik hedefine ulaşmak için isyancı grupları desteklemesi için bir neden yok. Nitekim Kuşak ve Yol Girişimi altında geliştirilen bir altyapı projeleri paketi olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan’ı kuzey komşusuna daha da bağımlı hale getirdi.

İslamabad CPEC’i kolaylaştırmak için güvenliği artırmaya çalışırken bile bazı militan gruplar Pakistan’da, özellikle de Belucistan’da Çinli personeli hedef aldı.

Ancak bu grupların Pakistan’ın Çin sınırında herhangi bir saldırı girişiminde bulunduğu bilinmiyor. Bu sınır Pakistan’ın coğrafi açıdan en zorlu sınırı ve dünyanın en yüksek dağlarından birkaçına sahip.

Öyle olsa bile Pakistan’ın ekonomik koşulları üç ayrı cephede daha yüksek bir askeri duruşa izin vermiyor.

Pakistan’ın militan grupları bir dış politika aracı olarak kullanmaktan kararlılıkla vazgeçerek ve onlara yönelik tüm devlet desteğini keserek yeni bir sayfa açmasının zamanı gelmiştir. Bu aynı zamanda Pakistan içinde militanlığı yüceltmekten vazgeçmek ve “silahlı siyasetten” uzaklaşmak anlamına da gelmelidir.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın 29 Ocak’ta İslamabad’a yaptığı ziyarette görüldüğü gibi sadece ikili temaslar yeterli olmayacaktır. Bu tür ziyaretler gerginliğin geçici olarak yatıştırılmasına yardımcı olabilir ancak kalıcı bir çözüm değildir.

Pakistan, ticarete çatışmadan daha fazla öncelik veren ve devlet dışı militan grupların karmaşık ağları yerine karmaşık ekonomik karşılıklı bağımlılığın inşasını destekleyen yeni bir dış politika çerçevesi geliştirmelidir. Bu, Pakistan’ın ekonomik olarak yeniden ayağa kalkmasına yardımcı olacak ve yetkililerin uzun süredir acı çeken vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmasını sağlayacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki askeri müdahalesiyle beraber Rusya, tarihteki en ağır ambargo rejiminin muhatabı haline geldi. Yaptırımlar, başta petrol ve doğalgazda Rusya’nın Avrupa pazarını komple kaybetmesine neden oldu. Yaptırımların etkilerinin hafifletilmesi konusunda Çin, İran ve Hindistan gibi aktörlerle ticari ilişkilerin derinleştirilmesi henüz yeterli birer alternatif değil ve bu ülkeler, ayrıca Batı’nın ikincil yaptırımlarına dair epey temkinli. Bunun yanında Rusya ekonomisinin performansı uzaktan bakınca fena görünmüyor.


Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yaptırımların Rusya’nın ekonomisini boğması gerekiyordu ama ekonomi gelişiyor gibi görünüyor

Simon Wilson

MoneyWeek

14 Şubat 2024

İki yıl önce Batı’da yaygın olan beklentilerle —yaptırımlar ve Vladimir Putin’in Ukrayna savaşının yıpratıcı etkileri ekonomik çöküşe yol açabilecekti— karşılaştırıldığında Rusya ekonomisi çarpıcı bir şekilde iyi durumda.

On iki ay önce Batılı analistler, 2023 yılı boyunca genel bir daralma bekliyordu. Bunun yerine Rusya ekonomisi, Batılı ülkelerden (Britanya dahil) çok daha güçlü bir şekilde büyüdü ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) yüzde 3’ün üzerinde arttı. Yüksek petrol fiyatları ve Çin ile Hindistan’a yapılan ihracatın artması, Rusya’yı pek çoklarının öngördüğü felaketten korumaya yardımcı oldu.

Batılı firmaların çekilmesi Rusya’daki firmalara yeni alanlar açarken, sermaye kontrolleri de ülkede kalıp yatırım yapmaktan başka seçenek bırakmadı. Asker maaşları ve ailelere ödenen tazminatların yanı sıra silah üretimi de dahil olmak üzere savunma harcamalarındaki devasa artış, ülkenin yoksul kesimlerinde ufak çaplı bir patlamanın yaşanmasına ön ayak oldu.

Bu gerçekten sürdürülebilir mi? Rusya Maliye Bakanlığı’nın rakamlarına göre hükümetin toplam mali teşvikleri GSYİH’nin yüzde 5’i civarında ve Kovid-19 pandemisi sırasında uygulanandan daha fazla. Bir noktada tüm bunların bedelinin ödenmesi gerekiyor. Fakat Rusya Devlet Başkanı, şimdilik bir savaş ekonomisi inşa etmekle meşgul.

2024 bütçesinde askeri harcamalar Sovyet döneminden bu yana ilk kez GSYİH’nin yüzde 6’sına ulaşacak ve Kremlin’in bütçesinin yüzde 39’unu oluşturacak (ve sağlık ve sosyal refah için ayrılan fonları azaltacak). The Economist’e göre şimdilik en büyük sorun çöküş ya da durgunluktan ziyade ekonominin “tehlikeli bir şekilde sıcak” ilerlemesi. İşsizlik rekor seviyede (yüzde 3’ün altında), nominal ücretler yıllık yüzde 15 arttı ve enflasyon yaklaşık yüzde 8’e yükseldi; bu da merkez bankasını faiz oranlarını yüzde 16’ya yükseltmeye zorladı.

Putin kazanıyor mu? Bu sonuca varmak için henüz çok erken. İki Yale akademisyeni, Putin’i 2023’ün “kazananlarından” biri olarak gösteren yılsonu fikir yazılarına sert bir yanıt olarak, Noel’den hemen önce Foreign Policy sayfalarında Rusya’nın iktisadi beklentileri hakkında daha fazla kuşkucu olunması çağrısında bulundu. Jeffrey Sonnenfeld ve Steven Tian, makalelerinde savaşın ve buna bağlı olarak Batılı şirketlerin ülkeyi terk etmesinin Rusya ekonomisine zarar verdiğini söyledikleri yedi maddeyi sıraladılar.

Birincisi, beyin göçü. Şubat 2022’deki işgalden bu yana, bazı tahminlere göre Rusya’nın tüm teknoloji işgücünün yüzde 10’unu ve milyonerlerinin yüzde 33’ünü oluşturan en az bir milyon yüksek vasıflı çalışan ülkeyi terk etti.

İkincisi, sermaye kaçışı. Rusya Merkez Bankası’nın kendi değerlendirmesine göre, işgali takip eden 16 ay içinde 253 milyar dolarlık rekor bir özel sermaye Rusya’dan çıktı ki bu daha önceki çıkışların dört katı.

Üçüncüsü, Batı teknolojisi ve know-how’ının kaybı teknoloji ve enerji arama gibi kilit sektörlere zarar verdi. Örneğin Rosneft, sermaye harcamaları için yaklaşık 10 milyar dolar fazladan harcama yapmak zorunda kaldı ve ihraç ettiği her bir varil petrole yaklaşık 10 dolar ilave maliyet ekledi.

Dördüncüsü, savaştan önce yılda yaklaşık 100 milyar dolar olan doğrudan yabancı yatırımın yaklaşık 250 milyar dolar geri çekilmesi ve Rusya’ya yeni doğrudan yabancı yatırımın neredeyse tamamen durması.

Beşincisi, rublenin konvertibl ve takas edilebilir bir para birimi olma özelliğini kaybetmesi.

Altıncısı, küresel sermaye piyasalarına erişimin kaybedilmesi.

Son olarak, “servetin büyük ölçüde yok edilmesi ve varlık değerlerinin düşmesi”: Bazı kamu iktisadi teşebbüslerinin değerleri işgalden bu yana yüzde 75 düştü ve pek çok özel sektör varlığının değeri yarıya indi.

Rusya ekonomisi neden büyüyor?

Bugüne dek savaş makinesi, artık devlet kontrolünde olan işletmelerin yamyamlaştırılması ve ekonominin kamu harcamalarıyla desteklenmesiyle finanse edildi. Fakat bu son derece kısa vadeden ötesi için uygulanabilir bir iktisadi strateji değil. Çin, Hindistan ve malların Türkiye ve Kazakistan gibi dost ülkeler üzerinden sevk edildiği “paralel pazarlar” sayesinde yaptırımlar Rusya’nın ekonomisini çökertmedi. Ancak lastik, baskı kâğıdı, uçak parçaları ve ilaç gibi çok çeşitli mallarda kıtlık giderek artıyor. ABD Hazinesinin analizine göre Rusya ekonomisi, Putin’in savaşı başlatmadığı senaryodan yüzde 5 daha küçük.

Bakanlığın baş yaptırım ekonomisti Rachel Lyngaas, savaş, yaptırımlar ve Moskova’nın siyasi tepkisinin birleşiminin “hızla artan harcamalara, değer kaybeden rubleye, artan enflasyona ve istihdam kaybını yansıtan sıkı bir işgücü piyasasına katkıda bulunarak” ülke ekonomisini “ciddi bir ekonomik baskı altına soktuğunu” söyledi. Rusya’ya zarar veren temel faktörler arasında göç, yüksek teknoloji ithalatında yaşanan zorluklar, tedarik zincirlerinin yeniden yönlendirilmek zorunda kalması ve Batı pazarlarına erişim eksikliği yer alıyor.

Putin bundan sonra ne yapacak?

The Times’tan Roger Boyes, Putin’in mart ayındaki devlet başkanlığı seçimlerini atlattıktan sonra sivil seferberliğin kapsamını genişletmeye hazırlandığını ifade ediyor. Rusya’nın uzun vadeli ve yıpratıcı bir savaşta kuvvetlerini yenileme kabiliyeti, Ukrayna’ya karşı en önemli avantajı. Fakat bu durum sivil ekonomide halihazırda ciddi boyutlarda olan işgücü sıkıntısını daha da artıracak ve savunma sanayisini de giderek daha fazla etkileyecektir. Halihazırda yaklaşık iki milyon mühendis ve diğer işçileri istihdam eden savunma sanayisinde 400 bin açık var.

Capital Economics’ten Liam Peach, asıl önemli olanın arz faktörleri üzerindeki kısıtlamalar olduğu görüşünde. Peach, Rusya’nın GSYİH’sine şu ana kadar vurulan darbenin ABD Hazinesinin yüzde 5 tahmininden ziyade yaklaşık yüzde 3 olduğunu ama daha da önemlisi, “arz kısıtlamalarının uzun yıllardır olmadığı kadar bağlayıcı olduğunu” söylüyor.

Peach, “Savaşın ve yaptırımların en büyük ve belki de daha uzun süreli sonuçlarından biri, son iki yılda Rusya’nın arz kapasitesindeki devasa düşüşün, ekonominin enflasyon baskısı yaratmadan büyüme kabiliyetini kayda değer ölçüde sınırlamasıdır. Dolayısıyla ekonomi şimdiye dek yaptırımlarla başa çıkmış olsa da daha büyük bir savaş çabası Rusya’nın makro istikrarı açısından istikrarsızlaştırıcı olabilir,” diyor.

Putin açısından, kurgulanmış bir oylamada yeniden seçilmeyi “kazanmak” kolay olacaktır. Önümüzdeki yıllarda ekonomisini yönetmek ise çok daha zor olacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: 10 Şubat’ta Bloomberg, “Almanya’nın endüstriyel süper güç olarak günleri sayılı” başlığıyla bir makale yayımladı ve makalenin özeti başındaydı: “Enerji krizi pek çok işletmeye ölümcül darbe vurdu. Siyasi olarak felç olmuş Berlin’in herhangi bir reçetesi yok gibi görünüyor.”

Genel olarak, enerji krizinin Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden ve Brüksel’in müteakip tek taraflı yaptırımlarından sonra doğalgaz tedarikinin azalmasıyla başladığı iddia edilse de mesele çok daha öncesine dayanıyor. Gaz fiyatları 2021 yılı sonunda 1000 metreküp başına 2 bin dolar seviyesindeydi ki bu rakam Gazprom’un Avrupalı müşterilerinden aldığı fiyatın on katıydı.

Bu, anlatılanın aksine bizzat Brüksel’in eliyle yaratılmış bir sorun: Jean-Claude Juncker yönetimindeki AB Komisyonu, Avrupa doğalgaz piyasasında reforma giderek gazı borsa spekülasyonu nesnesi haline getirdi. Bu sayede gaz kıtlığı olduğunda ithalatçılar için kazançlı bir durum ortaya çıktı, zira Gazprom’dan ucuza aldıkları gazı borsada fahiş kârla satabiliyorlardı. AB yaptığı reformla, daha önce neredeyse 50 yıl boyunca düşük fiyatlarla yeterli gazı garanti eden uzun vadeli tedarik sözleşmelerini hedef almıştı.

Bu ucuz enerji, Alman sanayisinin temel taşıydı. ABD on yılı aşkın bir süredir LNG’sini Avrupa’ya satmaya çalışıyor ama LNG Rus gazından çok daha pahalı ve bu nedenle normal şartlar altında Avrupa’da rekabetçi bir ortam olamazdı. Juncker’ın gaz piyasası reformu ve Şubat 2022’nin sonundan itibaren Brüksel ve Berlin’in Rusya’dan doğalgaz ithalatını azaltma çabaları sayesinde ABD, 2022 yazında hedefine ulaşmış oldu. Nitekim Kuzey Akım sabotajı da ucuz Rus gazının devrinin nihai anlamda kapanmasını sağladı.

Avrupa’daki enerji fiyatları, sürecin 2021 yazında başlamış olmasından da anlaşılacağı üzere, Ukrayna krizinden tamamen bağımsız olarak yükselişe geçti. Ukrayna krizine Brüksel ve Berlin’den gelen tepkiler bunu sadece hızlandırmış ve pekiştirmiş oldu.


Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

AB’de endüstriyel elektrik kullanımı çöküyor. ABD’li karar mercilerinin “Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretleri yok.”

Robert Bryce

12 Şubat 2024

Bloomberg’in 9 Şubat tarihli haberinin başlığı Avrupa’da yaşanan felaketi özetliyor: “Almanya’nın endüstriyel bir süper güç olarak geçirdiği günler sona eriyor.” Makalede şöyle deniyor: “Avrupa’nın en büyük ekonomisinde imalat üretimi 2017’den bu yana düşüş eğiliminde ve rekabet gücü azaldıkça düşüş hızlanıyor.”

Almanya bir kez daha “Avrupa’nın hasta adamı” oldu. Ancak mesele sadece Almanya değil. Tüm Avrupa’da sanayi kapasitesi daralıyor. Geçtiğimiz ay Tata Steel, Britanya’daki son iki ocağını bu yılın sonuna kadar kapatacağını duyurdu; bu hamle “Galler’deki Port Talbot çelik fabrikasında 2 bin 800’e varan iş kaybına” neden olacak.

Slovalco, 70 yıllık faaliyetinin ardından Ocak 2023’te Slovakya’daki alüminyum izabe tesislerini kalıcı olarak kapatacağını duyurdu. Ülkenin en büyük elektrik tüketicisi olan şirket, yüksek elektrik maliyetleri nedeniyle izabe tesislerini kapattığını söyledi.

Avrupa, kendi kendini şarampole sürükledi. Net sıfır hayalleri, alternatif enerjiye hücum, agresif karbonsuzlaştırma zorunlulukları ve artık mevcut olmayan Rus doğalgazına bel bağlama yönündeki stratejik gaf gibi kötü politika kararları sanayisizleşmeyi tetikliyor. Durum ne kadar kötü? Heritage Foundation’da araştırma görevlisi olan Mario Loyola, 28 Ocak’ta The Hill’de Avrupa’nın erimesi hakkında keskin bir makale yazdı. Avrupa Komisyonu verilerine göre, kıtadaki sanayi üretimi “Kasım 2023’te sona eren 12 ayda yüzde 5,8 düştü. Sermaye malları üretimi yaklaşık yüzde 8,7 azaldı. Tesis ve ekipman yatırımları dibe vurdu,” diye yazdı.

Tüm bu berbat politikaların sonucu; elektrik fiyatlarında şaşırtıcı artışlar. Loyola, Avrupa’da elektrik fiyatlarının “pandemi öncesi seviyelerinin üç katına ulaştığını” belirtiyor. Enerji analisti Rupert Darwall, kısa bir süre önce Britanya’daki büyük işletmelerin 2004 yılına kıyasla beş kata kadar daha fazla elektrik ücreti ödediğini bildirdi.

Elektrik kullanımı ekonomik canlılığın en güvenilir barometrelerinden biridir. Sahiden de elektrik, dünyanın en önemli ve en hızlı büyüyen enerji türü. Ekonomik büyüme elektrik kullanımına yön verir ve bunun tersi de geçerlidir. Sağlıklı ekonomiler elektriğe ihtiyaç duyar, hem de çok fazla. Kötüleşen ekonomilerde ise elektrik kullanımı azalır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni raporuna göre geçen yıl küresel elektrik talebi yüzde 2,2 oranında arttı. Paris merkezli ajans, küresel elektrik talebinin 2026 yılına kadar yılda ortalama yüzde 3,4 artmasını bekliyor ve “talep hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerde daha hızlı elektrik büyümesine katkıda bulunacak olan iyileşen ekonomik görünüm tarafından yönlendirilecektir,” diyor.

Çin ve Hindistan hızlı büyümelerini sürdürüyor. IEA, Çin’in elektrik talebinin 2023 yılında yüzde 6,4 gibi yüksek bir oranda arttığını tahmin ediyor. Ajans, Çin’in elektrik talebinin 2026 yılına kadar saatte 1400 teravat artmasını bekliyor ki bu da “AB’nin mevcut yıllık elektrik tüketiminin yarısından daha fazla” bir enerji miktarı anlamına geliyor. Hindistan’daki elektrik talebi 2023’te yüzde 7 artarken, 2022’deki yüzde 8,6’lık büyümeye kıyasla hafif bir düşüş gösterdi. IEA, Hindistan’da “devam eden hızlı iktisadi genişleme ve alan soğutmaya yönelik güçlü talebin büyümenin ana dayanakları olduğunu” belirtti. Aralık ayında bu sayfalarda da belirttiğim üzere, Çin ve Hindistan’daki yeni elektrik talebinin büyük bir kısmı kömür yakılarak karşılanıyor (ABD’de elektrik talebi geçen yıl yüzde 1,6 oranında azaldı; IEA bu azalmadan daha ılıman hava koşullarını, azalan üretimi ve “otomotiv sektöründeki grevleri ve genel enflasyonist baskıları” sorumlu tuttu).

Çin ve Hindistan’daki yüksek büyüme, elektrik kullanımının geçen yıl yüzde 3,2 oranında azaldığı Avrupa’daki durumla net bir tezat oluşturuyor. IEA, elektrik kullanımındaki düşüşün 2022’deki yüzde 3,1’lik düşüşü takip ettiğini ve AB’deki elektrik talebinin “en son yirmi yıl önce görülen seviyelere düştüğünü” belirtiyor: “2022’de olduğu gibi, sanayi sektöründeki zayıf tüketim elektrik talebini azaltan ana faktör oldu.” AB’nin sanayi elektriği kullanımındaki düşüş çarpıcı olmaktan öte bir şey değil. 2022 yılında AB’de endüstriyel elektrik talebi yüzde 5,8 oranında azaldı. IEA, 2023’te yüzde 6 daha düşeceğini tahmin ediyor.

Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve IEA raporu, 26 Şubat’ta Washington D.C.’de düzenlenecek olan Ulusal Düzenleyici Kamu Hizmetleri Komisyoncuları Birliği toplantısındaki açılış konuşmam için slaytlar hazırladığım bu hafta aklımda. Bu beş grafik Avrupa’nın sanayisizleşmesini ve bunun neden devam edeceğini gösteriyor.

Grafik 1

IEA’ya göre, Almanya’daki elektrik talebi “2023’te yüzde 4,8 gibi kayda değer bir oranda azaldı… Talep azalması özellikle 2023’ün ilk altı ayında üretimde yüzde 13’lük bir düşüşle karşı karşıya kalan enerji yoğun sanayide öne çıkıyor.” Elektrik kullanımındaki bu azalma, Almanya’nın sanayi üretimindeki süregelen düşüşü yansıtıyor. Bu (biraz bulanık) grafikte, bu makalenin başında bahsedilen Bloomberg’ün haberinden bir ekran görüntüsü kullanılmıştır.

Grafik 2

Grafik 3

Grafik 4

Grafik 5

Bu slaytlar ve Avrupa ağır sanayisinin süregelen yıkımı, Britanya Yenilenebilir Enerji Vakfı’ndan John Constable’ın beş bölümlük yeni belgesel dizimiz Juice: Power, Politics & The Grid’de ifade ettiği keskin sözleri akla getiriyor.

Aynı zamanda Küresel Isınma Politikası Vakfı’nda enerji editörü olan Constable, sert bir uyarıda bulunuyor. Üçüncü bölümde şöyle diyor: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki karar mercilerine Avrupa örneğini çok ama çok dikkatli incelemelerini söylüyorum. Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretiniz yok. Biz bunu sizin için test ettik.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English