Amerika
Kıyamete beş kala – 4: Amerikan kapitalizmi sınırlarda

Rivayete göre, henüz ABD Başkanı olmamış Andrew Jackson, 1811 kışında Mississippi Nehri boyunca uzanan eski Kızılderili yolu Natchez Trace üzerinde bir köle grubunu götürürken, federal ajan Silas Dinsmore tarafından durdurulur.
Henüz başkan değilse de Batıdaki serhat boylarında tanınmış bir figürdür: Tennessee’nin Kongre’ye ve eyalet Yüksek Mahkemesi’ne seçilen ilk temsilcisi; Tennessee milislerinin lideri; avukat, tüccar, at yetiştiricisi ve çiftçi olarak servet sahibi; kölelik, köle ticareti ve Kızılderililerin topraklarından sökülüp atılması sayesinde edindiği devasa kârların bekçisi. Hatta kimilerine göre, Jackson, kölelerden oluşan konvoyları (coffle) bizzat kendi sürmüş tek başkandı.
Dinsmore gibi federal görevliler, 1807 tarihli “İhlal” (Intrusion) Yasası ile Batıdaki kamu arazilerinin yerleşimcileri engellemek için bölgedelerdi. Amerikan kurucu babaları, 1763’te Büyük Britanya Kralı III. George’un yayınladığı Kraliyet Bildirisi’nin Ohio’dan ötesine beyaz yerleşimcilerin geçmesini yasaklamasına isyan etmişlerdi ama aynı kurucu babalar, benzer bir federal yasa ile baş belası, kural tanımaz (ve silahlı) yerleşimcilerin Batıya akınını engellemeye çalışıyorlardı.
Birkaç yıl önce Kongre, Atlantik ötesi köle ticaretini yasaklamıştı. Dinsmore’un kontrol noktasının amacı, bu yol üzerinden taşınan “mülklerin”, ya 1808’den önce ithal edilmiş ya da Amerika’da doğmuş “gerçek köle” olduklarını teyit etmekti.
Hikâyenin sonraki kısmını herkes ayrı telden anlatıyor. Bir versiyonunda, Jackson belgelerini isteyen federal ajana “buyurun” diyerek ABD Anayasasını gösterir. Başka bir versiyonda, tabancalarını çıkararak ve “İşte benim pasaportlarım!” der. Gerçek ne olursa olsun, köle taciri Andrew Jackson, hiçbir federal yasanın ya da görevlinin kendi “ticari” faaliyetlerine ket vuramayacağını ve mülkiyeti ile ilişkisine karışamayacağını ilan ederek Dinsmore’un görevden alınması için, federal ajanın can güvenliğine tehditler de içeren büyük bir kampanya başlatır. Federal hükümete yazdığı mektup-protestolardan birinde şöyle söyler: “Tanrım, işler buraya kadar geldi mi? Bizler özgür insanlar mıyız, yoksa köleler miyiz? Bu gerçek mi, yoksa bir rüya mı?” Sonunda istediğini alır. Nihayetinde görevden alınan Dinsmore, savunmasında, Jackson türünden “Batı diyarından centilmenlerin” hiçbir yasayla bağlanmadıklarına inandıklarını söyler. Onlara göre, bir federal ajanın, kölelerinin sahipliğine ilişkin belge talep etmesi bile “köleliğin” bir türüdür.
Daha önce, Amerikan “sınır zihniyeti” ve bunun 19. yüzyıl sonunda Frederick Jackson Turner tarafından nasıl teorileştirildiğini yazmıştım. Burada belki de bir düzeltme yapmam gerek: Sabit devlet sınırlarına işaret eden border ile bizim tarihimizden bir benzetmeyle uc, serhat gibi daha gevşek bir düzleme işaret eden frontier sözcüklerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Amerikan tarihinde de sınır başı sonu belli, değişmez, ayırt edici bir işaret anlamına gelirken, frontier ile anlatılan ve Jackson’ın başvurduğu uc veya serhat kavramı yeri gelince bir yaşam tarzına veya kültürel alana, yeri gelince Batıya hücuma, başka bir yerde de iç savaştan kurtulmak için inşa edilen bir emniyet sibobuna işaret eder.(1) Bu anlamıyla sınır, Amerikan beyaz yerleşimcilerinin kendi özgürlük anlayışlarını kurguladıkları ama maddi ama fantastik bir zihni inşaya tekabül eder. Özgürlük, demokrasi, medeniyet, inovasyon hep bu sınır zihniyetinin ürünü olarak selamlanır. Burada sömürgeci yayılmacılık ile toplumun içsel insicamı paralel kurgulanır.
En azından Jackson’cu dünyada… Kurucu babalar koalisyonunu alt ederek başkan seçilen Jackson dönemi, Donald Trump’ın da pek övgüyle bahsettiği, hatta ilham aldığı bir çağ. Amerikan istisnacılığından ziyade Amerikan sınırsızlığına işaret eden bu dönem, ne tesadüftür ki ırksal korkuların, beyaz küçük adam popülizminin ve durdurulamaz finansallaşma ve spekülasyonunun çağıdır. Sosyolog Daniel Bell, bu sınırsızlık hissinin, Amerikan ulusal kimliğinde bir “hafiflik” yarattığını, bu ulusun yalnızca tarihin değil, doğanın, yaşamın, hatta ölümün ağırlıklarından bile kurtulmuş olduğuna dair bir yanılsama yarattığına işaret ediyor. Amerikan yerleşimcileri, Batıya ve Güneye doğru hem gidiyor hem de buraya gitmeye kışkırtılıyorlardı. Yerlilerin malına mülküne çökmek, Meksikalıların arazilerine el koymak ve birçok yeni eyaleti ABD’ye katmak, bir yandan “sosyal patlama”ya karşı önlem olarak görülüyor; ama bir yandan da ABD içerisindeki “beyaz olmayan” halkların sayısını artırıyordu. Serhattaki korkunç şiddet özgürlüğe, etnik temizliğe, efendi ırk demokrasisine ve renkli halklardan korkuya aynı anda yol veriyordu. Kızılderililerle savaş, hem yeni toprakları beyaz yerleşimcilere sağlıyor, hem de sıradan beyaz adamın baş edemeyeceği gayrimenkul spekülasyonlarını ve finansal dalavereleri bu “bakir” topraklara sokuyordu.
Kapitalist birikimin kanla dolu serhaddi
Sermaye kan ve irinle dünyaya geliyor; birikiyor; birikmesinde döngüsel engeller ortaya çıkıyor; birikememeye başlıyor ve sınırı öteye taşımak için hamle yapıyor. Bu hamle bazen teknolojik ilerleme oluyor; bazen yeni pazarları ve insanları zorla ele geçirmek.
Önce tüm Kuzey Amerika’yı, sonra tüm Amerika kıtasını, biraz sonra Pasifik’i ve daha sonra tüm gezegeni gözüne kestiren Amerikan kapitalizminde sınırsızlık miti hem içeride hem dışarıda yayılma eğilimi ile el ele gidiyor. Marksist coğrafyacı Neil Smith, bölge çalışmaları ve coğrafya üzerine yazdığı bir incelemede, ABD’nin dünyayı düz olarak algıladığına işaret eder. Woodrow Wilson’un Monroe Doktrinini küresel bir çapta düşünmesinden Clinton ve Bush döneminin küreselleşmesine kadar, ABD yöneticileri dünyayı Amerikan sermayesinin engelsiz bir biçimde dolaşabileceği, coğrafi sınırlardan ve engellerden azade bir mekân olarak tasarlarlar. Dolayısıyla sınır, her zaman serhat olmalı, her zaman öteye kaydırılmalıdır. “Böylesi bir dünyada,” diye sorar, “kökleşmiş coğrafi bilginin ne gibi bir faydası olabilir ki?” Smith’e göre Amerikalılarda sık görülen coğrafya cehaleti, her şeyden önce “belirli bir emperyal niyetin son derece rasyonel bir ifadesi”dir.
Bu nedenle “sınırın kapanması”, Jackson-Wilson ekolü için kıyametle eşdeğerdir. Sınır fikrinin manevi anlamına bir kez daha işaret etmek istiyorum: Beyaz adamın tüm Amerika kıtasında ve dünyada egemenlik hevesi, içeride de ketlenemez. Jackson’ın federal ajana belge göstermek istememesi, aslında Amerikan İç Savaşı’ndaki kavgayı da müjdeliyordu. Güneyli plantasyon sahibinin pamuk toplayan kölelerini azat etmek isteyen Kuzeyli Yankiler, özgürlüğe, mülkiyete, aileye saldırıyordu. Anglo-Sakson ve Töton özgürlük ruhu (Hitlerciler yeniden bulmadan önce) Avrupa’da kaybedilirken Amerika’da geri kazanılmıştı. Bürokrasi ve feodalizm gibi yapısal engeller Yeni Dünya’da yoktu. Aryan bağımsızlık ruhu, Alman ormanlarından çıkıp okyanusu geçerek bu uçsuz bucaksız toprakları ihya ediyordu. Şimdi Kuzeyliler, mülkiyeti ortadan kaldırıyor, Güney’i askeri olarak işgal ediyor, eski kölelere yardım adı altında federal devleti şişiriyordu.
Herhalde, bugün Trump ve etrafında biriken gruplarla onların karşıtları arasındaki kavganın izleri bu sınır kavgasında görülüyordur. Sınırın hem dışarıda hem içeride kapanması, haliyle hem dışarıda hem içeride yeni bir sosyal düzenleme anlamına gelecekti. Bugün Trump’çıların, yeni muhafazakârların, liberteryenlerin ve Silikon Vadisi peygamberlerinin nefret ettiği New Deal programı, artık sınırın kapandığı varsayımının kabulüne dayanıyordu. New Deal’ın çelişkilerle malül olduğu ise doğrudur. Franklin Delano Roosevelt, Güneyli Demokratlara sürekli taviz veriyor, işçilerin korunması asla anayasal güvenceye kavuşturulmuyordu. Dahası, New Deal’ın uluslararası yayılımı ancak ve ancak savaşla mümkün olmuştur ki, Amerikan New Deal’ı, uluslararası planda Amerikan sermayesinin uluslararasılaşmasını, yani gezegende sınırlara takılmamayı programına almıştı.
Ama kavganın taraflarının başvurduğu metaforlar yerinde duruyor. Sınırın kapanması, içeride görece “sosyal” bir devleti gereksiniyordu. Buna, sermayenin sınırları ve sosyalizm ile demokrasinin koyduğu sınırlar eşlik ediyordu. 1970’lerdeki neoliberal ve neomuhafazakâr huruç harekâtı, bu sınırlara meydan okumayı temsil ediyordu.
Amerikan ekonomisinin apokaliptik temsili
The Economist, Amerikan kapitalizminin “apokaliptik bir dönüş” içinde olduğunu düşünüyor. Dergiye göre apokaliptik düşünce, günümüz Amerikan kapitalizminde en güçlü itici güç.
Örneğin Elon Musk, SpaceX ile Mars’ta bir koloni kurarak “insanlığa yönelik varoluşsal tehditleri” önlemek istiyor. Musk yalnız değil. Bu apokaliptik karamsarlığı, Dünya’daki kaynakların sınırlı olduğuna ilişkin çok bilindik liberal görüş besliyor. Yapay zeka etrafında dönen dünyanın yok oluşuna ilişkin tartışmalar da cabası.
“Günümüzde Amerikan iş dünyası,” diyor The Economist, “sektörlere göre değil, eskatolojiye göre sınıflandırılıyor. Savaş tehdidi ve jeopolitik, iş dünyasında yapay zeka tehdidi kadar büyük bir tehlike oluşturuyor. Dergi geçen yıl, Palantir’in CEO’su Alex Karp’ın, “Batı’nın geleceğinin kendi şirketi gibi yüksek teknolojili savunma şirketlerine bağlı olduğunu savunan” bir kitap yazdığını hatırlatıyor. Bir başka savunma teknolojisi şirketi, Palantir’in kardeşi Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ise sık sık Çin’in Tayvan’ı işgal etmeye çalışacağına dair beklentisini dile getiriyor. The Economist’e göre kritik mineraller satan her şirket, böyle bir çatışma durumunda kendi ürünlerinin neden acı verici derecede kıt hale geleceğine dair ikna edici bir hikayeye sahip.
Bu karanlık ruh hali finans dünyasına da sıçrıyor. Buna göre Wall Street’in büyük bir kısmı “kaderci bir ruh hali içinde.” Yatırımcıların şimdiye kadar pek bilinmeyen özel kredi fonlarından para çekmesi, son zamanlarda tüm özel piyasalara duyulan güveni sarsmış, dergi öyle diyor. Şöyle devam ediyor:
“Merkez bankacılarının ekonomiye ‘sistemik’ riskler oluşturduğunu söylediği finansal yeniliklerin listesi o kadar uzun ki, sistemin kendi endişesinin ağırlığı altında çökmemiş olmasına inanmak zor. Bunlardan biri olan kripto para birimi, doğası gereği apokaliptik bir girişim; zira hükümetin kontrolüne ve özellikle savunma harcamaları başta olmak üzere ‘Sam Amca’nın harcamalarının yol açtığı enflasyona karşı koruma sağladığını iddia ediyor.”
Geçen yıl Wall Street’te en çok okunan kitap “1929” adını taşıyormuş. Bu yıl için iyi bir tahmin ise “1873” olabilir, diyor The Economist. Yatırımcılar, artık borsayı geçmişteki felaketlere benzeterek tanımlıyorlarmış. Deutsche Bank’tan bir stratejist şöyle yazmış: “1999, 2000’e mi yoksa 1987’ye mi dönüşecek? Yoksa saat 1996’ya mı sıfırlanacak?” The Economist, 2008 senaryosunun da mümkün olduğunu düşünüyor.
Bu binyılın ekonomisinin zorunlu olarak “paranoyak” olduğunu savunuyor dergi. “Kuyruklu yıldızların ortaya çıkışı,” diyor, “sık sık dünyanın sonunu müjdelemiştir.” Fakat bugünlerde bir internet sitesi, süper zenginlerin özel jetlerini takip ediyormuş. Bunun nedeni, bir felaket durumunda bu kişilerin güvenli bir yere kaçacakları düşüncesi.
Amerikan ekonomisi, süper zenginlerin harcamaları tarafından sürdürülemez bir şekilde ayakta tutulurken, geri kalan herkesin sefalet içinde yaşıyor. En azından The Economist’in adını andığı ve “K şeklinde gelişen” ekonomiye dikkat çeken iktisatçılar böyle düşünüyor.
Utah Valisi, ABD AI yarışını Çin’e kaybederse bittik diyor. Musk, OpenAI’nin yönetim yapısı konusunda tartışırken Sam Altman’a, “Özür dilerim ama medeniyetin kaderi söz konusu,” diye yazıyor. Peki durum bu kadar vahimse Amerikan hisse senetleri neden bu kadar pahalı? Dergiye göre şirketler, kıyamet senaryolarının şiddetiyle orantılı olarak sermaye topluyor ve birçoğunun beklediği yaklaşan piyasa çöküşünden önce bunu yapmak için acele ediyorlar.
The Economist ipucunu veriyor: “Amerika, kendini korkutarak zenginliğe ulaşma deneyidir…. Yatırımcılara, işletmenizin bildiğimiz dünyayı sona erdireceğini iddia etmekten daha güçlü bir satış argümanı yoktur.”
Ama en ilgincini sona saklamışlar. İş dünyasına karşı yaygın güvensizliği, “giderek artan bir elit binyılcılığı ile birleştiren bir ekonomi de patlamaya hazır bir ekonomi” buna göre. Ve ekliyor: Belki de tehlike 2008, 1999, 1973 ya da hatta 1873 değil, 1789’dur.
Sınırın kapanışı ve yeni sınır arayışları
Sınırın kapanmasına verilen neoliberal/neomuhafazakâr tepki, yeni birikim alanları ararken en sonunda yapay zekayı gözüne kestirdi. Giulia Dal Maso’nun “uzun ömürlülük” (longevity) kapitalizmi dediği yeni yönelim, insan hayatını da bir “varlık sınıfı” (asset class) haline dönüştürüyor. Del Maso şöyle yazıyor:
“Yaşam beklentisi ve bunun etrafındaki belirsizlik, artık doğal kabul edilen evrensel bir değer olarak görünmüyor. Aşağıda, (daha uzun) yaşamın nasıl ele geçirildiği; yaşam beklentisi etrafındaki belirsizliğin nasıl birikimin yeni bir sınırı [frontier] haline geldiği, sermayenin biyolojik zamanın belirsizliğinden değer çıkardığı bir alan haline geldiği ele alınmaktadır. ‘Uzun ömürlülük kapitalizmi’ terimi, bu oluşumu tanımlamak için ortaya atılmıştır: sermayenin yaşamın zamansallığını kendi bünyesine dahil ettiği biyopolitik ve finansal bir rejim.”
Biyolojik süre, artık birikim için bir metafor olmaktan çıkıp onun gerçek aracı haline gelmiştir. Uzun ömürlülük kapitalizminde artık emek gücünün yeniden üretimi, “sermayenin içinde ilerlemeyi ve beslenmeyi öğrendiği şey, biyolojik zamanın kendisi, yani canlı bedenin belirsiz süresi” haline gelmiştir.
Bezos, Altman, Musk, Thiel gibi büyük teknoloji zenginlerinin “uzun ömür” meselesine kafayı takması ve bu alandaki startup’lara yatırımlar yapması hem birikim için yeni metalara, hem de sınırları aşmanın yeni yollarına işaret eder. Bu mutlaka hücre dondurma veya ömür uzatma iğnelerinden ibaret olmak zorunda değil: Ada ütopyaları, özel iktisadi bölgeler, vergi cennetleri de bu kapsamdadır. Del Maso’ya göre bu zenginlerin programı çok barizdir: Ölüm yok, vergi yok, demokrasi yok.
Burada tam da Melinda Cooper’ın “patrimonyal kapitalizm” dediği yere ulaşıyoruz. Geçen yazıda Joseph Schumpeter’in kapitalizm hakkındaki karamsar öngörüsüne değinmiştim. Anonim şirketlerin yaygınlaşması, borsaya (ve halka) arzların şirket yapılarını “demokratikleştirmesi”, idari işlerle sahiplik yapısının birbirinden ayrılması Schumpeter’e göre kapitalizmin ölüm çanlarını çalıyordu ve bundan geriye dönüş yoktu: Üretim araçların sosyalize olduğu bir dönem mukadderdi. Sosyalizm (ne yazık ki) kazanacaktı. Schumpeter, kapitalizminkendi çelişkilerini derinleştirme eğiliminde değil, aksine bu çelişkileri hafifletme eğilimde olduğunu düşünüyordu. Kapitalizm kutuplaştırmıyor, eşitlemeye doğru gidiyordu. Kapitalizmin alamet-i farikası “yaratıcı yıkım” ortadan kalkıyordu.
Cooper, Schumpeter’in “ideal” kapitalizminin sermayenin aile şirketi aracılığıyla biriktiği bir örgütlenme modeli olduğunu hatırlatıyor. Schumpeter, kapitalizmin geleceğinin karanlık olmasının nedenini burjuva ailesinin çöküşünde görmüştü. Aile kurmak, yenilik yapma arzusunun ardındaki en temel itici güçtü:
“Yalnızca nesiller arası bir bakış açısıyla düşünen biri, gerçek yenilik için gerekli olan kahramanca inanç sıçramasını gerçekleştirebilirdi. Gerçek girişimci, tam da çocukları ve torunları için yeni bir servet yaratma arzusuyla hareket ettiği için kendi kısa vadeli zevklerinden fedakârlık etmeye hazırdı.”
Özetle “kahraman girişimci”, tanımı gereği “aynı zamanda bir hanedan servetinin kurucu adayı” idi.(2)
Yeni nesil zenginler, Cooper’in Schumpeter’deki “gerici fütürizm” olarak tespit ettiği şeyin cazibesini yeniden keşfetmiş görünüyorlar. Cooper’a göre yeni binyılın mali ve parasal ortamı, New Deal menkul kıymetler yasasının uzun vadeli aşınmasıyla birleşerek, halka açık şirketlerin altyapılarını ölümcül bir şekilde zayıflattı. Artık, sahip oldukları ya da kontrol ettikleri firmalar üzerinde aşırı yönetim yetkisine sahip, özel yatırım ve girişimci kuruculardan oluşan yeni bir elit sınıf var. Işte Elon Musk ve Peter Thiel gibi figürler, bu maddi zemin üzerinde yükseliyor. “Kurucu-girişimcinin efsanevi imajı” bu isimler aracılığıyla yaygınlaştırılıyor. Örneğin Thiel’e göre kurucunun kontrolündeki şirketler “feodal monarşilere benziyor” ve “sözde daha ‘modern’ olan”, halka açık, geniş bir sahiplik yapısına sahip ve yönetim kadrosu tarafından kontrol edilen şirketlerden” çok farklı. Thiel’e göre kendi gibi kurucu-girişimciler, kesin kararlar alabilir, sadakat uyandırabilir ve on yıllar öncesinden plan yapabilir. Oysa “eğitimli profesyonellerden oluşan kişisel olmayan bürokrasiler,” kitlesel hissedarların talep ettiği kısa vadeli getirilere odaklanırlar. Cooper şöyle yazıyor:
“Thiel’in iş felsefesi, kurucuyu bir tür ilk baba, eski yasaları yıkıp yenilerini yaratan, en gizemli toplumsal hiyerarşileri yeniden canlandırmaya çalışırken uzak teknolojik geleceğe bakan bir antinomist figür olarak yüceltir. Onun hayal dünyasında kurucular yetim oğullar, kardeş katili kardeşler ve baba katili oğullar olabilir; ancak tam da bu nedenle onlar aynı zamanda yeni hanedan soylarının ve yeni aile servetlerinin yaratıcılarıdır.”
Yani, ABD’de neoliberal dönemde oldukça şişen ve bugünkü “woke” politikaların esas alıcısı “profesyonel yönetici sınıf” (PMC) ile Silikon Vadisi filozofları arasında gerilimin şirket yapılarındaki kaynağı da ortaya çıkıyor. Silikon Vadisi destekli Trumpizm, New Deal mirası idarei devleti parçalamakla “woke” yatağı eski şirket örgütlenme biçimini yok etmeyi bir ve aynı hedef olarak görmektedir.
Uzun durgunluğun çelişkileri
Sınır kapalıysa veya sınırı açmanın yolları kapalıysa ne olacak? Jackson ile Trump arasındaki en büyük fark, Jackson’un genişleyen bir Amerikan kapitalizminin simgesi olmasıyken, Trump’ın gerileyen bir ABD’nin tutunma çabasını temsil etmesi. Grönland’a, Meksika’ya, Kanada’ya salça olması, Batıya hücum eden beyaz yerleşimciyi örnek alsa da o köprünün altından epeyce sular akmış görünüyor. Amerikan kapitalizmi, 1973’ten bu yana kimi iktisadi boom dönemleri dışarıda bırakılırsa, patinaj yapıyor. Sınır kapalı görünüyor; sermayenin bir kesimi bunu kabul etmeyerek kapıları kırmak istiyor.
Bu sıfır toplamlı oyun, devletin “geri dönüşü”ne ilişkin tartışmaları tetikliyor. Hem sınırsız bir birikim, hem de devletin büyümesi nasıl oluyor? Birincisi, Quinn Slobodian’ın Küreselciler kitabında da gösterdiği gibi, liberteryen/neoliberal/ordoliberal zihin dünyası, dizginsiz bir piyasa fikrinden çok, minimal bir devlet ile bunun uluslararası hukuki düzenlemesi ile ilgilidir. İkincisi, iktisadi durgunluk, Dylan Riley ile Robert Brenner’in çok tartışılan “siyasi kapitalizm” kavramsallaştırmasını haklı çıkaran bir düzenlemeye işaret ediyor: Sermayenin kârını güvence altına almak için siyasi desteğe her geçen gün daha fazla bağımlı hale gelmesiyle birlikte, ücretli işçilerin kitlesel direnişi ve “ortak bir dava” hissiyatı gitgide zorlaşmaktadır. Riley ve Brenner’a göre, bu bağlam içinde, işçi sınıfının “vasıfsız” kesimi, özellikle de “yerli” ya da “beyaz” olma “avantajına” sahipse, sosyal harcamalara yönelik topyekûn bir saldırı yoluyla geliri kendi lehine yeniden dağıtmak için kendi “birincil” kimliğine yönelir. Buna karşılık, işçi sınıfının eğitimli kesimi, büyük ölçüde kâr marjı düşük hizmet sektöründe çalıştığı için sosyal harcamaları desteklemeye ve genişletmeye çalışır. “Dolayısıyla kitlesel düzeyde,” der yazarlar, “ABD’deki siyasi çatışmanın maddi temeli, esasen işçi sınıfının bu iki kesimi arasında sosyal harcamalar üzerine yaşanan bir mücadeledir.”
Bu nedenle eğitimli/diplomalı işçiler, Demokratların oy tabanını oluşturur. Devlet teşvikli özel sektör alanlarında, özellikle sağlık ve eğitim alanlarında bu işçiler devletin aracılık ettiği bir “damlama ekonomisi” (trickle-down economics) için çabalarlar.(3) Bugün Daron Acemoğlu ve Joseph Stiglitz’in “işçi sınıfı liberalizmi” veya “ilerici kapitalizm” olarak program haline getirdikleri talepler, bu kesimin talepleridir. Yapay zekanın regülasyonuna ilişkin talepler de, “beyaz yaka” sektörünün korkularının temsilidir. Silikon Vadisi sermayesinin yeni sınır arayışında önemli bir yer kaplayan yapay zeka, PMC için “apokaliptik” tınılar barındırmaktadır.
İşçi sınıfının, özellikle beyazlardan oluşan, eğitimi zayıf kesiminin sağa kayışı ise, yazalara göre “en iyi şekilde açık maddi çıkarların bir ifadesi” olarak kavranabilir. Daha iyi seçeneklerin bulunmaması nedeniyle bu grup, işgücü piyasasındaki yerini savunmak ve küçük ölçekli varlıklarının değerini korumak için “birincil kimliklerine” yönelir. Popülist bir “arz yönlü ekonomi” anlayışını benimser ve bazı haklı gerekçelerle kendisinden uzaklaştırılıp işçi sınıfının diğer kesimlerine yönlendirilen bir “yeniden bölüşüm” mekanizması olarak gördüğü sosyal harcamalara saldırır.
Sosyal harcamalara yönelik saldırı, Riley ve Brenner’a göre “sağcı” işçi sınıfı siyasetinin merkezinde yer alır. Bu durumun mantıksız göründüğünü yazarlar da kabul ediyor. “Fakat,” diye ekliyorlar, “sermayeden emek kesimine gelir dağılımını sağlayacak açık bir yol bulunmadığında, kısa vadede kapitalist kârlılığı desteklemek rasyonel bir ikinci en iyi seçenektir.” Yazarlara göre bu, işçi sınıfının “arz yönlü” ekonomi politikalarına ve bu politikaların sosyal harcamalara yönelik saldırısına verdiği “geniş ve kalıcı desteğin” temellerinden biridir.(4)
***
Liberteryen iktisatçı ve Nobel Ödülü sahibi James M. Buchanan, sınırın (frontier) önemini şöyle anlatıyordu: Sınır, “çıkış” seçeneği sunuyordu. Eğer piyasa kendi haline bırakılırsa, devlet müdahalesi olmazsa, o tam tamına sınır ile aynı şekilde iş görecekti: Baskıcı ilişkilerden ve “bakıcı” devletten çıkış seçeneği sağlayacaktı. Sınır, özgürlüğün ruhuydu.
Çıkış veya kaçış ihtimali, Silikon Vadisi eskatolojisine damga vuran en önemli unsurlardan biri. Sınırları genişletme de bunun uzantısı: Gerek coğrafi (uzayın veya Mars’ın kolonileştirilmesi dahil!) olarak, gerek birikim hedeflerinin çeşitlenmesi olarak kaçış, apokalipsten kaçış veya apokalipsi kârlı bir yatırım kapısı dönüştürmeye çıkıyor. Yapay zeka yatırımlarının iyice bir balona dönüşmesi, bugünkü talebe göre değil, gelecekteki kaçış rotalarına yatırım yapıldığına işaret ediyor. Sermayenin büyümesi, toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kârlılık beklentilerine göre yapılıyor. Yatırımın talep ile bağı tamamen kopuyor; gelecek üzerine spekülasyon kapitalist zihnin ana iticisi haline geliyor.
Son yazıda, çöküş senaryolarına odaklanıyoruz. Bilimkurgu veya fantezi gibi görünecek beklentiler, kapitalist eskatolojinin ana unsurları olarak önümüze seriliyor.
(1) Amerikan sınır zihniyetindeki emniyet sibobuna yerli kadınlara tecavüz edilmesi de dahil. Sosyal bir meselenin nasıl biyolojikleştirilip cinsiyet hiyerarşilerini yeniden ürettiğini göstermesi bakımından ibretlik: Greg Grandin End of a Myth [Bir Mitin Sonu] kitabında “her sınıftan, statüden ve ten renginden tüm kadınlar”ın cinsel şiddet tehdidine maruz kaldığını söylüyor; ama özellikle de köleleştirilmiş kadınlar. Uzun ama bu korkunç zihniyeti kavramak için alıntılamaya değer:
“İç Savaş’a giden on yıllar boyunca, kölelik karşıtları köleliği cumhuriyet ilkelerini aşındıran ahlaki bir kötülük olarak tanımlamaya başladılar; kölelik savunucuları ise bu kurumu cumhuriyet erdemini yüceltmeye yardımcı olan ‘olumlu bir iyilik’ olarak savunarak karşılık verdiler. Köleler, piyasada alınıp satılan metaydı. Fakat güneyli şövalyeler, çok sayıda köleye sahip olmanın, kölelik savunucularının piyasanın bayağılığının üstüne çıkmalarını ve daha rafine, şövalyece nitelikler geliştirmelerini sağladığını söylerdi. Tecavüz, bu inceliğin bir aracıydı. Köleleştirilmiş kadınlar, kölelik savunucularının ifadesiyle, beyaz erkeklerin şehvetini beyaz kadınlardan uzaklaştırmaya yardımcı olan ve güneylilerin kendi bölgelerini kibar ve terbiyeli olarak öne çıkarmalarını sağlayan ’emniyet sibopları’ idi. Georgia, Knoxville’den bir köle tüccarı olan Samuel Rutherford, New York’taki Jamestown Journal gazetesine mektup yazarak, köleliğin güneyde köleleştirilmiş kadınların maruz kaldığı cinsel terör rejimini anlatan kölelik karşıtı başyazısından şikayet ediyordu. Rutherford, başyazının doğruluğunu kabul etse de, köleleştirilmiş kadınlara cinsel erişimin ‘sizin kuzeyli kadınlarınızdan erdem bakımından çok daha üstün olan beyaz kadınlarımızın erdemleri için bir emniyet sibobu’ işlevi gördüğünü söylemişti.”
(2) Cooper bu değişime ilişkin önemli görüşler öne sürüyor. Uzun ama alıntılıyorum:
“En parlak döneminde, hissedar değerleri ideolojisi daha demokratik bir kapitalizm ve finansal servetin daha geniş bir kesime dağıtılmasını vaat etmişti. Yirmi birinci yüzyıl ise çok farklı bir tablo ortaya koydu. 2008 küresel finans krizinden bu yana hızlanan bir tempoyla, özel, kurucusu veya ailesi tarafından kontrol edilen şirketler Amerikan menkul kıymet piyasalarında yeni bir öneme kavuştu. Yeni özel finansman imkânlarının da yardımıyla, teknoloji girişimleri halka açık piyasaların cazibesinden mümkün olduğunca uzun süre uzak duruyor ve halka arz (IPO) yapmadan önce milyar dolarlık değerlemelere ulaşıyor. Halka arz yaptıklarında ise, hissedarların sahip olduğu şirketin görünüşünün ardında, içeriden bilgi sahibi kişilerin kontrolünü sağlayan kaleler kurmak için yaratıcı yollar buluyorlar. Günümüzde, piyasa değeri açısından en büyük teknoloji şirketlerinden bazıları, şirket kurucusunun önemli her konuda sıradan hissedarların çoğunluğunu geçersiz kılmasını sağlayan ‘çifte sınıf’ hisse yapılarına ve diğer karmaşık oy kullanma kurallarına dayanıyor. Kurucu kontrolündeki şirketlerin yeniden yükselişi, büyük ölçüde özel kredi piyasalarının büyümesine atfedilebilir; bu durum, kriz sonrası banka kredilerine getirilen yeni koruma önlemlerinin istenmeyen bir sonucudur. Risk sermayesi ve özel sermaye gibi özel yatırım fonları, halka açık hisse piyasalarının düzenleyici yüklerinden kaçınmak isteyen yeni şirketlere doğrudan finansman sağlanmasında giderek daha önemli bir rol oynuyorlar. Asimetrik güç yapılarına kendi tercihlerini yansıtan özel yatırım fonları, girişimci kurucular arasında da aynı otokratik eğilimleri hoş görmüş ve böylece, hem aşırı yönetici yetkileriyle hem de şaşırtıcı yeni servetleriyle öne çıkan yeni bir kurucu sınıfının yükselişine öncülük etmiştir. Özel yatırım fonlarının genel ortaklarıyla birlikte, yeni teknoloji kurucuları, Federal Rezerv’in birçok turda uyguladığı parasal genişleme politikalarının varlık değerlerinde olağanüstü bir artışa yol açtığı 2010’lu yıllar ve 2020’lerin başlarında milyarder listelerine damga vurdular. Ortaya çıkan bu beklenmedik kazanç, aile ofislerine aktarıldı; bu, akrabalık temelli servet koruma fonlarıdır ve kendileri de özel yatırım alanında agresif aktörler haline gelmiştir. Özel kapitalizm ekosistemindeki çeşitli aktörler arasındaki ilişkiler son derece iç içe geçmiştir: Başarılı kurucular ve emekliye ayrılan genel ortaklar, servetlerini istisnasız olarak aile ofislerine emanet ederler; aile ofisleri ise paralarının büyük bir kısmını özel sermaye fonlarına, girişimlere ve kurucuların kontrolündeki diğer şirketlere yatırır. Bunlar, aile servetinin korunması ile girişimci inovasyonun gereklilikleri arasında sınırların giderek bulanıklaştığı ‘patrimonyal’ kapitalizme doğru bir eğilimi örnekler.” Dolayısıyla hiper-finansallaşma dönemi ile post-neoliberal dönemin “müesses nizam karşıtı” politikaları uyumludur.
(3) Riley ve Brenner, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, vakıflar ve hayır kurumları dünyasının “sertifikalı profesyoneller” için bir başka istihdam alanı olduğuna işaret ediyor ve ABD’de bu sektörde çalışanların sayısının artık imalat sektöründeki işçi sayısını aştığını hatırlatıyor. Yazarlara göre bu kuruluşlar, kendilerini sosyal sorunlara, özellikle de ırk ayrımcılığına teknokratik çözümler sunmaya adamıştır.
(4) Yazarlar, işçi sınıfının mülk sahibi olabilmiş bazı ayrıcalıklı kesimlerinin de doğal olarak ücret gelirlerine ve vergilere karşı sağcı-muhafazakâr politika önerilerini alıcısı olduğunu yazıyor.
Amerika
Çin’e 300 milyon dolarlık Nvidia çipi kaçırmakla suçlanan iş insanı gözaltında

ABD’de federal savcılar, Çin’e 300 milyon dolar değerinde yapay zeka çipi içeren sunucu kaçırmakla suçlanan Amerikalı iş insanı Greg Louie’yi gözaltına aldı. Şüphelinin 2023 ve 2024 yıllarında gerekli hükümet lisansını almadan Malezya ile Singapur üzerinden transit sevkiyat yaptığı belirtiliyor.
ABD’de federal savcılar, California’da yaşayan iş insanı Greg Louie’yi Nvidia üretimi yapay zeka çiplerini barındıran 300 milyon dolarlık sunucuları Çin’e yasa dışı yollarla ihraç etmek suçlamasıyla gözaltına aldı.
Bloomberg’ün haberine göre, Earthmade Computer Inc. adlı özel şirketin sahibi olan Louie, iş yerine geldiği sırada yakalandı.
Amerikalı iş insanına İhracat Kontrolü Reform Yasası’nı ihlal etmek amacıyla komplo kurmak, kaçakçılık ve kara para aklamak amacıyla komplo kurmak suçlamaları yöneltildi.
Soruşturma dosyasında, Louie’nin 2023 ile 2024 yılları arasında kimliği henüz tespit edilemeyen kişilerle ortak hareket ederek ileri teknoloji Nvidia çipleriyle donatılmış sunucuları Çinli müşterilere sevk ettiği kaydedildi.
Söz konusu sevkiyatların gerçekleşmesi için ABD hükümetinden özel lisans alınması şartı aranıyordu, ancak şüphelinin resmi makamlara herhangi bir lisans başvurusu yapmadığı tespit edildi.
Donanımların Malezya ve Singapur üzerinden transit geçirildiği, bu ülkelerden de yasa dışı biçimde yeniden ihraç edilerek Çin’e ulaştırıldığı belirlendi.
Washington yönetimi son yıllarda Pekin’in gelişmiş yapay zeka donanımlarına erişimini engellemeye çalışırken, Çin kendi üretim kapasitesini artırma ve yaptırımları aşacak alternatif güzergahlar bulma arayışını sürdürüyor.
ABD hükümeti, 2022 yılında Nvidia ürünlerinin Çin ve Rusya’ya ihracatına lisans zorunluluğu getirmişti. Kısıtlamalar, özellikle yapay zeka operasyonlarında kullanılan A100 ve H100 serisi grafik işlem birimlerini (GPU) hedef alıyor.
Öte yandan Washington yönetimi ocak ayında Nvidia’ya, H200 dahil güçlü yapay zeka çiplerini Çin’e satabilmesi için izin verdi. Şirketin bu satışları gerçekleştirebilmesi için elinde yeterli miktarda ürün tedariki sağladığını belgelemesi gerekiyor.
The Information gazetesi daha önce Pekin yönetiminin, ByteDance ve Alibaba gibi ülkenin önde gelen teknoloji devlerinin belirli Nvidia GPU’larını satın almasına onay vermeyi değerlendirdiğini yazmıştı.
Eylül ayı başında The New York Times gazetesi de ABD’nin yaptırım listesinde yer alan Çin merkezli teknoloji şirketi Inspur’un kısıtlamalara rağmen Nvidia çipleri dahil ileri Amerikan teknolojilerini sattığını öne sürdü.
Gazetenin haberinde, söz konusu ağda Inspur’un ABD’deki iştiraki Aivres şirketinin kilit rol üstlendiği kaydedildi.
Amerika
Mahkemeden 110 milyar dolarlık Paramount ve Warner Bros. birleşmesine onay

ABD federal mahkemesi, Paramount’un Warner Bros.’u 110 milyar dolara devralmasına yönelik uzlaşmayı onaylayarak birleşmenin önünü açtı. Şirket, varılan mutabakat uyarınca beş yıl boyunca yılda en az 30 film vizyona sokacak ve yerli yapımlara yıllık 300 milyon dolar ek yatırım yapacak.
ABD’de federal mahkeme, medya şirketi Paramount’un Warner Bros. Discovery’yi 110 milyar dolara devralmasına onay verdi.
ABD Bölge Yargıcı Araceli Martinez-Olguin, tarihin en büyük medya birleşmelerinden birini engellemek amacıyla Kaliforniya öncülüğündeki 12 eyaletin açtığı davada tarafların 21 Eylül’de vardığı uzlaşmayı onayladı.
Eyaletler, birleşmenin sinema ve televizyon alanında nihai tüketiciler için fiyatları artırabilecek bir tekel yaratacağını savunuyordu.
Yargıç Martinez-Olguin ise uzlaşmayı “makul, fiili ve hukuki bir çözüm” olarak nitelendirdi.
Onaylanan uzlaşma şartlarına göre şirket, beş yıl boyunca ABD sinemalarında her yıl en az 30 film vizyona sokmak ve ülke içindeki yapımlara yılda 300 milyon dolar ek kaynak aktarmak zorunda kalacak.
Şartların yerine getirilmemesi durumunda Paramount, Miramax film stüdyosunu satma yaptırımıyla karşılaşabilecek.
Anlaşma ayrıca kablolu yayın müzakerelerinin iki şirketin kanalları için ayrı ayrı yürütülmesini ve Paramount bünyesindeki CBS News ile Warner Bros.’a ait CNN’i denetleyecek bağımsız bir gazeteciler kurulu oluşturulmasını zorunlu kılıyor.
Kaliforniya Adalet Bakanlığı temsilcisi, varılan uzlaşmanın rekabet konusundaki endişeleri giderdiğini, tüketici tercihlerini güvenceye aldığını ve Kaliforniyalı çalışanların geleceğini gözettiğini açıkladı.
Şirketler ayrıca Amerika Yazarlar Birliği (WGA) ile yürütülen antitröst davasında da anlaşmaya vardı.
Bu kapsamda sendikanın sağlık fonuna 17,5 milyon dolar ödenecek ve CBS News bünyesindeki WGA istihdam seviyesi beş yıl boyunca korunacak.
Paramount, birleşmenin tamamlanmasıyla birlikte oyuncak üreticisi Mattel’in CEO’su Ynon Kreiz’in şirkette Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO David Ellison ile ortak CEO görevini üstleneceğini duyurdu. Satın alma sürecinin 6 Ekim Salı günü tamamlanması bekleniyor.
Yaklaşık 110 milyar dolarlık devralma işlemi, Paramount Pictures, CBS, Paramount+, HBO ve CNN gibi dev medya varlıklarını tek çatı altında toplayacak.
Süreç, Paramount’un Netflix ile girdiği rekabeti kazanmasının ardından şekillendi.
Warner Bros. daha önce stüdyo operasyonları, HBO ve HBO Max yayın platformu için Netflix ile 82,7 milyar dolarlık satış üzerinde anlaşmış, ancak Netflix’in teklif artırmaması üzerine Warner Bros. Discovery şubat ayında Paramount’un teklifini kabul etmişti.
Paramount ise süreçte rakibi Netflix’i “yakıp yıkma taktiği” izlemekle suçlamıştı.
Mahkemece onaylanan uzlaşmaya bazı eyalet başsavcıları tepki gösterdi. Süreçte özellikle Massachusetts, New York, Connecticut ve Minnesota eyaletlerinin savcıları uzlaşma şartlarına itiraz etti.
Connecticut Başsavcısı William Tong, ofisinin CNN ile CBS News birimlerinin tamamen elden çıkarılarak yapıdan ayrılmasını talep ettiğini, bağımsız bir denetim kurulu kurulmasının önemine rağmen tam ayrışmayı sağlayamadıklarını belirtti.
Söz konusu birleşme temmuz ayından bu yana federal mahkeme kararıyla askıya alınmış durumdaydı.
Paramount daha sonra yasal süreç tamamlanana veya birleşme anlaşmasının vadesi olan Haziran 2027’ye kadar devralmayı tamamlamamayı taahhüt etmişti.
Amerika
ABD’den gizlenen nükleer testleri yakalamak için yer altında deney

ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi, yer altında gizlenen düşük kapasiteli nükleer patlamaları tespit etmek amacıyla Nevada sahasında kimyasal patlayıcılarla deney gerçekleştirdi. Ölçümlerde sismometreler, sesötesi sensörler ve radyoaktif izleyiciler kullanılırken kurum yönetimi nükleer tespit kapasitesinde geride kalmayacaklarını açıkladı.
ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi (NNSA), düşük kapasiteli nükleer patlamaların tespit edilmesine yönelik bir deneme gerçekleştirdiğini duyurdu.
Kurumun basın servisinden yapılan açıklamaya göre çalışma, Nevada Ulusal Güvenlik Sahası’ndaki P Tüneli’nde kimyasal patlayıcılar ve radyoaktif izleyiciler kullanılarak yapıldı.
Denemeden elde edilen verilerin, ABD’nin nükleer patlamaları tespit etme kapasitesini güçlendirme çalışmaları kapsamında bilimsel modellerin sınanması ve algoritmaların hassaslaştırılması amacıyla kullanılacağı kaydedildi.
NNSA, deneyin özellikle sismik etkisi zayıflatılmış patlamaların tespit edilmesine odaklandığını bildirdi.
Klasik yer altı nükleer denemelerinde patlayıcı düzenek kayayla doğrudan temas edecek biçimde derin kuyulara yerleştiriliyor ve patlama dalgası çevreye tam olarak ulaşıyor.
Öte yandan sismik etkisi azaltılmış yöntemde düzenek geniş bir yer altı odasında patlatılıyor; bu uygulama patlamanın yarattığı sismik izi önemli ölçüde düşürüyor.
Deney sırasındaki ölçümler ivmeölçerler, sismometreler, elektromanyetik ve sesötesi sensörler, radyoaktif izleyici örnekleyicileri ile meteoroloji aygıtlarını kapsayan gelişmiş algılayıcı sistemleriyle yürütüldü.
NNSA Başkanı Brandon Williams, nükleer faaliyetlerin saptanmasının nükleer uzmanlık gerektirdiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Bu tür deneyler Amerika’nın tespit kabiliyetinde rakipsiz kalmasını sağlıyor. Başkan Donald Trump yönetimi, Birleşik Devletler’in güç konumundan hareket edeceğini açıkça ortaya koydu. Amerikan inovasyonundan kaçış yok. Bu deneyle net bir mesaj veriyoruz: Bu yönetim döneminde Amerika’nın geride kalmasına asla izin verilmeyecektir.”
Nevada’daki deneme planını mayıs ayı ortasında duyuran Williams, yabancı ülkelerdeki nükleer testleri tespit edecek sensörlerin bu sonbaharda test edileceğini belirtmişti.
Williams o dönemde, hasım ülkelerin Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması’nı (CTBT) arkadan dolanarak yürüttüğü nükleer denemeleri saptamak ve sismik sensörlerin verimini artırmak amacıyla merkezi olmayan testler uyguladıklarını dile getirmişti.
ABD’de nükleer test tartışması, Donald Trump’ın geçen yıl nükleer silah denemelerine “eşit şartlarda” yeniden başlayacaklarını açıklamasının ardından hareketlendi.
ABD’nin deneme yapmayan tek ülke olarak kalmasını istemediğini savunan Trump, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve Pakistan’ın nükleer testler gerçekleştirdiğini öne sürdü.
Washington yönetimi şubat ayında da Rusya ve Çin ile eşit şartlar temelinde nükleer denemelere dönmeye hazır olduğunu bildirdi.
Birleşmiş Milletler ise mayıs ayı başında yaptığı değerlendirmede, Rusya ve ABD’nin nükleer testlere yeniden başlamasının dünya genelindeki diğer ülkeleri de aynı yönde adım atmaya sevk edeceği uyarısında bulundu.
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor










