Bizi Takip Edin

Diplomasi

Körfez güvenliğinde Türkiye’nin rolü ne olacak?

Yayınlanma

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 17-19 Temmuz tarihlerinde Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) ziyaret etti. 200’den fazla iş insanı ve bürokrasinin önemli isimlerinin de eşlik ettiği ziyaretlerde 3 ülkede 26 anlaşma imzalandı.

Ziyaretin Türkiye-Körfez ticaret hacmini artırması bekleniyor. İlişkileri derinleştirme arzusundaki katalizör olarak ekonominin önemi Türkiye’nin koşulları göz önüne alındığında ortada.

Ancak diğer önemli nokta Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü artırma hedefi ile ilgili. Başta ABD’nin değişen öncelikleri olmak üzere bir dizi sebep Körfez ülkelerini güvenlik garantilerini çeşitlendirmeye itti. Bölgede ABD’nin dışında Rusya, Çin gibi uluslararası güçlerin yanı sıra Hindistan ve Türkiye gibi bölgesel güçlerin ağırlığı hissediliyor.

Türkiye, önemli oranda yerlileştirdiği yerli savunma sanayi için Körfezi önemli bir pazar olarak görüyor. Nitekim Suudi Arabistan’la imzalanan Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük savunma ve havacılık ihracatı anlaşması bu anlamda öne çıkıyor.

Peki Körfez ülkeleri, Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü artırma talebine ne yanıt verecek?

Londra’dan yayın yapan Suudi sermayeli El-Majalla’da yayınlanan bir analiz bu soruya yanıt vermeye çalışıyor:

***

Türkiye KİK’in yeni çok kutuplu güvenlik yapısında yerini alıyor

Erdoğan, hızla değişen dünya düzeni hakkında diğer liderlerle konuşmak için ilk olarak Suudi Arabistan’ı seçti. Her iki ülke de iş birliğinden kazançlı çıkacak.

Khaled Hamadeh

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Körfez turuna geçen hafta başında Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı ziyaretle başladı. Bu, Türkiye ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerde dönüşüm sürecinin başlangıcını simgeliyor. Riyad bu yeni dönemin başlangıç noktası oldu.

Bu yeni aşamanın kapsamı ekonomik ve yatırım iş birliğini aşıyor. İki ülke arasında kapsamlı bir ortaklık kurulması hedefleniyor.

Toplantı sonrasında yayınlanan ortak açıklama, çeşitli uluslararası ve bölgesel konulara değinerek, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın küresel ekonominin zorluklarıyla başa çıkmada bir dizi iddialı yöntemle ortak sorumluluğunu vurguluyor.

Bu konular arasında ekonomik entegrasyon, enerji piyasalarının istikrara kavuşturulması ve sürdürülebilir büyümenin sağlanması için endüstri ve dijital sektörlerde iş birliğinin artırılması yer alıyor.

Her iki taraf da güvenlik ve savunma konularının önemini vurgulayarak nükleer enerjinin barışçıl kullanımına odaklandı ve kabiliyetler, savunma sanayileri, araştırma ve geliştirme alanlarında iş birliğine yönelik yürütme planını imzaladı.

İHA üretim anlaşması

Özellikle dikkat çekici olan, Savunma Bakanlığı ve Türk şirketi Baykar arasında imzalanan satın alma anlaşmalarıydı. Bu anlaşmalar, insansız hava araçları ve sistemlerinin Krallık içinde yerelleştirilerek teknoloji transferinin ve ortak üretiminin sağlanmasını amaçlıyor.

İki ülke yakın bir uyum içinde görünüyordu. Başta Yemen krizi, İran’ın nükleer dosyası, Filistin davası, Sudan’daki istikrarsız durum ve Ukrayna’daki savaş olmak üzere bölgesel konularda uyumlu pozisyonlar aldılar.

Diplomatik tutumları ve söylemleri uluslararası normlara uygun olmasına özen gösterdiler ve uluslararası güvenliği ve barışı korumayı amaçladılar.

Peki, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Arap Körfezi turunun bağlamı neydi ve Türkiye bölgenin güvenlik sisteminde bir ortak rolü üstlendi mi?

Ankara’nın bu rolden beklentileri neler ve bunu yerine getirmek için gerekli kapasitesi ne kadar? Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ve İran gibi etkili bölgesel aktörler Türkiye’nin Körfez’in güvenliğine artan ilgisine nasıl bakıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Şeyh Muhammed Bin Zayed Al Nahyan tarafından El Vatan Sarayı’nda resmi törenle karşılandı. 19 Temmuz 2023. Foto: Murat Kula / AA

Değişen güç dinamikleri

1970’lerin başında Körfez, güvenlik açısından bir dönüşüm geçiriyordu. İngiliz etkisi azalıyordu ve bu durum Birleşik Krallık’ın askeri varlığının sona ermesine ve yerine ABD’nin rolünün artmasına yol açacaktı.

İran Şahı’nın devrilmesi ve radikal İslamcı bir rejimin iktidara gelmesi ile Sovyetlerin aynı yıl Afganistan’ı işgalini de içeren 1979 olaylarından sonra, ABD’nin Körfez bölgesi üzerindeki kontrolü, daha sonra Carter Doktrini olarak bilinen doktrinin geliştirilmesiyle daha da pekiştirildi.

Doktrinin birkaç temel hedefi vardı: İran devriminin yayılmasına karşı koymak, Sovyetler Birliği’nin Körfez’deki sıcak sulara erişimini engellemek, bölgenin petrol kaynaklarını korumak ve Amerikan şemsiyesinin koruması altında bölgesel iş birliğini teşvik etmek.

ABD’nin doğrudan askeri müdahalesi ve Amerikan çıkarlarını korumak için nükleer silah kullanma düşüncesi bu dönemde ortaya çıktı.

21’inci yüzyılın ilk on yılı boyunca Arap Körfezi’nin güvenliği üç sabit unsura tabi olmaya devam etti.

İlk olarak, Körfez Arap devletlerine ve bölgesel güvenliğe yönelik süregelen İran tehdidi, bu devletlerin dış politikalarını Körfez İş birliği Konseyi çatısı altında şekillendirmelerine yol açtı.

İkincisi, Körfez ülkeleri özellikle askeri ve savunma alanlarında çok sayıda zayıflık ve zafiyetle karşı karşıyaydı. Üçüncüsü, ABD kendisini Körfez ülkeleri ve bölge için kilit güvenlik garantörü olarak ortaya koydu.

2011’de birçok Arap ülkesinde patlak veren protestolara paralel ortaya çıkan yeni tehdit biçimleri, elverişsiz uluslararası koşullar ve ABD’nin değişen öncelikleri daha fazla güvenlik teminatına ihtiyaç duyulmasına yol açtı.

Körfez’deki Arap hükümetleri uzun süredir devam eden İran tehdidine ek terörizmin tırmanması, aşırıcılık, deniz korsanlığı ve sınırlarına yakın milislerin çoğalması gibi yeni zorluklarla karşılaştı.

Dahası, ABD’nin Orta Doğu’daki azalan müdahalesi bölgesel bir boşluğa neden olurken Arap ayaklanmaları KİK ülkeleri arasında farklı tutumlara yol açıyordu.

Bu da her biri farklı dış politikalar izleyen ve bölgedeki askeri angajmanlarını genişleten İran, İsrail ve Türkiye gibi kilit güçler arasında nüfuz için yoğun bir rekabeti körükledi.

Rusya askeri varlığını ve müdahalesini artırırken, Çin ve Hindistan ekonomik varlıklarını güçlendirdi.

Körfez’de güvenin azalması

Tüm bu gelişmeler, KİK devletlerinin güvenliklerinin ana teminatçısı olarak Washington’a duyduğu güvenin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde azalmasına neden oldu. Özellikle 2009-2017 yılları arasında Barack Obama ve 2017’den 2021’e kadar Donald Trump yönetimleri sırasında ABD politikasında yaşanan önemli gelişmeler ve çeşitli değişiklikler bu güven kaybına katkıda bulundu.

Körfez Arap devletlerinin artan tehditlerle birlikte azalan ABD güvenlik taahhütleri arasındaki uçurumu kapatmak için yeni yöntemler keşfetmesi gerekli görünüyordu.

Buna karşılık KİK ülkeleri geleneksel olmayan dış politikalar ve askeri faaliyetler benimsemeye başladı. ABD bu gelişmeyi, yüklerini hafifletmek ve KİK arasında kolektif güvenliği güçlendirmek için olumlu bir araç olarak görmüş olabilir.

Bölgesel çalkantıların yansımaları ve ABD’nin güvenlik taahhütlerindeki azalmayı telafi etme ihtiyacı Körfez Arap ülkelerini, stratejilerini üç düzeyde değiştirmeye itti: silah tedarik kaynaklarını, ortaklıkları ve ittifakları çeşitlendirmek.

Her ne kadar ABD Körfez’deki en önemli güvenlik aktörü olmaya devam etse de çeşitlendirme stratejileri hem bölgede bulunan hem de yeni giren Çin, Hindistan, Rusya ve Türkiye gibi bölgesel ve uluslararası aktörlerin bölgeye müdahil olmasına kapı açtı.

Artık Körfez’de çok kutuplu bir güvenlik söz konusu ve bu da bölgedeki güç dengesinin geleceği ve bölgeye yeni giren aktörlerin potansiyel rolleri ile ilgili bazı soruları gündeme getiriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Katar Emiri Al Sani nezaretinde Türkiye Cumhuriyeti ile Katar Devleti arasında diplomatik ilişkilerin 50. yıl dönümü dolayısıyla ikili anlaşma imzalandı. Anlaşmaya, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katarlı mevkidaşı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman bin Jassim Al Thani imza attı. 18 Temmuz 2023.

Türkiye’nin istekleri

2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye’de iktidara geldiğinde, Türkiye’nin statüsünü, rolünü ve etkisini hem bölgesel hem de küresel olarak yükseltmeyi amaçlayan çok yönlü yeni bir dış politika benimsedi.

Yeniden şekillendirilen bu dış politika, Türkiye’yi küresel bir oyuncu ve dünyanın ilk on ekonomisinden biri olarak konumlandırmak gibi iddialı bir vizyondan hareketle, kapsamlı bir coğrafya ve tarih anlayışına dayanıyordu.

Bu vizyon stratejik düzeyde değişmeden kalırken, Türkiye’nin dış politikası 2011’deki Arap protestolarının ardından bir dönüşüm geçirdi. Artan bölgesel tehditler Ankara’yı daha iddialı ve kararlı adımlar atmaya, bölgede daha büyük bir güvenlik rolü üstlenmeye ve yurtdışındaki doğrudan askeri varlığını genişletmeye zorladı.

Türkiye’nin Körfez bölgesinde daha büyük bir güvenlik rolü üstlenme arzusu, Türkiye dışında türünün ilk örneği olan Katar’daki Türk askeri üssünün kurulmasıyla belirginleşti.

Çalkantılı dönemler

Bu hırs, Türkiye ve Katar’ın ikili bir savunma anlaşması imzaladığı en az 2014 yılına kadar geri götürülebilir. Türkiye 2015 yılında Tarık bin Ziyad üssüne bazı güçlerini konuşlandırdı. Birçok uzman ve gözlemci bu hamleyi bir dayanışma göstergesi olarak görürken, Türkiye’nin Katar Büyükelçisi Ahmet Demirok üssün eğitim ve ortak tehditlere karşı koyma gibi birçok amaca hizmet ettiğini doğruladı.

Nisan 2016’da Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu üssün geniş misyonunu açıklayarak Katar’ın güvenliğiyle ilişkisini ve Türkiye’nin Körfez’in istikrarı ve güvenliğine katkıda bulunma hedefini vurguladı.

2017’deki Körfez krizi sırasında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır Katar’a uygulanan ablukanın kaldırılması için 13 talep sunarken, bu taleplerden biri de Katar’daki Türk askeri üssünün derhal kapatılması ve Türkiye ile askeri iş birliğinin sonlandırılmasıydı.

Ankara, üssün tüm Körfez bölgesi için bir güvenlik garantörü olarak hizmet verdiğini ve herhangi bir Körfez ülkesine yönelik olmadığını ileri sürerek bu talebi reddetti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Haziran 2017’de Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Bahreyn Dışişleri Bakanı ile görüşerek bu mesajı iletmiş ve Türkiye’nin öncelikli olarak Körfez’in güvenlik ve istikrarına bağlı olduğunu vurgulamıştı

Eski Savunma Bakanı Fikri Işık da Körfez’deki barışın Orta Doğu’daki genel istikrar için önemini vurgulamış ve Katar’da görev yapan Türk askerlerine seslenerek varlıklarının sadece Katar’da değil Körfez bölgesinde de barış ve istikrara katkıda bulunduğu mesajını vermişti.

Türk yetkililerin Körfez güvenliğine ilişkin bu açıklamaları Ankara’nın Körfez bölgesinde güvenlik ortağı olma arzusunun açık bir kanıtı.

Ayrıca, Katar’daki Türk askeri üssünün, bazı acil ve geçici güvenlik gelişmelerine bir yanıt olmadığını, aksine yıllar önce yapılmış rasyonel ve stratejik bir tercih olduğunu vurguluyorlar.

Bazıları bu açıklamaları o dönemdeki krize bağlasa da Türkiye’nin Körfez güvenliği konusundaki pozisyonu ve Katar’a yönelik ablukayı sona erdiren ve daha geniş bir bölgesel uzlaşmanın önünü açan Ocak 2021’deki el-Ula Anlaşması’nın ardından Ankara’nın Körfez güvenliğinde daha büyük bir rol oynamaya hazır olması sistematik olarak incelendiğinde bunun aksi görülüyor.

Şubat 2022’de BAE’nin Gulf Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Körfez bölgesindeki tüm kardeş ülkelerin güvenlik ve istikrarını kendimizinkinden ayrı görmüyoruz” ifadesini kullanmıştı.

Değişen strateji

Suriye krizi Türkiye’nin stratejik değişimine katkıda bulundu. ABD’nin başını çektiği Batılı müttefiklerin Esad rejimine yönelik tereddütlü tutumunu, Suriye’nin kuzeyinde Suriyeli Kürt milislerin yükselişini, Batı’nın Kürt Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) verdiği desteği ve Rusya’nın Suriye’deki çatışmalara askeri müdahalesini gördü.

Ankara, durumun aciliyetinin ve yalnızca dış aktörlere bel bağlamak yerine proaktif önlemler alma ihtiyacının farkına vardı.

Sonuç olarak, Türkiye’nin dış politikası karşılıklı bağımlılığı kabul eden, arabulucu ve bütünleştirici rolünü arayan bir politikadan, kararlı bir diplomatik yaklaşım ve gerektiğinde askeri müdahaleye hazır, kendi kendine yeterliliğe öncelik veren bir alternatife dönüştü.

2016’daki darbe- geniş kapsamlı sonuçlar

Türkiye’de 2016 yılında yaşanan darbe girişiminin yanı sıra 2017 anayasa referandumu ve 2018 seçimleri gibi dönüm noktaları ülkenin siyasi manzarası üzerinde geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu.

Bu olaylar, önemli yürütme yetkilerine sahip bir başkanlık sisteminin kurulması ve karar alma süreçlerinde merkezileşmenin artmasıyla sonuçlandı. Bu büyük siyasi dönüşüm, daha kendinden emin bir dış politika perspektifinin oluşturulmasında ve küresel sahnede stratejik bağımsızlığın peşinde koşulmasında önemli rol oynadı.

Orta Doğu’da ortaya çıkan güç boşluğu, Türkiye’nin aşırıcılık, terörizm ve vekalet savaşları yoluyla Batı müdahalelerinin yükselişiyle karşı karşıya kalması nedeniyle Ankara’yı bölgede kendi gücünü ortaya koyma motivasyonuyla baş başa bıraktı.

Türkiye, bölgesel sınırlarının ötesinde askeri operasyonlar, yabancı topraklarda askeri konuşlanmalar, ileri askeri üsler ve Levant, Körfez, Afrika Boynuzu, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz ve Güney Kafkasya gibi kritik bölgesel alanlarda kara, deniz ve hava yeteneklerini sergilemek gibi çeşitli yollarla gücünü göstermeye başladı.

Yerli savunma

Ankara aynı zamanda kendi savunma sektörünü de geliştirerek, 18 yıldan kısa bir sürede savunma alanında dışa bağımlılığını yaklaşık %70’ten %30’a düşürdü.

2016-2020 yılları arasındaki dört yıllık dönemde ithal edilen silahlar 2011-2015 yıllarına kıyasla %59 oranında azalırken, ABD silahlarının Ankara’ya transferinde %81 oranında önemli bir düşüş yaşandı.

Türkiye’nin savunma ve havacılık sanayilerindeki satışlar 2002’de 1 milyar dolar iken 2020’de 11 milyar doların üzerine çıktı. Aynı dönemde ihracat da 248 milyon dolardan 4 milyar dolara ulaştı.

Bu büyümenin ölçeği, hızı ve Türkiye’nin sektördeki yeteneklerinin giderek daha sofistike hale gelmesi, Ankara’da Türkiye’nin tehditlere karşı koymada, yeni güvenlik ortaklıkları kurmada, savunma ihracatını artırmada ve Orta Doğu’da barış, güvenlik ve istikrarı korumada lider bir güvenlik rolü oynayabileceğine dair güvene yol açtı.

Körfez bölgesindeki bölgesel ve uluslararası siyasetin doğası gereği üç KİK ülkesi 2016-2020 yılları arasında en büyük 10 silah ithalatçısı arasında yer alıyor. Suudi Arabistan ilk sırada yer alırken, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri sırasıyla sekizinci ve dokuzuncu sırada.

2011-2016 yılları arasında KİK ülkelerinin Ankara ile savunma ve askeri ilişkilerini geliştirmeye ilgileri arttı bu da Türkiye’nin büyüyen yerli savunma sanayi yeteneklerinin Körfez ülkelerinin büyük savunma bütçeleri ve silah ithal etme istekleriyle bütünleşmesine yol açtı.

Türk silahlarına yönelik bölgesel talep

Türkiye ve KİK ülkeleri birçok anlaşma imzaladı ve Ankara, Körfez Arap ülkelerine yaptığı savunma ihracatını önemli ölçüde artırdı.

Bu dönemde, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Türkiye’nin Körfez bölgesine yaptığı savunma ihracatı açısından sırasıyla ikinci ve üçüncü sırada yer alan önemli ortaklar olarak ortaya çıktı. Bu iki ülkenin her biri, Türkiye’nin Körfez bölgesine yaptığı savunma ihracatının yaklaşık %20’sini oluşturdu.

Katar ve Türkiye, 2014 yılında Katar topraklarında Türk kuvvetlerine ev sahipliği yapacak bir askeri üssün kurulmasını da içeren ilişkilerini derinleştirdi.

2017-2021 yılları arasında Türkiye’nin toplam silah ihracatının %16’sını yaptığı ülke olarak Umman, en büyük Türk silah alıcısı oldu. Türkiye’nin silah ihracatının %14’lük payı olan Katar ise üçüncü sırada yer aldı. Bu rakamlar, özellikle Türkiye’nin yerli savunma sanayisini geliştirme konusundaki hızlı temposunu sürdürmesi halinde, gelecekte daha fazla iş birliği potansiyeli olduğunu gösteriyor.

El-Ula anlaşması ilişkileri yeniden rayına oturttu

Türkiye ile bazı Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasındaki ilişkiler 2017-2020 yılları arasında zorluklar, gerilemeler ve hatta krizlerle karşılaştı.

Ancak 2021 yılında Suudi Arabistan ve Katar’ın başını çektiği bir grup ülke arasında varılan ve 2017’deki Körfez krizini sona erdiren el-Ula anlaşması, bir yandan Birleşik Arap Emirlikleri ile Türkiye arasındaki, diğer yandan da Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin önünü açtı.

Bu olumlu gelişme, Türkiye ile bazı KİK ülkeleri arasındaki kırılmaların ve anlaşmazlıkların, farklı ülkeler arasında iş birliği ve koordinasyon gerektiren ortak çıkarlarından ve bölgesel stratejik zorunluluklardan daha ağır basmadığını gösterdi.

Deneyimler, Körfez ülkelerinin, Türkiye’nin Körfez’de gelişmiş bir güvenlik rolü oynama arzusu da dahil dış politika konularında genellikle hemfikir olmadıklarını gösteriyor.

Farklılıklar devam ediyor

Sonuç olarak, bu ülkelerin Türkiye’ye yönelik tutumları koşullara ve zamanlamaya bağlı olarak değişecek. Türkiye 2014’ten bu yana Katar ile nitelikli bir ilişkiye sahip ve bu durum Katar’ı Türkiye’nin Körfez’de daha önemli bir rol oynamasını destekler hale getirirken Kuveyt ve Umman’ın kabulü şu temel koşullara bağlı:

  • Türkiye ile mevcut ilişkilerin gelecekte de aynı yörüngede devam etmesi.
  • Türkiye ile ABD arasında büyük çelişkiler olmaması.
  • Suudi Arabistan Krallığı’nın açık ve ilkeli itirazlarından kaçınılması.

Bu koşullara ek, Ankara’nın bölgesel rakiplerinden biri olarak görülen Tahran ile ilişkilerinin niteliği ve kapsamı göz önüne alındığında, Umman’ın İran’a yönelik özel tutumu da dikkate alınmalı.

Yabancı askeri üsler- bir güç göstergesi mi yoksa zayıflık mı?

Her iki ülkenin de Ankara ile iyi ilişkileri olmasına rağmen hem Kuveyt hem de Muskat kendi güvenlikleri için ek garantör olarak Birleşik Krallık’a başvurmayı tercih ediyor.

Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’a gelince, Suudi Arabistan’ın uluslararası sahnedeki ileri konumu ve küresel güçlerle kurduğu stratejik ilişkiler gibi faktörler göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin güvenlik rolünün artırılmasını kabul etmek daha hassas ve duruma göre değerlendirmeyi gerektiriyor. Türkiye’nin İran’a yönelik tutumları da dikkate alınmalı.

Ancak Abu Dabi, en azından teorik olarak, ideolojik kaygıların olmamasının yanı sıra güven artırıcı önlemler alınması koşuluyla, Türkiye’nin Körfez’e daha fazla güvenlik katılımı fikrine daha açık görünüyor.

Birleşik Arap Emirlikleri yabancı üsleri bir güç olarak algılarken, Suudi Arabistan bunları yöneticilerinin meşruiyetine zarar veren bir zayıflık işareti olarak görüyor.

Bu farklılıklara rağmen Birleşik Arap Emirlikleri ABD, İngiltere, Fransa, Avustralya ve İtalya’dan askerleri barındıran çok sayıda yabancı üsse ev sahipliği yapıyor. Ancak bu üslerin varlığı Türkiye’nin olası müdahalesine ilişkin endişelere yol açabilir.

Türkiye ve İran: İş birliği yapan rakipler

Türkiye’nin bölgedeki tarihi rakibi İran’a gelince, iki ülke son zamanlarda bazı bölgesel konularda iş birliği yapmayı başardı. Ancak diğer pek çok konuda da kendilerini çatışan pozisyonlarda buldular.

2017’deki Körfez krizi, Ankara’yı Katar’a ablukayı aşmasında yardımcı olması için İran’a yaklaşmaya zorlarken, Tahran Türkiye’nin Katar ve Körfez’de daha büyük bir ekonomik ya da güvenlik rolü üstlenmesine olumlu bakmayabilir.

Katar ile Körfez krizinin ilk aşamalarında İranlı yetkililer, bürokratik prosedürleri gerekçe göstererek Katar’a gıda ve mal taşıyan Türk tırlarının geçişini engelledi.

Bu durum, üç ülke -Türkiye, Katar ve İran- Ağustos 2017’de sözlü bir anlaşmaya varana ve daha sonra Kasım 2017’de resmileşene kadar devam etti. Bununla birlikte İran, Türkiye’nin Katar’daki doğrudan askeri varlığını kabul etmedi ve Türk uçaklarının Doha’da konuşlandırılması ihtimaline ilişkin endişelerini dile getirdi.

Türkiye ve İran arasındaki bu karmaşık ilişkinin tezahürleri, diğer alanların yanı sıra Irak, Suriye, Güney Kafkasya ve Orta Asya’da açıkça görülebilir.

İran’ın Orta Doğu’da Türkiye’ye yönelik stratejisi, Ankara’nın Körfez bölgesine erişimini engelleyerek kara yollarını kesmek ve kendi nüfuzunu Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a kadar uzatmak üzerine kurulu ve burada Türkiye’nin çabalarına karşı koymak için büyük yatırımlar yapıyor.

Dönüşüm, hırs ve iyi bir itibar

Türkiye’nin Körfez’de güvenlik sağlayıcı rolü son on yılda dönüştürücü bir boyuta ulaştı.

Bu süreç, İran ve KİK ülkeleriyle değişen ilişkilerin yanı sıra Washington’un küresel önceliklerindeki değişimleri de takip etti.

Aynı zamanda Türkiye’nin bağımsız dış politikası, yerli savunma sanayisinin yükselişi ve proaktif savunma politikası, Ankara’daki karar alıcıları Körfez’de daha aktif bir rol üstlenme konusunda cesaretlendirdi.

Ancak tüm bunlar bazı çevrelerde Türkiye’nin kabiliyetleri konusunda soru işaretleri yarattı.

Türkiye’nin böyle bir rolü ne ölçüde yerine getirebileceği, Körfez’in güvenlik meselelerine arzu edilen müdahalenin özel niteliğine ve kapsamına bağlı. Dahası, yerleşik bölgesel ve dış güçlerin tercihlerinin yanı sıra yeni ortaya çıkan güçlerin çıkarları da Türkiye’nin bölgedeki hedeflerine potansiyel olarak zorluk çıkarabilir.

Son derece değişken ve istikrarsız bir bölgede geleceği tahmin etmek doğası gereği zor. Ancak bazı eğilimler kalıcı.

ABD bölgeden çekildikçe ve Türkiye’nin savunma sanayinde kayda değer bir ilerleme kaydederken bölgedeki ağırlığının artması, Ankara’ya konumunu güçlendirmek ve daha güçlü bir güvenlik rolü aramak için fırsat yaratmış olacak.

Bununla birlikte, iç, bölgesel ve uluslararası dinamikleri göz önünde bulundurmak her zaman önemli. Türkiye, Körfez bölgesinde gelişmiş bir güvenlik rolü elde etmek istiyorsa iç politikasında istikrarı sağlamalı, ekonomik gücünü ve Körfez ülkeleriyle ticari ilişkilerini önemli ölçüde artırmalı.

Türkiye’nin Körfez’e coğrafi yakınlığı ve savunma teknolojisini paylaşmaya istekli olması bu konuda yardımcı olacaktır. Ayrıca 2017’de Körfez’de, 2019’da Kuzey Afrika’da ve 2020’de Levant ve Güney Kafkasya’da kurulan çeşitli jeopolitik alanlarda güvenilir, kararlı, inanılır ve yetenekli bir ortak olarak itibar kazandı.

Bu da potansiyel müttefiklerin gözünde olumlu görüldüğü ve Körfez bölgesinde olası güvenlik rolüne doğru ilerlemesine katkıda bulunduğu anlamına geliyor.

Diplomasi

NATO ajansı ölçek ekonomisiyle Ukrayna’nın giderlerini azaltacak

Yayınlanma

Financial Times’ın haberine göre NATO, Ukrayna’nın silah ve mühimmat tedarikini bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı üzerinden yürütmesine onay vererek teslimatları hızlandırmayı ve maliyetleri düşürmeyi amaçlıyor. Avrupa Birliği’nin sağladığı 90 milyar avroluk kredinin 60 milyar avrosu savunmaya ayrıldı.

NATO, Ukrayna’nın silah, mühimmat ve askeri teçhizat alımlarını kendi bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) üzerinden yapmasına olanak tanıdı.

Financial Times gazetesine konuşan ajansın Operasyon Destek Direktörü Jacqueline Borsboom, bu adımın teslimatları hızlandıracağını ve maliyetleri düşüreceğini kaydetti.

Borsboom, mekanizmanın Ukrayna’ya tedarik tecrübesi, destek hizmetleri ve mevcut sanayi altyapısına doğrudan erişim sağlayacağını belirtti.

Yetkili, “Ölçek ekonomisi sayesinde maliyet avantajı ortaya çıkacak” dedi.

Yeni uygulamayla Kiev yönetimi, ihtiyaç duyduğu askeri malzemelerin teminini doğrudan ajansa devredebilecek.

Borsboom, Ukrayna’nın örneğin 30 bin takım askeri üniformaya ihtiyaç duyduğunda satın alma sürecini ajansa devredebileceğini anlattı.

Anlaşma, ittifakın nisan ayında Ukraynalı savunma şirketlerinin NSPA ihalelerine katılmasına izin veren kararının devamı niteliğini taşıyor.

Ajans geçen hafta Kiev’de yaklaşık 150 Ukraynalı şirketle bir araya gelerek tedarikçi kaydı ve sözleşme süreçlerini paylaştı.

Ukrayna silah alımlarını ABD ve Avrupa Birliği kaynaklarıyla finanse ediyor

Ukrayna 2025 yılından bu yana Amerikan silahlarını, NATO ülkelerinin Kiev için ABD’den silah ve mühimmat temin ettiği PURL mekanizması üzerinden ediniyor.

The Economist dergisi, Ukrayna’nın Patriot sistemleri için önleme füzelerinin yüzde 95’ini ve F-16 savaş uçakları füzelerinin büyük kısmını bu mekanizmayla temin ettiğini yazdı.

Uzmanlar, mevcut koşullarda Amerikan sevkiyatlarına denk bir alternatif olmadığını değerlendiriyor.

Financial Times, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları durdurmak amacıyla bu program kapsamındaki sevkiyatları ve istihbarat paylaşımını kesme tehdidinde gittiğini aktarmıştı.

Kiev yönetimi Amerikan silahlarının yanı sıra askeri alımlarını Avrupa Birliği kredisiyle de finanse edebilecek.

AB, Aralık 2025’te Ukrayna’ya ortak bütçeden 2026-2027 dönemi için dondurulan Rus varlıklarına dokunmadan 90 milyar avroluk kredi sağlama kararı aldı.

Macaristan, Çekya ve Slovakya’nın dışında kaldığı kredi paketi Nisan 2026’da onaylanırken bu kaynağın 60 milyar avroluk bölümü savunma harcamalarına ayrıldı.

Avrupa Komisyonu, finansman çerçevesinde hava ve füze savunma sistemleri, füzeler, mühimmat ile radarları içeren 6,1 milyar avroluk yeni silah alımını onayladı.

Bu alımların ağırlıklı olarak Avrupalı savunma sanayisi şirketlerinden yapılması hedefleniyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Yayınlanma

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.

Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.

Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.

Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.

Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak

Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.

Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.

BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.

Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.

Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.

Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor

Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.

Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.

İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.

Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak

Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.

Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.

Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.

Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.

Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak

Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.

Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.

Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.

Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.

İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.

7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Yayınlanma

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.

Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.

Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.

NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.

Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.

Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.

Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.

Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.

Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.

Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.

Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.

Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.

NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.

Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.

Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.

Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.

NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.

Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.

Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.

Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English