Diplomasi
Körfez güvenliğinde Türkiye’nin rolü ne olacak?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 17-19 Temmuz tarihlerinde Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) ziyaret etti. 200’den fazla iş insanı ve bürokrasinin önemli isimlerinin de eşlik ettiği ziyaretlerde 3 ülkede 26 anlaşma imzalandı.
Ziyaretin Türkiye-Körfez ticaret hacmini artırması bekleniyor. İlişkileri derinleştirme arzusundaki katalizör olarak ekonominin önemi Türkiye’nin koşulları göz önüne alındığında ortada.
Ancak diğer önemli nokta Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü artırma hedefi ile ilgili. Başta ABD’nin değişen öncelikleri olmak üzere bir dizi sebep Körfez ülkelerini güvenlik garantilerini çeşitlendirmeye itti. Bölgede ABD’nin dışında Rusya, Çin gibi uluslararası güçlerin yanı sıra Hindistan ve Türkiye gibi bölgesel güçlerin ağırlığı hissediliyor.
Türkiye, önemli oranda yerlileştirdiği yerli savunma sanayi için Körfezi önemli bir pazar olarak görüyor. Nitekim Suudi Arabistan’la imzalanan Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük savunma ve havacılık ihracatı anlaşması bu anlamda öne çıkıyor.
Peki Körfez ülkeleri, Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü artırma talebine ne yanıt verecek?
Londra’dan yayın yapan Suudi sermayeli El-Majalla’da yayınlanan bir analiz bu soruya yanıt vermeye çalışıyor:
***
Türkiye KİK’in yeni çok kutuplu güvenlik yapısında yerini alıyor
Erdoğan, hızla değişen dünya düzeni hakkında diğer liderlerle konuşmak için ilk olarak Suudi Arabistan’ı seçti. Her iki ülke de iş birliğinden kazançlı çıkacak.
Khaled Hamadeh
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Körfez turuna geçen hafta başında Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı ziyaretle başladı. Bu, Türkiye ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerde dönüşüm sürecinin başlangıcını simgeliyor. Riyad bu yeni dönemin başlangıç noktası oldu.
Bu yeni aşamanın kapsamı ekonomik ve yatırım iş birliğini aşıyor. İki ülke arasında kapsamlı bir ortaklık kurulması hedefleniyor.
Toplantı sonrasında yayınlanan ortak açıklama, çeşitli uluslararası ve bölgesel konulara değinerek, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın küresel ekonominin zorluklarıyla başa çıkmada bir dizi iddialı yöntemle ortak sorumluluğunu vurguluyor.
Bu konular arasında ekonomik entegrasyon, enerji piyasalarının istikrara kavuşturulması ve sürdürülebilir büyümenin sağlanması için endüstri ve dijital sektörlerde iş birliğinin artırılması yer alıyor.
Her iki taraf da güvenlik ve savunma konularının önemini vurgulayarak nükleer enerjinin barışçıl kullanımına odaklandı ve kabiliyetler, savunma sanayileri, araştırma ve geliştirme alanlarında iş birliğine yönelik yürütme planını imzaladı.
İHA üretim anlaşması
Özellikle dikkat çekici olan, Savunma Bakanlığı ve Türk şirketi Baykar arasında imzalanan satın alma anlaşmalarıydı. Bu anlaşmalar, insansız hava araçları ve sistemlerinin Krallık içinde yerelleştirilerek teknoloji transferinin ve ortak üretiminin sağlanmasını amaçlıyor.
İki ülke yakın bir uyum içinde görünüyordu. Başta Yemen krizi, İran’ın nükleer dosyası, Filistin davası, Sudan’daki istikrarsız durum ve Ukrayna’daki savaş olmak üzere bölgesel konularda uyumlu pozisyonlar aldılar.
Diplomatik tutumları ve söylemleri uluslararası normlara uygun olmasına özen gösterdiler ve uluslararası güvenliği ve barışı korumayı amaçladılar.
Peki, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Arap Körfezi turunun bağlamı neydi ve Türkiye bölgenin güvenlik sisteminde bir ortak rolü üstlendi mi?
Ankara’nın bu rolden beklentileri neler ve bunu yerine getirmek için gerekli kapasitesi ne kadar? Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ve İran gibi etkili bölgesel aktörler Türkiye’nin Körfez’in güvenliğine artan ilgisine nasıl bakıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Şeyh Muhammed Bin Zayed Al Nahyan tarafından El Vatan Sarayı’nda resmi törenle karşılandı. 19 Temmuz 2023. Foto: Murat Kula / AA
Değişen güç dinamikleri
1970’lerin başında Körfez, güvenlik açısından bir dönüşüm geçiriyordu. İngiliz etkisi azalıyordu ve bu durum Birleşik Krallık’ın askeri varlığının sona ermesine ve yerine ABD’nin rolünün artmasına yol açacaktı.
İran Şahı’nın devrilmesi ve radikal İslamcı bir rejimin iktidara gelmesi ile Sovyetlerin aynı yıl Afganistan’ı işgalini de içeren 1979 olaylarından sonra, ABD’nin Körfez bölgesi üzerindeki kontrolü, daha sonra Carter Doktrini olarak bilinen doktrinin geliştirilmesiyle daha da pekiştirildi.
Doktrinin birkaç temel hedefi vardı: İran devriminin yayılmasına karşı koymak, Sovyetler Birliği’nin Körfez’deki sıcak sulara erişimini engellemek, bölgenin petrol kaynaklarını korumak ve Amerikan şemsiyesinin koruması altında bölgesel iş birliğini teşvik etmek.
ABD’nin doğrudan askeri müdahalesi ve Amerikan çıkarlarını korumak için nükleer silah kullanma düşüncesi bu dönemde ortaya çıktı.
21’inci yüzyılın ilk on yılı boyunca Arap Körfezi’nin güvenliği üç sabit unsura tabi olmaya devam etti.
İlk olarak, Körfez Arap devletlerine ve bölgesel güvenliğe yönelik süregelen İran tehdidi, bu devletlerin dış politikalarını Körfez İş birliği Konseyi çatısı altında şekillendirmelerine yol açtı.
İkincisi, Körfez ülkeleri özellikle askeri ve savunma alanlarında çok sayıda zayıflık ve zafiyetle karşı karşıyaydı. Üçüncüsü, ABD kendisini Körfez ülkeleri ve bölge için kilit güvenlik garantörü olarak ortaya koydu.
2011’de birçok Arap ülkesinde patlak veren protestolara paralel ortaya çıkan yeni tehdit biçimleri, elverişsiz uluslararası koşullar ve ABD’nin değişen öncelikleri daha fazla güvenlik teminatına ihtiyaç duyulmasına yol açtı.
Körfez’deki Arap hükümetleri uzun süredir devam eden İran tehdidine ek terörizmin tırmanması, aşırıcılık, deniz korsanlığı ve sınırlarına yakın milislerin çoğalması gibi yeni zorluklarla karşılaştı.
Dahası, ABD’nin Orta Doğu’daki azalan müdahalesi bölgesel bir boşluğa neden olurken Arap ayaklanmaları KİK ülkeleri arasında farklı tutumlara yol açıyordu.
Bu da her biri farklı dış politikalar izleyen ve bölgedeki askeri angajmanlarını genişleten İran, İsrail ve Türkiye gibi kilit güçler arasında nüfuz için yoğun bir rekabeti körükledi.
Rusya askeri varlığını ve müdahalesini artırırken, Çin ve Hindistan ekonomik varlıklarını güçlendirdi.
Körfez’de güvenin azalması
Tüm bu gelişmeler, KİK devletlerinin güvenliklerinin ana teminatçısı olarak Washington’a duyduğu güvenin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde azalmasına neden oldu. Özellikle 2009-2017 yılları arasında Barack Obama ve 2017’den 2021’e kadar Donald Trump yönetimleri sırasında ABD politikasında yaşanan önemli gelişmeler ve çeşitli değişiklikler bu güven kaybına katkıda bulundu.
Körfez Arap devletlerinin artan tehditlerle birlikte azalan ABD güvenlik taahhütleri arasındaki uçurumu kapatmak için yeni yöntemler keşfetmesi gerekli görünüyordu.
Buna karşılık KİK ülkeleri geleneksel olmayan dış politikalar ve askeri faaliyetler benimsemeye başladı. ABD bu gelişmeyi, yüklerini hafifletmek ve KİK arasında kolektif güvenliği güçlendirmek için olumlu bir araç olarak görmüş olabilir.
Bölgesel çalkantıların yansımaları ve ABD’nin güvenlik taahhütlerindeki azalmayı telafi etme ihtiyacı Körfez Arap ülkelerini, stratejilerini üç düzeyde değiştirmeye itti: silah tedarik kaynaklarını, ortaklıkları ve ittifakları çeşitlendirmek.
Her ne kadar ABD Körfez’deki en önemli güvenlik aktörü olmaya devam etse de çeşitlendirme stratejileri hem bölgede bulunan hem de yeni giren Çin, Hindistan, Rusya ve Türkiye gibi bölgesel ve uluslararası aktörlerin bölgeye müdahil olmasına kapı açtı.
Artık Körfez’de çok kutuplu bir güvenlik söz konusu ve bu da bölgedeki güç dengesinin geleceği ve bölgeye yeni giren aktörlerin potansiyel rolleri ile ilgili bazı soruları gündeme getiriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Katar Emiri Al Sani nezaretinde Türkiye Cumhuriyeti ile Katar Devleti arasında diplomatik ilişkilerin 50. yıl dönümü dolayısıyla ikili anlaşma imzalandı. Anlaşmaya, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katarlı mevkidaşı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman bin Jassim Al Thani imza attı. 18 Temmuz 2023.
Türkiye’nin istekleri
2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye’de iktidara geldiğinde, Türkiye’nin statüsünü, rolünü ve etkisini hem bölgesel hem de küresel olarak yükseltmeyi amaçlayan çok yönlü yeni bir dış politika benimsedi.
Yeniden şekillendirilen bu dış politika, Türkiye’yi küresel bir oyuncu ve dünyanın ilk on ekonomisinden biri olarak konumlandırmak gibi iddialı bir vizyondan hareketle, kapsamlı bir coğrafya ve tarih anlayışına dayanıyordu.
Bu vizyon stratejik düzeyde değişmeden kalırken, Türkiye’nin dış politikası 2011’deki Arap protestolarının ardından bir dönüşüm geçirdi. Artan bölgesel tehditler Ankara’yı daha iddialı ve kararlı adımlar atmaya, bölgede daha büyük bir güvenlik rolü üstlenmeye ve yurtdışındaki doğrudan askeri varlığını genişletmeye zorladı.
Türkiye’nin Körfez bölgesinde daha büyük bir güvenlik rolü üstlenme arzusu, Türkiye dışında türünün ilk örneği olan Katar’daki Türk askeri üssünün kurulmasıyla belirginleşti.
Çalkantılı dönemler
Bu hırs, Türkiye ve Katar’ın ikili bir savunma anlaşması imzaladığı en az 2014 yılına kadar geri götürülebilir. Türkiye 2015 yılında Tarık bin Ziyad üssüne bazı güçlerini konuşlandırdı. Birçok uzman ve gözlemci bu hamleyi bir dayanışma göstergesi olarak görürken, Türkiye’nin Katar Büyükelçisi Ahmet Demirok üssün eğitim ve ortak tehditlere karşı koyma gibi birçok amaca hizmet ettiğini doğruladı.
Nisan 2016’da Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu üssün geniş misyonunu açıklayarak Katar’ın güvenliğiyle ilişkisini ve Türkiye’nin Körfez’in istikrarı ve güvenliğine katkıda bulunma hedefini vurguladı.
2017’deki Körfez krizi sırasında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır Katar’a uygulanan ablukanın kaldırılması için 13 talep sunarken, bu taleplerden biri de Katar’daki Türk askeri üssünün derhal kapatılması ve Türkiye ile askeri iş birliğinin sonlandırılmasıydı.
Ankara, üssün tüm Körfez bölgesi için bir güvenlik garantörü olarak hizmet verdiğini ve herhangi bir Körfez ülkesine yönelik olmadığını ileri sürerek bu talebi reddetti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Haziran 2017’de Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Bahreyn Dışişleri Bakanı ile görüşerek bu mesajı iletmiş ve Türkiye’nin öncelikli olarak Körfez’in güvenlik ve istikrarına bağlı olduğunu vurgulamıştı
Eski Savunma Bakanı Fikri Işık da Körfez’deki barışın Orta Doğu’daki genel istikrar için önemini vurgulamış ve Katar’da görev yapan Türk askerlerine seslenerek varlıklarının sadece Katar’da değil Körfez bölgesinde de barış ve istikrara katkıda bulunduğu mesajını vermişti.
Türk yetkililerin Körfez güvenliğine ilişkin bu açıklamaları Ankara’nın Körfez bölgesinde güvenlik ortağı olma arzusunun açık bir kanıtı.
Ayrıca, Katar’daki Türk askeri üssünün, bazı acil ve geçici güvenlik gelişmelerine bir yanıt olmadığını, aksine yıllar önce yapılmış rasyonel ve stratejik bir tercih olduğunu vurguluyorlar.
Bazıları bu açıklamaları o dönemdeki krize bağlasa da Türkiye’nin Körfez güvenliği konusundaki pozisyonu ve Katar’a yönelik ablukayı sona erdiren ve daha geniş bir bölgesel uzlaşmanın önünü açan Ocak 2021’deki el-Ula Anlaşması’nın ardından Ankara’nın Körfez güvenliğinde daha büyük bir rol oynamaya hazır olması sistematik olarak incelendiğinde bunun aksi görülüyor.
Şubat 2022’de BAE’nin Gulf Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Körfez bölgesindeki tüm kardeş ülkelerin güvenlik ve istikrarını kendimizinkinden ayrı görmüyoruz” ifadesini kullanmıştı.
Değişen strateji
Suriye krizi Türkiye’nin stratejik değişimine katkıda bulundu. ABD’nin başını çektiği Batılı müttefiklerin Esad rejimine yönelik tereddütlü tutumunu, Suriye’nin kuzeyinde Suriyeli Kürt milislerin yükselişini, Batı’nın Kürt Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) verdiği desteği ve Rusya’nın Suriye’deki çatışmalara askeri müdahalesini gördü.
Ankara, durumun aciliyetinin ve yalnızca dış aktörlere bel bağlamak yerine proaktif önlemler alma ihtiyacının farkına vardı.
Sonuç olarak, Türkiye’nin dış politikası karşılıklı bağımlılığı kabul eden, arabulucu ve bütünleştirici rolünü arayan bir politikadan, kararlı bir diplomatik yaklaşım ve gerektiğinde askeri müdahaleye hazır, kendi kendine yeterliliğe öncelik veren bir alternatife dönüştü.
2016’daki darbe- geniş kapsamlı sonuçlar
Türkiye’de 2016 yılında yaşanan darbe girişiminin yanı sıra 2017 anayasa referandumu ve 2018 seçimleri gibi dönüm noktaları ülkenin siyasi manzarası üzerinde geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu.
Bu olaylar, önemli yürütme yetkilerine sahip bir başkanlık sisteminin kurulması ve karar alma süreçlerinde merkezileşmenin artmasıyla sonuçlandı. Bu büyük siyasi dönüşüm, daha kendinden emin bir dış politika perspektifinin oluşturulmasında ve küresel sahnede stratejik bağımsızlığın peşinde koşulmasında önemli rol oynadı.
Orta Doğu’da ortaya çıkan güç boşluğu, Türkiye’nin aşırıcılık, terörizm ve vekalet savaşları yoluyla Batı müdahalelerinin yükselişiyle karşı karşıya kalması nedeniyle Ankara’yı bölgede kendi gücünü ortaya koyma motivasyonuyla baş başa bıraktı.
Türkiye, bölgesel sınırlarının ötesinde askeri operasyonlar, yabancı topraklarda askeri konuşlanmalar, ileri askeri üsler ve Levant, Körfez, Afrika Boynuzu, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz ve Güney Kafkasya gibi kritik bölgesel alanlarda kara, deniz ve hava yeteneklerini sergilemek gibi çeşitli yollarla gücünü göstermeye başladı.
Yerli savunma
Ankara aynı zamanda kendi savunma sektörünü de geliştirerek, 18 yıldan kısa bir sürede savunma alanında dışa bağımlılığını yaklaşık %70’ten %30’a düşürdü.
2016-2020 yılları arasındaki dört yıllık dönemde ithal edilen silahlar 2011-2015 yıllarına kıyasla %59 oranında azalırken, ABD silahlarının Ankara’ya transferinde %81 oranında önemli bir düşüş yaşandı.
Türkiye’nin savunma ve havacılık sanayilerindeki satışlar 2002’de 1 milyar dolar iken 2020’de 11 milyar doların üzerine çıktı. Aynı dönemde ihracat da 248 milyon dolardan 4 milyar dolara ulaştı.
Bu büyümenin ölçeği, hızı ve Türkiye’nin sektördeki yeteneklerinin giderek daha sofistike hale gelmesi, Ankara’da Türkiye’nin tehditlere karşı koymada, yeni güvenlik ortaklıkları kurmada, savunma ihracatını artırmada ve Orta Doğu’da barış, güvenlik ve istikrarı korumada lider bir güvenlik rolü oynayabileceğine dair güvene yol açtı.
Körfez bölgesindeki bölgesel ve uluslararası siyasetin doğası gereği üç KİK ülkesi 2016-2020 yılları arasında en büyük 10 silah ithalatçısı arasında yer alıyor. Suudi Arabistan ilk sırada yer alırken, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri sırasıyla sekizinci ve dokuzuncu sırada.
2011-2016 yılları arasında KİK ülkelerinin Ankara ile savunma ve askeri ilişkilerini geliştirmeye ilgileri arttı bu da Türkiye’nin büyüyen yerli savunma sanayi yeteneklerinin Körfez ülkelerinin büyük savunma bütçeleri ve silah ithal etme istekleriyle bütünleşmesine yol açtı.
Türk silahlarına yönelik bölgesel talep
Türkiye ve KİK ülkeleri birçok anlaşma imzaladı ve Ankara, Körfez Arap ülkelerine yaptığı savunma ihracatını önemli ölçüde artırdı.
Bu dönemde, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Türkiye’nin Körfez bölgesine yaptığı savunma ihracatı açısından sırasıyla ikinci ve üçüncü sırada yer alan önemli ortaklar olarak ortaya çıktı. Bu iki ülkenin her biri, Türkiye’nin Körfez bölgesine yaptığı savunma ihracatının yaklaşık %20’sini oluşturdu.
Katar ve Türkiye, 2014 yılında Katar topraklarında Türk kuvvetlerine ev sahipliği yapacak bir askeri üssün kurulmasını da içeren ilişkilerini derinleştirdi.
2017-2021 yılları arasında Türkiye’nin toplam silah ihracatının %16’sını yaptığı ülke olarak Umman, en büyük Türk silah alıcısı oldu. Türkiye’nin silah ihracatının %14’lük payı olan Katar ise üçüncü sırada yer aldı. Bu rakamlar, özellikle Türkiye’nin yerli savunma sanayisini geliştirme konusundaki hızlı temposunu sürdürmesi halinde, gelecekte daha fazla iş birliği potansiyeli olduğunu gösteriyor.
El-Ula anlaşması ilişkileri yeniden rayına oturttu
Türkiye ile bazı Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasındaki ilişkiler 2017-2020 yılları arasında zorluklar, gerilemeler ve hatta krizlerle karşılaştı.
Ancak 2021 yılında Suudi Arabistan ve Katar’ın başını çektiği bir grup ülke arasında varılan ve 2017’deki Körfez krizini sona erdiren el-Ula anlaşması, bir yandan Birleşik Arap Emirlikleri ile Türkiye arasındaki, diğer yandan da Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin önünü açtı.
Bu olumlu gelişme, Türkiye ile bazı KİK ülkeleri arasındaki kırılmaların ve anlaşmazlıkların, farklı ülkeler arasında iş birliği ve koordinasyon gerektiren ortak çıkarlarından ve bölgesel stratejik zorunluluklardan daha ağır basmadığını gösterdi.
Deneyimler, Körfez ülkelerinin, Türkiye’nin Körfez’de gelişmiş bir güvenlik rolü oynama arzusu da dahil dış politika konularında genellikle hemfikir olmadıklarını gösteriyor.
Farklılıklar devam ediyor
Sonuç olarak, bu ülkelerin Türkiye’ye yönelik tutumları koşullara ve zamanlamaya bağlı olarak değişecek. Türkiye 2014’ten bu yana Katar ile nitelikli bir ilişkiye sahip ve bu durum Katar’ı Türkiye’nin Körfez’de daha önemli bir rol oynamasını destekler hale getirirken Kuveyt ve Umman’ın kabulü şu temel koşullara bağlı:
- Türkiye ile mevcut ilişkilerin gelecekte de aynı yörüngede devam etmesi.
- Türkiye ile ABD arasında büyük çelişkiler olmaması.
- Suudi Arabistan Krallığı’nın açık ve ilkeli itirazlarından kaçınılması.
Bu koşullara ek, Ankara’nın bölgesel rakiplerinden biri olarak görülen Tahran ile ilişkilerinin niteliği ve kapsamı göz önüne alındığında, Umman’ın İran’a yönelik özel tutumu da dikkate alınmalı.
Yabancı askeri üsler- bir güç göstergesi mi yoksa zayıflık mı?
Her iki ülkenin de Ankara ile iyi ilişkileri olmasına rağmen hem Kuveyt hem de Muskat kendi güvenlikleri için ek garantör olarak Birleşik Krallık’a başvurmayı tercih ediyor.
Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’a gelince, Suudi Arabistan’ın uluslararası sahnedeki ileri konumu ve küresel güçlerle kurduğu stratejik ilişkiler gibi faktörler göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin güvenlik rolünün artırılmasını kabul etmek daha hassas ve duruma göre değerlendirmeyi gerektiriyor. Türkiye’nin İran’a yönelik tutumları da dikkate alınmalı.
Ancak Abu Dabi, en azından teorik olarak, ideolojik kaygıların olmamasının yanı sıra güven artırıcı önlemler alınması koşuluyla, Türkiye’nin Körfez’e daha fazla güvenlik katılımı fikrine daha açık görünüyor.
Birleşik Arap Emirlikleri yabancı üsleri bir güç olarak algılarken, Suudi Arabistan bunları yöneticilerinin meşruiyetine zarar veren bir zayıflık işareti olarak görüyor.
Bu farklılıklara rağmen Birleşik Arap Emirlikleri ABD, İngiltere, Fransa, Avustralya ve İtalya’dan askerleri barındıran çok sayıda yabancı üsse ev sahipliği yapıyor. Ancak bu üslerin varlığı Türkiye’nin olası müdahalesine ilişkin endişelere yol açabilir.
Türkiye ve İran: İş birliği yapan rakipler
Türkiye’nin bölgedeki tarihi rakibi İran’a gelince, iki ülke son zamanlarda bazı bölgesel konularda iş birliği yapmayı başardı. Ancak diğer pek çok konuda da kendilerini çatışan pozisyonlarda buldular.
2017’deki Körfez krizi, Ankara’yı Katar’a ablukayı aşmasında yardımcı olması için İran’a yaklaşmaya zorlarken, Tahran Türkiye’nin Katar ve Körfez’de daha büyük bir ekonomik ya da güvenlik rolü üstlenmesine olumlu bakmayabilir.
Katar ile Körfez krizinin ilk aşamalarında İranlı yetkililer, bürokratik prosedürleri gerekçe göstererek Katar’a gıda ve mal taşıyan Türk tırlarının geçişini engelledi.
Bu durum, üç ülke -Türkiye, Katar ve İran- Ağustos 2017’de sözlü bir anlaşmaya varana ve daha sonra Kasım 2017’de resmileşene kadar devam etti. Bununla birlikte İran, Türkiye’nin Katar’daki doğrudan askeri varlığını kabul etmedi ve Türk uçaklarının Doha’da konuşlandırılması ihtimaline ilişkin endişelerini dile getirdi.
Türkiye ve İran arasındaki bu karmaşık ilişkinin tezahürleri, diğer alanların yanı sıra Irak, Suriye, Güney Kafkasya ve Orta Asya’da açıkça görülebilir.
İran’ın Orta Doğu’da Türkiye’ye yönelik stratejisi, Ankara’nın Körfez bölgesine erişimini engelleyerek kara yollarını kesmek ve kendi nüfuzunu Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a kadar uzatmak üzerine kurulu ve burada Türkiye’nin çabalarına karşı koymak için büyük yatırımlar yapıyor.
Dönüşüm, hırs ve iyi bir itibar
Türkiye’nin Körfez’de güvenlik sağlayıcı rolü son on yılda dönüştürücü bir boyuta ulaştı.
Bu süreç, İran ve KİK ülkeleriyle değişen ilişkilerin yanı sıra Washington’un küresel önceliklerindeki değişimleri de takip etti.
Aynı zamanda Türkiye’nin bağımsız dış politikası, yerli savunma sanayisinin yükselişi ve proaktif savunma politikası, Ankara’daki karar alıcıları Körfez’de daha aktif bir rol üstlenme konusunda cesaretlendirdi.
Ancak tüm bunlar bazı çevrelerde Türkiye’nin kabiliyetleri konusunda soru işaretleri yarattı.
Türkiye’nin böyle bir rolü ne ölçüde yerine getirebileceği, Körfez’in güvenlik meselelerine arzu edilen müdahalenin özel niteliğine ve kapsamına bağlı. Dahası, yerleşik bölgesel ve dış güçlerin tercihlerinin yanı sıra yeni ortaya çıkan güçlerin çıkarları da Türkiye’nin bölgedeki hedeflerine potansiyel olarak zorluk çıkarabilir.
Son derece değişken ve istikrarsız bir bölgede geleceği tahmin etmek doğası gereği zor. Ancak bazı eğilimler kalıcı.
ABD bölgeden çekildikçe ve Türkiye’nin savunma sanayinde kayda değer bir ilerleme kaydederken bölgedeki ağırlığının artması, Ankara’ya konumunu güçlendirmek ve daha güçlü bir güvenlik rolü aramak için fırsat yaratmış olacak.
Bununla birlikte, iç, bölgesel ve uluslararası dinamikleri göz önünde bulundurmak her zaman önemli. Türkiye, Körfez bölgesinde gelişmiş bir güvenlik rolü elde etmek istiyorsa iç politikasında istikrarı sağlamalı, ekonomik gücünü ve Körfez ülkeleriyle ticari ilişkilerini önemli ölçüde artırmalı.
Türkiye’nin Körfez’e coğrafi yakınlığı ve savunma teknolojisini paylaşmaya istekli olması bu konuda yardımcı olacaktır. Ayrıca 2017’de Körfez’de, 2019’da Kuzey Afrika’da ve 2020’de Levant ve Güney Kafkasya’da kurulan çeşitli jeopolitik alanlarda güvenilir, kararlı, inanılır ve yetenekli bir ortak olarak itibar kazandı.
Bu da potansiyel müttefiklerin gözünde olumlu görüldüğü ve Körfez bölgesinde olası güvenlik rolüne doğru ilerlemesine katkıda bulunduğu anlamına geliyor.
Diplomasi
Avrupa ve ABD arasında Ukrayna’ya destek çatlakları büyüyor

Ukrayna’ya güvenlik garantileri sağlamak ve ateşkes sonrası çok uluslu güç konuşlandırmak amacıyla kurulan “gönüllüler koalisyonu”, askeri eğitimlerin ortak planlanması ve Avrupa’nın sanayi potansiyelinin kullanılmasını görüşmek üzere Paris’te toplanıyor. Avrupa ülkeleri arasında Rusya ile doğrudan diyalog, yaptırımlar ve Ukrayna’ya bütçeden askeri yardım sağlanması konularında ciddi görüş ayrılıkları yaşanırken, bazı Doğu Avrupa ülkeleri misyona katılmayı reddediyor.
Ukrayna’ya destek veren ve ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerinden oluşan “gönüllüler koalisyonu”, Rusya ile yaşanan çatışmada Kiev’e yönelik güvenlik garantilerini ve ortak askeri eğitim planlarını ele almak üzere 13 Temmuz’da Paris’te bir araya geliyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, toplantıda Avrupa’nın sanayi potansiyelinin bu amaçla kullanılmasına yönelik planların yanı sıra askeri tatbikatların ortaklaşa planlanmasının da tartışılacağını açıkladı.
Zirvenin ertesi günü tüm katılımcıların, “Avrupa’nın Stratejik Uyanışı” sloganıyla Şanzelize Caddesi’nde düzenlenecek geleneksel Bastille Günü askeri geçit törenine katılması öngörülüyor.
Gönüllüler koalisyonu, olası bir ateşkes durumunda Ukrayna için güvenlik garantileri geliştiren, çoğunluğu Avrupa ülkelerinden oluşan 30’dan fazla devletin birleşiminden oluşuyor. Girişimi 2024 yılının sonlarında Fransa ve İngiltere başlattı. Aynı ülkeler, ateşkes rejimini denetlemek üzere Ukrayna’ya Avrupa askeri birliği gönderilmesi fikrini de ilk ortaya atanlar oldu.
Macron, geçen yılın eylül ayında yaptığı açıklamada, 26 ülkenin Ukrayna’ya asker göndermeye veya bu misyonu desteklemek için fon ayırmaya hazır olduğunu teyit ettiğini bildirdi. Rusya bu girişime kesin bir dille karşı çıkıyor. ABD ise bugüne kadar böyle bir misyon için gerekli olan teknik ve lojistik desteği sunmayı kabul ettiğini beyan etmedi.
Avrupa müttefikleri arasında uzlaşı aranıyor
Paris’te düzenlenen ocak ayı toplantısının ardından katılımcı ülkeler, çatışma sonrasında Ukrayna’da çok uluslu güçlerin konuşlandırılmasına yönelik bir niyet deklarasyonu imzaladı.
Belgede, yabancı güçlerin ülkede yer almasının parametreleri belirlendi. Bu kapsamda askeri üslerin kurulması, hava ve deniz sahasının korunması ile çok uluslu gücün Ukrayna Silahlı Kuvvetleriyle etkileşim sistemi ele alındı.
Avrupa diplomatik kaynakları, tüm bu adımlardan önce bir ateşkes rejiminin kurulması gerektiğini belirtti.
Rus basınına konuşan konuya aşina kaynak, “Avrupa’nın yaklaşımına göre öncelikle bu noktaya ulaşılmalı, ardından başta Ukrayna olmak üzere tüm taraflar için güvenlik garantileri detaylıca tartışılmalıdır. O zamana kadar asker gönderilmesi konusu gündemde yer almıyor” dedi.
Fransa, Almanya ve İngiltere liderleri 7 Haziran’da yaptıkları ortak açıklamada, Ukrayna krizinin çözümü için müzakerelerin yeniden başlamasını ve Rusya ile doğrudan diyaloğun yeniden kurulmasını destekledi. Liderler, “adil ve kalıcı bir barış” için beş şart öne sürdü. Bu şartlar arasında çatışmaların durdurulması ve mevcut cephe hattının herhangi bir anlaşma için başlangıç noktası olarak kabul edilmesi yer alıyor.
Ancak diplomatik kaynak, Ukrayna konusundaki diplomatik sürecin şu an fiilen dondurulduğunu belirtti. Kaynak, “ABD’nin odağını İran’a çevirmesi nedeniyle süreç durma noktasına geldi. ABD ve Rusya devlet başkanları arasında telefon görüşmeleri artık nadiren gerçekleşiyor. ABD’li müzakerecilerin yeniden Moskova’ya gelebileceğini öngörüyorum ancak bu durum gerçek müzakerelere yol açmaktan ziyade fikir alışverişiyle sınırlı kalacaktır. Üstelik şu anda askeri tansiyonun yükseldiği bir aşamadayız” değerlendirmesinde bulundu.
Avrupa Birliği (AB) içinde Rusya ile doğrudan diyaloğun yeniden başlatılmasına yönelik tartışmalar mayıs başında hareketlendi. Batı medyasında Moskova ile temasları yürütecek özel temsilci adayları arasında Almanya eski şansölyeleri Gerhard Schröder ve Angela Merkel ile Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın isimleri geçti. Konuyla ilgili 28 Mayıs’ta Kıbrıs’ta AB Dışişleri Bakanları toplantısı düzenlense de resmi bir açıklama yapılmadı.
Haziran ortasında Fransa, İngiltere ve Almanya’nın Moskova büyükelçileri Nicolas de Rivière, Nigel Casey ve Alexander Lambsdorff, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Galuzin ile görüştü. Rusya Dışişleri Bakanlığı, görüşmeye ilişkin açıklamasında, büyükelçilere ülkelerinin Ukrayna krizine yönelik yıkıcı politikalarına dair değerlendirmelerin iletildiğini, bu politikaların Kiev yönetimini Batı’nın “gönüllüler koalisyonu” adına savaşı sürdürmeye teşvik ettiğini savundu.
Görüşme öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Avrupa ülkelerinin çözüm sürecini etkileme fırsatını kaçırdığını ve yapıcı olmayan bir tutum takındığını ifade etti.
Brüksel’de 18 Haziran’da düzenlenen AB zirvesi öncesinde, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın gelecekteki müzakerelere zemin hazırlamak amacıyla üst düzey bir Rus yetkiliyle iki kez telefon görüşmesi gerçekleştirdiği basına yansıdı. Ancak Avrupa’da Rusya ile müzakerelerin formatı konusunda henüz ortak bir duruş yok.
NATO’nun 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirdiği zirve kapsamında, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Delfi portalına verdiği mülakatta, AB’nin Moskova’yı müzakerelere zorlamayı hedeflediğini belirtti.
Kallas, Avrupa’nın her zaman Ukrayna’nın yanında yer alması sebebiyle arabulucu rolü üstlenemeyeceğini kaydetti.
Rusya’ya yönelik 21’inci yaptırım paketinin hazırlıklarına da değinen Kallas, AB’nin Kiev’in olası müzakerelerdeki konumunu güçlendirmesi gerektiğini vurguladı.
Financial Times gazetesinin haberine göre, Avrupalı liderler Ankara’daki zirveyi başarılı olarak değerlendirdi. Zirvede ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy ile de görüştü.
NATO ülkeleri, yayımladıkları sonuç bildirisinde Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim amaçlı 70 milyar avro tahsis etme taahhüdünde bulundu ve 2027’de de bu destek seviyesini korumaya hazır olduklarını teyit etti.
Yeni yaptırımların ele alınacağı AB Dışişleri Bakanları toplantısı ise Brüksel’de pazartesi günü başlıyor. Euractiv’in haberine göre, ekonomileri büyük ölçüde turizme dayalı olan Fransa, İtalya ve Yunanistan; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in gündeme getirdiği, 2022’den bu yana Rus ordusunda görev yapmış kişilerin AB’ye girişinin yasaklanması önerisine karşı çıkıyor.
Yunanistan ayrıca Rus petrolüne varil başına 44 dolar tavan fiyat uygulanması teklifine de direnç gösteriyor. Bulgaristan ise Moskova ve Tüm Rusya Patriği Kirill’in yaptırım listesine alınmasını engelledi.
Askeri yardımlar konusunda da bazı AB üyeleri ulusal bütçelerinden kaynak ayırmaya yanaşmıyor. Çekya, Ankara’da onaylanan NATO taahhütlerine katılmayı reddetti. Çekya Başbakanı Andrej Babiš, Avrupa için önceliğin kendi füze savunma sistemini güçlendirmek olması gerektiğini savundu.
Macaristan Başbakanı Péter Magyar, yardım paketine katılımın gönüllülük esasına dayandığını hatırlattı. Slovakya ve Bulgaristan da bu girişime katılmazken, Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, ülkelerinin Ukrayna’ya yalnızca askeri teçhizat onarımı konusunda destek vereceğini açıkladı.
Bahsi geçen Doğu Avrupa ülkeleri, Ukrayna’ya asker gönderme olasılığını da kesin bir dille dışlıyor. Benzer bir tutum sergileyen Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanović, “gönüllüler koalisyonu” ile ilişkilendirilmemek adına Hırvat askerlerinin Paris’teki Bastille Günü geçit törenine katılmasına izin vermedi.
ABD yönetimi Patriot üretimi ve hava sahası seçeneğini değerlendiriyor
Ankara’daki zirvede Donald Trump, ABD’nin Ukrayna’ya Patriot hava savunma sistemleri için füze üretimi lisansı verebileceğini dile getirdi. Zelenskiy ile gerçekleştirdiği görüşmede Trump, “Sonradan size bunları eksik verdiğimizi söyleyemezsiniz. Benim fikrim, bunları kendiniz üretmenizdir” dedi.
Trump, konuyu henüz sistemlerin üreticileri olan Lockheed Martin ve RTX firmalarıyla görüşmediğini belirtti. Ukrayna’nın yakın zamanda ABD’den ek önleme füzesi alamayacağını da ekleyen Trump, “Elimizde Patriot var ama sayıları az. Onlara kendimizin ihtiyacı var” diye konuştu.
CNN, üretimin başlamasının aylar alabileceğini aktarırken; The New York Times, alt yükleniciler tarafından sağlanan parça tedarikinin temel sorunu oluşturduğunu yazdı.
Aynı görüşmede Trump, güvenlik garantilerinin bir parçası olarak ABD’nin Ukrayna üzerinde hava sahasını kapatabileceğini ilk kez kamuoyu önünde dile getirdi.
Washington’ın Ukrayna hava sahasını kapatmaya hazır olup olmadığı yönündeki soruya Trump, “Gerekirse evet” yanıtını verdi ancak bir barış anlaşmasına varılması durumunda bu tür önlemlere gerek kalmayabileceğini sözlerine ekledi.
Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları da değerlendirdi. Trump, “Bu bir tırmanma, ancak savaşın sona ermesine yardımcı olabilecek bir tırmanmadır” ifadesini kullandı.
Rubio ise Ukrayna ordusunun Rusya’nın iç kesimlerini vurma kabiliyetinin, çatışmanın sonlandırılması için yürütülecek müzakerelerde alan yaratmasını umduklarını açıkladı.
Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefonda görüşmeyi planladığını belirtse de bu görüşme henüz gerçekleşmedi. Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner üzerinden yürütülen Moskova temasları da duraklamış durumda. Putin ile en az yedi kez bir araya gelen Witkoff’a, aralık ve ocak aylarındaki son iki ziyaretinde Kushner eşlik etti.
Şubat ayı sonunda ABD ile İran arasında başlayan gerilimle birlikte her iki isim de Ortadoğu hattına odaklanarak ateşkes mutabakatının hazırlanması sürecinde yer aldı.
Ancak The New York Times’a konuşan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir kaynak, Witkoff ve Kushner’ın Ukraynalı ve Rus yetkililerle neredeyse her gün iletişimde olduğunu ve daha önce kamuoyuna yansımayan yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdiklerini iddia etti.
Kaynağa göre her iki müzakereci de tartışılacak yeni bir somut gelişme olması durumunda Moskova ve Kiev’i ziyaret etmeye hazır, ancak yalnızca fotoğraf karesi vermek için gitmek istemiyorlar.
Rusya müzakere için taleplerinin karşılanmasını şart koşuyor
Moskova yönetimi ise pozisyonunu koruyor. Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov, 7 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Zelenskiy, birliklerini şu anda Rusya toprağı olan Donbass ve diğer bölgelerden çekerek çok sorumlu bir karar alıp savaşı hala durdurabilir. Durumu fiilen kabul ederse ertesi gün çatışmalar sona erer” dedi.
Peskov, bu gerçekleşene kadar Rusya’nın askeri harekâtı sürdüreceğini ve bir tampon bölge oluşturmaya devam edeceğini sözlerine ekledi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, 10 Temmuz’da yayımladığı bildiride Kiev’i “Rusya’nın sivil nüfusuna ve sivil altyapısına yönelik terörü artırmaya çalışmakla” suçladı.
Bakanlık Sözcüsü Maria Zaharova, Minsk-Anapa seferini yapan turist otobüsüne yönelik saldırıdan sınır bölgelerindeki can kayıplarına kadar bir dizi gelişmeyi sıralayarak, “Tüm bu olgular, Ukrayna’nın askersizleştirilmesi ve naziden arındırılması ile bu topraklardan kaynaklanan tehditlerin ortadan kaldırılmasına yönelik görevlerin güncelliğini teyit ediyor. Bu hedeflere mutlaka ulaşılacaktır” dedi.
Moskova, Kiev ile 2025 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İstanbul’da yürütülen doğrudan müzakereleri yeniden başlatmaya hazır olduğunu belirtiyor.
Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 23 Haziran’da katıldığı büyükelçiler yuvarlak masa toplantısında, “2025 sonbaharında radardan çıktılar ve müzakereleri durdurduklarını açıkladılar. Biz bunları kaldığı yerden her an yeniden başlatmaya hazırız. Muhtemelen geçen yıl Ukraynalılara birileri diyalog kurmamalarını ve savaşmaya devam etmelerini söyledi” dedi.
Temmuz ayında Mozambik’e gerçekleştirdiği ziyarette Lavrov, Batı’yı Rusya’yı müzakereye çağırırken varılan anlaşmaları baltalamakla suçladı. Lavrov, 9 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Batı’nın müzakereli bir çözüm istediğine artık inanmayacağız. Bu iyi niyet ve umut stoğu tamamen tükenmiştir” ifadelerini kullandı.
Avrupa ülkelerinin Rusya’yı stratejik olarak yenilgiye uğratmak istediğini belirten Peskov, bunun “tarihin en büyük hatası” olduğunu savundu.
ABD’nin tutumunda ise bir ikili durum gözlemlediklerini ifade eden Peskov, Washington’ın bir yandan Kiev’e silah sevkiyatını sürdürürken, diğer yandan Avrupalıların aksine barış sürecine katkıda bulunma isteğini koruduğunu söyledi.
Peskov, “Bazen yanılsalar da bu isteğin samimi olduğunu düşünüyor ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz” değerlendirmesini yaptı.
Ukrayna ise Rus petrol rafinerilerine yönelik saldırılarını sürdürürken, bu eylemlerin kapsamını genişletme tehdidini yineliyor.
The New York Post gazetesinin haberine göre Kiev, çatışmaları sona erdirmek için Moskova üzerindeki baskı dengesinin değiştirilmesi gerektiğine inanıyor.
Zelenskiy, 4 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Rusya’nın sesini duyacağı taraflar kesinlikle ABD, diğer G7 ve G20 ülkeleri ile Avrupa’dır” ifadesini kullandı.
Diplomasi
Bloomberg: Graham’in ölümü Ukrayna yardımını zorlaştıracak

ABD’li Senatör Lindsey Graham’in 71 yaşında hayatını kaybetmesi, Ukrayna ve diğer müttefiklerin Washington’daki en etkili destekçilerinden birini yitirmesine yol açtı. Bloomberg’in analizinde, Graham’in ölümünün ardından Kiev ve Avrupalı ortakların Beyaz Saray ile iletişim kurmak için yeni kanallar aramak zorunda kalacağı belirtildi.
ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’in vefatı, Ukrayna’nın Beyaz Saray ile en etkili iletişim kanallarından birini kaybetmesine neden oldu.
Bloomberg’in haberine göre, Graham’in yokluğu Ukrayna ve diğer ABD müttefikleri için Washington’da büyük bir boşluk yaratacak.
Graham, ABD Başkanı Donald Trump ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasındaki gergin ilişkilere rağmen, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin önemli bir kısmında Kiev’e askeri destek sağlanması için çaba harcıyordu.
Bloomberg, Graham’in vefatıyla birlikte Ukrayna ve diğer ABD müttefiklerinin, Trump’ın yakın çevresinde yeni güvenilir isimler bulmak zorunda kalacağına dikkat çekti.
Haberde, Graham’in Trump ile yakın ilişkilerini, Senato’daki Demokratlarla çalışma becerisini ve yabancı liderlerle kurduğu güçlü bağları birleştiren benzersiz bir yetenek setine sahip olduğu, bu nedenle yeni bir kanal bulmanın kolay olmayacağı ifade edildi.
“Kiev için büyük bir kayıp”
Bloomberg’e konuşan bir kaynak, Kiev yönetiminin Graham’in ölümünü, “Ukrayna’yı samimi şekilde destekleyen ve yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapan nadir bir Cumhuriyetçinin kaybı” olarak değerlendirdiğini aktardı.
Ukraynalı siyaset bilimci Volodimir Fesenko da Kiev’in Graham’in ölümünün ardından ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunu belirtti.
Fesenko, “Bizim için şimdi temel soru şu: Senato’da güçlü bir konuma sahip olan ve Trump’a doğrudan erişebilen Graham gibi başka aktörler var mı?” değerlendirmesini yaptı.
İsmi açıklanmayan bir Avrupalı diplomat ise Avrupa’da Graham’in sadece Ukrayna’yı destekleyen değil, aynı zamanda Rusya üzerinde baskı kurabilen, Beyaz Saray bünyesinde nüfuz sahibi bir figür olarak görüldüğünü dile getirdi.
Senatör Lindsey Graham, vefatından sadece birkaç saat önce Rusya’ya yönelik yeni kısıtlamaları içeren yasa tasarısının tamamlanması gerektiğini söylemişti.
Graham, esprili bir dille yaptığı açıklamada, “Şu anda ölemem. Rusya’ya yaptırım uygulamam, İran ile durumu çözmem ve İsrail ile Suudi Arabistan ilişkilerini normalleştirmem gerekiyor” ifadelerini kullanmıştı.
Aort yırtılması ve aterosklerotik kalp damar hastalığı nedeniyle 71 yaşında hayatını kaybeden senatörün ardından ABD Başkanı Donald Trump taziye mesajı yayımladı.
Trump, federal binalardaki bayrakların yarıya indirilmesi talimatını verirken, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda Graham için, “Tanıdığım en büyük insanlardan ve senatörlerden biriydi. Her zaman çalıştı ve gerçek bir Amerikan vatanseveriydi. Lindsey çok aranacak” yazdı.
Rusya’nın yaptırım listesindeydi
Rusya yönetimine yönelik istikrarlı eleştirileriyle bilinen Graham, 2018 yılında Rusya’ya karşı hazırlanan ve “cehennem yaptırımları” olarak adlandırılan yasa tasarısının mimarlarından biriydi. Bu tasarıyla Rusya’nın devlet borcuna yönelik yaptırım kavramını ortaya atmış ve siber sektöre kısıtlamalar getirilmesini savunmuştu.
Rusya İçişleri Bakanlığı, Mayıs 2023’te Zelenskiy ile görüşmesinin ardından Graham hakkında arama kararı çıkarmıştı. Rusya Federal Mali İzleme Servisi (Rosfinmonitoring) ise Şubat 2024’te ABD’li senatörü terör ve ekstremizm destekçileri listesine dahil etmişti.
Diplomasi
AB askerlik çağındaki Ukraynalıların girişini kısıtlayacak

Avrupa Birliği, temmuz ayında kabul edeceği yeni direktifle askerlik çağındaki Ukrayna vatandaşlarının birliğe girişine kısıtlama getirmeyi ve koruma statüsü vermeyi reddetmeyi planlıyor. Polonya İçişleri Bakan Yardımcısı Maciej Duszczyk, hazırlıklarında son aşamaya gelinen ve Varşova yönetiminin de desteklediği düzenlemenin Mart 2027 tarihinde yürürlüğe gireceğini duyurdu.
Avrupa Birliği (AB), askerlik yükümlülüğü bulunan Ukrayna vatandaşlarının birliğe girişini kısıtlamaya ve bu kişilere koruma statüsü verilmesini reddetmeye hazırlanıyor.
Polonya gazetesi Rzeczpospolita’nın Polonya İçişleri Bakanlığının göç politikasından sorumlu Bakan Yardımcısı Maciej Duszczyk’e dayandırdığı habere göre, konuya ilişkin AB direktifi temmuz ayında kabul edilecek ancak Mart 2027 tarihinde yürürlüğe girecek.
Polonya İçişleri Bakan Yardımcısı Duszczyk, düzenlemeye ilişkin yaptığı açıklamada, “Değişiklikler üzerindeki çalışmalar tamamlanmak üzere. Polonya bu adımları destekliyor” ifadesini kullandı.
Yeni düzenleme kapsamında AB genelindeki geçici koruma statüsü, yalnızca Ukrayna resmi makamları tarafından verilmiş seferberlik tecil veya muafiyet belgesine sahip Ukrayna vatandaşları için geçerli olacak.
Kiev değişiklik talep etti
Ukraynalı mültecilere yönelik geçici koruma direktifindeki bu değişikliklerin doğrudan Kiev yönetiminin talebi doğrultusunda hazırlandığı belirtildi. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, yaklaşık bir yıl önce 18-22 yaş aralığındaki Ukraynalı erkeklerin yurtdışında eğitim görmeleri ve çalışmaları için uygulanan çıkış yasağını kaldırmıştı.
Bu kararın ardından üç ay içinde 121 binden fazla Ukraynalı erkek Polonya’ya giriş yaparken, bu kişilerin büyük kısmının daha sonra Almanya’ya geçtiği kaydedildi.
Rzeczpospolita’nın paylaştığı verilere göre, güncel olarak Polonya’da 218 binden fazla askerlik çağında Ukraynalı erkek yaşıyor.
Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verileri ise AB topraklarında geçici koruma statüsünden yararlanan toplam Ukraynalı sayısının 4,3 milyon olduğunu gösteriyor. Bu kişilerin 1,2 milyonu Almanya’da, 960 bini ise Polonya’da ikamet ediyor.
Avrupa Komisyonu, haziran ayı sonunda askerlik çağındaki Ukraynalı erkeklere mülteci statüsü verilmemesini önermişti. Komisyon bu öneriyi, koruma ihtiyaçları ile Ukrayna’nın genel savunma kapasitesi arasındaki dengenin sağlanması gerekliliğiyle gerekçelendirmişti.
Ukrayna’nın demografi sorunu
Ukrayna Parlamentosu İnsan Hakları Yetkilisi Dmitro Lubinets, 20 Haziran tarihinde yaptığı açıklamada, Rusya ile yaşanan savaşın ardından 5,7 milyondan fazla Ukrayna vatandaşının ülkeyi terk ettiğini bildirmişti.
Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiga ise yurtdışında zorunlu olarak bulunan Ukraynalı sayısının 8 milyonu aştığını kaydetmişti.
Ukrayna Sosyal Politika, Aile ve Birlik Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayı itibarıyla ülke nüfusunun yaklaşık 22-25 milyon seviyesine gerilediğini açıklamıştı.
Ülkenin 2001 yılında yapılan son resmi nüfus sayımında Ukrayna nüfusu yaklaşık 48 milyon olarak kayıtlara geçmişti.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, ilkbahar aylarında yaptığı açıklamada, yurtdışına giden askerlik çağındaki erkeklere cephedeki askerlerin rotasyonunun sağlanabilmesi için ülkeye geri dönme çağrısı yapmıştı. Ukrayna’da mevcut yasalara göre seferberlik yaşı 25 ile 60 yaş arasında uygulanıyor.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor











