Amerika
Mülk sahipleri için ütopya, mülksüzler için egemenlik kaybı

7 Aralık 2025 tarihli Financial Times’ta, teknoloji elitlerinin kendi “kâr amacı güden şehirlerini” inşa etmeye başladıklarının anlatıldığı makale şöyle başlıyordu:
“Kripto para borsası Coinbase’in eski teknoloji direktörü Balaji Srinivasan, Singapur’da karanlık bir salonu dolduran yüzlerce teknoloji çalışanı ve yatırımcıya hitap ediyor; hepsi imparatorluk kurmayı öğrenmek için buradalar.
‘Bence şunu söylemek doğru olur,’ diyor sahneden, avuçlarını açarak, “2025’te bir hareketimiz var.’
Bu ekim ayının başlarıydı ve Srinivasan, ‘yeni topluluklar kurmak, finanse etmek ve bulmakla ilgilenenler’i hedefleyen Network State Conference adlı bir etkinlik düzenliyordu.”
Financial Times makalesine döneceğiz ama önce Balaji Srinivasan ve Network State hakkında hatırlatma yapmam gerek. Srinivasan’ın ismini nereden hatırladığımı düşünürken, önce “Amerika’nın yegane monarşisti” olarak bilinen Curtis Yarvin’in uzun portresine yöneldim. Gerçekten de bu teknoloji zengini, Peter Thiel ile birlikte Yarvin’in “Karanlık Aydınlanma” çevresine mensuptu.
Daha sonra, geçen yaz Silikon Vadisi zenginlerinin, beklenen apokalipsten kaçış yollarını incelediğim yazı dizisinde kendisinden çokça faydalandığım Quinn Slobodian’ın Crack-Up Capitalism kitabı aklıma geldi. Kitabın 11. Bölümünün (“Metaverse’te Bir Bulut Ülkesi”) önemli bir kısmı Srinivasan ve onun Network State (Ağ Devleti) projesine ayrılmıştı.
Özetle, Hint-Amerikan zenginin şahsında, zenginlerin kendi devletlerini ille de fiziksel mekanlarda kurmak zorunda olmayabileceklerinin hikayesiydi bu. Marc Andreessen ve Peter Thiel gibi teknoloji zenginlerinin başucu kitaplarından The Sovereign Individual [Egemen Birey] ile refah devletinin yaklaşan çöküşünde (zenginlerin) hayatta kalma kılavuzunu elde etmişlerdi: yıkıcı mikroçiplerin icadı ve onların “ulus-devleti yıkma”(1) potansiyeli gözlerini kamaştırıyordu. İnternet karşısında, teritoryal egemenliğe işaret eden hükümet/devlet fikirleri eriyordu. Sonuçta, hiper-mobil ve yüksek IQ’lu bireylerden müteşekkil bir süper-sınıf ortaya çıkacak, bunlar düşük IQ’lu uysal işgücünü uzaktan kontrol edecek ve kendi zenginliklerini devletlerden uzakta gönül rahatlığıyla gömüleyeceklerdi.
Ulus-devlet biçimi “disjenik” idi, yani biyolojik olarak zayıf olanların hayatta kalmasına neden oluyordu; evrimsel gelişimin ve hayatta kalma güdüsünün emirlerine karşı işliyordu. Hipermobilite çağında, mikroçipler ve İnternet, evrimsel çıkarların ulusal kısıtlamalardan kurtulmasını sağlayacaktı. Elitler, artık ulusal kimlikleri anlamlı bir şey olarak görmeyecekti, daha doğrusu, görmelerine gerek yoktu; kendi sözde yurttaşlarına herhangi bir şey borçlu olduklarına dair “kandırmaca”, bundan böyle gülüp geçilecek bir şeydi: Kendi memleketlilerinin aslında “esas asalak ve gaspçı” olduklarını anlayacaklardı. Egemen bireyler için kendileri dışında sorumlu oldukları hiç kimse yoktu.
Bu akıl yürütmenin iyi bilindik mantıksal sonucu, Ortaçağlara özlemdir; yazarlar açısından da öyle oluyordu. Yeni milenyumda, tıpkı ulus-devletler öncesinde olduğu gibi, egemenliklerin parçalandığı bir dünya hayal ediyorlardı. Çözülme ve dağılma, seçilmiş bir grubun işine gelirdi; onlara göre her ulus-devlet dağıldığında, egemen bireylerin özerkliği teşvik edilirdi.
Gerçek hayatın mülkiyet hakkını kısıtlayıcı, hatta yer yer yok edici korkunçuluğunun yerine siber uzamın ferah havası, zenginlerin zenginliğini koruyacak bir ütopya olarak şekilleniyordu. Yeni topraklar, yeni mülkiyet demekti ve sanal dünya, fetihçi düşlere yeni kapılar aralıyordu.
İşte Srinivasan, bu fikrin en dirayetli temsilcilerinden biri olarak ortaya çıktı. “Bulut ülkesi” olarak adlandırdığı kendi şehrini, Washington’ın boğucu yasalarının, bürokrasisinin, medyasının, Harvard ve Yale’in diplomalarının karşısına çıkarıyordu. Thiel gibi o da Yarvin’in “yeni internet”i inşa etmek isteyen şirketi Tlon’a yatırım yapıyordu.
Fiziki topraklara göçün sürdürülebilir olmayacağını kabul eden Srinivasan, dijital topluluklar kurmayı kafasına koymuştu. Ona göre çevrimiçi ilişkiler dil-din-ırk farkı bilmiyordu ve yakınlık kurmaya fiziksel ilişkilerden daha meyyaldi. Önce sanal bir ağ kuracak, sonra o sanal ağ yeni bir şehre dönüşecek, en nihayetinde de yeni bir ülke meydana gelecekti. Minecraft gibi bir şey: Çevrimiçi olacaksınız, “crowdfunding” yoluyla dünyanın herhangi bir yerinde yeni bir yerleşim yeri kuracaksınız.
Srinivasan, münzeviliğe ve kendi kendine yeterliliğe vurgu yapan “Ada” temalı kaçışlardan ziyade, daha “kolektif” bir kuruluşa çağrı yapıyordu. Singapur ve onun ebedi şefi Lee Kuan Yew bu nedenle ona daha çok hitap ediyordu. Bunun yanı sıra, Güney Kore’de yer alan ve bir özel şirket tarafından “yurttaş-müşteri”lerin pay sahibi olduğu New Songolo City de, teknoloji zenginimizin gözdelerindendi.(2)
Y Combinator’ın Startup School’unda 2013 yılında yaptığı ünlü konuşmada, Srinivasan bazı modern ulus-devletler ile inovasyon arasında temel bir çelişki olduğunu düşündüğü konudaki fikirlerini daha geniş bir kitleye aktarıyordu. Konuşmasında, Silikon Vadisi’nin ABD’den “nihai çıkışını” (ultimate exit) savunmuş ve ABD’nin “modası geçmiş ve yenilikçilere düşman” olduğunu iddia etmişti. Özünde şunu diyordu: Yaşadığınız toplum bozulmuşsa, neden “çıkıp” yeni bir toplum yaratmıyorsunuz?
Slobodian, Srinivasan’ın “kolektif” vizyonunun, The Sovereign Individual’ın yazarları William Rees-Mogg ve James Dale’in egemen bireyinden sadece semantik olarak farklı olduğunu yazıyor:
“Üçü de aynı şeyleri görmüştü: yeni bir teknolojinin yarattığı çıkış olanağı; meritokratik mütehassıslardan müteşekkil yeni bir küresel kastın yaratılışı; ve özel şirket çizgisinde örgütlenmiş yeni ilişkileri ve hatta yeni toprakların yararına, vergilendirmenin ve düzenleyici devletin terki.”
Fredric Jameson’ın, tarihin sonu tartışmaları üzerine yazdığı bir makalesinde (“‘Sanatın Sonu’ mu, ‘Tarihin sonu’ mu?”), “kapitalizmin üçüncü aşaması”nda sermayenin genişleme imkânlarının sınırlarına doğru gittiğimiz ve bu nedenle “tarihin sonu” tezinin bu türden bir “ötesini düşünememe hali”nin üzerinde yükseldiğine ilişkin gözlemi, sermayenin genişleme döngüsü uzunca bir süredir tökezlerken, şimdi yeniden teritoryalleştirme, ama bu sefer insan-ötesinde ve mekan-ötesinde, bunları da metalaştıran teknoloji elitleri eliyle boşa düşüyor gibi görünüyor.
***
Srinivasan, geçen ağustos ayında Hong Kong’da düzenlenen Bitcoin Asia konferansında yaptığı açılış konuşmasında, “Tıpkı 18 yaşında üniversitenizi seçtiğiniz gibi, 18 yaşında ülkenizi de seçeceksiniz ve bu, startup topluluklarıyla şimdiden başlamış durumda,” diyordu.
Bloomberg haberine göre, Srinivasan bunun için Malezya Forest City’de bir de okul açmıştı (Network School). Okul için neden Forest City’yi seçtiği tam olarak belli değil ama düşük kiralar ve Singapur ile uluslararası havalimanına kolay erişim gibi bazı avantajlar sıralanıyor.
Haberde, yaygın olarak “boş iş” olarak alay edilen bu projenin siyasi etkilerini önlemek isteyen yetkililerin, burayı gümrüksüz bölge ilan etmek de dahil olmak üzere, projenin cazibesini artırmak için bir dizi önlem aldığı belirtiliyor. Malezya, süper zenginlerin yatırım aracı olan aile ofislerinin buraya taşınması için %0 vergi oranı vaat ediyormuş.
Haber şöyle devam ediyor:
“Çoğu girişimci olan yaklaşık 400 öğrenci, kodlamadan devlet yapısı üzerine alışılmadık teorilere kadar her şeyi öğrenmek için Forest City’ye geldi. Kripto projeleri yapıyor, fiziksel kondisyonlarını geliştiriyor ve sadece ortak bir bölge değil, ortak bir ideolojinin de bir topluluğu bir araya getirebileceğini test ediyorlar. Ortak oda tercih edenler için fiyat, konaklama ve yemek dahil aylık 1.500 dolardan başlıyor.”
Okulun müfredatını da öğreniyoruz: Sabahları ürün sprintleri ve kodlama oturumları; öğleden sonraları ise Meiji Restorasyonundan Singapur’un devlet yönetimi ve merkeziyetsiz yönetimin işleyişine kadar çeşitli konuları ele alan seminerler.
Bloomberg’e konuşan öğrencilere göre, konuk konuşmacılar hem “teknolojiye derinlemesine dalışlar hem de ideolojik vaazlar” veriyorlar.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
***
Financial Times makalesine dönelim. Muhabir Hannah Murphy, birkaç yıl önce marjinal olarak kabul edilen bu “zenginler ülkesi” veya startup şehri fikrinin, artık “cesur girişimcilerin ve mağdur milyarderlerin”, eski kurallar ve düzenlemelerle sınırlanmayan “teknoloji dostu cennetlerin cazibesine” artan bir ilgiyle kapıldığını haber veriyor.
Srinivasan tarafından paylaşılan açık kaynaklı bir veritabanına göre, şu anda yaklaşık 120 “startup cemiyeti” kurulma aşamasındaymış. Bunlardan birkaçı, yatırımcılar Peter Thiel ve Marc Andreessen, OpenAI kurucusu Sam Altman ve Coinbase CEO’su Brian Armstrong gibi isimlerin desteklediği fonlardan yüz milyonlarca dolarlık risk sermayesi toplamış.
Makalede, Srinivasan’ın Singapur yakınlarındaki yapay bir adada, “teknoloji optimistleri”nin bir otelde birlikte yaşarken uzaktan günlük işlerini yapabilecekleri ve yeni bir toplumun nasıl kurulacağını öğrenebilecekleri bir “Ağ Okulu” kurduğu yazılıyor. “Hizmet olarak toplum” olarak adlandırdığı üyelik ve konaklama ücreti aylık 1.500 dolardan başlıyor.
Murphy şöyle devam ediyor:
“Bu girişimlerin destekçileri, para politikasından vergilendirmeye kadar, Amerikan dinamizminin azalmasına neden olduğunu düşündükleri tüm sorunları ele alma fırsatı sunuyor. Özellikle San Francisco, yıllardır yüksek düzeyde evsizlik ve suç oranlarından etkilenmiş ve bu durum, Covid sırasında teknoloji çalışanlarının buradan göç etmesine neden olmuştur.”
AI kodlama şirketi Replit’in CEO’su Amjad Masad’ın, “Gençler stagnasyondan, yolsuzluktan ve izolasyonundan memnun değiller,” dediğini öğreniyoruz. Masad geçen yıl, San Francisco sokaklarındaki “ıstıraptan” kaçmak için Replit’i Foster City’ye taşımış. Foster City, 1960’larda Silikon Vadisi yakınlarındaki bataklık arazilerinde inşa edilmiş, “ustaca planlanmış” bir şehir. Masad, “Gençler, teknoloji aracılığıyla yeni yaşam ve inşa etme yolları keşfetmeyi açıkça arzuluyorlar,” diye ekliyor.
Srinivasan ve teknoloji milyarderlerini büyüleyen “sınır zihniyeti” hakkında birkaç söz etmek için duralım. Frederick Jackson Turner, 1893 tarihli ünlü bildirisinde (“Amerikan Tarihinde Sınırın Önemi”), Amerikan tarihini ve gelişimini, esas olarak Batı Amerika’nın kolonizasyonu ile açıklıyordu. Amerikan kurumlarının özgünlüğü, yerleşimcilerin yabanı verimli kılmasıyla, ezcümle, sınırın ilkel siyasi ve iktisadi koşullarını şehir yaşantısının karmaşıklığına dönüştürmesinde yatıyordu. Amerikan kabalığının ve yontulmamışlığının olduğu kadar, dinamizminin ve açıkgözlülüğünün de arkasında işte bu “sınır ulusu” olma, sınırı sürekli Batıya doğru kaydırma, her kaydırışta yeni sınırlara ulaşma ve bu sınırları dönüştürme vardı. “Yoğun nüfuslu bölgelerden geçen, surlarla çevrili bir sınır hattı olan” Avrupa sınırlarının tersine, ABD’nin “özgür topraklarla” dolu olduğunu ileri süren Turner, Amerikan toplumun tüm sınıflarının büyük nüfuslar halinde bu hamleye katıldığını söylüyordu. “Milliyetçiliğin yükselişi ve Amerikan siyasi kurumlarının gelişimi,” diyordu Turner, “sınırın genişlemesine bağlıydı.”
Turner, Amerikan sınır zihniyetinin ve bu zihniyetin Yeni Kıtada oynadığı rolün, bugünkü deyişle “inovasyon”a kapı araladığına işaret ediyor:
“Bir an için, sınırda, geleneklerin bağları kopar ve sınırsızlık zafer kazanır. Tabula rasa yoktur. İnatçı Amerikan ortamı, koşullarını kabul etmek için emir verici çağrısıyla oradadır; miras alınan iş yapma biçimleri de oradadır; ve yine de, çevreye ve geleneklere rağmen, her sınır bölgesi gerçekten de yeni bir alan, yeni bir fırsat, geçmişin esaretinden kaçış kapısı sunmuştur; ve tazelik, güven, eski topluma karşı küçümseme, onun kısıtlamalarına ve fikirlerine karşı sabırsızlık ve onun derslerine karşı kayıtsızlık, sınır bölgesine eşlik etmiştir.”
Srinivasan, The Network State [Ağ Devleti] adlı kitabında, “sınırın yeniden açıldığını” ve teknolojideki ilerlemeler sayesinde yeni egemen entitelerin sayısının katlanarak artacağını savunuyordu.
Gençler (ama zengin olanlar), teknoloji ve internet eliyle yeni yaşam biçimlerini araştırmaya hevesliler diyordu Masad. Yerleşik hayatın sıkıcılığına, bürokrasisine, kurumlarına karşı “sınırlara” yeni bir çağrı aslında bu.
Aynı FT makalesinde, neoliberalizmin gurusu Milton Friedman’ın torunu Patri Friedman, hareketin amacını, “startup’lar ve internetten ilham alarak 21. yüzyıl için yönetişimi yeniden şekillendirmek olarak saptıyor. Friedman, deneysel şehirlere yatırım yapan girişim şirketi Pronomos Capital’in kurucusu.
Ülkesini bir demokrasi olarak değil, kâr amaçlı bir şirket gibi yönetmek istiyor. “Özel bir girişim tarafından desteklenen bir şirket şehir operatörü olur ve [yöneticileri] yasaları tasarlar ve kira, vergi ve hizmet ücretlerinin bir kombinasyonu yoluyla gelir elde ederler,” diyor önerdiği model hakkında. “Modeli” için Afrika’da sekiz ülkeyle görüşüyormuş.
Srinivasan ise daha çık sözlü. Kripto para teknolojisindeki gelişmelerden yola çıkarak, devletlerin kripto ekonomisiyle desteklenmesi gerektiğini yazıyor:
“Bir startup kurduğunuz gibi bir kabile de kurabilirsiniz. Mormonların Joseph Smith’i bunu yaptı. Abraham bunu yaptı. İsa bunu yaptı. Benim gerçekten istediğim şey, tekno-Siyonizm gibi bir şey.”
Srinivasan, kitabında da İsrail’in kendilerine bir model olduğundan bahsediyordu. İsrail’in kuruluşu ile birlikte Yahudiler, “Tanrı/Devlet/Ağ” dizisinin başarılı bir örneğini sergiliyorlardı.(3) Theodor Herzl’in eserlerini kitabının ilham kaynağı olarak gösteren Srinivasan, ABD-Çin kutupları dışındaki üçüncü bir kutbun, teknolojik olarak gelişkin İndo-İsrail kutbu olacağına inanıyor.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım
***
Egemenliklerin çoğalması, sıradan insanların elindeki egemenlik kırıntılarının da yok olması anlamına geliyor. Yazın yaptığım yazı dizisinde bahsettiğim Honduras’taki Próspera “startup şehri” bunun örneği.
Delaware merkezli bir şirket tarafından işletilen bu kapalı toplulukta, 1.000 civarında insan yaşıyor ve FT’ye bakılırsa bu sakinler “ortak çalışma alanları, bir sahil tesisi ve bir golf sahasının keyfini çıkarabilir.”
Muhabir Murphy devam ediyor:
“Kâr amacı güden yarı özerk bir bölge olan Próspera’da vergiler düşük, kendi işgücü kuralları ve emekli Arizona yargıçları tarafından çevrimiçi olarak davaları dinleyen bir tahkim sistemi var. Bitcoin, tercih edilen para birimlerinden biri.”
Zenginler vergilendirmeden, işgücü piyasasını dizginleyen kurallardan, kağıt üzerinde de olsa kimi zaman mazlumun yanında duran yargıdan kaçmışlar. Dahası da var: Próspera’nın tıbbi regülasyonları da silip atması, uzun ömür veya sonsuz yaşam gibi Silikon Vadisi çevrelerinde popüler hale gelen temalarla birleşince, burayı “deneysel tedaviler” arayan insanlar için bir cennet haline getirmiş. Eski teknoloji girişimcisi ve “biyo-hacker-influencer” Bryan Johnson, başka ülkelerde onaylanmayan follistatin gen terapisi tedavisi için buraya gitmiş örneğin.
Bir başka Financial Times haberinde, zengin bir bitcoin yatırımcısının, “teknoloji destekli ağ devleti” hareketinin bir parçası olarak Karayiplerdeki Nevis adasında “liberteryen” bir topluluk içinde kendi mahkeme sistemini kurmak istediğini öğreniyoruz.
Olivier Janssens’in şirketi South Nevis, Nevis’te “Destiny” projesi için arazi satın alıyormuş. Bu proje, “Nevisyen” yeni bir yasa ile mümkün hale gelen, adada bu türden ilk projeymiş. Devamını haberden okuyoruz:
“Ada hükümeti tarafından milyarlarca dolarlık bir proje olarak nitelendirilen Destiny, villalar ve tıp klinikleri de dahil olmak üzere adanın güney kıyısının büyük ölçüde yeniden şekillendirilmesini içeriyor. Kasım ayı sonunda ada sakinlerinden oluşan bir panele video konferans yoluyla konuşan Janssens, Nevis’in mahkeme sistemini ‘verimsizlik’ nedeniyle eleştirdi. ‘Eğer bunu aynen kopyalayacaksak, insanlar buraya gelmek istemeyecek.’ Bunun yerine, Destiny’nin ‘belirli konularda kendi verimli mahkeme sistemlerimizi önermeyi’ ama nihayetinde ulusal hukuk sistemine ‘yine de uyacağını’ söyledi.”
Haberden öğrendiğimize göre 2025 yazında, St Kitts ve Nevis hükümeti, hükümetin Destiny gibi projeler için anlaşmalar yapmasına izin veren “Özel Sürdürülebilirlik Bölgeleri Yetki Yasası”nı kabul etti.
Janssens, hükümetle görüşmelerde bulunuyormuş ve projenin devam etmesi halinde Nevis’in altyapısına 50 milyon dolar yatırım yapılacağını açıklamış.
Yasa, geliştiricilerin kendi “uyuşmazlık çözümü hizmetleri ve mekanizmaları” kurmalarına yönelik bir hüküm de içeriyor. Bu durum adalıları endişelendirmiş ve birçoğu Destiny’nin “devlet içinde devlet” haline gelebileceğinden korkuyormuş.
Muhalefetteki Nevis Reform Partisi (NRP) üyesi Kelvin Daly, özel sürdürülebilirlik bölgelerini mümkün kılan yasanın “halkla herhangi bir istişare yapılmadan kabul edildiğini” söylemiş.
Daly, “Sürdürülebilir kelimesini kullanırken çok dikkatli davrandılar, çünkü bu kelime iyi ve dürüst bir şey anlamına geliyor. Bu, ek fayda sağlayan iktisadi bölge demek için kullanılan abartılı bir ifade,” diye eklemiş.
Janssens ise, Destiny’nin tüm ada sakinlerine açık olacağını ve nihayetinde hükümetin yargı yetkisine tabi olacağını belirterek, devlet içinde devlet tanımını reddetmiş. Yatırımcımız elbette adaya inşa edilecek lüks evlerin fiyatını söylememiş. Janssens, “Politikacılara güvenmiyorum… Biz sadece ‘Bizi rahat bırakın ve işimizi yapmamıza izin verin’ diyoruz,” diyerek liberteryen bir topluluk istediğini söylemiş ve Nevis’i “ev sahibi ülke” olarak nitelendirmiş.
Tabii, herkes yeni sınırlar peşinde değil. Kimileri de, verili sınırlar içerisindeki egemenliklerin iç insicamını bozup yeniden yapma peşinde. Halihazırda yasal özerkliğe sahip Singapur, Hong Kong ve Dubai gibi regülasyonların daha az olduğu, “charter şehirler” modelinden esinlenerek, hususi bir egemenlik peşinde koşmadan mevcut şehirlerde yönetişimin iyileştirilmesine odaklanıyorlar.
Örneğin Donald Trump, 2024 başkanlık kampanyası sırasında, ABD-Çin teknoloji yarışı ışığında Amerikan inovasyonunu artırmak için “charter şehirleri” olarak adlandırılan 10 bölgeyi ABD’de geliştireceğine söz vermişti.
Egemenliği kaçırmanın bir boyutu daha var. Patri Friedman, “tekno-faşizm” suçlamalarına karşılık olarak, açıkça, göğsünü gere gere, “Demokratik olmayan şehirleri yönetecek şirketlere finansman sağlıyoruz ve eğer bu hoşunuza gitmiyorsa, oraya taşınmamalısınız,” diye cevap veriyor. Bu “demokratik olmayan şehirler”in inşa edilmesini planladığı Afrika’da, zaten orada olanlar ne olacak? Friedman, Afrika’daki charter şehirlerde, insanların yaşayabileceği kadar büyük araziler aradıklarını söylüyor. Bu arazileri çitledikten sonra, burada “yaşamak istemeyenlere”, bölgeden taşınmaları için “yer değiştirme ikramiyesi” vereceklermiş.(4)
Silikon Vadisi eskatolojisi – 4: Tanrınız da sizin için sevinecek
***
Kapitalist genişlemenin sınırı ile insanın sınırının örtüştüğüne inanıyorlar. Burada insanın sınırı, tarihsel olarak belirlenmiş insanın sınırı. Burada, egemenlik mekanizmaları insanla, daha doğrusu, ayaktakımı ile, düşük zekalılarla, bürokratlarla, ulusal sınırlara hapsolanlarla eş görülüyor. Vergilendirme, “demokratik temsil”, seçimler, sendikalar, devlet teşvikleri, kamusal eğitim ve sağlık… hepsi bunlarla el ele ve “refah devleti sosyalizmi” ile eşdeğer.
İnsanın sınırlarının ötesine geçilmesi, yeni metalaştırma alanlarının açılması ile paralel ilerliyor. Sınır zihniyeti, başkalarının sınır zihniyeti ile karşı karşıya gelen sınır sakinleri için mutlak egemenlik kaybıdır; ya da “orman kanunları”dır, “vahşi batı”dır. Turner’ın deyişiyle, sınır boyunda ilkel dünyayla boğuşan kişi esas olarak “kolcu”dur (ranger); kaba-sabalığını, ilkelliği karmaşıklığın gelişkinliğine dönüştürmesi ile tolere edebilirdik.
Jameson’a göre tarihin sonu iddiasında rağmen, aklımızın bir yanı hep “sistemik” olana ve geleceğin tahminine yöneliyordu. Kendi üretim tarzımızın geleceğine yönelik anksiyete, ezilenlerin egemenlik kaybını süreklileştirecek ve garanti altına alacak bir parçalanmaya yöneltiyor ultra zenginleri.
(1) Yazarların ulus-devlet derken, ulusal devleti kastettiğini zannediyorum. Ulusal devletler, kültürel olarak çok farklı, ulusal özellikleri bakımından birbirine benzemeyen halkların yer aldığı; merkezi veya federal veya özerk yapıları da içinde barındıran bir teritoryal egemenlik biçimi olarak birkaç yüzyıldır neredeyse tüm dünyaya damga vurmuştur. Ulus-devlet ise, belirli bir homojenlik varsayımıyla, ulusal devlet formunun ancak bir alt kümesi olabilir; yani her ulus-devlet ulusal devletken, her ulusal devlet ulus-devlet değildir. Örneğin bırakın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni, Rusya Federasyonu bile bir ulus-devlet olmanın uzağından yakınından geçmez. Türkiye’de son “çözüm süreci” bağlamında yapılan tartışmalarda kavram çorbasının çeşnileri arasında bu tuhaflık da yer alıyor.
(2) Slobodian, buradaki kurnazlığa da dikkat çekiyor: Geleceğin bulut şehrinde, bireyler toprağın sahibi olmayacak, yalnızca bütün şehirden bir paya/hisseye sahip olacaktı. Toprağın sahibi ise o araziyi geliştirene (developer) aitti. Slobodian şöyle özetliyor: “Bulut şehri, haklar ve yükümlülüklerden ziyade, hükümler ve koşullardı.”
(3) Srinivasan, “Uluslararası Aradakiler” (International Intermediate) diye bir grup uyduruyor. Bu grup, “Amerikan anarşisi”ne de “Çin kontrolü”ne de karşı olanlar. Bu grupta Hindistan ve İsrail’in yanı sıra Amerikan merkezciler, Çinli liberaller, küresel teknoloji uzmanları gibi gruplar da yer alıyor.
(4) İnsan, siyonist literatürdeki “transfer” fikrini düşünmeden edemiyor: Daha İsrail devleti kurulmadan önce siyonist yerleşimciler, Filistinlileri belirli bir miktar para karşılığında Ürdün, Suriye, hatta Irak’a tehcir etmeyi (“transfer”) planlamışlardı.
Amerika
Kıyamete beş kala – 5: Kapitalist eskatolojinin ayartıları

Programımız şu olmalı: Bilinci, dogmalar yoluyla değil, kendi kendine bile anlaşılmaz olan mistik bilinci –ister dini ister siyasi bir biçimde ortaya çıksın– analiz ederek reforme etmek. İşte o zaman, dünyanın uzun zamandır, gerçekte sahip olmak için sadece bunun farkına varması gereken bir şeyi hayal ettiği açıkça ortaya çıkacak. O zaman, görevimizin geçmişle gelecek arasında zihinsel olarak keskin bir çizgi çekmek değil, geçmişin düşüncesini tamamlamak olduğu da açıkça ortaya çıkacak. Son olarak, insanlığın yeni bir işe başlamayacağı, fakat eski işini bilinçli bir şekilde tamamlayacağı da açıkça ortaya çıkacak.
Marx’tan Arnold Ruge’ye mektup, 1843
Kapitalizmin günümüzdeki görünüş biçimi, bizi neden apokaliptik bir dille konuşmaya, daha da kötüsü kıyameti çağıran fikirlerle düşünmeye zorluyor?
Dünyanın altüst olduğu 16. yüzyılda, sermaye henüz emekleme aşamasındayken binyılcı hareketlerin Avrupa’yı, hatta Osmanlı’yı boydan boya nasıl kat ettiği iyi kayıt altına alınmış durumda. Ütopyaların da, eski dünya yok olurken yeni dünyaların sınırları aşarak doğumunu müjdelediği tahayyül edilmiş ama gerçek dünyalar olduğunu söylemek mümkün. Hatta Fredric Jameson, Marx’ın eleştirdiği türden “pastoral kaçış” ütopyaları ile “pratik” düşüncenin günümüzde yer değiştirdiğine işaret eder ve bugün pratik düşüncenin sisteme boyun eğme anlamına gelirken, ütopik düşüncenin bugünün dünyasından niteliksel olarak farklı bir dünya olasılığını diri tuttuğunu ve var olan her şeyin “inatçı bir yadsınmasına” dönüştüğünü söyler. Yine Jameson, bu sefer başka bir yerde, ütopyaların yanına bilimkurguyu da ekleyerek, varoluşsal deneyim ile tarihsel zamanın üst üste çakıştığını söyler ve ona göre tarihsel zaman, paradoksal olarak, aynı zamanda ahir zamana veya tarihin sonuna işaret eder. Bireyin yaşamının ve deneyiminin uzatılması (veya aşılması), onu tarihin akışına daha fazla, daha bilimsel, daha derin müdahale etmeye de muktedir kılar. Bu belki de tarihte bireyin rolünün altını daha kalın çizmenin de bir yoludur.
Ama biz daha çok ahir zamanlarla, karamsar düşüncelerle, eskatolojik bakışlarla ilgiliyiz. Burjuva dünyasının 19. yüzyıldaki ilerleyişine romantik tepkiler bir yana, kıyametle karşı karşıya kalan burjuva aydınının ilk tepkisi, Flaubert’in Duygusal Eğitim romanındaki kahramanı Frédéric Moreau’nun 1848 Devrimlerine verdiği tepkide gizlidir: Kayıtsızlık. Şubat Devrimini coşkuyla karşılayan kahramanımız, Haziranda Fransa’nın sosyal bir cumhuriyete dönüşme ihtimaline sırtını döner ve metresi ile birlikte olduğu odadan umursamazca işçilerin dövüştüğü sokakları seyreder. Kişisel/varoluşsal deneyim, tarihsel zaman ile bağını koparmıştır. 1848, tıpkı 1793, 1871 veya 1917 gibi yok oluşun (ya da aynı anlama gelmek üzere mülk sahibi sınıflar için mülksüzleştirilmenin) kapıyı çaldığı tarihsel momentlerdir.
İkinci bir tepki daha var. Alexis de Tocqueville, Paris sokaklarından işçilerin ve devrimcilerin cesetleri daha yeni toplanmışken, Kurucu Meclis’te yaptığı konuşmada, etkisi bugüne kadar sürecek bir denklem kurdu: Sosyalizm, tiranlıktır. Çalışma hakkının anayasaya geçirilmesi talepleri başarılı olursa, ona göre despotizm galebe çalacaktı. Sosyalizm kısıtlama ve kölelikte eşitlik isterdi; her insanı sadece bir araç, bir enstrüman ve bir rakam haline getirirdi. Daha sonra anılarında anlattığına göre, devrim günlerinde döndüğü başkentte, alaylar halinde toplanmış, “işsiz, açlıktan ölen ama zihinleri boş teoriler ve hayalci umutlarla dolu yüz bin silahlı işçi” bulmuştu. Toplum ikiye bölünmüştü: Hiçbir şeye sahip olmayanlar, ortak bir açgözlülükle birleşmişti; bir şeye sahip olanlar ise ortak bir dehşetle:
“Bu iki büyük kesim arasında hiçbir bağ, hiçbir sempati yoktu; her yerde kaçınılmaz ve acil bir mücadelenin fikri kapıda gibi görünüyordu. Zaten burjuvazi ile halk (çünkü eski takma adlar yeniden kullanılmaya başlanmıştı) Rouen, Limoges ve Paris’te, değişen şanslarla birbirlerine yumruk atmaya başlamıştı; mülk sahiplerinin ya sermayelerine ya da gelirlerine saldırı ya da tehdit altında kalmadığı tek bir gün bile geçmiyordu…”
Yeni ve tanımlanamayan bir virüs yayılıyordu ona göre; sosyalizm veya radikal eşitlikçi fikirler “hastalık” gibi görünüyordu. Tocqueville, kıyamet senaryosu veya distopyaya yakın bir şey tarif ediyordu. Zaten kitleleri “arı”, “karınca”, “haşere” gibi böcek veya diğer hayvan türlerine benzeterek aynı zamanda biyolojik bir korku yaratma fikri, sonrasında bilimkurgu ve fantezi edebiyatında da sık sık rastlanan bir tema olacaktı. Kitlelerden, demokrasiden ve sosyalizmden korku, veba ile, terör ile, kıyamet ile paralel gidiyordu.
(Burjuva) Bireyin sınırlılığı, 19. ve 20. yüzyıl (neo)liberal düşüncesinde, ekonominin sınırsızlığı ile tazmin ediliyordu. Mark Featherstone, kapitalist ütopyayı incelediği Planet Utopia kitabında, Friedrich Hayek’in, “insan sonluluğu” denen “trajik sorunun” kapitalizmin “post-insan” ütopyacılığıyla nasıl çözüme kavuşturduğundan bahsettiğini aktarıyor: Ekonomi, kendilerinde mevcut mübadele işlevleri sayesinde insanları sonsuz kılıyordu. Ekonomi, insanları bir tür “kozmolojik” makineye bağlıyordu. Milton Friedman ise daha da ileri giderek, Amerikan geleneğindeki “sert birey”, “kendi kendini yetiştiren adam” ve “serhat” [frontier] kavramlarına atıfta bulunuyor ve kapitalizmin “soğuk, araçsal rasyonalitesini Amerikan pragmatizm, bireycilik ve özgürlük ideallerinin arkasına gizleyen”, Soğuk Savaş dönemine özgü “militarize edilmiş bir kapitalizm” versiyonu üretiyordu.
Dönüp dolaşıp Amerikan sınırlarına geldik. Kantçı “matematiksel yüce” kavramına benzer şekilde, Mises-Hayek-Friedman ekolü iktisadı da bilinemez, aşkın, sadece uzmanların ve özgür insanların anlayacağı ezoterik bir bilgi konteyneri olarak kurguluyordu. İktisadi mantığa meydan okumak mümkün değildi. Özellikle Friedman’ın neoliberal kaçış modellerinde, sosyal devletin “talep yaratıcı” mantığına savaş açılıyor ve verimliliğe özgürlük ve inovasyon; düşük vergilendirme ve daha erişilebilir, daha ucuz işgücü ile tanımlanan daha etkili bir iş ortamının yaratılması yoluyla erişiliyordu. Finans, bu modelde önemli bir yer kaplıyordu ve işbirliğinin reddi temel taşlardan biriydi: Sürekli rekabet ortamında yaşayan ve çalışan, inovasyonu, kalkınmayı, üretkenliği, tüketimi vb. teşvik edebilen birbirinden bağımsız bireylerden oluşan bir topluluktu hayal edilen. Featherstone’a göre bu sosyal ve iktisadi mücadele vizyonu, “rekabetçi bireyi, ucuz finansman araçlarından yararlanarak kendi ütopyasını satın alan ve böylece ilk kolonistlerin kuruluş efsanesine geri dönen ‘kendi kendini yetiştiren adam’ olarak hayal eden Amerikalılara oldukça uygun gelmişti.” Friedman’ın parasal ekonomisinde para yaratımı ile üretim paralel ilerleyecekti ama finans, gelecekteki zarar olasılığına karşı korunma sağlayan türev araçlar yaratarak yatırımcı tarafındaki zarar (gelecekteki kârlara yapılan bahsin tutmaması) olasılığını ortadan kaldırmasına imkân verdi. Riskten korunmanın (hedging) finans üzerindeki etkisi, borç verenin riskini ortadan kaldırmaktı: Borç veren, kayıplara karşı sigorta yaptırarak finansal sistemi, üretken ekonomiyle ilgili endişelerden fiilen kurtarmıştı. İşçi ise bugündeki (veya gelecekteki) ihtiyaçlarını karşılamak için dün (veya bugün) aldığı borçları geri ödemek amacıyla para kazanmak üzere üretme zorunluluğuna hapsolmuştu. Ödeme yapamama olasılığı alacaklı için sorun değildi ve Featherstone’un deyişiyle, sosyo-iktisadi “doğa durumu”nun bir parçasıydı.
Sonlu kaynaklar, sonsuz finansal spekülasyon ile aşılacak ve çöküş ihtimali, algoritmanın matematiksel soğukluğunun verdiği tahmin rahatlığı ve riskten arındırma ile sıfırlanacaktı; elbette “yatırımcı” için.
Fakat bu nasıl bir kaçış olabilir? Hedging yoluyla borç verenin zarar etmesi neredeyse imkânsızsa, “temerrüde düşme” aslında oyunun kurallarından biriyse, bu finansal gerçekten çıkış nasıl mümkün kılınacak? Başka bir şekilde sorarsam: Bu zenginler daha ne istiyor?
İki günde çöken dünyalar
1978’de verdiği bir derste, ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick, kendisini cezbeden iki soru olduğunu söylüyordu: İlki, “Gerçek nedir?” ve ikincisi, “Otantik insan nelerden oluşur?” idi.
Dick, iktidara (ve teknolojiye) sahip güçlü insanların yarattığı “sözde gerçeklikler”den şüphe duyuyordu; hatta şüphe duymak ne kelime, bununla kafayı bozmuştu. Bu sonuncu benim yorumum; zira Dick, akıl sağlığını yitirdikten sonra FBI’a ihbar mektupları yazarak, Stanislaw Lem’in bir kişi değil, aslında bir grup Sovyet ajanının yarattığı sahte bir yazar olduğunu bile ileri sürecekti. Fakat Dick’in kitaplarını okuduğunuzda (mesela Ubik, mesela Çığrından Çıkmış Zaman, mesela Kozmik Kuklalar mesela Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) her zaman yaşadığı dünyaların yalanlığından şüphe duyan karakterlerle karşılaşırız. Bu geçici dünyanın altında aslında daha sabit, daha kadim, daha gerçek bir dünya vardır. Zaten Dick de, aynı derste, editörleri kendisinden “iki günde çökmeyecek dünyalar” yaratmasını istediği halde kendisinin bunun tam tersini sevdiğini, kaosa düşkün olduğunu, bu kargaşa ile kitaplarının kahramanlarının nasıl baş edeceğini izlemek istediğini söylüyor. “Bir toplumda veya bir evrende,” diyor Dick, “düzen ve istikrarın her zaman iyi olduğuna inanmayın.”
“Eski olan, taşlaşmış olan, her zaman yeni yaşama ve yeni şeylerin doğuşuna yol açmalıdır. Yeni şeyler doğabilsin diye eskilerin yok olması gerekir. Bu tehlikeli bir farkındalıktır; çünkü bize, eninde sonunda bize tanıdık gelen şeylerin çoğundan ayrılmamız gerektiğini söyler. Ve bu acı verir. Ama bu, hayatın senaryosunun bir parçasıdır. Değişime psikolojik olarak uyum sağlayamazsak, içsel olarak biz de ölmeye başlarız. Demek istediğim şudur: Gerçek insan yaşayabilsin diye nesneler, gelenekler, alışkanlıklar ve yaşam biçimleri yok olmalıdır. Ve en önemli olan da gerçek insandır; yani gelişebilen, yeniyi özümseyebilen ve onunla başa çıkabilen, canlı ve esnek bir organizma.”
Tabii Dick, üstteki yalan ve geçici dünyaya karşılık alttaki gerçek dünyayı İncil’in mesajı ve Tanrı ile eşitliyor. Hatta Şeytan, bizi “geçicilik” ile, her şeyin değiştiği tuhaflıklar dünyası ile kandırıyor ve belki de Mesih’in ikinci gelişine olan inancımızı, gerçek zamanın kavranışına olan eğilimimizi törpülüyordu. Sanki Deccal, geçiciliği, sahteliği bizi bir tür Matrix’e hapsetmek için kullanıyordu. Dick’te tarih yoktur; gayb [divination] vardır. Görünen ile görünmeyen arasındaki bağ Hristiyanlaştırılır. Çöküş, kıyamet, aslında yok oluş değil, sonsuzluğa, gerçek olana kavuşmak haline gelir bu durumda.
Financial Times için yazan Henry Farrell ve Dan Wang da günümüzün “Dick’vari” durumunu anlamış görünüyor. “Akıl dışı milyarderlerle, bilinç sahibi olduğunu iddia eden makinelerle, halüsinasyonlarla dolu dünyalarla ve siyasi çöküşle dolu” diyorlar önümüzdeki gelecek için ve şöyle devam ediyorlar:
“[Elon] Musk ve yandaşları, kendilerini Asimov tarzı süper dahiler olarak görseler de, daha çok bu evrenden kaçmış kişiler gibi görünüyorlar. Günümüz Silikon Vadisi’ni daha iyi anlamak için bize yol gösteren, Dick’in çok daha tuhaf duyarlılıklarıdır.”
“Olağanüstü para kazanma planlarıyla tuhaf inançlar” bir araya geliyor: Mesela, Marc Andreessen’in risk sermayesi ortaklığı hem kumar uygulamalarına ve “her şeyde hile yapacağını” vaat eden bir girişime fon sağlıyor, hem de torunlarımızın “yıldızlarda yaşayacağını” vaat ederek, “koruyucu azizler”le tamamlanmış kendine özgü yarı-dini bir inanç bildirgesi kaleme alıyor. Yazarlar, Peter Thiel’in “teknoloji alanında kazananları seçmedeki muhteşem sicilini eskatolojiye olan takıntısıyla” birleştirdiğini; Sam Altman’ın ise yapay zeka sayesinde “her dileği yerine getirebilecek bir cin yaratmaya çok yaklaştığımızı” söylediğini hatırlatıyor.
Dahası, Dick’in paranoyak sistemlerinin çöküş ihtimallerinin bugünkü kapitalist eskatolojide istismar edildiğini eklemem gerek: Günümüz hiper-finansal ortamında, iktisadi eylemler “rasyonel” hesaplamalarla değil de kurgusal beklentiler yoluyla anlaşılıyorsa, yatırımın şimdide değil de gelecekte kâra dönüşeceğine ilişkin kapitalist zamansallığın sınırları finansal hedging ile aşılmaya çalışılıyorsa, kıyamet korkusunun diri tutulması “iktisadi rasyonelliğin” yegane yolu haline gelmez mi?
Jens Beckert, Imagined Futures [Muhayyel Gelecekler] kitabında, tam da buna işaret eder: Eğer gelecek (ve bugün) temelden belirsizliklerle malulse, kolektif biçimde tutunulan kurgular iktisadi aktörleri “felç edici şüphe”den kendilerini kurtarmalarını sağlar. Kurgular, kısa vadeli getiriler sağlamasalar bile yatırımlara yön verir. Hatta Beckert’e göre, uzun vadeli yatırımları destekleyen ve ayakta tutan, “toplumsal olarak paylaşılan kurgusal beklentiler”dir.
Ama bu kapitalist eskatoloji, yeni birikim sınırlarının ve “yaratıcı yıkım”dan uzaklaşan kapitalizmin aşırı birikim eğilimini hafifletmeyi amaçlayan iktisadi bir “yamuk bakma”ya, yani kelimenin kötü anlamıyla ideolojiye de işaret eder. Bernie Sanders’ın, Musk ve Bezos’un ultra zenginliğini eleştirip eşitsizliğe dikkat çektiği bir tweetine yanıt veren Tesla’nın sahibi, “Hayatı çok gezegenli hale getirmek ve bilincin ışığını yıldızlara yaymak için kaynak biriktiriyorum,” diyordu. Dünyanın en zengin adamı, “sonlu kaynaklar” varsayımından türeyen Mars’ın kolonileştirilmesi hedefini hiçbir kamusal sorumluluk veya hayırseverlik anlayışına dayandırmıyordu. Eğitime, sağlığa ve reformlara yatırım yapan eski tip kapitalist hayırseverlik yerine ahir zamana işaret eden bir kaçış rampasına, ister başarılı ister başarısız olsun, parayı gömmekti bu.¹
Kıyametin bile işlemediği finans dünyası
Ne var ki, Tocqueville’den mülhem sosyalizm korkusu, dekadan kapitalizmin tek tepkisi değil. Flaubert’çi kriz yönetimi de diğer verimli kaynağı oluşturuyor.
M. John Harrison’ın 2017 yılında yayımlanan Kriz isimli öyküsü bu açıdan tipik. Kendi türünü “Tuhaf Kurgu” olarak adlandıran Harrison’ın anlatısında, dünya uzaylılar tarafından istila ediliyordu. Ama bu istilacılar gerçekten uzaylı mıydı, hatta bu hakiki bir istila mıydı, kimse anlamıyordu. Kimse bunların ne olduğundan, nereden geldiklerinden ya da geleneksel anlamda “burada” olup olmadıklarından bile tam olarak emin değildi. Anlamlı bir şekilde City of London göğünde duran ve burayı girilmez bir yer haline getiren “şeyler” (iGhetti diyorlardı) neydi? Kimisi için karanlık maddeydi; kimisi bu şeylerin Internet’ten fırlayıp geldiğine inanıyordu. Onlarla savaşmak anlamsızdı çünkü aslında bir şey de olmuyordu. Bu nedenle işgal edilmişlik hissi de yoktu. İşsiz kalan finans çalışanları evlerine dönüp hobileriyle uğraşıyorlardı. Dünyanın finansal sinir sisteminin merkezinin hemen yanı başındaki kibar semtlerde hayat olağan akışında devam ediyordu:
“Sanki hiçbir şey değişmemiş gibiydi; sanki City’nin kenar mahalleleri, tıpkı Batı Londra gibi, hâlâ kendilerini sağlam ve işlevsel olarak görüyorlardı; paranın güvenini yitirmeden önce ‘ekonomi’ olarak adlandırdığımız şeyin kalbi olarak.”
Harrison bu yıl yayımladığı Her Şeyin Sonu (manidar!) romanında Kriz’deki anlatıya geri dönüyor ve insanların başına gelenleri yadsıma, yok sayma eğilimini uçlara taşıyor. Bütün Ada şiddetin pençesindedir, havayolları tamamen ortadan kalkmıştır, Avrupa artık İngilizler için “kayıp kıta”dır; ama kibar ve yarı-kibar semtlerin deniz kenarı kafelerinde garsonlar kahve ve kruvasan servis etmeye devam etmektedir. iGhetti’lerin gelişinin üzerinden yıllar geçmiştir; ama kimse meydana gelen değişiklikleri anlamak ya da hatta kabul etmek için pek çaba göstermez: “Artık kimsenin hiçbir şeyi anlayabildiği günler çok geride kalmıştı.”
Neyin gerçek olduğundan emin olmak zordur. Ama Dick’in evrenlerinden farklı olarak, altta yatan bir gerçek de yok gibi görünmektedir. Hatta daha da kötüsü, bir uzaylı istilası dahi City of London ve etrafında örgütlenen yapıyı sarsamaz gibi görünmektedir. Kıyamet, finansal kapitalizmin her gün felaketlerle dolu olan dünyasına işlememektedir sanki. “Meleklerin cinsiyeti” tartışmasını andırır şekilde, öğle saatlerinde lüks dairlerinden çıkan emekliler, VIII. Henry ve Britanya Savaşı hakkında dostane tartışmalara girerler. Kıyametin bile sökmediği bir dünya inşa edilmiştir adeta!
Çöküşü çağırmak
Frédéric Lordon, yapay zeka kaynaklı finansal çöküş beklentisi üzerine yazdığı yazıya, “Balon nedir? Toplumsal bir inanç. Çöküş nedir? Bu inancın çöküşü,” diye başlıyor. Yazara göre borsa ve kredi olmak üzere iki balonumuz var şu anda, “Kapitalizm tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sermaye seferberliğini sürdürmeye yetecek kadar güçlü bir kolektif inanç tarafından yaratılan iki balon.” ABD’li kapitalistlerin bir hikâye uydurma, yani bir inanç yaratma konusunda epey tecrübeli olduklarını kabul etsek bile, Lordon’a göre, bu sefer hiçbir çabadan kaçınmadılar ve bize en görkemli vizyonları sundular. Fakat ona göre bunlar alışılmadık ve paradoksal bir biçim aldı: “İnsanlığı, sattıkları ürünün korkunç, neredeyse varoluşsal riskleri konusunda ikna etmek.”
Bunu “mükemmel bir efsane” olarak nitelendiren Lordon, bu mit yaratma işleminin arkasındaki büyüyü de bozuyor: 2020’den bu yana “Büyük Beşli” (Microsoft, Google, Oracle, Meta ve Amazon) yapay zeka “kazanına” 1,9 trilyon dolar aktardı ama artık bu yatırımın bir getiri sağlaması gerekiyor. Lordon’a göre yapay zekaya inancın aşınmasının başlangıcına tanık oluyor olabiliriz ve kritik bir eşik aşıldığında, önceki çılgınlığın ultra “manikliğine” benzer, “acımasız bir finansal düzeltme” yaşanacak. Para kaybeden OpenAI ve Anthropic, henüz kâr elde edemedi; “hiperskalerler” için yapılan en iyimser varsayımlara göre Amazon hariç tüm bu şirketlerin 2025–30 döneminde negatif yatırım getirisi elde edeceğini düşünülüyor. Finansal ivmelerini sürdürmek isteyen hiper ölçekli şirketler artık hisse geri alımlarını durdurmak da dahil üzere radikal önlemlere başvuruyorlar ve devasa borçlar biriktiriyorlar.
Bunları bilmiyorlar mıydı? Önemli olan bilmemek değil. Finansal bir balon olarak yapay zeka, hem destekçileri hem de karşıtları eliyle kapitalist eskatolojinin parçası haline getirildi; hatta onu dönüştürdü. Buy bağlamda yapay zeka, yine kelimenin kötü anlamıyla, bir ideolojidir. Kayıtsızlık ve şiddet dolu tepki varyantları bu genel eğilimi değiştirmez.
Aris Komporozos-Athanasiou buna “Çöküş Finansı” diyor. Ona göre çöküş finansı, “geleceğe dair birbiriyle rekabet eden anlatıları üretip yönetmek, bu gerilimi yerinde bırakmak, yeniden dağıtmak ve ortaya çıkardığı belirsizliği paraya çevirmek” için işleyen bir mekanizmadır. Yazar şöyle devam eder:
“Çöküş finansı, bu tür çok yönlü spekülasyonlardan beslenir: tutarlılık ya da sonuç gerektirmeden çelişkili gidişatları –istikrar ve kriz, büyüme ve yok olma– barındırır. Bu ekosistemin en keskin ucunda, kripto para birimleri hem tehlikeli balonlar hem de sistemik çöküşe karşı bir koruma aracı olarak görülür. Felaket tahvilleri, sigortaladıkları olaylar daha sık ve daha az öngörülebilir hale gelse bile yüksek getiri sunar. Emeklilikler, güvenliği giderek daha dalgalı piyasalarda risk yönetimi kapasitesine bağlı olan bireyselleştirilmiş yatırım araçları olarak yeniden tanımlanır. Tüm bu süre boyunca, yeni bir kurucu-girişimci sınıfı, çoğu kişi için sosyal güvenliği daha da altüst ederken, bazıları için ise refah dolu uzun vadeli bir gelecek vaat eder.”
Finans, krizler aracılığıyla yönetir. Komporozos-Athanasiou’a göre bir zamanlar finansal krizlere verilen tepkilere yapı kazandıran kategoriler (yani risk, güvenlik, toparlanma, hatta piyasanın kendisi) giderek daha istikrarsız hale geliyor. Bu durumda ise finansın vaadi şudur: “Dünya paramparça oluyor olabilir, ama portföyünüz yine de iyi performans gösterebilir.”
***
Geçmişle geleceği bugünde düğümleme ihtimali, gerçeğin rüya gibi görünen sahteliğin arkasında, elimizi uzatınca ulaşabileceğimiz bir diyar olduğu fikri, kapitalist eskatolojinin cenderesinden kurtulma ihtimali sağlar. Bu da bizim kaçış rotamız olabilir. Marx’ın Ruge’ye yazdığı mektupta, sahip olduğumuz şeyi aslında zaten uzun süredir hayal ettiğimizi fark etmemiz ile bilincin dogmalardan uzak reformasyonu arasında bağ kurması, bir başlangıç noktası olabilir.
Ya da belki de, Harrison’ın kendi “karşı hatırat”ında yazdığı gibi, yaşadıklarımızın bir kısmının bize rüya gibi gelmesi onları anladırmamızın yegane yoludur:
“Başınıza gelenlerin büyük bir kısmı, görünmez ve/veya çözümlenemez nedensel zincirler aracılığıyla gerçekleşecektir. Hayatın büyük bir bölümünde, başkalarına ne olduğunu bir kenara bırakın, kendinize ne olduğunu bile asla bilemeyeceksiniz. Etrafınızda olup bitenlerin çoğunu ise hiç farkına bile varmayacaksınız. Nedensel ilişkiler her yerde mevcut ve güvenilirdir; fakat nedenselliği aramak, en iyi ihtimalle geçici olan epistemolojiler ve ontolojiler kullanarak, asla elde edemeyeceğiniz açıklamaları bulmak için boşa çabalaymaktan ibarettir. Neden zamanınızı boşa harcayasınız ki, özellikle de kurguyla? Farkında olmadan, eskiden ‘rüya’ denilen şeyin içinde hayatlarını çözmeye çalışan herkes için kurguda bir temsil yer verelim. Hayatın bir rüya olduğundan emin değilim. Ama onu haritalandırma girişimleriniz size bir rüya gibi gelmiyorsa, uyanık olmanın gerçekte ne olduğu ya da bunun nerede ve hangi koşullarda gerçekleştiği konusunda ciddi bir yanılgıya düşüyor olabilirsiniz.”
¹ Ben Tarnoff ve Quinn Slobodian, Elon Musk’ı “Muskizm” adını verdikleri daha geniş bir düşünce sisteminin içine yerleştirdikleri kitapta, Musk’ın apartheid rejiminde geçen çocukluğuna, anne tarafından dedesinin Teknokrasi hareketine mensup olduğuna işaret ediyorlar. Teknokrasi, kaynakları bilimsel ilkelere göre tahsis edecek mühendislerin diktatörlüğü altında yönetilen bir toplum hayal ediyordu ve “kapitalizm ile demokrasiyi tek darbede öldürmek” istiyordu. Yazarlara göre Muskizmin esbabı mucibesi (ve aynı zamanda çelişkisi), teknoloji aracılığıyla bireye egemenliğini kazandırmaktı ama bu egemenlik, aslında yalnızca “bazılarının”, yani süper zenginlerin egemenliğini pekiştirmeyi amaçlıyordu.
Amerika
JPMorgan: Petrol piyasasında net bir senaryo yok

JPMorgan, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana ilk kez petrol piyasaları konusunda net bir temel senaryoya sahip olmadığını açıkladı.
Bankanın analistleri, “Son aşamayı nasıl modelleyeceğimizi gerçekten bilmiyoruz,” dedi.
Raporda, çatışmanın başlangıcında JPMorgan’ın ABD yönetiminin aşmayacağı bazı iktisadi eşikler olduğunu varsaydığı, fakat çatışmanın altıncı ayında bu sınırların çoğunun aşıldığı ve ufukta net bir çıkış stratejisi görünmediği belirtildi.
Banka, petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine çıktığını ve benzin fiyatının galon başına 4,37 dolara ulaştığını belirtti.
Ayrıca, mevsimsel talebin en yüksek seviyeye ulaştığı kış dönemine girilirken ABD’deki dizel fiyatlarının galon başına 6,31 dolar ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını, stokların ise tüm zamanların en düşük seviyesinde olduğunu kaydetti.
JPMorgan, Eylül ayı için Brent petrolünün makul değerini varil başına yaklaşık 90 dolar olarak tahmin etti.
Bu rakam, mevcut fiyatların 106 dolar civarında olduğu göz önüne alındığında, piyasaların halihazırda kesintiye uğrayan tahmini günlük 10 milyon varilin ötesinde, arzda daha fazla kayıp yaşanma riskini fiyatlara yansıttığını gösteriyor.
Raporda, Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen gemilere yönelik tehditler ve Suudi Arabistan’ın ihracat rotalarını etkileyen son saldırılar da dahil olmak üzere Orta Doğu’da artan risklere dikkat çekildi.
Ayrıca, Rus rafineri altyapısına ve Ukrayna şehirlerine yönelik saldırıların devam ettiğine işaret edilerek, küresel enerji arzına yönelik jeopolitik risklerin sürdüğü vurgulandı.
Fakat JPMorgan, arz kesintilerinin büyüklüğüne rağmen, hükümetlerin ve tüketicilerin stok çekimlerine daha az başvurması nedeniyle petrol fiyatlarının beklendiği kadar keskin bir şekilde yükselmediğini belirtti.
Çatışmanın başlamasından bu yana küresel ham petrol ve rafine ürün stokları yaklaşık 555 milyon varil azaldı.
Bu rakam, bankanın bu yılın başlarında öngördüğü düşüşün yalnızca yaklaşık üçte biri kadar.
Bankaya göre aynı zamanda, küresel petrol talebinin bir yıl önceki seviyelerin günde yaklaşık 4,4 milyon varilin altında seyretmesi, arz kayıplarının telafi edilmesine yardımcı oldu.
Analizde şöyle deniyor:
“Talep düşüşüne çok daha fazla, stok çekilmelerine ise çok daha az dayanarak, piyasa ham petrol fiyatlarında kalıcı bir artış olmaksızın olağanüstü bir arz kesintisini telafi etmeyi başardı. Çatışma başladığından bu yana Brent’in ortalama fiyatı sadece 94 dolar oldu.”
Uluslararası Enerji Ajansı geçen hafta, küresel petrol arz ve talebinin bu yıl daha önce beklenenden daha fazla düşeceğini açıkladı.
Buna karşılık, üretici grubu OPEC, tahminini beş ay üst üste düşürmüş olsa da, bu yıl dünya petrol talebinin artmasını bekliyor.
OPEC, 2026 yılında talebin günlük 380.000 varil artacağını öngörüyor.
Banka, özellikle Çin, Avrupa, Japonya ve Güney Kore’de önemli miktarda stokun mevcut olduğunu ve bunun uzun süreli bir kesintiye karşı bir tampon görevi gördüğünü belirtti.
Bu durum, yakın vadede ham petrol fiyatlarının önemli ölçüde yükselme ihtiyacını sınırlayabilir.
Yine de banka, Orta Doğu’daki arz kesintilerinin devam etmesi halinde, stokların daha da azalması ve piyasanın dengeyi korumak için talepteki düşüşe giderek daha fazla bağımlı hale gelmesi nedeniyle, petrol fiyatlarının bu yılın ilerleyen dönemlerinde yükselebileceği uyarısında bulundu.
Banka, “Kısacası, fiyatları şimdilik kontrol altında tutmaya yetecek kadar yedek kaynak hâlâ mevcut,” dedi.
Amerika
Demokrat danışmanlar: Yapay zeka konusunda çok sert bir tutum sergilemeyin

Demokrat danışmanlar, çekişmeli bölgelerdeki adaylarını yapay zeka düzenlemeleri hakkında konuşmaktan kaçınmaya gizlice teşvik ediyorlar.
Bunun nedeni, güçlü teknoloji gruplarının ara seçimlerden önce kendilerine karşı devasa bir harcama dalgası başlatacağından korkmaları.
Bu tavsiye, POLITICO’ya konuşan kaynaklara göre, üç ayrı üst düzey Temsilciler Meclisi yarışındaki stratejistlerden geldi.
Bu durum, sektör liderlerinin hızla gelişen teknolojilerinin yarattığı varoluşsal tehditler konusunda uyarıda bulunmasıyla birlikte, Capitol Hill’de (ABD Kongresi) yapay zeka paniğinin artmasının ardından ortaya çıktı.
Seçmenler yapay zeka konusunda giderek daha fazla endişeleniyor: Yeni bir POLITICO anketine göre, Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi, gelişmiş yapay zekanın insanlığı yok etme riski taşıdığını söylüyor.
Başkan Donald Trump, bu endişeyi “aldatmaca” olarak nitelendirdi ve Demokratların bu konuyu ele alması için bir fırsat yarattı.
Fakat Demokratlar, büyük teknoloji şirketlerine ne kadar sert çıkacakları konusunda hâlâ tereddüt ediyorlar.
Bir düzineden fazla Demokrat Kongre üyesi ve stratejistle yapılan röportajlara göre, üst düzey Demokratlar ve adaylar, yapay zekayı çok sert bir şekilde eleştirirlerse, sektörle bağlantılı süper PAC’lerin kendilerine karşı milyonlarca dolarlık ek harcama yapabileceğinden endişe duyuyorlar.
Aralarında önemli bir yapay zeka yatırımcısı olan Elon Musk’ın da bulunduğu isimler, radyo ve televizyon kanallarını reklamlarla dolduruyor.
Üst düzey bir Demokrat stratejist şunları söyledi:
“Yapay zekayı düzenlediğimizden ve bu gerçek endişeleri ele aldığımızdan emin olmalıyız. [Fakat] yapay zeka kaynaklı paranın gelmesini istemiyoruz.”
Cumhuriyetçi eğilimli Güney Teksas’taki koltuğunu korumaya çalışan Cuellar, “Her sektörde olduğu gibi, koruyucu önlemler hakkında bir tartışma olmalı. Fakat her Kongre üyesi, kendi seçim bölgesi ve inançlarına göre kendi kararını vermeli,” dedi.
Eski İlerici Grup başkanı Temsilci Pramila Jayapal, yapay zeka yanlısı grupların kilit Demokratları hedef almaya başlayacağından endişelendiğini de belirtti:
“Biliyorsunuz, bu yapay zeka grupları ortaya çıkıp endişeli olduklarını, düzenleme istediklerini söylüyorlar. Ama sonra yasal düzenleme isteyen herkesi yenmek için muazzam miktarda para harcıyorlar.”
Kongre’deki Demokratların gündeminde yer alan AI düzenlemesi, gelecek yıl iktidara gelmeleri halinde, Jayapal, AI gruplarının “sırf yasa tasarısını yazmalarına izin verecekleri adaylara para harcayacaklarını” söyledi.
Bazı önde gelen Demokrat adaylar ve seçim kampanyaları, teknoloji süper PAC’leri için kırmızı çizgileri aşmamaya sessizce çalışıyor.
Geçen hafta Musk ve en büyük iki AI CEO’su bu teknolojiye daha fazla düzenleme çağrısında bulunsa da, bu çizgilerin tam olarak ne olacağı belirsiz.
Demokratlar, bu yıl ön seçimlerde 25 milyon doların üzerinde harcama yapan ve OpenAI’ın yatırımcıları ile yöneticileri tarafından desteklenen, yapay zeka endüstrisini savunan bir süper PAC olan “Leading the Future”a karşı özellikle temkinli davranıyor.
Rakip süper PAC ağı olan “Public First Action” ise yapay zeka düzenlemesi için baskı yapıyor ve OpenAI’ın başlıca rakibi Anthropic tarafından finanse ediliyor.
POLITICO’nun sorusu üzerine “Leading the Future”, yapay zeka konusunda karşı çıktığı belirli bir politikayı açıklamayı reddetti.
Leading the Future sözcüsü Josh Vlasto şöyle konuştu:
“Yapay zeka konusundaki tutumları nedeniyle Demokrat Kongre üyelerine karşı hem harcama hem de sindirme taktikleri uygulayan ve tehditlerde bulunan tek grup, Public First ile Anthropic ve etkili altruistler tarafından finanse edilen diğer gruplar. Gündemimiz, her zaman olduğu gibi, Kongre’de ve ülke genelinde geniş ve giderek artan bir desteğe sahip, güçlü ve akıllı bir ulusal düzenlemenin Kongre tarafından kabul edilmesi.”
Çarşamba günü, Leading the Future, Cumhuriyetçi siyasi eylem komitesi (PAC) aracılığıyla genel seçimler için ilk reklam kampanyasını başlattı.
Grup, Louisiana’daki Cumhuriyetçi Senato adayı Julia Letlow, Mississippi’deki Senatör Cindy Hyde-Smith, Güney Carolina’daki Senatör Darline Graham ve Güney Dakota’daki Senatör Mike Rounds’u desteklemek için 2 milyon dolar harcıyor.
Bu dört Cumhuriyetçi aday, Senato kontrolünü belirleme olasılığı düşük olan, rekabetin çok az olduğu seçimlerde yarışıyor.
İki AI grubu arasında anlaşmazlık yaşanıyor. Her iki grup da farklı ön seçim yarışlarına kaynak ayırdı ve emekliye ayrılan Temsilci Jerry Nadler’in koltuğu için yapılan ön seçimde birbirlerine rakip oldular.
Bu yarışta eyalet Meclis Üyesi Alex Bores’un AI odaklı kampanyası bir harcama savaşını tetikledi.
Leading the Future’un stratejisine aşina olan ve iç görüşmeleri tartışmak üzere isimsiz kalma izni verilen bir kişi, Haziran ayında POLITICO’ya verdiği demeçte, grubun bu yıl Bores’a yağdırdığı türden milyonlarca dolarlık olumsuz reklam seliyle başka bir adayı hedef almasının olası olmadığını söyledi; gruba yakın bir kişi ise bu durumun değişmediğini belirtti.
Demokratlar, grupların kilit yarışlarda yeniden birbirleriyle mücadele edebileceğine inanıyor.
Public First Action’ın kurucu ortağı Brad Carson, ağın genel seçimlere “kesinlikle” dahil olacağını söyledi.
Carson, Public First Action’ın yarışlara girip girmemeyi değerlendirmek için iki “turnusol testi” kullandığını belirtti.
Eğer bir aday, “ihracat kontrollerine güçlü destek ve federal bir çerçeve olmadığı durumlarda yapay zeka ile ilgili eyalet yasalarının önceliğine karşı güçlü bir muhalefet” gösteriyorsa, o zaman grubun desteğini alması için en uygun aday.
Bir aday ise tam tersi bir tutum sergilerse, yani ihracat kontrollerine karşı çıkıp eyalet yasalarının geçersiz kılınmasını destekliyorsa, grubu bu adaya karşı harekete geçip ona karşı kampanya harcamaları yapmaya meyilli olacak.
Carson, “Asıl mesele, öne çıkıp sizin için kahraman olmak isteyen kişileri bulmak,” dedi.
Çarşamba günü, Anthropic’in politika sorumlusu Sarah Heck, POLITICO’nun Decoded zirvesinde, ABD’nin Çin karşısında “yapay zeka konusunda liderliğini sürdürmesi gerektiğini” belirterek, “ikinci sıradan güvenlik sağlanamaz” diye savundu.
Heck, yapay zeka şirketlerinin kendi şirketleri içindeki güvenliği sağlamak için kendi başlarına bırakılamayacağı konusunda hemfikir olduğunu ama dış düzenlemeye yönelik iki partili bir yasayı desteklemeyi reddetti.
Bazı Demokratlar, sektör yanlısı grupları kendilerine düşman etme riskine rağmen yapay zekayı sıkı bir şekilde düzenlemek istiyor.
Michigan’daki Demokratların Senato adayı Abdul El-Sayed, daha önce yapay zekaya yönelik sıkı düzenlemeler çağrısında bulunmuştu ve şu anda “araştırma sınırında tam bir duraklama” çağrısında bulunuyor.
Çarşamba günü POLITICO’ya verdiği röportajda, “[Yapay zeka sektörünün] parasından kaçmaktansa gerçeğin yanında olmayı tercih ederim,” dedi.
Yine de El-Sayed, bu konuyla ilgili reklam yayınlama taahhüdünde bulunmadı. Çekişmeli eyaletlerdeki Demokrat yasa yapıcılar Susie Lee (Nevada) ve Greg Landsman (Ohio) da, daha fazla düzenlemeyi savunmalarına rağmen, yapay zeka önlemlerine ilişkin reklam planlamadıklarını bildirdi.
Bu durum, seçmenlerin teknolojiye ilişkin endişelerinin artmasına rağmen, konunun henüz Kasım seçimleri için en önemli mesele haline gelmediğinin bir işaretidir.
Bu arada Cumhuriyetçiler, yapay zeka süper PAC’lerinin devreye girerek diğer eyaletlerdeki kampanyalarına destek olmasını umuyor; örneğin, Demokrat Senatör Jon Ossoff’un sektörü agresif bir şekilde eleştirdiği Georgia’da ya da Cumhuriyetçi Parti adayı Başsavcı Ken Paxton’ın son anketlerde biraz geride kaldığı Teksas’ta.
Avrupa2 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa2 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa2 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Ortadoğu2 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya2 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya5 gün önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Avrupa2 hafta önceAfD, Saksonya-Anhalt’ta büyük bir farkla kazandı











