Görüş
Kazananı Olmayan Kontrol Edilebilir Bir Çatışma

13-24 Haziran tarihleri arasında İsrail ile İran arasında eşi benzeri görülmemiş bir çapraz saldırı savaşı yaşandı. Bu süreçte, İsrail’e destek veren ABD doğrudan devreye girdi, İran’ın üç büyük nükleer tesisine uzun menzilli bombalama gerçekleştirdi ve İran’dan sembolik bir misilleme geldi. Sonuç olarak, ABD’nin doğrudan arabuluculuğunda, üç taraf da “zafer ilan ederek” çatışma ateşkese dönüştü. ABD ve İsrail’in İran’a ortak kıskacıyla başlayan ve 12 gün sonra hızlıca sona eren bu çatışma; kazananı olmayan, sınırlı ama bilinçli bir çatışmaydı. Gösteri niteliğinde unsurlar barındırıyordu, temel çelişkileri çözmeden sonlandı, bu da savaşın her an yeniden alevlenme riskini taşıyor.
Bu çatışmada kazanan olmadı. İsrail, İran ve ABD farklı düzeylerde farklı bedeller ödedi ve bu uzun vadeli sonuçlar doğuracak. Elbette kaybedenler vardı: savaşın ortasında kalan İsrail ve İran halkı; İran, İsrail ve ABD arasında daima eksik olan uzlaşma isteği ve stratejik güven; hem hakem hem oyuncu gibi davranan ABD’nin siyasi itibarı.
İsrail, güçlü uzun menzilli saldırı kapasitesi ve istihbarat ağına dayanarak “önleyici saldırı” ve sınır ötesinde düşmanı karşılama askeri geleneğini sürdürdü. “Yükselen Aslan Operasyonu” kod adıyla, İran’ın bazı nükleer tesislerine, devlet kurumlarına, füze ve hava kuvvetleri üslerine nokta saldırılar gerçekleştirdi. Ajanların desteğiyle 20’den fazla üst düzey İranlı askeri lider ve 10’dan fazla nükleer bilim insanı fiziksel olarak ortadan kaldırıldı.
Nüfus, toprak ve kaynak açısından bir “cüce ülke” olan İsrail’in, bu üç alanda da kendisinin en az on katı güçlü bir Orta Doğu ülkesi olan İran’a açıkça meydan okuması; güçlü ulusal iradesini, olgun askeri stratejisini ve üstün hava hakimiyetini gösterdi. Özellikle İsrail hava kuvvetlerinin Tahran semalarında iki saat boyunca gösterişli biçimde operasyon yapması, havada yakıt ikmali gerçekleştirmesi; İsrail istihbaratının İran’daki derin sızması, bilgi toplaması, yerel unsurları devşirmesi ve sürpriz saldırılar düzenlemesi, modern açık ve örtülü savaşın bir arada işlendiği bir efsane yazdı.
Ancak yine de İsrail kaybeden oldu. Ahlaki ve uluslararası kamuoyu açısından, İsrail her zamanki gibi BM Şartı ve uluslararası hukuku açıkça çiğnedi; İran’ın nükleer silah peşinde olduğu ve tehdit oluşturduğu bahanesiyle, ülkenin egemenliğini, hava sahasını ve toprak bütünlüğünü ihlal etti. Ayrıca, İsrail ile İran arasında yer alan Arap ülkelerinin hava sahasını kendi savaş uçaklarının geçiş yolu gibi kullandı, bu da bu masum komşuların egemenliğini, hava sahasını ve onurunu ihlal etti.
İsrail’in ilan etmeden savaş başlatıp İran’a saldırması, askeri liderlerini doğrudan “kellesini alarak” öldürmesi, nükleer bilim insanlarını öldürmeye devam etmesi; klasik bir devlet terörü eylemidir. Hukuki süreç olmadan başka ülkelerin asker ve sivillerinin hayatını sonlandırmak, modern uygarlık, hukuk devleti ve insani değerleri çiğner; İsrail’in uluslararası imajını daha da bozarak itici hâle getirir.
İsrail’in İran’a ani saldırısı, “Samimi Taahhüt-3” adıyla şiddetli bir misillemeyi tetikledi. İran, 12 gün içinde İsrail topraklarına 22 kez uzun menzilli hava saldırısı düzenledi; en az 534 orta menzilli füze ve çok sayıda İHA gönderildi. İran, füzelerle İsrail hava sahasına nüfuz etmeyi başardı.
ABD’nin savunma desteğine rağmen, İsrail’in çok katmanlı ve uzun menzilli önleme sistemlerinden oluşan sözde “demir duvarı” büyük ölçüde delindi. Tel Aviv, Hayfa, Berşeva ve Eilat gibi büyük şehirler ilk kez savaş düzeyinde bombalandı; bazı kilit kurumlar, enerji tesisleri ve ekonomik merkezler ya yok edildi ya da ciddi hasar gördü. Yarım yüzyıldan fazladır ilk kez, İsrail halkı gökten “cehennem ateşi” yağdığını gördü ve eşi benzeri görülmemiş bir paniğe kapıldı.
İsrail’in saldırısı güçlü, savunması zayıftı. Bu sadece bir taktik hata değil; stratejik ve psikolojik bir başarısızlıktı. İsrail’in yenilmez askeri gücü efsanesi, iki yıl içinde ikinci kez çöktü. 7 Ekim 2023’te, Hamas’ın beklenmedik saldırısıyla İsrail’in güvenlik hattı yıkıldı, ordu hazırlıksız yakalandı, sivil halk ağır kayıplar verdi. Bu sefer, özenle plan yapıp, hazırlıklarını tamamlayıp saldırıyı başarıyla gerçekleştirse bile; dünyanın en gelişmiş savunma sistemiyle korunan dar hava sahası, Hamas’tan çok daha güçlü İran tarafından bir intikam “füze yağmuruyla” delik deşik edildi. Bu yalnızca 12 gün süren çatışmanın, İsrail halkı ve siyaseti üzerindeki derin siyasi, toplumsal ve psikolojik etkilerini izlemeye devam edeceğiz.
İran da kazanan olmadı. Her ne kadar İran bu çatışmanın mağduru olarak uluslararası sempati kazanmış, askeri caydırıcılık anlamında İsrail’le başa baş mücadele etmiş ve Arap dünyasının yarım yüzyıldır başaramadığı şekilde İsrail’in iç bölgelerine kapsamlı saldırı gerçekleştirmiş olsa da; bölgesel süper güç olmayı hedefleyen, Orta Doğu “Şii Hilali”nin doğal lideri, “Direniş Ekseni”nin omurgası ve ABD ile İsrail’e karşı yıllardır direnen İran; savaşın başında çok ağır ve utanç verici bir darbe yedi. İsrail’in ana şehirlerine uzaktan etkili saldırılar düzenleyebilse de, kendi hava sahasını, kilit tesislerini, askeri liderlerini ve nükleer bilim insanlarını yerinde koruyamadı. Yetkililer kadınların kıyafet yönetmeliğine uymasıyla meşgulken, binlerce İsrailli casusun sızmasını fark edemedi.
Uzun süreli örtülü savaşlar ve neredeyse hiç zafer kazanılamayan casusluk faaliyetlerinden, 2024’te Reisi’nin uçağının gizemli düşüşüne, ardından bu defa devletsiz bir savunmaya, korumasız bir güvenliğe; düşman uçaklarının elini kolunu sallayarak girip çıkmasına, casus ve hainlerin ardı ardına çıkmasına ve keyfince hareket etmesine kadar, İran efsanelerde Yahudi savaşçı kral tarafından pusuya düşürülüp başı kesilen Filistinli dev Golyat’a benziyor: büyük ama etkisiz, iri ama güçlü değil.
İsrail’in yıldırım saldırısı karşısında İran’ın önemli isimleri can güvenliğini koruyamıyor, kritik tesisler bombalanmaya açık, başkent Tahran boşalıyor, savunma sistemi delik deşik oluyor, özellikle hava savunma kapasitesi ve güvenlik sistemi zayıflığı şaşkınlık yaratıyor.
Bu, 1988’deki İran-Irak Savaşı’nın sona ermesinden bu yana 37 yıldır İran’ın ilk kez büyük çaplı, sürekli bir dış hava saldırısına uğramasıdır. İki neslin barış ve güvenlik hafızası böylece sona erdi ve ülke şimdi nükleer sızıntı ve kirlilik riskiyle karşı karşıya.
İran-Irak Savaşı sırasında İran neredeyse tamamen yalnız kalmıştı. Ancak şimdi İsrail ve ABD’nin ortak saldırısı karşısında bile İran hâlâ “gururlu yalnızlık” içinde.
Çevresindeki Arap ve İslam ülkeleri sadece seyirci konumunda. “Direniş Ekseni” sadece Yemenli Husiler aracılığıyla sözlü destek veriyor. Batılı hükümetler İsrail’e ambargo koymadı, tedariki kesmedi. Almanya Başbakanı Merz, “pis işi herkes adına yaptığı” için İsrail’e açıkça teşekkür etti. NATO zirvesi İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısından tek kelimeyle bile bahsetmedi; aksine İran’ı Rusya’ya askeri ekipman sağlamakla suçladı…
İran eşi benzeri görülmemiş hava saldırılarına ve bombalamalara maruz kaldı: 600’den fazla ölü, yaklaşık 5000 yaralı, büyük emekle kurulan nükleer tesisler genel olarak zarar gördü.
Ancak İran’ın ulusal ve etnik onurunun tekrar tekrar zedelenmesi sadece İsrail ve ABD’nin askeri ve teknolojik üstünlüğünden kaynaklanmıyor. Daha çok İran hükümetinin oyunlaştırılmış, gösteri amaçlı hatta pazarlıkçı askeri karşılıkları ve diplomatik pazarlıkları yüzünden.
Bu tür bir etkileşim mekanizması, savaşan taraflar arasında yeni bir “zararı sınırlama” paradigması doğurdu; ama aynı zamanda İran halkının 40 yıldır rejim uğruna yaptığı büyük fedakârlıkları anlamsız kıldı.
ABD, “Gece Yarısı Çekici” operasyonu kapsamında stratejik bombardıman uçaklarını kullanarak İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine saldırısının ardından durumu toparladı; ama öncesinde İran hükümetine bilgi vererek önlem alma veya zararı azaltma fırsatı tanıdı.
İran, ABD’nin Katar’daki üssüne misilleme yaparken bile önceden haber verdi; böylece meşru bir intikam eylemi, halkı kandıran bir askeri-diplomatik tiyatroya dönüştü ve Trump’tan aleni teşekkür aldı.
Tabii ki, devletler arası jeopolitik mücadeleyi bir “zararı azaltma oyunu”na çevirmek yeni değil; 2021’de ABD’nin İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’yi Irak’ta öldürmesi ve İran’ın sembolik yanıtıyla başlamıştı. 2024 Nisan ve Ekim aylarında İran ile İsrail arasındaki iki sembolik karşılıklı saldırıyla devam etti—özellikle İran’ın her seferinde önceden dolaylı bildirim yapması, saldırıyı geciktirmesi ve İsrail’i daha fazla kışkırtmamaya çalışması dikkat çekiyor.
Devlet meseleleri, savaş ve barış, düşmanlık ve dostluk; ciddi ve ağır meselelerdir, halkın güvenliği ve duygularıyla ilgilidir.
İran’ın sürekli lanetlediği “büyük ve küçük şeytan”larla savaş ortamında flört etmesi, gizlice anlaşmalar yapması, dış dünyaya İran halkının İslam devrimini ihraç uğruna birkaç kuşaktır ödediği bedelin boşuna olduğunu düşündürüyor.
İran’ın bu kadar çok İsrail ajanı yakalaması belki de şu gerçeğe işaret ediyor: bu ülkenin rejimi, sistemi ve gidişatı günbegün merkezkaç hâle geliyor; yani devlet ile rejim birbirinden ayrılıyor olabilir.
ABD de kazanmadı. Trump, İran’ın nükleer tesislerini bombalayarak “zamanında müdahale ettiğini” ve zafer kazandığını iddia etti. Bazı Kongre üyeleri onu Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Ancak ABD, küçük kazandı ama büyük kaybetti; az elde etti ama çok yitirdi.
Süper güç sıfatıyla ABD, beş turluk nükleer müzakereleri kılıf yaparak stratejik kandırmacayla İsrail’in İran’a ani saldırısını destekledi. İki hafta içinde saldırı kararı vereceğini duyurduktan sonra, İran’ın zayıf anını yakalayıp operasyon gerçekleştirdi.
Siyasi dürüstlüğü, ulusal etik anlayışı ve uluslararası itibarı tamamen çöktü.
Tarihte nükleer bomba kullanan tek ülke ve yüz binlerce sivilin ölümüne yol açan, aynı zamanda Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NPT) kurucularından biri olan ABD, İran’ın nükleer tesislerini bombalayarak bu anlaşmayı ilk bozan ülke oldu.
Savaş karşıtı olduğunu sıkça dile getiren Trump, ilk başkanlık döneminin başında Suriye hükümet hedeflerini bombaladı, görevden ayrılmadan önce Basra Körfezi’nde İran’la askeri gerilimi tırmandırdı. İkinci döneminin henüz yarısına gelmeden, stratejik bombardıman uçakları ve zemin delici bombalarla İran nükleer tesislerini vurdu…
Böyle güven vermeyen bir başkan yönetimindeyken, ABD’nin ne itibarı ne de erdeminden söz edilebilir.
Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın üç büyük nükleer tesisini yok ettiğini iddia etti. Ancak hem ABD hem de İsrail’in istihbarat kurumları bunu yalanladı; yalnızca İran’ın nükleer kapasitesini yeniden kazanmasını birkaç ay ya da yıl geciktirdiğini değerlendirdiler.
İsrail ile iş birliği yaparak İran’a ortak saldırı düzenleyen ABD, verdiği sözleri tutmayarak İran’ın stratejik şüphe ve huzursuzluğunu artırdı ve onu stratejik tereddüdü terk ederek gerçekten nükleer silahlanma yoluyla kendini koruma yoluna itmiş olabilir.
Bu çatışma, 7 Ekim 2023’te başlayan “Altıncı Ortadoğu Savaşı”nın bir aşama savaşıdır ve aynı zamanda donanım ve taktik seviyesi en yüksek devlet aktörleri arasındaki bir karşılaşmadır.
İslami gruplar, İran ve ABD, çatışmanın tamamen kontrolden çıkmasını istemediğinden ve herkes önceden hedef ve sınır belirlediğinden, çatışma yüksek şiddetli ama kontrol edilebilir bir seyir izledi.
Elbette, ateşkes savaşın tamamen bittiği anlamına gelmez, çünkü üç taraf da hedeflerine tam anlamıyla ulaşamamıştır.
İsrail, İran’ın nükleer yeteneklerini ve uzun menzilli füze sistemlerini tamamen yok etmeyi ve en iyisi İran’da iç karışıklık hatta rejim değişikliği çıkartmayı, böylece İran’ın düşmanca politikalarına kökten son vermeyi hedefliyor.
Bu nedenle İran’ın nükleer altyapısına, stratejik silahlarına, askeri liderlerine ve bilimsel araştırma kadrolarına yönelik saldırı ve imha işlemlerine odaklandı; aynı zamanda halkta savaş paniği yaratarak memnuniyetsizlik oluşturmak ve renkli devrim başlatmak istedi. Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi sınırlı oldu.
ABD, İsrail ile iş birliği içinde İran’ın nükleer programını ortadan kaldırmak ve İran’ı bölgesel yayılmacı politikasından vazgeçmeye zorlayan yeni bir anlaşma imzalamaya itmek istedi. Ancak aynı zamanda başka bir savaş bataklığına saplanmaktan da korktu.
Bu nedenle önce İsrail savaş makinesine destek uçağı ve lojistik sağlayıcı olarak eşlik etti, ardından İsrail İran hava sahasında kontrol sağladığında kendisi sahaya indi, derinlemesine saldırı ve nükleer tesislerin nokta imhasını gerçekleştirdi ve İran’ın yanlış değerlendirme yapmaması için önceden bilgi verdi.
İran, eşit nükleer haklar elde etmeye çalıştı, bölgesel büyük güç statüsünü vurgulamak ve “Direniş Ekseni” bayrağını yükseltmek istedi.
Aynı zamanda aşırı kan kaybından ve özellikle ABD ile savaşa girmekten kaçınmaya çalıştı.
Bu nedenle İsrail’e denk bir şekilde karşılık verip ABD’ye sembolik bir misillemede bulunduktan sonra, savaşın büyümesini önlemek için aktif olarak ateşkes aradı ve kabul etti, böylece iç istikrar ve rejimin meşruiyeti tehlikeye girmemiş oldu.
Şu anda İsrail’in askeri faaliyet yarıçapı iki katına çıkmış durumda; Doğu Akdeniz’den İran platosuna kadar genişledi.
Ancak nüfusun azlığı, dar bir coğrafyada yer alması ve kaynaklarının kıt olması uzun süreli bir yıpratma savaşına uygun değil ve ABD ile koordinasyon gerektiriyor, bu da stratejik sınırlamalar getiriyor.
ABD, Orta Doğu’daki angajmanını stratejik olarak azaltmaya devam ediyor ve bu bölgedeki denetimini en düşük maliyetle sürdürmek istiyor.
Bu nedenle hem İsrail gibi sıkı bir müttefike güvenmek zorunda, hem de Orta Doğu’daki büyük etnik güçler arasındaki genel dengeyi bozmamak istiyor. Bu sebeple İran’la kendi lehine bir uzlaşma arıyor.
“Arap Baharı” sonrası yaşanan yayılma ve ABD’nin sert yaptırımları sonrasında İran yönetimi ve halkı zor şartlarda ayakta durmaya çalıştı.
Bu kez İsrail ve ABD’nin ortak saldırısı sonucu İran ağır askeri kayıplar verdi, diplomatik olarak izole oldu ve pasif konuma düştü.
Dolayısıyla İran’ın dış meselelerde sürtüşmeye enerjisi kalmadı ve barışa bir an önce dönüp yeniden yapılanma sürecine girmek istiyor—bu sürece hükümetin askeri, siyasi ve diplomatik itibarını yeniden inşa etmek, ordu ve halkın moralini toparlamak ve ülkeyi ikinci bir Libya veya Irak’a dönüştürmemek de dâhildir.
Ateşkes, İran ile İsrail arasındaki tarihsel kin ve güncel güç mücadelesinin yalnızca bir halkasıdır.
Temel ve yapısal çelişkiler çözülmediği için İran ile bu iki taraf arasındaki gerilim ve çatışma her an “eski yaranın yeniden açılması” gibi nüksedebilir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












