Görüş
Kazananı Olmayan Kontrol Edilebilir Bir Çatışma

13-24 Haziran tarihleri arasında İsrail ile İran arasında eşi benzeri görülmemiş bir çapraz saldırı savaşı yaşandı. Bu süreçte, İsrail’e destek veren ABD doğrudan devreye girdi, İran’ın üç büyük nükleer tesisine uzun menzilli bombalama gerçekleştirdi ve İran’dan sembolik bir misilleme geldi. Sonuç olarak, ABD’nin doğrudan arabuluculuğunda, üç taraf da “zafer ilan ederek” çatışma ateşkese dönüştü. ABD ve İsrail’in İran’a ortak kıskacıyla başlayan ve 12 gün sonra hızlıca sona eren bu çatışma; kazananı olmayan, sınırlı ama bilinçli bir çatışmaydı. Gösteri niteliğinde unsurlar barındırıyordu, temel çelişkileri çözmeden sonlandı, bu da savaşın her an yeniden alevlenme riskini taşıyor.
Bu çatışmada kazanan olmadı. İsrail, İran ve ABD farklı düzeylerde farklı bedeller ödedi ve bu uzun vadeli sonuçlar doğuracak. Elbette kaybedenler vardı: savaşın ortasında kalan İsrail ve İran halkı; İran, İsrail ve ABD arasında daima eksik olan uzlaşma isteği ve stratejik güven; hem hakem hem oyuncu gibi davranan ABD’nin siyasi itibarı.
İsrail, güçlü uzun menzilli saldırı kapasitesi ve istihbarat ağına dayanarak “önleyici saldırı” ve sınır ötesinde düşmanı karşılama askeri geleneğini sürdürdü. “Yükselen Aslan Operasyonu” kod adıyla, İran’ın bazı nükleer tesislerine, devlet kurumlarına, füze ve hava kuvvetleri üslerine nokta saldırılar gerçekleştirdi. Ajanların desteğiyle 20’den fazla üst düzey İranlı askeri lider ve 10’dan fazla nükleer bilim insanı fiziksel olarak ortadan kaldırıldı.
Nüfus, toprak ve kaynak açısından bir “cüce ülke” olan İsrail’in, bu üç alanda da kendisinin en az on katı güçlü bir Orta Doğu ülkesi olan İran’a açıkça meydan okuması; güçlü ulusal iradesini, olgun askeri stratejisini ve üstün hava hakimiyetini gösterdi. Özellikle İsrail hava kuvvetlerinin Tahran semalarında iki saat boyunca gösterişli biçimde operasyon yapması, havada yakıt ikmali gerçekleştirmesi; İsrail istihbaratının İran’daki derin sızması, bilgi toplaması, yerel unsurları devşirmesi ve sürpriz saldırılar düzenlemesi, modern açık ve örtülü savaşın bir arada işlendiği bir efsane yazdı.
Ancak yine de İsrail kaybeden oldu. Ahlaki ve uluslararası kamuoyu açısından, İsrail her zamanki gibi BM Şartı ve uluslararası hukuku açıkça çiğnedi; İran’ın nükleer silah peşinde olduğu ve tehdit oluşturduğu bahanesiyle, ülkenin egemenliğini, hava sahasını ve toprak bütünlüğünü ihlal etti. Ayrıca, İsrail ile İran arasında yer alan Arap ülkelerinin hava sahasını kendi savaş uçaklarının geçiş yolu gibi kullandı, bu da bu masum komşuların egemenliğini, hava sahasını ve onurunu ihlal etti.
İsrail’in ilan etmeden savaş başlatıp İran’a saldırması, askeri liderlerini doğrudan “kellesini alarak” öldürmesi, nükleer bilim insanlarını öldürmeye devam etmesi; klasik bir devlet terörü eylemidir. Hukuki süreç olmadan başka ülkelerin asker ve sivillerinin hayatını sonlandırmak, modern uygarlık, hukuk devleti ve insani değerleri çiğner; İsrail’in uluslararası imajını daha da bozarak itici hâle getirir.
İsrail’in İran’a ani saldırısı, “Samimi Taahhüt-3” adıyla şiddetli bir misillemeyi tetikledi. İran, 12 gün içinde İsrail topraklarına 22 kez uzun menzilli hava saldırısı düzenledi; en az 534 orta menzilli füze ve çok sayıda İHA gönderildi. İran, füzelerle İsrail hava sahasına nüfuz etmeyi başardı.
ABD’nin savunma desteğine rağmen, İsrail’in çok katmanlı ve uzun menzilli önleme sistemlerinden oluşan sözde “demir duvarı” büyük ölçüde delindi. Tel Aviv, Hayfa, Berşeva ve Eilat gibi büyük şehirler ilk kez savaş düzeyinde bombalandı; bazı kilit kurumlar, enerji tesisleri ve ekonomik merkezler ya yok edildi ya da ciddi hasar gördü. Yarım yüzyıldan fazladır ilk kez, İsrail halkı gökten “cehennem ateşi” yağdığını gördü ve eşi benzeri görülmemiş bir paniğe kapıldı.
İsrail’in saldırısı güçlü, savunması zayıftı. Bu sadece bir taktik hata değil; stratejik ve psikolojik bir başarısızlıktı. İsrail’in yenilmez askeri gücü efsanesi, iki yıl içinde ikinci kez çöktü. 7 Ekim 2023’te, Hamas’ın beklenmedik saldırısıyla İsrail’in güvenlik hattı yıkıldı, ordu hazırlıksız yakalandı, sivil halk ağır kayıplar verdi. Bu sefer, özenle plan yapıp, hazırlıklarını tamamlayıp saldırıyı başarıyla gerçekleştirse bile; dünyanın en gelişmiş savunma sistemiyle korunan dar hava sahası, Hamas’tan çok daha güçlü İran tarafından bir intikam “füze yağmuruyla” delik deşik edildi. Bu yalnızca 12 gün süren çatışmanın, İsrail halkı ve siyaseti üzerindeki derin siyasi, toplumsal ve psikolojik etkilerini izlemeye devam edeceğiz.
İran da kazanan olmadı. Her ne kadar İran bu çatışmanın mağduru olarak uluslararası sempati kazanmış, askeri caydırıcılık anlamında İsrail’le başa baş mücadele etmiş ve Arap dünyasının yarım yüzyıldır başaramadığı şekilde İsrail’in iç bölgelerine kapsamlı saldırı gerçekleştirmiş olsa da; bölgesel süper güç olmayı hedefleyen, Orta Doğu “Şii Hilali”nin doğal lideri, “Direniş Ekseni”nin omurgası ve ABD ile İsrail’e karşı yıllardır direnen İran; savaşın başında çok ağır ve utanç verici bir darbe yedi. İsrail’in ana şehirlerine uzaktan etkili saldırılar düzenleyebilse de, kendi hava sahasını, kilit tesislerini, askeri liderlerini ve nükleer bilim insanlarını yerinde koruyamadı. Yetkililer kadınların kıyafet yönetmeliğine uymasıyla meşgulken, binlerce İsrailli casusun sızmasını fark edemedi.
Uzun süreli örtülü savaşlar ve neredeyse hiç zafer kazanılamayan casusluk faaliyetlerinden, 2024’te Reisi’nin uçağının gizemli düşüşüne, ardından bu defa devletsiz bir savunmaya, korumasız bir güvenliğe; düşman uçaklarının elini kolunu sallayarak girip çıkmasına, casus ve hainlerin ardı ardına çıkmasına ve keyfince hareket etmesine kadar, İran efsanelerde Yahudi savaşçı kral tarafından pusuya düşürülüp başı kesilen Filistinli dev Golyat’a benziyor: büyük ama etkisiz, iri ama güçlü değil.
İsrail’in yıldırım saldırısı karşısında İran’ın önemli isimleri can güvenliğini koruyamıyor, kritik tesisler bombalanmaya açık, başkent Tahran boşalıyor, savunma sistemi delik deşik oluyor, özellikle hava savunma kapasitesi ve güvenlik sistemi zayıflığı şaşkınlık yaratıyor.
Bu, 1988’deki İran-Irak Savaşı’nın sona ermesinden bu yana 37 yıldır İran’ın ilk kez büyük çaplı, sürekli bir dış hava saldırısına uğramasıdır. İki neslin barış ve güvenlik hafızası böylece sona erdi ve ülke şimdi nükleer sızıntı ve kirlilik riskiyle karşı karşıya.
İran-Irak Savaşı sırasında İran neredeyse tamamen yalnız kalmıştı. Ancak şimdi İsrail ve ABD’nin ortak saldırısı karşısında bile İran hâlâ “gururlu yalnızlık” içinde.
Çevresindeki Arap ve İslam ülkeleri sadece seyirci konumunda. “Direniş Ekseni” sadece Yemenli Husiler aracılığıyla sözlü destek veriyor. Batılı hükümetler İsrail’e ambargo koymadı, tedariki kesmedi. Almanya Başbakanı Merz, “pis işi herkes adına yaptığı” için İsrail’e açıkça teşekkür etti. NATO zirvesi İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısından tek kelimeyle bile bahsetmedi; aksine İran’ı Rusya’ya askeri ekipman sağlamakla suçladı…
İran eşi benzeri görülmemiş hava saldırılarına ve bombalamalara maruz kaldı: 600’den fazla ölü, yaklaşık 5000 yaralı, büyük emekle kurulan nükleer tesisler genel olarak zarar gördü.
Ancak İran’ın ulusal ve etnik onurunun tekrar tekrar zedelenmesi sadece İsrail ve ABD’nin askeri ve teknolojik üstünlüğünden kaynaklanmıyor. Daha çok İran hükümetinin oyunlaştırılmış, gösteri amaçlı hatta pazarlıkçı askeri karşılıkları ve diplomatik pazarlıkları yüzünden.
Bu tür bir etkileşim mekanizması, savaşan taraflar arasında yeni bir “zararı sınırlama” paradigması doğurdu; ama aynı zamanda İran halkının 40 yıldır rejim uğruna yaptığı büyük fedakârlıkları anlamsız kıldı.
ABD, “Gece Yarısı Çekici” operasyonu kapsamında stratejik bombardıman uçaklarını kullanarak İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine saldırısının ardından durumu toparladı; ama öncesinde İran hükümetine bilgi vererek önlem alma veya zararı azaltma fırsatı tanıdı.
İran, ABD’nin Katar’daki üssüne misilleme yaparken bile önceden haber verdi; böylece meşru bir intikam eylemi, halkı kandıran bir askeri-diplomatik tiyatroya dönüştü ve Trump’tan aleni teşekkür aldı.
Tabii ki, devletler arası jeopolitik mücadeleyi bir “zararı azaltma oyunu”na çevirmek yeni değil; 2021’de ABD’nin İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’yi Irak’ta öldürmesi ve İran’ın sembolik yanıtıyla başlamıştı. 2024 Nisan ve Ekim aylarında İran ile İsrail arasındaki iki sembolik karşılıklı saldırıyla devam etti—özellikle İran’ın her seferinde önceden dolaylı bildirim yapması, saldırıyı geciktirmesi ve İsrail’i daha fazla kışkırtmamaya çalışması dikkat çekiyor.
Devlet meseleleri, savaş ve barış, düşmanlık ve dostluk; ciddi ve ağır meselelerdir, halkın güvenliği ve duygularıyla ilgilidir.
İran’ın sürekli lanetlediği “büyük ve küçük şeytan”larla savaş ortamında flört etmesi, gizlice anlaşmalar yapması, dış dünyaya İran halkının İslam devrimini ihraç uğruna birkaç kuşaktır ödediği bedelin boşuna olduğunu düşündürüyor.
İran’ın bu kadar çok İsrail ajanı yakalaması belki de şu gerçeğe işaret ediyor: bu ülkenin rejimi, sistemi ve gidişatı günbegün merkezkaç hâle geliyor; yani devlet ile rejim birbirinden ayrılıyor olabilir.
ABD de kazanmadı. Trump, İran’ın nükleer tesislerini bombalayarak “zamanında müdahale ettiğini” ve zafer kazandığını iddia etti. Bazı Kongre üyeleri onu Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Ancak ABD, küçük kazandı ama büyük kaybetti; az elde etti ama çok yitirdi.
Süper güç sıfatıyla ABD, beş turluk nükleer müzakereleri kılıf yaparak stratejik kandırmacayla İsrail’in İran’a ani saldırısını destekledi. İki hafta içinde saldırı kararı vereceğini duyurduktan sonra, İran’ın zayıf anını yakalayıp operasyon gerçekleştirdi.
Siyasi dürüstlüğü, ulusal etik anlayışı ve uluslararası itibarı tamamen çöktü.
Tarihte nükleer bomba kullanan tek ülke ve yüz binlerce sivilin ölümüne yol açan, aynı zamanda Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NPT) kurucularından biri olan ABD, İran’ın nükleer tesislerini bombalayarak bu anlaşmayı ilk bozan ülke oldu.
Savaş karşıtı olduğunu sıkça dile getiren Trump, ilk başkanlık döneminin başında Suriye hükümet hedeflerini bombaladı, görevden ayrılmadan önce Basra Körfezi’nde İran’la askeri gerilimi tırmandırdı. İkinci döneminin henüz yarısına gelmeden, stratejik bombardıman uçakları ve zemin delici bombalarla İran nükleer tesislerini vurdu…
Böyle güven vermeyen bir başkan yönetimindeyken, ABD’nin ne itibarı ne de erdeminden söz edilebilir.
Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın üç büyük nükleer tesisini yok ettiğini iddia etti. Ancak hem ABD hem de İsrail’in istihbarat kurumları bunu yalanladı; yalnızca İran’ın nükleer kapasitesini yeniden kazanmasını birkaç ay ya da yıl geciktirdiğini değerlendirdiler.
İsrail ile iş birliği yaparak İran’a ortak saldırı düzenleyen ABD, verdiği sözleri tutmayarak İran’ın stratejik şüphe ve huzursuzluğunu artırdı ve onu stratejik tereddüdü terk ederek gerçekten nükleer silahlanma yoluyla kendini koruma yoluna itmiş olabilir.
Bu çatışma, 7 Ekim 2023’te başlayan “Altıncı Ortadoğu Savaşı”nın bir aşama savaşıdır ve aynı zamanda donanım ve taktik seviyesi en yüksek devlet aktörleri arasındaki bir karşılaşmadır.
İslami gruplar, İran ve ABD, çatışmanın tamamen kontrolden çıkmasını istemediğinden ve herkes önceden hedef ve sınır belirlediğinden, çatışma yüksek şiddetli ama kontrol edilebilir bir seyir izledi.
Elbette, ateşkes savaşın tamamen bittiği anlamına gelmez, çünkü üç taraf da hedeflerine tam anlamıyla ulaşamamıştır.
İsrail, İran’ın nükleer yeteneklerini ve uzun menzilli füze sistemlerini tamamen yok etmeyi ve en iyisi İran’da iç karışıklık hatta rejim değişikliği çıkartmayı, böylece İran’ın düşmanca politikalarına kökten son vermeyi hedefliyor.
Bu nedenle İran’ın nükleer altyapısına, stratejik silahlarına, askeri liderlerine ve bilimsel araştırma kadrolarına yönelik saldırı ve imha işlemlerine odaklandı; aynı zamanda halkta savaş paniği yaratarak memnuniyetsizlik oluşturmak ve renkli devrim başlatmak istedi. Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi sınırlı oldu.
ABD, İsrail ile iş birliği içinde İran’ın nükleer programını ortadan kaldırmak ve İran’ı bölgesel yayılmacı politikasından vazgeçmeye zorlayan yeni bir anlaşma imzalamaya itmek istedi. Ancak aynı zamanda başka bir savaş bataklığına saplanmaktan da korktu.
Bu nedenle önce İsrail savaş makinesine destek uçağı ve lojistik sağlayıcı olarak eşlik etti, ardından İsrail İran hava sahasında kontrol sağladığında kendisi sahaya indi, derinlemesine saldırı ve nükleer tesislerin nokta imhasını gerçekleştirdi ve İran’ın yanlış değerlendirme yapmaması için önceden bilgi verdi.
İran, eşit nükleer haklar elde etmeye çalıştı, bölgesel büyük güç statüsünü vurgulamak ve “Direniş Ekseni” bayrağını yükseltmek istedi.
Aynı zamanda aşırı kan kaybından ve özellikle ABD ile savaşa girmekten kaçınmaya çalıştı.
Bu nedenle İsrail’e denk bir şekilde karşılık verip ABD’ye sembolik bir misillemede bulunduktan sonra, savaşın büyümesini önlemek için aktif olarak ateşkes aradı ve kabul etti, böylece iç istikrar ve rejimin meşruiyeti tehlikeye girmemiş oldu.
Şu anda İsrail’in askeri faaliyet yarıçapı iki katına çıkmış durumda; Doğu Akdeniz’den İran platosuna kadar genişledi.
Ancak nüfusun azlığı, dar bir coğrafyada yer alması ve kaynaklarının kıt olması uzun süreli bir yıpratma savaşına uygun değil ve ABD ile koordinasyon gerektiriyor, bu da stratejik sınırlamalar getiriyor.
ABD, Orta Doğu’daki angajmanını stratejik olarak azaltmaya devam ediyor ve bu bölgedeki denetimini en düşük maliyetle sürdürmek istiyor.
Bu nedenle hem İsrail gibi sıkı bir müttefike güvenmek zorunda, hem de Orta Doğu’daki büyük etnik güçler arasındaki genel dengeyi bozmamak istiyor. Bu sebeple İran’la kendi lehine bir uzlaşma arıyor.
“Arap Baharı” sonrası yaşanan yayılma ve ABD’nin sert yaptırımları sonrasında İran yönetimi ve halkı zor şartlarda ayakta durmaya çalıştı.
Bu kez İsrail ve ABD’nin ortak saldırısı sonucu İran ağır askeri kayıplar verdi, diplomatik olarak izole oldu ve pasif konuma düştü.
Dolayısıyla İran’ın dış meselelerde sürtüşmeye enerjisi kalmadı ve barışa bir an önce dönüp yeniden yapılanma sürecine girmek istiyor—bu sürece hükümetin askeri, siyasi ve diplomatik itibarını yeniden inşa etmek, ordu ve halkın moralini toparlamak ve ülkeyi ikinci bir Libya veya Irak’a dönüştürmemek de dâhildir.
Ateşkes, İran ile İsrail arasındaki tarihsel kin ve güncel güç mücadelesinin yalnızca bir halkasıdır.
Temel ve yapısal çelişkiler çözülmediği için İran ile bu iki taraf arasındaki gerilim ve çatışma her an “eski yaranın yeniden açılması” gibi nüksedebilir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









