Bizi Takip Edin

Görüş

Altı Gün Savaşı’ndan ‘On İki Gün Savaşı’na

Avatar photo

Yayınlanma

İran-İsrail çatışmasının/savaşının muhtemelen birinci raundu sona erdi. Karşılıklı hava akınları ve füze salvoları şeklinde geçen bu raundun adı Orta Doğu’nun yakın tarihine On iki Gün Savaşı olarak geçecektir. Geçmişte Altı Gün Savaşı yaşanmış; 5 Haziran 1967 tarihinde İsrail önce Mısır’a sonraki günlerde de Suriye ve Ürdün’e saldırarak altı günde üç Arap devletini çok ağır bir yenilgiye uğratıp topraklarını dört katına çıkarmıştı.

İsrail bu üç devlet ile daha önce 1948 yılında bağımsızlık ilanının hemen ardından savaşmış ve bunlardan Mısır ve Suriye’yi ciddi bir yenilgiye uğratırken Ürdün’e yenilmiş ve büyük ölçüde İngiliz subaylarının eğittiği ve onların komutasında savaşan Ürdün kuvvetleri bugünkü Batı Şeria ve Doğu Kudüs bölgelerini ‘işgal’ etmişlerdi. Arap komşularına 1967 yılının haziran ayında saldıran İsrail 1948 savaşında yendiği bu iki devleti tekrardan çok ağır bir yenilgiye uğratırken Mısır’ın Sina yarımadasını ve Suriye’nin Golan bölgesini işgal etmiş; Ürdün’ü yenerek Doğu Kudüs ve Batı Şeria bölgelerini topraklarına katmış ve böylece kendi yüzölçümünü kabaca dörde katlamıştı. Ve bütün bunları altı günde yapmayı başardığı için de bu çatışmalar Altı Gün Savaşı olarak tarihe geçmişti.

Bu yenilgi savaşan Arap devletleri ve genel olarak Arap ülkeleri açısından çok ağır ve onur kırıcı olmasının yanında efsanevi Mısır lideri Nasır’ın da sonunu getirmiş ve üç yıl sonra (1970) ani bir kalp krizi sonucu ölmesinin ardından sadece Mısır’da değil bütün Arap dünyasında Pan-Arabizm ideolojisinin de sonunu getirmişti. Arap devletlerinden Mısır ve Suriye bu yenilgiye 1973 yılında belki de ilk defa senkronize ve iyi planlanmış bir saldırı (Yom Kipur Savaşı, 7 Ekim 1973) ile karşılık verdiklerinde ilk günde İsrail’in Altı Gün Savaşı’nda işgal ettiği bütün topraklarını geri almayı başarmışlar; ancak Amerika’nın büyük askeri nakliye uçaklarıyla doğrudan cepheye yaptığı tarihin en kapsamlı silah ve mühimmat sevkiyatı sayesinde İsrail savaşın gidişatını geri çevirmeyi başarmış ve başladığı noktada bitirmeyi sağlamıştı. Sovyetler Birliği’nin Arap ülkelerine aynı şekilde sevkiyat yapması özellikle Mısır’ın Sina yarımadasında kuşatma altına giren üçüncü ordusunu imha olmaktan kurtarmış; ancak ilk günlerde elde edilen askeri başarıları tekrardan kazanmaları mümkün olamamıştı.

İSRAİL 1973 YILINDAN BU YANA
HERHANGİ BİR DEVLET İLE SAVAŞMADI

Yom Kipur Savaşı Arap-İsrail mücadelesi açısından da bir dönüm noktası olacaktı. Savaştan hemen önce Mısır lideri Enver Sedat’ın başlattığı Sovyetler Birliği’nden hızlıca uzaklaşarak ABD ile yakınlaşma siyaseti Kahire açısından sonuç vermiş ve Amerika’nın arabuluculuğu ile başlayan barış süreci (Camp David) sayesinde Mısır 1967 savaşında kaybettiği ve 1973 savaşının ilk günlerinde geri aldığı; ancak savaşın İsrail lehine dönmesiyle tekrardan kaybettiği topraklarına büyük ölçüde kavuşmuştu. Fakat İsrail’in Orta Doğu’da var olma hakkını tanımakla başlayan bu süreç iki ülke arasında büyükelçilikler atanması ve Camp David Antlaşmalarının imzasına kadar gidince özellikle Suriye, Irak, Libya gibi ülkelerin başını çektiği Arap ülkelerinin girişimleriyle Mısır Arap Ligi’nden atılacaktı.

Sonraki yıllar İsrail ile sonuna kadar mücadele etmekten yana olan Arap devletleri ve Filistinliler açısından hiç de olumlu olmadı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Amerika’nın liderliğinde ortaya çıkan tek kutuplu dünya düzeni İsrail açısından bütün fırsat pencerelerini sonuna kadar açtı. Sonunda İsrail ile uzlaşmaya karşı çıkan Irak ve Libya yönetimleri devrildi ve yöneticileri (Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi) öldürüldüler. Bu halkaya bizim de yanlış politikalarımızla istikrarsızlaştırılan Suriye eklendi (2011-2024). Bu arada 1990’ların başlarında başlatılan Oslo Barış Süreci ise İsrail’deki aşırılıkçı partiler ve siyasi elit tarafından baltalandı.

Bu dönemde İsrail bir yandan Filistinlilere ve Güney Lübnan’da Hizbullah’a dönüşecek olan gruplara yıllarca kan kustururken Irak’ta ortaya çıkan istikrarsızlık ve halkın tepkileri İran’ın bu ülkede ve Suriye’de muazzam bir derinlik kazanmasına yardımcı oldu. Direniş Ekseni diye anılan güçlerin ortaya çıkma süreci böylece başladı. Hamas, Hizbullah, Haşdi Şabi ve Yemen Ensarullah hareketleri bu dönemde başladı veya gelişti. Suriye devleti ise İran’dan Hizbullah’a ve hatta Hamas’a uzanan Direniş Ekseni arasında bir köprü vazifesi görür gibiydi.

İsrail’in 13 Haziran İran saldırısını 7 Ekim 2023 tarihinde Hamas’ın düzenlediği saldırılara karşılık olarak başlattığı önce Hamas’a karşılık Gazze’de yürüttüğü ve dünya uzman kamuoyunun büyük çoğunlukla ‘soykırım’ olarak değerlendirdiği savaşlar silsilesinin devamı olarak görmek yerinde olur. Hizbullah’a karşı yeterince başarılı olamayan İsrail’in belki de önünü açan en önemli gelişme Suriye’de yönetimin 2024 yılının aralık ayında hiç beklenmedik şekilde düşmesi ve eski Başkan Beşar Esat’ın Moskova’ya kaçması oldu.

İSRAİL 1973 YILINDAN BU YANA İLK DEFA
BİR DEVLET AKTÖRÜ İLE SAVAŞA TUTUŞTU

İsrail’in 13 Haziran tarihinde İran’a karşı başlattığı hava harekậtı 1973 yılında Mısır ve Suriye’ye karşı yaptığı üç haftalık savaştan bu yana bir devlet aktörüyle ilk çatışmasıdır. Üstelik bu, tam bir savaş da sayılmaz; çünkü kara sınırları itibariyle birbirlerine yaklaşık iki bin kilometre uzaklıkta bulunan bu devletlerin kara ve deniz kuvvetleri çatışmalara katılmamış ve özel kuvvetleri birbirlerine karşı operasyon yapmamışlardır.

İsrail’in İran’a hava saldırıları aynı zamanda İran içerisinde oluşturduğu muhalif/casus unsurlar ve onların suikast operasyonları ile eş zamanlı başlatılmış ve Tahran’ın sivil/askeri üst düzey yöneticileri öldürülmüşlerdir ki, bu açıdan İsrail’in saldırısı tam anlamıyla bir baskın etkisi yaratmış olsa gerektir. Ancak bunun abartılmaması gerektiği de ortadadır. Nitekim İran yönetimi saatler içerisinde yeni tayinleri yaparken aynı günün akşamı İsrail’e ilk füze saldırılarına da başlamıştır. İran’ın giderek artan bir dozda yürüttüğü füze saldırılarını Batılı hiçbir hava savunma sistemi tam olarak durduramamış; Demir Kubbe adıyla bilinen ve efsaneleştirilen hava savunma sistemi büyük ölçüde etkisiz kalmış; buna karşılık İsrail hava kuvvetlerinin hava saldırıları ancak sınırlı bir etki yaratmış; ABD’nin savaşa sınırlı olarak dahil olması İran’ın füze fırlatma kapasitesine fazla zarar verememiş ve sonuçta taraflar – muhtemelen İsrail – ateşkes istemiş veya ateşkese razı olmuşlardır.

ON İKİ GÜN SAVAŞI’NIN SONUÇLARI

Bu çatışmalarda İran’ın İsrail topraklarını yoğun bir füze ateşine tabi tutması olağanüstü bir başarıdır; çünkü kurulduğu 1948 yılından bu yana İsrail yerleşim alanları hiçbir devlet tarafından kapsamlı bir şekilde bombalanamamıştı. Bağımsızlık ilanının hemen ardından başlayan 1948-49 savaşında İsrail üç Arap devletine (Mısır, Suriye, Ürdün) karşı savaşmış; buna karşılık Altı Gün Savaş’ında bu üç devlete aniden saldırarak üçünü birden feci bir yenilgiye uğratmış; 1973 Savaşı’nda ise kendisi baskına uğramış ama hiçbirinde toprakları, yerleşim yerleri savaştığı ülkelerin hava kuvvetleri tarafından doğru dürüst hava akınlarına uğramamıştı.

Oysa bu savaşların son ikisinde – ilkinde hava kuvvetleri pek yaygın kullanılmamıştı – İsrail, Mısır, Suriye ve Ürdün’ün başta başkentleri olmak üzere önemli merkezlerini yoğun hava bombardımanı altına almıştı. İran ile çatışmalarda da hava kuvvetleri açısından İsrail’in üstünlüğü açık olmakla birlikte İran’ın füzeler konusundaki tartışmasız üstünlüğü İsrail topraklarının her karışını hedef haline getirdi. Bunun kısa ve orta vadede İsrail halkı üzerinde yaratacağı etki ciddiye alınmalıdır. Büyük bir çoğunluğunun çifte pasaport sahibi olduğu İsrail vatandaşları için hükümetin çatışmalar sırasında güvenlik gerekçesiyle ülkeyi terk etmelerine izin vermemesi bu tezi güçlendiriyor.

Çatışmaların ardından ilk soru bu ateşkesin kalıcı olup olmayacağıyla ilgilidir. İsrail bugüne kadar devletlerle giriştiği savaşların ardından imzalanan ateşkes süreçlerine büyük ölçüde uymuş olmakla birlikte Hamas ve benzeri aktörlere – Hizbullah kısmen istisna- karşı aynı şekilde davranmamıştır. İran gibi bir devlet aktörüne karşı tavrının ne olacağı önemli bir soru işareti olarak karşımızda duruyor. Öte yandan ateşkes kalıcı olsa bile İsrail ve Amerika’nın rejim değiştirme fikrinden vazgeçmiş olduğunu düşünmek fazla iyimserlik olur.

İran’ın dünya kamuoyunda ciddi bir sempati kazandığı İsrail’in ise Gazze soykırımın ardından saldırganlığını sürdüren ülke görüntüsü vermesinin somut olarak mücadele alanına nasıl yansıyacağını şu anda tahmin etmek pek kolay olmasa gerektir. Trump’ın İsrail için yapabileceklerinin sınırları olduğunun açıkça görüldüğü bu dönemde İsrail’in çok kutupluluğu bir veri kabul ederek dış politikasını ve güvenlik politikalarını değiştirmesi pek güçlü bir ihtimal olarak karşımıza çıkmıyor.

Bu durumda İran’ın Rusya’dan hava savunma sistemleri ve Çin’den gelişmiş savaş uçakları alarak eksiklerini tamamlamaya çalışacağına, buna karşılık İsrail’in ise her zaman olduğu gibi Amerikan silah sanayinin geliştirdiği bütün sistemlerle bir sonraki raunda hazırlanacağına kesin gözüyle bakılabilir. İran’ın güçlü bir caydırıcılık oluşturarak İsrail ve Amerika’yı bundan vaz geçirmesi de ihtimaller arasında sayılabilir. Türkiye’nin bu savaştan çıkarması gereken pek çok ders olduğuna şüphe yok. Başta İsrail’in önünü tamamen açan Suriye politikalarının ne kadar yanlış olduğunu anlaması ve ona göre hareket etmesi Ankara açısından önemli olsa gerektir. Türkiye’nin çıkaracağı dersler konusu bu yazının konusu olmayıp başka değerlendirmelerde ele alınacağı için şimdilik bu kadar…

Prof. Dr. Hasan Ünal

Başkent Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Görüş

Zirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli

Yayınlanma

NATO liderleri 36. zirve için 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanırken, resmi anlatı bellidir: Sovyet işgali tehdidi altındaki Türkiye, Kore’de verdiği kahramanca sınavla ittifaka girmiş ve güvenliğini sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Arşivi’nin son yıllarda araştırmaya açılan binin üzerinde belgesi üzerinde yürüttüğüm çalışma, bu anlatının iki temel direğinin de belgesel zemine oturmadığını gösteriyor. Birincisi: bugün erişilebilir olan Sovyet arşivleri, Moskova’nın hiçbir zaman Türkiye’yi işgal etmek gibi bir operasyonel planının var olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi: Türkiye NATO’ya bir güvenlik şemsiyesi altına sığınarak değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin Uzak Doğu’daki savaşına kendi evlatlarının kanını sürerek girdi. Ve bu pazarlığın en ağır, en uzun ömürlü faturası, bugün Ankara’nın en çok ihtiyaç duyduğu ilişkilerden birine kesildi: Çin’e.

BM Busan Türk Şehitliği

İşgal planı yoktu; korku vardı, hata vardı, fırsatçılık vardı

Önce Sovyet meselesindeki kayıtları düzeltelim. Molotov’un Haziran 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e ilettiği talepler — Boğazlar’da üs, Kars ve Ardahan’ın devri — gerçekti ve Sovyet diplomasisinin tarihî bir hatasıydı; bunu savunmanın imkânı yok. Ama 1990 sonrasında açılan Sovyet arşivleri, Jamil Hasanli’nin Azerbaycan devlet arşivindeki rekonstrüksiyonuyla birlikte, kritik bir gerçeği belgeliyor: Moskova’nın Kars-Ardahan’ı almak için hazırlanmış hiçbir operasyonel planı yoktu; 1945 talepleri, Kremlin’in kendisinin dahi kabul edilme ihtimali görmediği maksimalist bir açılış pozisyonuydu. Ağustos 1946 Boğazlar krizinde Stalin’in geri adım atması da bir askeri niyetin değil, temkinli bir hesabın ürünüydü. Aynı arşivler Stalin’in Kore’de dahi ne kadar isteksiz olduğunu gösteriyor: Kim İl-sung’un saldırı taleplerini 1949 boyunca sistematik olarak reddetmiş, Ocak 1950’deki onayını bile “büyük risk alınmayacak” kaydıyla vermişti.

Ankara’nın korkusu samimiydi — 1939 Molotov-Ribbentrop pazarlıklarından beri biriken ve arşiv belgelerinde tutarlı biçimde izlenebilen bir korkuydu bu; uydurma bir tehdit anlatısıyla halkın aldatıldığını söylemek belgelere haksızlık olur. Ama korkunun samimi olması, ona verilen cevabın isabetli olduğu anlamına gelmez. Washington, Sovyet diplomasisinin bu ağır hatasının yarattığı korkuyu kendi blok mimarisinin harcına çevirdi: Türkiye’yi 1949’da NATO’nun dışında bıraktı, sonra kapıyı aralamanın fiyatını koydu. Fiyat, Kore’ydi.

Kanla ödenen giriş ücreti

Arşivler, Kore kararının bir BM idealizmi değil, açık bir takas olduğunu tereddüde yer bırakmayacak biçimde belgeliyor. Ankara, hiçbir antlaşma yükümlülüğü yokken, 22 Temmuz 1950’de bir günden kısa süren bir müzakereyle 4.500 kişilik tugayı ABD komutası altındaki cepheye gönderme kararı aldı. Altı gün sonra BM Daimi Temsilcisi Sarper, basın önünde Atlantik Paktı üyeliği talebini dile getirdi; Genel Sekreter Trygve Lie ile görüşmesinin tutanağında karşılıklılık beklentisi açıkça telaffuz ediliyor. Belgelerin gösterdiğine göre Türkiye’nin Atlantik sistemine alınacağına dair yapısal karar fiilen 1 Kasım 1950’de — yani Kunuri’den önce ama Türk kanının pazarlık masasına konmasından sonra — Ankara’ya iletildi. Mehmetçik, Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdidin kaynağı olmayan bir ülkenin askerleriyle, Türkiye’nin hiçbir çıkarının bulunmadığı bir yarımadada, bir süper gücün blok konsolidasyonu için savaştırıldı. Buna başarı hikâyesi demek, o kanı dökülenlere değil, döktürenlere yazılmış bir methiyedir.

Faturanın merkezi: Çin

Bu takasın en az konuşulan ve en kalıcı sonucu Çin’le yaşanan kopuştur — ve hikâyenin asıl trajedisi buradadır. Çünkü karşı karşıya getirilen iki halk, yirminci yüzyılın iki büyük anti-emperyalist mücadelesinin sahibiydi. Kendi araştırmalarımın gösterdiği gibi, 1920’ler ve 30’ların Çin basını — Şenbao başta olmak üzere — Mustafa Kemal’in Türkiyesi’ni emperyalizme karşı verilmiş ilk muzaffer kurtuluş savaşının ülkesi olarak izlemiş, Kemalist modernleşmeyi kendi ulusal uyanışı için ilham kaynağı saymıştı. Çeyrek yüzyıl sonra bu iki halkın evlatları, Kunuri’de ve Kumyangjang-ni’de birbirine kurşun sıkıyordu — ikisinin de tarihsel çıkarına hizmet etmeyen, Washington’ın çizdiği bir cephede.

Ankara’nın Çin karşıtı angajmanı muharebe alanıyla da sınırlı kalmadı. İngiltere Ocak 1950’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanırken Türkiye, Amerikan çizgisinde tanımama kampına demirledi. Şubat 1951’de Çin’i “saldırgan” ilan eden BM kararını en önde destekledi; İngiltere ve Dominyonların dahi yumuşatma formülleri aradığı bir ortamda Ankara, arşiv yazışmalarında açıkça okunabilen “çoğunluğun yanında görünme” refleksiyle en sert çizgiye yerleşti. Mayıs 1951’de Çin’e stratejik ambargo hazırlanırken ilgili komiteye Türkiye başkanlık ediyordu. Aralık 1950’nin son günü Dışişleri Bakanı Köprülü’nün Ankara’da kabul ettiği “Çin büyükelçisi” bile Pekin’in değil Taipei’nin temsilcisiydi. Sonuç: Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’ya ilk dostluk elini uzatanlar arasındaki Sovyet Rusya’yla köprüler atılırken, anti-emperyalist mücadelenin öteki büyük ülkesi Çin’le ilişki daha kurulmadan donduruldu; Türkiye, Çin Halk Cumhuriyeti’ni ancak 1971’de tanıdı. Çin’de yaşayan bir araştırmacı olarak şunu ekleyeyim: Kore Savaşı — Çin hafızasındaki adıyla “Amerika’ya Karşı Koy, Kore’ye Yardım Et” — Çin’de kuruluş destanının parçasıdır ve Türkiye’nin o savaştaki konumu, Çinli muhataplarımızın tarihsel hafızasında bizim sandığımızdan çok daha canlıdır.

Aynı hizalanmanın öteki mirası: Sincan dosyası

Blok tercihinin bir başka kalıcı sonucu da aynı yıllarda mayalandı. 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte Sincan’dan ayrılan siyasi kadrolar — eski eyalet hükümeti genel sekreteri İsa Yusuf Alptekin ve eski eyalet yöneticilerinden Mehmet Emin Buğra başta olmak üzere — yönünü Türkiye’ye çevirdi; 1952’de Ankara hükümeti, Keşmir üzerinden gelen binlerce Sincan göçmenini kabul eden kararnameyi çıkardı ve İstanbul, izleyen on yıllarda bu muhaceretin dünya çapındaki merkezi hâline geldi. Türk kamuoyunun bu insanlara kucak açmasında samimi bir soydaşlık duygusu vardı ve bu duygunun kendisi eleştirilecek bir şey değildir. Eleştirilmesi gereken, bu insani dosyanın da Soğuk Savaş’ın blok mimarisine devşirilmesidir: muhaceret hareketi, dönemin Amerikan güdümündeki anti-komünist ağlarının ekosistemi içinde siyasallaştı ve Türkiye’nin Çin karşıtı hizalanmasının bir parçası olarak kurumsallaştı. Böylece soydaşlık gibi kendi başına meşru bir bağ, büyük güç rekabetinin aracı hâline getirildi — ve bugün Ankara ile Pekin arasındaki en hassas dosya doğdu: Pekin’in kendi toprak bütünlüğü meselesi olarak okuduğu, Türkiye’de ise soydaşlık ve insani boyutuyla algılanan, iki başkentin birbirini en zor anladığı başlık. Bu dosyanın kökleri, sanıldığı gibi 1990’lara değil, NATO üyeliğinin kanla satın alındığı o üç yıla uzanır. Türkiye bu meseleyi kendi vicdanıyla Çin’le ilişkisi arasında bir koz olarak değil, iki ülkenin doğrudan ve dürüst konuşması gereken bir tarih mirası olarak ele almayı öğrenmedikçe, üçüncü tarafların bu dosyayı yeniden araçsallaştırmasına açık kalacaktır.

1953: Gerekçe buharlaşıyor, bağımlılık kalıyor

Hikâyenin son perdesi, resmi anlatının en az sevdiği kısımdır. Stalin 5 Mart 1953’te öldü. 30 Mayıs 1953’te Sovyet hükümeti Türkiye’ye verdiği resmi notayla Kars-Ardahan üzerindeki taleplerden ve Boğazlar rejiminin revizyonu isteğinden açıkça vazgeçtiğini bildirdi; Sovyet güvenliğinin Türkiye’nin egemenliğiyle bağdaşan koşullarda sağlanabileceğini kabul etti. Moskova, sonraki yıllarda Kruşçev’in ağzından daha da ileri gidecek, Stalin dönemi taleplerinin bir hata olduğunu ve Türkiye’yi Amerikan ittifakına bizzat bu hatanın ittiğini kabul edecekti. Yani NATO üyeliğinin bütün gerekçesi, üyelikten on beş ay sonra bizzat kaynağı tarafından yazılı olarak geri çekildi. Ama üyelik geri çekilmedi; kan çoktan dökülmüş, bağımlılık mimarisi çoktan kurulmuş, Çin’le kapı çoktan kapanmıştı. Tehdit geçiciydi; taahhütler, üsler ve kapanan kapılar kalıcı oldu.

Zirveye asıl soru

Ankara’daki zirve salonunda sorulmayacak ama sorulması gereken soru şudur: bir ülke, var olmayan bir işgal planına karşı, kendi tarihsel davasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir cephede kan dökerek satın aldığı bir üyeliğin yetmiş beşinci yılını kutlarken, o üyeliğin Asya’da kapattığı kapıların envanterini ne zaman çıkaracaktır? Türkiye bugün Çin’le ticaretten Orta Koridor’a uzanan bir gündemi konuşuyorsa, aslında 1950-52’de bir süper gücün hesabına feda edilen bir ilişkiyi onarmaya çalışıyor demektir. Dünya yeniden blok siyasetine sürüklenirken tarihin dersi açıktır: büyük güçlerin savaşlarına kan taşıyarak elde edilen güvenlik, güvenlik değil, faturası nesiller boyu ödenen bir bağımlılıktır. Bu topraklarda anti-emperyalizmin kurucu bir tecrübe olduğunu hatırlayanlar için, zirvenin en anlamlı gündemi NATO’nun genişlemesi değil, Türkiye’nin kendi coğrafyasının bütün yönleriyle — Çin dahil — eşitlik temelinde ilişki kurma iradesi olmalıdır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English