Dünya Basını
Kara para, kara bayraklar

Çevirmenin notu: Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ), İdlib’de bir proto-devlet kurarken, ABD’nin dolaylı destekleri dikkat çekiyor. ABD, terör örgütü olarak tanımladığı HTŞ’nin yönetimindeki bölgelere USAID aracılığıyla büyük miktarlarda fon aktardı. Bu yardımlar, STK’lar üzerinden ulaştırılarak HTŞ’nin güçlenmesine olanak sağladı. Özellikle, ABD’nin 18 milyar dolardan fazla harcama yaptığı insani yardım projelerinde, yolsuzluk ve dolandırıcılık iddiaları sıkça gündeme geldi. HTŞ, lideri Ebu Muhammed el-Colani’nin stratejik hamleleriyle “iyi yönetişim” söylemini öne çıkarıp uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Kurumların güçlendirilmesi, azınlıklarla işbirliği ve temel hizmetlerin sağlanması gibi adımlarla proto-devlet statüsünü pekiştirdi. Örgütün geçmişteki insan hakları ihlalleri, işkence ve infaz videoları bu süreçte unutuldu.
Kara para, kara bayraklar: USAID, Suriye’deki militanlara nasıl tedarik sağladı?
Alexander Rubinstein, MintPress News
Terör örgütü olarak tanımlanan Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ), İdlib’de kendi proto-devletini kurarken, kötü bir şöhrete sahip bazı sivil toplum kuruluşları kamu hizmetlerindeki boşlukları doldurmak için devreye girdi. Bazıları ise örgütle birlikte çalışmaya başladı.
El-Kaide’ye, düşman hükümetleri devirmek için 20 yıl boyunca 5,4 trilyon dolar harcayan ABD, şimdi çelişkili bir konumda bulunuyor. Modern el-Kaide, Suriye’de kendi proto-devletini kurmuş durumda, fakat hâlâ ABD’nin Yabancı Terör Örgütleri Listesinde yer alıyor. Bu durumu sadece bir dış politika hatası olarak görmek yüzeysel bir yaklaşım olur; ABD, HTŞ’nin Suriye’nin bazı bölgelerini ele geçirmesini aktif olarak kolaylaştırırken, örgütü resmi olarak terörist olarak nitelendirmeye devam ediyor.
Son beş yıldır el-Kaide’nin bir uzantısı olan HTŞ, imajını düzeltmeye çalışıyor. Örgütün lideri Ebu Muhammed el-Colani, IŞİD ve el-Kaide’nin eski üst düzey üyelerinden biri olarak, örgütü şiddet ve azınlık düşmanlığına dayalı bir yapıyken, daha kabul edilebilir bir yerel yönetim organı gibi göstermeye çalışıyor.
HTŞ ve Suriye Kurtuluş Hükümeti (SKH) adı verilen bir proto-devlet kurduktan sonra el-Colani, el-Kaide’nin devletleşmesini normalleştirme çabalarına yoğunlaştı. “Kurumlar” ve “yapılar” gibi konulara odaklanan el-Colani, Suriye’nin farklı azınlık gruplarına yönelik beklenmedik bir yakınlık göstererek örgütün yeniden markalaşmasının temel unsurlarını oluşturdu. El-Colani, proto-devlet yapılarının oluşturulmasını, örgütün Suriye’yi ele geçirme başarısının anahtarı olarak görüyor.
Şiddet yerine “iyi yönetişim” vurgusuna odaklanma çabası, Telegraph gazetesinde yayımlanan “Suriye’nin ‘çeşitliliğe dost’ cihatçıları nasıl bir devlet inşa etmeyi planlıyor?” başlıklı makalede ele alındı. Bu makale, Cumhurbaşkanı Esad’ın ülkeden kaçmasından beş gün önce yayımlandı ve HTŞ’nin tamamen kontrolü ele geçirmesini kaçınılmaz bir durum olarak gördü:
“Bu yılın mart ayında, el-Colani İdlib Üniversitesinde üst düzey öğrencilere hitap ederek, muhaliflerin savaş sona ermeden hükümetler kurmaları gerektiğini söyledi. ‘Kurtarılmış bölgelerde konulan her tuğla, Allah’ın izniyle, bizi temel hedefimiz olan Şam’ın kurtuluşuna yüzlerce kilometre daha yaklaştırıyor’ ifadelerini kullandı.
Şimdi bu ilkeyi hayata geçiriyor ve Halep’te pek çok sıradan isimli bürokratik kurum faaliyete geçiyor.
Çöp toplama işlemleri başlamış durumda, elektrik ve su hizmetleri yeniden bağlandı. HTŞ, yerli halkın idari hizmetlerle ilgili bilgi alabilmesi için telefon numaraları dağıttı. İslami bir vergi toplama ajansı olan Genel Zekât Komisyonu, ihtiyaç sahiplerine yönelik acil yardım paketleri dağıtmaya başladı. Aynı zamanda HTŞ’nin Genel Tahıl Ticareti ve İşleme Kurumu, fırınların üretime devam edebilmesi için yakıt temin etti.
Günün sonunda, Kalkınma ve İnsani İşler Bakanlığı, ‘Birlikte Dönüyoruz’ adını verdikleri bir kampanya kapsamında yerli halka 65 bin somun ekmek ulaştırdıklarını iddia ediyor.
Proto-devletlerinin yalnızca yerli halkın desteğini değil, uluslararası meşruiyeti de hedeflediğinin bir göstergesi olarak, HTŞ’nin siyasi bürosu, şehirden ayrılmak isteyen yabancı ve diplomatlar için telefon numaraları sağladı. Ayrıca, Suriye’nin kültürel çeşitliliğini ve mirasını vurgulamak amacıyla, ‘Halep, tüm Suriyeliler için medeniyetin, kültürel ve dini çeşitliliğin buluşma noktasıdır’ ifadelerini kullanıyorlar.”
Şam’a giden yolda, el-Colani, Biden yönetiminin “Çeşitlilik gücümüzdür” sloganını ödünç aldı. CNN’e verdiği mülakatta, kendisine şu soru yöneltildi: “Birkaç gün içinde büyük şehirleri ele geçirdiniz. Ne değişti? Bunu şimdi nasıl başardınız?” El-Colani şu yanıtı verdi:
“Son yıllarda, iç görüşlerin birleştirilmesi ve Suriye’nin kurtarılmış bölgelerinde kurumsal yapıların tesis edilmesi sağlandı. Bu kurumsallaşma, askeri fraksiyonlar arasında yeniden yapılandırmayı da içerdi… Devrim, kaos ve rastgelelikten hem sivil hem de kurumsal meselelerde hem de askeri operasyonlarda bir düzen hâline geçti.”
CNN’in uluslararası muhabiri Jomana Karadsheh, el-Colani’ye “Hâlâ katı İslami yönetim uygulamayı planlıyor musunuz?” sorusunu yöneltti. Ancak el-Colani, bir kez daha odağı kurumlara kaydırdı:
“Biz, bölgenin gelenekleri ve doğasıyla uyumlu bir şeyden bahsediyoruz. En önemli şey kurumlar inşa etmektir. Şahısların veya şahsi heveslerin yönetiminden bahsetmiyoruz. Kurumsal yönetişimden bahsediyoruz. Suriye, kurumsal bir yönetişim sistemini hak ediyor…”
Ebu Muhammed el-Colani, mülakatın büyük bir kısmını kapsayıcı bir yapı inşa etme konusundaki propaganda konuşmasını yapmak için bir fırsat olarak değerlendirdi. Ancak, HTŞ’nin kontrolü ele geçirmesinin hemen ardından, sosyal medyada Suriye’nin Alevi toplumuna yönelik işkence ve infaz görüntülerinin yayıldığı vahşet dolu videolar, terör örgütünün ilerici söylemini boşa çıkardı. HTŞ’nin intihar saldırıları düzenlediği dönemden bu yana sadece birkaç yıl geçmiş olmasına rağmen, el-Colani’nin saldırısına destek veren diğer örgütler Batı medyasında neredeyse hiç yer bulmadı.
Bu örgütler arasında, savaş suçları, adam kaçırma, işkence ve kimyasal silah kullanımına dair iddialar nedeniyle Uluslararası Af Örgütü tarafından suçlanan Ahrar eş-Şam da yer alıyor. Ayrıca saldırıya, ABD’nin 2017 yılına kadar destek verdiği “ılımlı muhalif” bir grup olarak bilinen Nureddin Zengi Tugayı da katıldı. Ancak bu destek, örgütün güle oynaya bir çocuğun kafasını kestikleri görüntülerin ortaya çıkmasının ardından sona ermişti.
Bu el-Kaide bağlantılı örgütlerin dehşet verici geçmişi, Beyaz Saray’ı pek duraksatmış gibi görünmüyor. Beşar Esad’ın ülkeyi terk etmesinden sadece birkaç gün sonra, Joe Biden, Suriye’de devlet gücünü ele geçiren ve terörist olarak tanımlanan örgütlerin “doğru şeyleri söylediklerini” belirtti. Ayrıca Biden, daha fazla insani yardım ve “yeni bir hükümet ve anayasa oluşturma amacıyla tüm Suriyeli örgütlerle etkileşimde bulunma” sözü verdi:
“Şunu netleştirmek gerekir ki, Esad’ı deviren muhalif grupların bazıları, kendi karanlık terör ve insan hakları ihlalleri geçmişine sahip. Son günlerde bu muhalif grupların liderlerinden gelen açıklamalara dikkat ettik. Şu an doğru şeyleri söylüyorlar, ancak daha fazla sorumluluk üstlendikçe yalnızca sözlerini değil, eylemlerini de değerlendireceğiz.”
Joe Biden’ın Suriye’deki gelişmeler üzerine yaptığı açıklamalar medya tarafından geniş şekilde ele alınsa da bu açıklamalar, iki gün önce ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) Yöneticisi Samantha Power tarafından yayımlanan bildirinin yeniden yazılmış haliydi. Power, Beşar Esad’ın Rusya’ya kaçtığı gün, kurumunun “yerel kuruluşları destekleyerek Esad rejimi olmayan bölgelerde yönetişimi güçlendirmeye” çalıştığını belirtti:
“Muhalif liderlerin, özellikle azınlıkları ve daha önce rejim kontrolünde olan bölgelerde yaşayanları teskin etmek için yaptıkları açıklamaları not ettik. Fakat daha fazla sorumluluk üstlendiklerinde, kurumları korumak, tüm Suriyelilerin insan haklarını savunmak ve uluslararası hukuka uymak için anlamlı adımlar atmaları gerekecek.”
ABD, uzun yıllardır Suriye halkına insani yardım sağlayan en büyük destekçi konumunda bulunuyor. Milyonlarca Suriyeliye gıda, tıbbi malzeme ve barınak temin eden ABD, aynı zamanda Esad hükümetinin kontrolü dışındaki bölgelerde Suriye ekonomisini, yönetişimi ve temel hizmetleri güçlendirmek için çalışan yerel kuruluşları destekliyor. USAID, son günlerdeki gelişmeler ışığında ortaklarıyla yakın bir koordinasyon içinde çalıştıklarını ve Suriye halkına olan desteklerini kararlılıkla sürdüreceklerini belirtti.
Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) İdlib vilayetinde kontrolü ele geçirdiğinden bu yana, USAID ve “uygulayıcı ortaklar” olarak adlandırdığı insani yardım STK’ları, terör örgütünün denetimi altında bölgeye büyük miktarda fon aktardı.
Savaşın başlangıcından bu yana, USAID ve ABD Dışişleri Bakanlığı İnsani Yardım Bürosu (BHA), Suriye’ye “insani yardım” adı altında 18 milyar dolardan fazla harcama yaptı. 2024 mali yılında bu yardımın 1,2 milyar doları aştığı bildiriliyor. Ancak, bu yardımların büyük ölçüde kötü şöhrete sahip yolsuzluğa bulaşmış STK ortakları aracılığıyla yapıldığı iddia ediliyor.
PBS kanalına verdiği mülakatta, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, 2018 yılında odak noktasının İdlib olduğunu itiraf etti. Jeffrey, “İdlib’de en güçlü güç [el-Colani liderliğindeki HTŞ] idi,” dedi. Bu durum, yani yasal olarak yardım sağlanması yasaklanan bir örgüt tarafından yönetilen bir bölgeye yardım ulaştırmak, USAID için bir sorun teşkil ediyordu:
Jeffrey, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan bir muafiyet almak için büyük çaba harcadıklarını şu sözlerle açıkladı:
“Bunu başardık. Bu muafiyet, HTŞ’ye doğrudan yardım sağlayabileceğimizi söylemedi. Ancak yardım bir şekilde HTŞ’nin eline geçerse, yardım sağlayan kuruluşların (USAID ya da STK’lar) suçlanmayacağını belirtti.”
Jeffrey, HTŞ ile dolaylı iletişim kurduğunu, bunun STK ortakları aracılığıyla gerçekleştiğini belirtti.
“Onlardan mesajlar alıyordum ve pozisyonumuzu dikkatlice açıklıyordum. Bunun kendilerine iletileceğini biliyordum, ancak kendilerinden bu bilgileri doğrudan aktarmalarını istemiyordum.”
Jeffrey’e göre, HTŞ bu dolaylı yollarla ABD’ye, “Biz sizin dostunuz olmak istiyoruz. Terörist değiliz, sadece Esad’a karşı savaşıyoruz,” mesajını iletti.
2020 yılı mart ayına gelindiğinde, İdlib civarında terör örgütleri ile Suriye hükümeti arasında bir ateşkes sağlanmasından sadece birkaç gün önce, James Jeffrey bizzat İdlib’i ziyaret ederek, “Suriye’deki STK temsilcileri ve Beyaz Baretliler” ile bir araya geldi. Bu ziyarette ABD yardımını taahhüt eden Jeffrey, İngiltere, ABD ve İsrail destekli bu “sivil savunma” gruplarını teşvik etti. HTŞ’nin üst düzey liderlerinden Ebu Cabir eş-Şeyh, bu grupları “gizli askerlerimiz” olarak nitelendirmişti.
Ancak, ateşkesten önce bile yardım akışı hızla devam ediyordu. İdlib’de “21. yüzyılın en büyük insani dehşet hikayesi” olarak adlandırılan durumun ardından CNN izleyicileri, web sitelerindeki bir portaldan pek çok USAID ortağı STK’ya bağış yapmaya yönlendirdi. Bu haberlerde HTŞ’ye dair herhangi bir atıf yapılmazken, insani felaketin sorumlusu yalnızca “rejim” olarak gösterildi.
CNN’in bağış topladığı STK’lardan biri de Uluslararası Kurtarma Komitesi (IRC) idi. Bu kuruluş, Soğuk Savaş döneminde CIA’in gizli şebekesinin bir parçası olarak faaliyet göstermişti. Mart 2021’de USAID Genel Müfettişlik Bürosu, Suriye yardımları için USAID fonlarıyla çalışırken IRC’nin “referans kontrollerini ve terörle mücadele denetimlerini her zaman yapmadığını” bildirdi.
Fakat, neredeyse hiçbir denetime tabi olmayan bu sektörde, IRC sadece teröristlerle çalışmak ve “bir kartel gibi” faaliyet gösteren USAID ortaklarından biri.
USAID ile çalışmaya devam eden kötü şöhretli bir başka STK ise daha önce Uluslararası Yardım ve Kalkınma (IRD) olarak bilinen Blumont. Irak ve Afganistan’daki yolsuzlukları, ABD tarafından yürütülen bir diğer soruşturmanın konusu olmuştu. The Washington Post bu konuda şunları aktardı:
“Bağdat ve Kabil’de IRD gibi şirketler, USAID’den neredeyse hiç anlamlı bir denetim olmaksızın yüz milyonlarca dolarlık vergi mükellefi fonuyla finanse edilen programları yönetmekle bırakıldı. Bu durum, hükümet denetçileri ve projelere aşina olan eski IRD çalışanlarıyla yapılan görüşmelerde ortaya çıktı.
Bu kâr amacı gütmeyen kuruluş, USAID’den en az 19 çalışanı işe aldı. Bunların bazıları, ajanstaki masalarından direkt olarak şirketin Arlington, Virginia’daki yeni ofislerinde önemli pozisyonlara geçti.
Bu çalışanlardan bazıları, USAID’in eski geçici yöneticisi de dahil olmak üzere, Potomac Nehri’ni geçip IRD’ye katılarak yüz binlerce dolarlık yıllık maaş, ikramiye ve diğer tazminatlar aldı.
İnsani yardım kuruluşları arasında yer alan STK’larda bu tür yüksek maaşlar alışılmadık bir durumdur. Bonuslar ise daha da nadirdir.”
USAID’in Bağdat’taki başmüfettişi Jay R. Rollins, bir medya kuruluşuna verdiği mülakatta şu ifadeleri kullandı:
“Birçok anormallik, tutarsızlık ve USAID fonlarının muhaliflere aktarıldığına dair kanıtlar gördük. Tüm operasyonun kapatılmasını tavsiye ettik.”
Artık Blumont adıyla anılan IRD, USAID ile çalışmaya devam ediyor, ancak sözleşmeler genelde ağır bir şekilde sansürlenmiş durumda; örneğin, 2018 tarihli bir sözleşme buna örnek. Blumont’un internet sitesine göre, Suriye’deki faaliyetler için USAID ile yapılan sözleşmeler 2025 yılına kadar uzanıyor. Ayrıca, 2017 ile 2019 arasında Birleşik Krallık, Avrupa Birliği ve Kanada ile yapılan bir başka Blumont sözleşmesi, diğer bölgelerin yanı sıra HTŞ’nin kontrolündeki İdlib’de “İdari Yapıların Güçlendirilmesi” konusunu kapsamaktadır.
ABD merkezli Uluslararası Tabipler Birliği (IMC) ise, Washington Post’un 2016 tarihli bir makalesinde belirtildiği üzere, yolsuzlukla suçlanan bir diğer USAID ortağı.
Los Angeles merkezli bir hayır kuruluşu olan IMC, cuma günü yaptığı açıklamada, USAID fonlarıyla finanse edilen bazı satın almaların, soruşturmanın sonucuna kadar beklemeye alındığını belirtti.
Türkiye’nin güneyinde, mevcut ve eski IMC çalışanları, tedarikçilerden oluşan bir “mafyanın” ihaleleri manipüle etmek için komplo kurduğunu, faturada belirtilen şartlara uymayan standart altı malzemeleri kabul ettiklerini ifade ettiler. “Bu bir kartel gibiydi,” diyen kıdemli bir çalışan, medya ile konuşma yetkisi olmadığını ya da olası sonuçlardan çekindiğini belirtti.
IMC, cuma günü yaptığı açıklamada, “sofistike dolandırıcılık planlarına” karıştığından şüphelenilen birkaç çalışanını işten çıkardığını belirtti. Kuruluşun sözcüsü Rebecca Gustafson, “Daha fazla çalışanın bu duruma karıştığını tespit etmemiz hâlinde hızlı hareket etmeye tamamen hazırız,” ifadelerini kullandı.
Fon kesintisi, IMC’nin çoğu savaş bölgesinde yaşayan Suriyelilerden oluşan 800 çalışanını işten çıkarmasına neden oldu. Eski bir çalışan, bu maaşlardan her birinin yaklaşık 10 kişiyi geçindirdiğini söyledi.
Suriye’deki USAID ortaklarının yolsuzluk hikâyesi burada bitmiyor. Şaibeli bir şekilde, HTŞ’nin saldırısından yalnızca birkaç gün önce açıklanan iddianame, 2014 ile 2018 yılları arasında İdlib’deki Katolik Yardım Hizmetlerinin (CRS) bölgesel ofisinin eski başkanı olan Suriyeli Mahmud el-Hayfan’ı suçluyor. Yaklaşık 160 çalışanı yöneten el-Hayfan, dört yıl boyunca diğer STK çalışanlarının önünde açıkça HTŞ’nin selefi olan Nusra Cephesi’ni övdü ve 9 ile 10,1 milyon dolar arasında değişen insani yardımı bu terör grubuna yönlendirdi. İddianamede şu ifadeler yer aldı:
“El-Hayfan, [Nusra Cephesi’ne] ve diğer silahlı gruplara sadakat göstermiştir. El-Hayfan, [Nusra Cephesi] ve diğer silahlı grupların üyeleriyle ilişki kurmuştur. Tanık 1, Tanık 2 ve diğer STK-1 çalışanlarının katıldığı personel toplantılarında, el-Hayfan, [Nusra Cephesi] ve diğer silahlı gruplardan ‘mücahitler’ olarak bahsetmiştir; bu da onların Suriye’yi onurla koruyan özgürlük savaşçıları oldukları anlamına gelmektedir. El-Hayfan, ‘cihatçıları’ desteklemenin, çatışmadan etkilenen Suriyelilere yardım sağlamaktan daha önemli olduğunu ifade etmiştir. El-Hayfan, [Nusra Cephesi’ni] ‘ne olursa olsun’ destekleyeceğini söylemiştir.”
USAID’in STK ortaklarının yolsuzluk, dolandırıcılık ve terör örgütlerini destekleme gibi eylemleri şok edici olsa da belki de daha şaşırtıcı olan, bu skandallara rağmen aynı kuruluşların USAID tarafından desteklenmeye devam etmesi. Hatta, bu kuruluşlar gelecekteki sözleşmelerden menedilmek bir yana, USAID günümüzde bile CRS ve IMC’ye bağış yapılmasını aktif olarak teşvik ediyor.
Öte yandan, Orta Doğu Enstitüsü’nden Charles Lister, sosyal medyada yaptığı paylaşımlarda, HTŞ’nin proto-devleti olarak tanımlanan SKH ve STK’ları, grubun başarısının önemli faktörleri arasında sayıyor. Lister, “SKH, uluslararası yardım STK’ları ve Birleşmiş Milletler ile yakın bir şekilde çalışıyor; BM’nin İdlib’de SKH ile iletişim kuran kalıcı bir ofisi var,” ifadelerini kullanıyor.
SKH’nin Telegram kanalında yapılan paylaşımlar, grubun insani yardım çadırlarında toplantılar yaptığını, Türk STK’larıyla görüştüğünü, bir kitap fuarı düzenlediğini, “Kur’an ile Yaşa” ödül töreni gerçekleştirdiğini ve “kadınlar için özel bir alan bulunmayan” fen sınıfları için afişler yayımladığını gösteriyor.
Bu arada, Norveç Mülteci Konseyi tarafından hazırlanan ve fonlarının yaklaşık yüzde 13’ünü ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsani Yardım Bürosundan alan bir rapor, SKH’nin STK’larla işbirliğini daha yakından inceliyor.
STK’nın internet sitesinde, “bankacılık risklerini azaltmaya” adanmış bir sayfa yer alıyor; bu, STK’ların “terör finansmanını kolaylaştırmakla suçlanma risklerini en aza indirmelerine” yardımcı olmayı amaçlayan bir rehber niteliğinde. Bu tür suçlamalar, para cezaları veya diğer yaptırımlarla sonuçlanabiliyor.
Ekim 2023’te yayımlanan rapor; STK’lar, Birleşmiş Milletler, HTŞ ve İdlib’deki SKH arasındaki dinamiği kapsamlı bir şekilde ele aldı. Yirmi STK çalışanı, BM personeli ve bağışçılarla yapılan röportajları içeren rapor, SKH’nin —hem Charles Lister hem de Ebu Muhammed el-Colani’nin HTŞ’nin başarısı için kritik olarak gördüğü bu proto-devletin— “pek çok hizmet boşluğunu doldurmak için insani yardım çalışanlarına bağımlı” olduğunu açıkça kabul ediyor.
Rapora göre, bazı STK’lar SKH’den mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırken, diğerleri doğrudan işbirliği yaptı. Özellikle, “kuzeybatı Suriye’de daha büyük programları veya daha güçlü bir erişim odak noktası olan bazı kuruluşlar, sorunları doğrudan çözme kapasitelerine daha fazla güvendikleri için SKH ile işbirliği yapmayı tercih ettiler. Bazıları, Birleşmiş Milletler’den destek istemek yerine sorunları doğrudan ele almanın daha etkili olduğunu düşündü.”
Bir bağışçı şu ifadeleri kullandı:
“Bence diyalog kurmanız gerekiyor. Demek istediğim, onlar fiili otoriteler. Bunu beğenip beğenmememizin bir önemi yok. Onlar fiili otoriteler. Dolayısıyla, bu insani operasyonlar için olduğu sürece onlarla bir noktada diyalog kurmanız gerekiyor.”
Rapora göre, bağışçılar “SKH’nin HTŞ ile bağlantılarına rağmen, SKH’nin ortaklarının işbirliği yapabileceği ‘güvenli bir çatı’ ve HTŞ’nin yasaklı olması nedeniyle kabul edilebilir bir ara yol sunduğunu hissettiler. Bu yapının, BM ve diğer insani yardım kuruluşlarının İdlib’deki baskın tarafla büyük ölçüde HTŞ ile doğrudan temastan kaçınarak iletişim kurmalarına olanak tanıdığını düşündüler.”
Bir STK çalışanı şu yorumda bulundu: “Birini [silahlı olan] görmek zorunda kalmamızdan bu yana çok uzun zaman geçti. Şimdi bu adamların hepsi takım elbise giyiyor.”
Bazı STK’lar için, bağışçıların SKH ile işbirliği konusundaki çekimserliği, hayal kırıklığı kaynağıydı. Bir BM çalışanı şu şekilde aktardı: “Bir noktada, bazı STK’ların, bağışçılardan SKH’den daha fazla şikâyet ettiğini fark ettik.”
Rapora göre, “katılımcılar, bağışçıların İdlib’de hizmetler, ücretler veya vergiler için ödeme yapılmasına izin vermeyi reddetmesiyle ilgili çeşitli sorunlardan bahsetti… Bağışçıların bazen bu tür konularda taviz vermeye istekli oldukları söylendi, ancak bu hiçbir zaman belgelenmedi.”
Raporda röportaj yapılan bazı kişiler, “SKH’nin, insani yardım topluluğu kendisiyle ne kadar çok iletişim kurarsa, HTŞ’nin terör örgütleri listesinden çıkarılma şansının o kadar artacağını hesapladığını” ifade etti. Benzer şekilde, ABD elçisi James Jeffrey, PBS’e verdiği mülakatta, SKH’nin Batı’ya açılım sağlamak için STK’ları kullandığını belirtti. Rapora göre, bir katılımcı şu görüşteydi:
“SKH bazen insani yardım çalışanlarını, bağışçılar ve bağışçı hükümetlere farkında olmadan mesaj iletici olarak kullandı ve bu süreçte hem kendi hem de HTŞ’nin algısını iyileştirmeye çalıştı. Diğer katılımcılar, görüştükleri birçok [devlet dışı silahlı grup] temsilcisini siyasi danışmanlar ya da ‘halkla ilişkiler yetkilileri’ olarak tanımladı ve bu kişilerin insani meselelerden ziyade örgütlerine olumlu bir imaj kazandırmaya daha çok ilgi duyduğunu belirtti.”
SKH’nin hizmetlerindeki boşlukları doldurmanın yanı sıra, bazen bu örgüte vergi ve ücret ödeyen bazı katılımcılar, “İdlib’de insani yardım programlarının daha yoğun olması nedeniyle müdahalenin burada daha yaygın olduğunu” ifade etti. Rapor, pek çok insani yardım müdahalesinde örnekler olduğunu vurguluyor: Belirli bölgelerde programları yönlendirme girişimleri, özellikle nakit yardımlarda yararlanıcı listelerine müdahale etme, tedarikçi, yüklenici ve personel seçimlerini etkileme çabaları… Ancak bir katılımcı, bölgedeki on yıllık insani müdahalelerden sonra bu tür müdahale girişimlerinin muhtemelen daha sofistike ve tespit edilmesi zor hâle geldiğini belirtti. Yerel otoritelerin, insani müdahalelerin nasıl işlediğine dair derin bir anlayışa sahip olan eski insani yardım çalışanlarını işe alarak sistemi nasıl suistimal edebileceklerini öğrenebileceklerini ifade etti.
Raporda ayrıca şu noktalara değiniliyor: “Bazı katılımcılar, SKH’nin, sivil hizmet veya insani yardım sektöründe deneyime sahip personel işe alarak yönetişimini giderek ‘profesyonelleştirdiğini’ belirtti.”
Büyük miktarlarda Amerikan dolarlarının HTŞ’ye akmasının “hayat kurtarmanın talihsiz bir maliyeti” olarak açıklanması cazip görünebilir ama bu durumun bariz jeopolitik hedefini göz ardı etmek zor. HTŞ’ye İdlib’de bir küçük devlet kurma fırsatı sunulurken, Suriye hükümeti ekonomik yaptırımlarla yavaş yavaş çöküşe sürüklendi ve hükümetin kontrolündeki bölgelerde yaşayanlara yiyecek ve yakıt gibi temel ihtiyaçlardan mahrum bırakarak toplu bir cezalandırma uygulandı.
Bununla birlikte, USAID ve STK’ların İdlib’de HTŞ’nin beş yıl boyunca gücünü toparlamasına izin vermedeki rolü, tipik ABD rejim değişikliği savaş planıyla örtüşmüyor. Bilakis, giderek daha fazla bir “renkli devrim” senaryosunu andırıyor. Belki de bu gerçekten bir renk devrimidir; ancak bu kez rengin kara olduğu söylenebilir.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









