Bizi Takip Edin

Diplomasi

Körfez güvenliğinde Türkiye’nin rolü ne olacak?

Yayınlanma

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 17-19 Temmuz tarihlerinde Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) ziyaret etti. 200’den fazla iş insanı ve bürokrasinin önemli isimlerinin de eşlik ettiği ziyaretlerde 3 ülkede 26 anlaşma imzalandı.

Ziyaretin Türkiye-Körfez ticaret hacmini artırması bekleniyor. İlişkileri derinleştirme arzusundaki katalizör olarak ekonominin önemi Türkiye’nin koşulları göz önüne alındığında ortada.

Ancak diğer önemli nokta Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü artırma hedefi ile ilgili. Başta ABD’nin değişen öncelikleri olmak üzere bir dizi sebep Körfez ülkelerini güvenlik garantilerini çeşitlendirmeye itti. Bölgede ABD’nin dışında Rusya, Çin gibi uluslararası güçlerin yanı sıra Hindistan ve Türkiye gibi bölgesel güçlerin ağırlığı hissediliyor.

Türkiye, önemli oranda yerlileştirdiği yerli savunma sanayi için Körfezi önemli bir pazar olarak görüyor. Nitekim Suudi Arabistan’la imzalanan Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük savunma ve havacılık ihracatı anlaşması bu anlamda öne çıkıyor.

Peki Körfez ülkeleri, Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü artırma talebine ne yanıt verecek?

Londra’dan yayın yapan Suudi sermayeli El-Majalla’da yayınlanan bir analiz bu soruya yanıt vermeye çalışıyor:

***

Türkiye KİK’in yeni çok kutuplu güvenlik yapısında yerini alıyor

Erdoğan, hızla değişen dünya düzeni hakkında diğer liderlerle konuşmak için ilk olarak Suudi Arabistan’ı seçti. Her iki ülke de iş birliğinden kazançlı çıkacak.

Khaled Hamadeh

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Körfez turuna geçen hafta başında Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı ziyaretle başladı. Bu, Türkiye ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerde dönüşüm sürecinin başlangıcını simgeliyor. Riyad bu yeni dönemin başlangıç noktası oldu.

Bu yeni aşamanın kapsamı ekonomik ve yatırım iş birliğini aşıyor. İki ülke arasında kapsamlı bir ortaklık kurulması hedefleniyor.

Toplantı sonrasında yayınlanan ortak açıklama, çeşitli uluslararası ve bölgesel konulara değinerek, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın küresel ekonominin zorluklarıyla başa çıkmada bir dizi iddialı yöntemle ortak sorumluluğunu vurguluyor.

Bu konular arasında ekonomik entegrasyon, enerji piyasalarının istikrara kavuşturulması ve sürdürülebilir büyümenin sağlanması için endüstri ve dijital sektörlerde iş birliğinin artırılması yer alıyor.

Her iki taraf da güvenlik ve savunma konularının önemini vurgulayarak nükleer enerjinin barışçıl kullanımına odaklandı ve kabiliyetler, savunma sanayileri, araştırma ve geliştirme alanlarında iş birliğine yönelik yürütme planını imzaladı.

İHA üretim anlaşması

Özellikle dikkat çekici olan, Savunma Bakanlığı ve Türk şirketi Baykar arasında imzalanan satın alma anlaşmalarıydı. Bu anlaşmalar, insansız hava araçları ve sistemlerinin Krallık içinde yerelleştirilerek teknoloji transferinin ve ortak üretiminin sağlanmasını amaçlıyor.

İki ülke yakın bir uyum içinde görünüyordu. Başta Yemen krizi, İran’ın nükleer dosyası, Filistin davası, Sudan’daki istikrarsız durum ve Ukrayna’daki savaş olmak üzere bölgesel konularda uyumlu pozisyonlar aldılar.

Diplomatik tutumları ve söylemleri uluslararası normlara uygun olmasına özen gösterdiler ve uluslararası güvenliği ve barışı korumayı amaçladılar.

Peki, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Arap Körfezi turunun bağlamı neydi ve Türkiye bölgenin güvenlik sisteminde bir ortak rolü üstlendi mi?

Ankara’nın bu rolden beklentileri neler ve bunu yerine getirmek için gerekli kapasitesi ne kadar? Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ve İran gibi etkili bölgesel aktörler Türkiye’nin Körfez’in güvenliğine artan ilgisine nasıl bakıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Şeyh Muhammed Bin Zayed Al Nahyan tarafından El Vatan Sarayı’nda resmi törenle karşılandı. 19 Temmuz 2023. Foto: Murat Kula / AA

Değişen güç dinamikleri

1970’lerin başında Körfez, güvenlik açısından bir dönüşüm geçiriyordu. İngiliz etkisi azalıyordu ve bu durum Birleşik Krallık’ın askeri varlığının sona ermesine ve yerine ABD’nin rolünün artmasına yol açacaktı.

İran Şahı’nın devrilmesi ve radikal İslamcı bir rejimin iktidara gelmesi ile Sovyetlerin aynı yıl Afganistan’ı işgalini de içeren 1979 olaylarından sonra, ABD’nin Körfez bölgesi üzerindeki kontrolü, daha sonra Carter Doktrini olarak bilinen doktrinin geliştirilmesiyle daha da pekiştirildi.

Doktrinin birkaç temel hedefi vardı: İran devriminin yayılmasına karşı koymak, Sovyetler Birliği’nin Körfez’deki sıcak sulara erişimini engellemek, bölgenin petrol kaynaklarını korumak ve Amerikan şemsiyesinin koruması altında bölgesel iş birliğini teşvik etmek.

ABD’nin doğrudan askeri müdahalesi ve Amerikan çıkarlarını korumak için nükleer silah kullanma düşüncesi bu dönemde ortaya çıktı.

21’inci yüzyılın ilk on yılı boyunca Arap Körfezi’nin güvenliği üç sabit unsura tabi olmaya devam etti.

İlk olarak, Körfez Arap devletlerine ve bölgesel güvenliğe yönelik süregelen İran tehdidi, bu devletlerin dış politikalarını Körfez İş birliği Konseyi çatısı altında şekillendirmelerine yol açtı.

İkincisi, Körfez ülkeleri özellikle askeri ve savunma alanlarında çok sayıda zayıflık ve zafiyetle karşı karşıyaydı. Üçüncüsü, ABD kendisini Körfez ülkeleri ve bölge için kilit güvenlik garantörü olarak ortaya koydu.

2011’de birçok Arap ülkesinde patlak veren protestolara paralel ortaya çıkan yeni tehdit biçimleri, elverişsiz uluslararası koşullar ve ABD’nin değişen öncelikleri daha fazla güvenlik teminatına ihtiyaç duyulmasına yol açtı.

Körfez’deki Arap hükümetleri uzun süredir devam eden İran tehdidine ek terörizmin tırmanması, aşırıcılık, deniz korsanlığı ve sınırlarına yakın milislerin çoğalması gibi yeni zorluklarla karşılaştı.

Dahası, ABD’nin Orta Doğu’daki azalan müdahalesi bölgesel bir boşluğa neden olurken Arap ayaklanmaları KİK ülkeleri arasında farklı tutumlara yol açıyordu.

Bu da her biri farklı dış politikalar izleyen ve bölgedeki askeri angajmanlarını genişleten İran, İsrail ve Türkiye gibi kilit güçler arasında nüfuz için yoğun bir rekabeti körükledi.

Rusya askeri varlığını ve müdahalesini artırırken, Çin ve Hindistan ekonomik varlıklarını güçlendirdi.

Körfez’de güvenin azalması

Tüm bu gelişmeler, KİK devletlerinin güvenliklerinin ana teminatçısı olarak Washington’a duyduğu güvenin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde azalmasına neden oldu. Özellikle 2009-2017 yılları arasında Barack Obama ve 2017’den 2021’e kadar Donald Trump yönetimleri sırasında ABD politikasında yaşanan önemli gelişmeler ve çeşitli değişiklikler bu güven kaybına katkıda bulundu.

Körfez Arap devletlerinin artan tehditlerle birlikte azalan ABD güvenlik taahhütleri arasındaki uçurumu kapatmak için yeni yöntemler keşfetmesi gerekli görünüyordu.

Buna karşılık KİK ülkeleri geleneksel olmayan dış politikalar ve askeri faaliyetler benimsemeye başladı. ABD bu gelişmeyi, yüklerini hafifletmek ve KİK arasında kolektif güvenliği güçlendirmek için olumlu bir araç olarak görmüş olabilir.

Bölgesel çalkantıların yansımaları ve ABD’nin güvenlik taahhütlerindeki azalmayı telafi etme ihtiyacı Körfez Arap ülkelerini, stratejilerini üç düzeyde değiştirmeye itti: silah tedarik kaynaklarını, ortaklıkları ve ittifakları çeşitlendirmek.

Her ne kadar ABD Körfez’deki en önemli güvenlik aktörü olmaya devam etse de çeşitlendirme stratejileri hem bölgede bulunan hem de yeni giren Çin, Hindistan, Rusya ve Türkiye gibi bölgesel ve uluslararası aktörlerin bölgeye müdahil olmasına kapı açtı.

Artık Körfez’de çok kutuplu bir güvenlik söz konusu ve bu da bölgedeki güç dengesinin geleceği ve bölgeye yeni giren aktörlerin potansiyel rolleri ile ilgili bazı soruları gündeme getiriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Katar Emiri Al Sani nezaretinde Türkiye Cumhuriyeti ile Katar Devleti arasında diplomatik ilişkilerin 50. yıl dönümü dolayısıyla ikili anlaşma imzalandı. Anlaşmaya, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katarlı mevkidaşı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman bin Jassim Al Thani imza attı. 18 Temmuz 2023.

Türkiye’nin istekleri

2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye’de iktidara geldiğinde, Türkiye’nin statüsünü, rolünü ve etkisini hem bölgesel hem de küresel olarak yükseltmeyi amaçlayan çok yönlü yeni bir dış politika benimsedi.

Yeniden şekillendirilen bu dış politika, Türkiye’yi küresel bir oyuncu ve dünyanın ilk on ekonomisinden biri olarak konumlandırmak gibi iddialı bir vizyondan hareketle, kapsamlı bir coğrafya ve tarih anlayışına dayanıyordu.

Bu vizyon stratejik düzeyde değişmeden kalırken, Türkiye’nin dış politikası 2011’deki Arap protestolarının ardından bir dönüşüm geçirdi. Artan bölgesel tehditler Ankara’yı daha iddialı ve kararlı adımlar atmaya, bölgede daha büyük bir güvenlik rolü üstlenmeye ve yurtdışındaki doğrudan askeri varlığını genişletmeye zorladı.

Türkiye’nin Körfez bölgesinde daha büyük bir güvenlik rolü üstlenme arzusu, Türkiye dışında türünün ilk örneği olan Katar’daki Türk askeri üssünün kurulmasıyla belirginleşti.

Çalkantılı dönemler

Bu hırs, Türkiye ve Katar’ın ikili bir savunma anlaşması imzaladığı en az 2014 yılına kadar geri götürülebilir. Türkiye 2015 yılında Tarık bin Ziyad üssüne bazı güçlerini konuşlandırdı. Birçok uzman ve gözlemci bu hamleyi bir dayanışma göstergesi olarak görürken, Türkiye’nin Katar Büyükelçisi Ahmet Demirok üssün eğitim ve ortak tehditlere karşı koyma gibi birçok amaca hizmet ettiğini doğruladı.

Nisan 2016’da Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu üssün geniş misyonunu açıklayarak Katar’ın güvenliğiyle ilişkisini ve Türkiye’nin Körfez’in istikrarı ve güvenliğine katkıda bulunma hedefini vurguladı.

2017’deki Körfez krizi sırasında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır Katar’a uygulanan ablukanın kaldırılması için 13 talep sunarken, bu taleplerden biri de Katar’daki Türk askeri üssünün derhal kapatılması ve Türkiye ile askeri iş birliğinin sonlandırılmasıydı.

Ankara, üssün tüm Körfez bölgesi için bir güvenlik garantörü olarak hizmet verdiğini ve herhangi bir Körfez ülkesine yönelik olmadığını ileri sürerek bu talebi reddetti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Haziran 2017’de Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Bahreyn Dışişleri Bakanı ile görüşerek bu mesajı iletmiş ve Türkiye’nin öncelikli olarak Körfez’in güvenlik ve istikrarına bağlı olduğunu vurgulamıştı

Eski Savunma Bakanı Fikri Işık da Körfez’deki barışın Orta Doğu’daki genel istikrar için önemini vurgulamış ve Katar’da görev yapan Türk askerlerine seslenerek varlıklarının sadece Katar’da değil Körfez bölgesinde de barış ve istikrara katkıda bulunduğu mesajını vermişti.

Türk yetkililerin Körfez güvenliğine ilişkin bu açıklamaları Ankara’nın Körfez bölgesinde güvenlik ortağı olma arzusunun açık bir kanıtı.

Ayrıca, Katar’daki Türk askeri üssünün, bazı acil ve geçici güvenlik gelişmelerine bir yanıt olmadığını, aksine yıllar önce yapılmış rasyonel ve stratejik bir tercih olduğunu vurguluyorlar.

Bazıları bu açıklamaları o dönemdeki krize bağlasa da Türkiye’nin Körfez güvenliği konusundaki pozisyonu ve Katar’a yönelik ablukayı sona erdiren ve daha geniş bir bölgesel uzlaşmanın önünü açan Ocak 2021’deki el-Ula Anlaşması’nın ardından Ankara’nın Körfez güvenliğinde daha büyük bir rol oynamaya hazır olması sistematik olarak incelendiğinde bunun aksi görülüyor.

Şubat 2022’de BAE’nin Gulf Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Körfez bölgesindeki tüm kardeş ülkelerin güvenlik ve istikrarını kendimizinkinden ayrı görmüyoruz” ifadesini kullanmıştı.

Değişen strateji

Suriye krizi Türkiye’nin stratejik değişimine katkıda bulundu. ABD’nin başını çektiği Batılı müttefiklerin Esad rejimine yönelik tereddütlü tutumunu, Suriye’nin kuzeyinde Suriyeli Kürt milislerin yükselişini, Batı’nın Kürt Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) verdiği desteği ve Rusya’nın Suriye’deki çatışmalara askeri müdahalesini gördü.

Ankara, durumun aciliyetinin ve yalnızca dış aktörlere bel bağlamak yerine proaktif önlemler alma ihtiyacının farkına vardı.

Sonuç olarak, Türkiye’nin dış politikası karşılıklı bağımlılığı kabul eden, arabulucu ve bütünleştirici rolünü arayan bir politikadan, kararlı bir diplomatik yaklaşım ve gerektiğinde askeri müdahaleye hazır, kendi kendine yeterliliğe öncelik veren bir alternatife dönüştü.

2016’daki darbe- geniş kapsamlı sonuçlar

Türkiye’de 2016 yılında yaşanan darbe girişiminin yanı sıra 2017 anayasa referandumu ve 2018 seçimleri gibi dönüm noktaları ülkenin siyasi manzarası üzerinde geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu.

Bu olaylar, önemli yürütme yetkilerine sahip bir başkanlık sisteminin kurulması ve karar alma süreçlerinde merkezileşmenin artmasıyla sonuçlandı. Bu büyük siyasi dönüşüm, daha kendinden emin bir dış politika perspektifinin oluşturulmasında ve küresel sahnede stratejik bağımsızlığın peşinde koşulmasında önemli rol oynadı.

Orta Doğu’da ortaya çıkan güç boşluğu, Türkiye’nin aşırıcılık, terörizm ve vekalet savaşları yoluyla Batı müdahalelerinin yükselişiyle karşı karşıya kalması nedeniyle Ankara’yı bölgede kendi gücünü ortaya koyma motivasyonuyla baş başa bıraktı.

Türkiye, bölgesel sınırlarının ötesinde askeri operasyonlar, yabancı topraklarda askeri konuşlanmalar, ileri askeri üsler ve Levant, Körfez, Afrika Boynuzu, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz ve Güney Kafkasya gibi kritik bölgesel alanlarda kara, deniz ve hava yeteneklerini sergilemek gibi çeşitli yollarla gücünü göstermeye başladı.

Yerli savunma

Ankara aynı zamanda kendi savunma sektörünü de geliştirerek, 18 yıldan kısa bir sürede savunma alanında dışa bağımlılığını yaklaşık %70’ten %30’a düşürdü.

2016-2020 yılları arasındaki dört yıllık dönemde ithal edilen silahlar 2011-2015 yıllarına kıyasla %59 oranında azalırken, ABD silahlarının Ankara’ya transferinde %81 oranında önemli bir düşüş yaşandı.

Türkiye’nin savunma ve havacılık sanayilerindeki satışlar 2002’de 1 milyar dolar iken 2020’de 11 milyar doların üzerine çıktı. Aynı dönemde ihracat da 248 milyon dolardan 4 milyar dolara ulaştı.

Bu büyümenin ölçeği, hızı ve Türkiye’nin sektördeki yeteneklerinin giderek daha sofistike hale gelmesi, Ankara’da Türkiye’nin tehditlere karşı koymada, yeni güvenlik ortaklıkları kurmada, savunma ihracatını artırmada ve Orta Doğu’da barış, güvenlik ve istikrarı korumada lider bir güvenlik rolü oynayabileceğine dair güvene yol açtı.

Körfez bölgesindeki bölgesel ve uluslararası siyasetin doğası gereği üç KİK ülkesi 2016-2020 yılları arasında en büyük 10 silah ithalatçısı arasında yer alıyor. Suudi Arabistan ilk sırada yer alırken, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri sırasıyla sekizinci ve dokuzuncu sırada.

2011-2016 yılları arasında KİK ülkelerinin Ankara ile savunma ve askeri ilişkilerini geliştirmeye ilgileri arttı bu da Türkiye’nin büyüyen yerli savunma sanayi yeteneklerinin Körfez ülkelerinin büyük savunma bütçeleri ve silah ithal etme istekleriyle bütünleşmesine yol açtı.

Türk silahlarına yönelik bölgesel talep

Türkiye ve KİK ülkeleri birçok anlaşma imzaladı ve Ankara, Körfez Arap ülkelerine yaptığı savunma ihracatını önemli ölçüde artırdı.

Bu dönemde, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Türkiye’nin Körfez bölgesine yaptığı savunma ihracatı açısından sırasıyla ikinci ve üçüncü sırada yer alan önemli ortaklar olarak ortaya çıktı. Bu iki ülkenin her biri, Türkiye’nin Körfez bölgesine yaptığı savunma ihracatının yaklaşık %20’sini oluşturdu.

Katar ve Türkiye, 2014 yılında Katar topraklarında Türk kuvvetlerine ev sahipliği yapacak bir askeri üssün kurulmasını da içeren ilişkilerini derinleştirdi.

2017-2021 yılları arasında Türkiye’nin toplam silah ihracatının %16’sını yaptığı ülke olarak Umman, en büyük Türk silah alıcısı oldu. Türkiye’nin silah ihracatının %14’lük payı olan Katar ise üçüncü sırada yer aldı. Bu rakamlar, özellikle Türkiye’nin yerli savunma sanayisini geliştirme konusundaki hızlı temposunu sürdürmesi halinde, gelecekte daha fazla iş birliği potansiyeli olduğunu gösteriyor.

El-Ula anlaşması ilişkileri yeniden rayına oturttu

Türkiye ile bazı Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasındaki ilişkiler 2017-2020 yılları arasında zorluklar, gerilemeler ve hatta krizlerle karşılaştı.

Ancak 2021 yılında Suudi Arabistan ve Katar’ın başını çektiği bir grup ülke arasında varılan ve 2017’deki Körfez krizini sona erdiren el-Ula anlaşması, bir yandan Birleşik Arap Emirlikleri ile Türkiye arasındaki, diğer yandan da Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin önünü açtı.

Bu olumlu gelişme, Türkiye ile bazı KİK ülkeleri arasındaki kırılmaların ve anlaşmazlıkların, farklı ülkeler arasında iş birliği ve koordinasyon gerektiren ortak çıkarlarından ve bölgesel stratejik zorunluluklardan daha ağır basmadığını gösterdi.

Deneyimler, Körfez ülkelerinin, Türkiye’nin Körfez’de gelişmiş bir güvenlik rolü oynama arzusu da dahil dış politika konularında genellikle hemfikir olmadıklarını gösteriyor.

Farklılıklar devam ediyor

Sonuç olarak, bu ülkelerin Türkiye’ye yönelik tutumları koşullara ve zamanlamaya bağlı olarak değişecek. Türkiye 2014’ten bu yana Katar ile nitelikli bir ilişkiye sahip ve bu durum Katar’ı Türkiye’nin Körfez’de daha önemli bir rol oynamasını destekler hale getirirken Kuveyt ve Umman’ın kabulü şu temel koşullara bağlı:

  • Türkiye ile mevcut ilişkilerin gelecekte de aynı yörüngede devam etmesi.
  • Türkiye ile ABD arasında büyük çelişkiler olmaması.
  • Suudi Arabistan Krallığı’nın açık ve ilkeli itirazlarından kaçınılması.

Bu koşullara ek, Ankara’nın bölgesel rakiplerinden biri olarak görülen Tahran ile ilişkilerinin niteliği ve kapsamı göz önüne alındığında, Umman’ın İran’a yönelik özel tutumu da dikkate alınmalı.

Yabancı askeri üsler- bir güç göstergesi mi yoksa zayıflık mı?

Her iki ülkenin de Ankara ile iyi ilişkileri olmasına rağmen hem Kuveyt hem de Muskat kendi güvenlikleri için ek garantör olarak Birleşik Krallık’a başvurmayı tercih ediyor.

Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’a gelince, Suudi Arabistan’ın uluslararası sahnedeki ileri konumu ve küresel güçlerle kurduğu stratejik ilişkiler gibi faktörler göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin güvenlik rolünün artırılmasını kabul etmek daha hassas ve duruma göre değerlendirmeyi gerektiriyor. Türkiye’nin İran’a yönelik tutumları da dikkate alınmalı.

Ancak Abu Dabi, en azından teorik olarak, ideolojik kaygıların olmamasının yanı sıra güven artırıcı önlemler alınması koşuluyla, Türkiye’nin Körfez’e daha fazla güvenlik katılımı fikrine daha açık görünüyor.

Birleşik Arap Emirlikleri yabancı üsleri bir güç olarak algılarken, Suudi Arabistan bunları yöneticilerinin meşruiyetine zarar veren bir zayıflık işareti olarak görüyor.

Bu farklılıklara rağmen Birleşik Arap Emirlikleri ABD, İngiltere, Fransa, Avustralya ve İtalya’dan askerleri barındıran çok sayıda yabancı üsse ev sahipliği yapıyor. Ancak bu üslerin varlığı Türkiye’nin olası müdahalesine ilişkin endişelere yol açabilir.

Türkiye ve İran: İş birliği yapan rakipler

Türkiye’nin bölgedeki tarihi rakibi İran’a gelince, iki ülke son zamanlarda bazı bölgesel konularda iş birliği yapmayı başardı. Ancak diğer pek çok konuda da kendilerini çatışan pozisyonlarda buldular.

2017’deki Körfez krizi, Ankara’yı Katar’a ablukayı aşmasında yardımcı olması için İran’a yaklaşmaya zorlarken, Tahran Türkiye’nin Katar ve Körfez’de daha büyük bir ekonomik ya da güvenlik rolü üstlenmesine olumlu bakmayabilir.

Katar ile Körfez krizinin ilk aşamalarında İranlı yetkililer, bürokratik prosedürleri gerekçe göstererek Katar’a gıda ve mal taşıyan Türk tırlarının geçişini engelledi.

Bu durum, üç ülke -Türkiye, Katar ve İran- Ağustos 2017’de sözlü bir anlaşmaya varana ve daha sonra Kasım 2017’de resmileşene kadar devam etti. Bununla birlikte İran, Türkiye’nin Katar’daki doğrudan askeri varlığını kabul etmedi ve Türk uçaklarının Doha’da konuşlandırılması ihtimaline ilişkin endişelerini dile getirdi.

Türkiye ve İran arasındaki bu karmaşık ilişkinin tezahürleri, diğer alanların yanı sıra Irak, Suriye, Güney Kafkasya ve Orta Asya’da açıkça görülebilir.

İran’ın Orta Doğu’da Türkiye’ye yönelik stratejisi, Ankara’nın Körfez bölgesine erişimini engelleyerek kara yollarını kesmek ve kendi nüfuzunu Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a kadar uzatmak üzerine kurulu ve burada Türkiye’nin çabalarına karşı koymak için büyük yatırımlar yapıyor.

Dönüşüm, hırs ve iyi bir itibar

Türkiye’nin Körfez’de güvenlik sağlayıcı rolü son on yılda dönüştürücü bir boyuta ulaştı.

Bu süreç, İran ve KİK ülkeleriyle değişen ilişkilerin yanı sıra Washington’un küresel önceliklerindeki değişimleri de takip etti.

Aynı zamanda Türkiye’nin bağımsız dış politikası, yerli savunma sanayisinin yükselişi ve proaktif savunma politikası, Ankara’daki karar alıcıları Körfez’de daha aktif bir rol üstlenme konusunda cesaretlendirdi.

Ancak tüm bunlar bazı çevrelerde Türkiye’nin kabiliyetleri konusunda soru işaretleri yarattı.

Türkiye’nin böyle bir rolü ne ölçüde yerine getirebileceği, Körfez’in güvenlik meselelerine arzu edilen müdahalenin özel niteliğine ve kapsamına bağlı. Dahası, yerleşik bölgesel ve dış güçlerin tercihlerinin yanı sıra yeni ortaya çıkan güçlerin çıkarları da Türkiye’nin bölgedeki hedeflerine potansiyel olarak zorluk çıkarabilir.

Son derece değişken ve istikrarsız bir bölgede geleceği tahmin etmek doğası gereği zor. Ancak bazı eğilimler kalıcı.

ABD bölgeden çekildikçe ve Türkiye’nin savunma sanayinde kayda değer bir ilerleme kaydederken bölgedeki ağırlığının artması, Ankara’ya konumunu güçlendirmek ve daha güçlü bir güvenlik rolü aramak için fırsat yaratmış olacak.

Bununla birlikte, iç, bölgesel ve uluslararası dinamikleri göz önünde bulundurmak her zaman önemli. Türkiye, Körfez bölgesinde gelişmiş bir güvenlik rolü elde etmek istiyorsa iç politikasında istikrarı sağlamalı, ekonomik gücünü ve Körfez ülkeleriyle ticari ilişkilerini önemli ölçüde artırmalı.

Türkiye’nin Körfez’e coğrafi yakınlığı ve savunma teknolojisini paylaşmaya istekli olması bu konuda yardımcı olacaktır. Ayrıca 2017’de Körfez’de, 2019’da Kuzey Afrika’da ve 2020’de Levant ve Güney Kafkasya’da kurulan çeşitli jeopolitik alanlarda güvenilir, kararlı, inanılır ve yetenekli bir ortak olarak itibar kazandı.

Bu da potansiyel müttefiklerin gözünde olumlu görüldüğü ve Körfez bölgesinde olası güvenlik rolüne doğru ilerlemesine katkıda bulunduğu anlamına geliyor.

Diplomasi

İranlı diplomat Soltanieh: Ortadoğu güvensizlik, katliam ve soykırımla yüz yüze

Yayınlanma

Editörün notu: İran’ın eski UAEA Temsilcisi, nükleer bilimci ve diplomat Büyükelçi Ali Asghar Soltanieh, 26 Eylül’de İstanbul’da tertiplenen East-West Forum bünyesinde yaptığı konuşmada Batı hegemonyasının çözülüşünü ve çok kutuplu yeni dünya düzenine geçiş dinamiklerini ele aldı. Kırk yılı aşan uluslararası diplomasi tecrübesine dayanarak BM, UAEA, CWC ve BWC gibi küresel kurumların bilhassa ABD ve Batılı müttefikleri tarafından nasıl araçsallaştırıldığını şahsi tanıklıklarıyla ortaya koydu. Ortadoğu’nun, Avrupa’da işlenen tarihsel suçların ve antisemitizmin bedelini Filistin’deki sürgün ve süregelen soykırımla ödemeye mahkûm edildiğini vurguladı. NPT rejiminin ve uluslararası nükleer teftiş mekanizmalarının Batı ve İsrail lehine çifte standartlarla işletildiğini, İsrail’in saldırganlıklarının bizzat bu kurumlarca örtbas edildiğini somut örneklerle açıkladı.


Bismillahirrahmanirrahim,

Sözlerimin başında, parçalanmış bir dünyanın içinden geçtiği bu can alıcı tarihsel dönemeçte beni bu mühim konferansa davet eden Harici’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne en içten şükranlarımı sunuyor; toplantının verimli geçmesini temenni ediyorum.

Kimi akademisyenler, Batı Yüzyılı’nın sonunun eşiğinde durduğumuz ve Hegemonya Sonrası Dünya Düzeni’nin şafağında bulunduğumuz görüşünü paylaşıyor.

Karşımızdaki yalın soru şudur: Doğu ile Batı arasındaki tarihsel münasebet, Batı’nın emperyal ve liberal tahakkümünden tartışmalı çok kutuplu bir düzene doğru nasıl evrildi ve bu geçiş süreci; hegemonyayla özdeşleşen kültürel tektipleşmeyi, jeopolitik çatışmayı ve teknolojik tahakkümü yeniden üretmeden nasıl yönetilebilir?

“Batı Hegemonyasından Çok Kutuplu Dünya Düzenine Doğu-Batı İlişkilerinin Dönüşümü” başlıklı meseleyi etraflıca tahlil edebilmek için, Batı tahakküm yapısının kendi kendini baltalamasına yol açan temel dinamikleri teşhis etmek gerekir; bu dinamikler, Doğu eksenli yeni ve çok kutuplu bir sistemin kurucu unsurlarındaki belirleyici nitelikleri de gözler önüne serecektir.

Filizlenen çok kutuplu düzen, yalnızca Batı (özellikle Amerikan) hegemonyasının yerini Çin, Rusya ya da bir başka ulusal hegemonyanın alması şeklinde okunmamalıdır. Bu durum bilakis, bizzat modernliğin siyasi manasına dair çok daha derin bir hesaplaşmayı temsil ediyor: Geleceğin uluslararası sistemi, tarihsel olarak Batı’yla anılan evrenselleştirici liberal model etrafında örgütlenmeye devam mı edecek; yoksa farklı medeniyetler ve siyasi gelenekler çoğulcu bir devletler düzeni içinde bir arada mı yaşayacak? Barışçıl bir geçiş; tek kutupluluğun ihyasına yahut yeni bir “medeniyetler çatışması” fikrine değil; uluslararası kurumların siyasi eşitlik, kültürel çoğulculuk, stratejik itidal, teknolojik yönetişim ve toplumsal dayanışma ilkeleri doğrultusunda yeniden inşasına bağlı kalacaktır.

Bu tebliğde yeni dünya düzeni, günümüzde Ortadoğu olarak adlandırılan Batı Asya prizmasından ele alınmaktadır.

Avrupa’daki Musevi cemaatlerinin asırlar boyunca ayrımcılığa, zulme ve antisemit şiddete maruz kaldığı acı gerçeğini hatırda tutmak gerekir.

Avrupa’daki antisemitizm, güvenli bir Yahudi vatanı arayışının giderek aciliyet kazanmasına zemin hazırladı. Nitekim Batılı güçler, neredeyse bütün Yahudileri Avrupa’dan Ortadoğu’ya sürmeye ve milyonlarca Filistinliyi vatanından kopararak Doğu’nun kalbinde, Batı Asya’da, yani Ortadoğu’da Batılı bir teşekkül kurmaya karar verdi. Ortadoğu o günden bu yana kesintisiz bir güvensizlik, katliam ve nihayetinde bir soykırımla yüz yüze; hülasa Ortadoğu, Avrupa’da işlenen suçların bedelini ödüyor.

Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlarla yakın dirsek temasında geçen kırk yılı aşkın çok taraflı diplomasi tecrübeme binaen, sunumumda sözde “Dünya Düzeni yahut İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönem” boyunca bu uluslararası kurumların sergilediği performansa odaklanmam talep edildi. Aşağıda aktaracaklarım, Batılı ülkelerin, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası örgütleri araçsallaştırmasına dair somut delillere dayanan şahsi hatıratımdan kesitlerdir; bunlar ne İran’ın ne de VIIMES’ın resmi tutumunu yansıtır:

BM Şartı’nın yapısal eksiklikleri, bahse konu teşkilatların tüzükleri ve ilgili antlaşma ile sözleşmelerin hükümleri dikkate alındığında; Batılı ülkelerin yönlendirmeleri ve koyduğu engeller yüzünden BM ile diğer uluslararası kurumların son derece hayal kırıklığı yaratan, menfi bir sicile sahip olduğu rahatlıkla görülür.

Şahsen dahil olduğum ve bizzat tanıklık ettiğim birtakım somut hadiseleri değerli katılımcıların dikkatine sunmak isterim:

NPT metni incelendiğinde, taraflarını “Nükleer Silaha Sahip Olanlar” (P5) ve “Olmayanlar” biçiminde ikiye ayıran, güvenlik alanındaki en ayrımcı antlaşma karşımıza çıkar. Nükleer silaha sahip devletler, UAEA denetimlerinin tamamından muaftır. Antlaşmanın nükleer silahsızlanmayı öngören altıncı maddesinde ise ne bir takvim ne de bir hesap verebilirlik mekanizması bulunur.

Bağlantısızlar Hareketi (NAM) ülkeleri, nihai belgeye nükleer denemelerin yasaklanmasını içeren bir paragrafın eklenmesini teklif etti. Nükleer silah sahibi ve NPT tarafı olan üç devlet; ABD, İngiltere ve SSCB bu teklife karşı çıktı.

Not: O dönemde Fransa ve Çin henüz NPT’ye katılmamıştı.

Genel Kurul kulisinde, İsveç Daimi Temsilciliği’nde şahsımın da aralarında bulunduğu üç NAM temsilcisi ile üç nükleer silah sahibi devletin heyetleri arasında sabah saat 04.00’e kadar süren sekiz saatlik müzakerenin ardından, ABD heyetinin herkesin üzerinde mutabık kaldığı oturum başkanının önerisine dahi itiraz etmesi sebebiyle hiçbir uzlaşmaya varılamadı. Neticede Konferans nihai bir belge ortaya koyamadı ve fiyaskoyla sonuçlandı.

NAM, özellikle de Ortadoğu ülkeleri, Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge kurulması gerekliliğini kuvvetle savundu. Hatırlatmak isterim ki bu öneriyi ilk olarak 1974’te İran, ardından Mısır gündeme getirmişti. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler, normal şartlarda 25 yıl sonra geçerliliği sona erecek NPT’nin süresiz uzatılması şartıyla bu tasarıya onay verdi. Geldiğimiz noktada ABD, 1995’teki taahhüdüne uymamakla kalmadı; İsrail’in nükleer silahlardan vazgeçmeme ve NPT’ye katılmama yönündeki taleplerini karşılayabilmek adına bu minvaldeki bütün girişimleri de köstekledi.

ABD, 2000 yılındaki bir önceki Gözden Geçirme Konferansı’nda alınan ve nükleer silahsızlanma yolunda 13 bağlayıcı taahhüdü içeren kararların uygulanışını gözden geçirme yönündeki geleneksel gündem maddesine itiraz etti. Konferans çöktü.

Yoğun müzakerelerin ardından konferans, 2012 yılında “Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge” konulu bir toplantı düzenlenmesini ilk defa oydaşmayla kabul etti. İki yıllık hazırlık sürecinden sonra, tam da toplantının Helsinki’de icra edilmesinin planlandığı günlerin arifesinde ABD (yani kararın alındığı 2010 yılında görevde bulunan Obama yönetimi), taraf tüm devletleri hiçe sayarak ve sırf İsrail’i memnun etmek uğruna konferansı tek taraflı biçimde süresiz erteledi.

Konferans; ABD, İngiltere ve Kanada’nın Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge metnine getirdiği itirazlar neticesinde dağıldı.

UAEA, insanlık tarihinde nükleer silah kullanmış yegâne ülkenin başkanı tarafından dillendirilen “Barış İçin Atom” şiarının akabinde kuruldu. O günden bu yana ABD’nin nükleer cephaneliği hem nicelik hem nitelik bakımından muazzam büyüme kaydetti; nükleer kulübe yeni ülkeler katıldı.

UAEA üyesi devletler üç öbeğe ayrılır: UAEA Güvence Denetimlerine tabi olan ve nükleer silaha sahip bulunmayan NPT tarafları; nükleer silaha sahip NPT tarafları (P5) ve her türlü denetimden muaf tutulan NPT dışı ülkeler (Hindistan, Pakistan, İsrail, Kuzey Kore). Mutlak bir çifte standart.

UAEA’nın “Nükleer malzeme odaklı güvence denetimi” şeklinde yürütülmesi gereken denetim mimarisi, UAEA Tüzüğü’nün lafzına ve ruhuna tümüyle aykırı biçimde “İstihbarat odaklı güvence denetimi”ne dönüştürüldü.

Yönetim Kurulu’ndaki koltuk sayısı, kırk yılı aşkın süre önce olduğu gibi yine 35 düzeyindedir; “tahsisli koltuk” denilen 10 daimi sandalyenin dağılımı Batı’nın lehinedir. Tarafsız bir inceleme, sözde teknik nitelikteki bu uluslararası örgütü siyasallaştıran ve kutuplaştıran kararların ardındaki karanlık sicili açıkça gösterir. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımını teşvik etmesi beklenen örgüt; P5 ve diğer dört ülkenin her türlü denetimden bağışık tutulduğu, diğerlerinin kapsamlı güvence denetimlerine tabi kılındığı, hatta İran gibi kimi ülkelerin rutin denetimlerin fersah fersah ötesinde en müdahaleci teftişlere maruz bırakıldığı, üye devletler arasında ayrımcılık güden nevzuhur bir BM gözetleme aygıtına dönüştü. UAEA, kapsamlı güvence denetimleri altındaki barışçıl nükleer tesislere dönük askeri saldırılar karşısında önleyici veya telafi edici adımlar atmaktan utanç verici bir biçimde alıkondu. UAEA Tüzüğü’nün Yönetim Kurulu’nun yapısı, yetki alanı ve salahiyetine ilişkin hükümleri, düzenlenecek bir Tadil Konferansı ile ivedilikle ıslah edilmelidir.

UAEA güvence denetimleri altındaki nükleer tesislere yönelik saldırılar:

Bu tabu, tarihte ilk kez 1981 yılında İsrail’in, Fransa tarafından Irak’ta inşa edilmekte olan araştırma reaktörünü vurmasıyla yıkıldı.

UAEA’nın 1982 yılındaki Genel Konferansı sırasında ABD, İsrail’in ihlalini kınayan bir karar tasarısının kabul edilmesi durumunda Ajans üyeliğinden çekileceğini, böylece bütçenin yaklaşık yüzde 25’inin bir anda buharlaşacağını ilan ederek tehdit savurdu. O dönem İran temsilcisi olarak şahsım, ABD’nin Ajansı gelişmekte olan ülkelere baskı kurmak maksadıyla kullandığını ve bu yüzden UAEA’yı asla terk edemeyeceğini bildiğimden, bunun kuru bir blöf olduğundan emindim. ABD’nin ayrılması durumunda oluşacak mali açığı kapatmayı teklif ettik; böylelikle İran’a savaş dayatan Saddam rejiminin tasarısı olmasına aldırmadan, başta Ortadoğu ve NAM olmak üzere benzer yaklaşıma sahip ülkeleri karar metnini desteklemeye teşvik ettik. Tasarı kabul edildi; Amerikan ve Fransız heyetleri Genel Konferans’ın kararını protesto amacıyla salonu terk etti ancak üyeliklerini sürdürdü.

Saddam rejimi 1984 ile 1988 yılları arasında İran’daki Buşehr Nükleer Güç Santrali’ne defalarca saldırdı; gelgelelim ne UAEA Yönetim Kurulu ne de Genel Konferans bu saldırıları kınadı, zira Batı dünyası bütünüyle Saddam rejiminin arkasında saf tutmuştu.

1990 yılındaki Genel Konferans esnasında sunduğum karar tasarısı kabul edildi. 533 sayılı bu karara göre; UAEA güvence denetimi altındaki nükleer tesislere yönelik her türlü fiili saldırı ve saldırı tehdidi, BM Şartı’nın, UAEA Tüzüğü’nün ve uluslararası hukukun çiğnenmesi anlamına gelir; BM Güvenlik Konseyi’nin derhal harekete geçmesini gerektirir. Tüm üye devletler, saldırıya uğrayan ülkeye yardım elini uzatmaya çağrılır.

İsrail, nükleer silah değil de bir araştırma reaktörü inşa edildiği bahanesiyle Suriye’deki bir tesisi vurdu. Gerçekleştirilen tüm denetimlere ve UAEA’nın iddiayı kesin biçimde kanıtlayamamasına rağmen Batılı ülkeler, ABD ve AB, Yönetim Kurulu’na bir karar tasarısı sundu; tasarı yalnızca 17 oyla, kıl payı onaylandı. Saldırgan İsrail yerine, saldırıya uğrayan ülke BM Güvenlik Konseyi’ne sevk edildi.

İsrail ve ABD, kapsamlı güvence denetimleri altındaki tüm nükleer tesislere Haziran 2025’te ve ardından Şubat 2026’dan sonra saldırdı. UAEA Yönetim Kurulu ve Genel Direktörü, UAEA’nın 533 sayılı kararına tamamen aykırı düşen bu saldırganlıkları kınayan hiçbir karar almadı.

Not: Bariz bir çifte standart ve ikiyüzlülük örneği olarak ABD ve AB; Ukrayna Nükleer Güç Santrali konusunda Rusya aleyhine, vaktiyle bizzat önerdiğim ve o dönem ABD ile bazı AB üyelerinin ret oyu verdiği 1990 tarihli 533 sayılı karara dayanarak bir tasarı sundu.

Çelişkiye bakın ki, Yönetim Kurulu son oturumunda, asılsız teknik iddialarla gündemde tuttuğu Suriye dosyasını Batılı ülkelerin Şam’daki yeni hükümetle iyi ilişkiler kurması üzerine yaklaşık yirmi yıl sonra gündemden düşürme kararı aldı. Çifte standardın ve UAEA’nın siyasallaştığının açık bir kanıtı daha.

1986 yılındaki Çernobil Nükleer Kazası’nın akabinde; “Nükleer Kazaların Erken Bildirimi” ve “Nükleer Kaza Halinde Acil Yardım” başlıklı iki sözleşmenin taslak müzakereleri Viyana’da yoğun bir tempoyla yürütüldü; ben de bu süreçte İran İslam Cumhuriyeti adına masadaydım.

Müzakerelerin ilk haftasında ABD ve Rusya, kendi nükleer tesislerinde vuku bulacak kazaları bildirmekten muaf tutulmaları gerektiğini savundu. Ayrımcılığın her türlüsünü, bilhassa da nükleer faaliyetleri son derece yoğun olan, kaza ihtimali yüksek bulunan ve sınır ötesine radyoaktif sızıntı yayma riski taşıyan tesislerin bu denetimden muaf tutulmasını kesin bir dille reddettim.

Üç hafta süren çetin siyasi mücadelelerin ardından tarafları uzlaşmaya mecbur bıraktığımızı; masaya oturup sözleşmenin kapsamını belirleyen ve tüm üye devletlerce kabul gören 1. madde metnini birlikte kaleme aldığımızı gururla ifade etmek isterim.

Saddam kimyasal silah kullandı. Yaklaşık 100 bin İranlı hayatını kaybetti yahut yaralandı. Batılı ülkelerin Irak’a kimyasal silah temin ettiğini ortaya koyan su götürmez belgeler bugün alenen ortadadır.

İran İslam Cumhuriyeti, Cenevre’de Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) müzakerelerine aktif biçimde katıldı, metni imzaladı ve onayladı. ABD ve Rusya, sözleşmede öngörülen 10 yıllık süre zarfında devasa kimyasal silah stoklarını imha etmedi; Genel Konferans’tan istisnai bir süre uzatımı talep ederek kötü bir emsal teşkil etti. Rusya nihayetinde taahhüdünü yerine getirdi ancak ABD tanınan sürenin de ötesine geçti.

Suriye, Rusya ve İran’ın teşvikiyle CWC’ye taraf oldu. İsrail sözleşmeye katılmamışken, uluslararası güvenlik uğruna kendi milli güvenliğinden feragat etti. Suriye topraklarının bir kısmı yabancı güçlerin ve teröristlerin işgali altındayken Şam’ın eksiksiz bir beyanda bulunması fiilen imkânsızdı. Batılı ülkeler, Esad yönetimine siyasi baskı uygulamak amacıyla Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) nezdinde siyasi gerilim üretti ve yapay gündemler dayattı. Teknik bahaneler ardına gizlenen, siyasi saiklerle on yılı aşkın süredir OPCW gündeminde tutulan Suriye dosyası, Batılı ülkelerin yeni hükümetle kurduğu sıcak ilişkiler sebebiyle şimdi gündemden kaldırılıyor.

Cenevre’de Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) Protokolü üzerine yürütülen, UAEA ve OPCW benzeri uluslararası bir denetim mekanizması kurmayı hedefleyen yaklaşık 10 yıllık müzakere süreci, 2002 yılında ABD’nin resmi itirazıyla akamete uğradı. Taslak metin bugün tozlu arşiv raflarında bekliyor. Kitle imha silahlarının tasfiyesini samimiyetle arzulayan tüm dünya devletleri böylece hiçe sayıldı. Şayet böyle bir teşkilat hayata geçirilmiş olsaydı, Kovid salgını sırasında binlerce insanın ölümüyle sarsılan ve paniğe kapılan dünya kamuoyuna rehberlik edebilirdi. Müzakerelere bizzat katılan biri olarak Avrupalı muhataplarımıza, ABD yer almasa dahi bu yapıyı mevcut metin üzerinden kurmayı teklif ettim; ancak kapalı kapılar ardında bana, ABD’deki rakipleri BWC Protokolü kapsamına alınmadığı müddetçe Avrupa’daki biyoteknoloji endüstrisinin hükümetlere bu izni vermeyeceğini itiraf ettiler. Bu durum, Batı siyasetinde insani güvenlik ve sağlığa dair endişelerin hiçbir kıymetiharbiyesi olmadığını bir kez daha ispatlıyor.

Zaman kısıtı sebebiyle sadece birkaç somut vakayı hatırlatmakla yetineceğim:

BM, 1948’den bu yana Filistin Devleti’ne ilişkin kararlarını hayata geçiremedi. BM Güvenlik Konseyi ABD vetolarıyla kilitlendi; Genel Kurul kararları ise hukuki bağlayıcılıktan mahrum kaldı. Ortadoğu’da güvensizlik ve kan gölü sürüyor.

BM Güvenlik Konseyi, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü iki yıllık soykırım boyunca felç edildi; ABD’nin vetoları sebebiyle ateşkes dahi ilan ettiremedi.

Genel Kurul kürsüsünde Birleşmiş Milletler Şartı’nı evrak imha makinesine atan İsrail Büyükelçisi, ABD’yi herkesin gözü önünde küçük düşürdü.

Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Gazze’deki soykırıma dair verdiği hükümler, Batılı ülkelerin çoğunun takındığı pervasız tutum yüzünden uygulanamadı.

Bu hafta Genel Kurul kürsüsüne çıkan ABD Başkanı, BM Şartı’nı, bilhassa da 2. maddesini alenen ayaklar altına alarak bir BM üyesi devleti, İran’ı haritadan bütünüyle silme niyetinde olduklarını resmen duyurdu. AB ve diğer Batılı ülkeler ise bu cüreti derin bir sessizlikle geçiştirdi.

Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yeni çok taraflı mekanizmaların ortaya çıkışı, Doğu’nun yükselen yeni güçlerinin zengin katkılarıyla bu dönüşüm sürecini derinden etkileyecektir.

Batı hegemonyasından çok kutupluluğa geçiş, yalnızca bir dış tahakküm biçiminin yerini diğerine bırakmasıyla sınırlı kalırsa tarihsel hiçbir mana taşımaz. Bu sürecin asıl kıymeti; Doğu ile Batı’nın tarihsel özgünlüklerini koruduğu, eşit koşullarda ve karşılıklı saygı temelinde bir arada yaşayabildiği bir uluslararası sistem vücuda getirme vaadinde saklıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının sözde “Dünya Düzeni”ne ait BM ve diğer uluslararası yapılar, ağırlıklı olarak Batılı devletlerce araçsallaştırıldıkları için işlevlerini yitirmiş ve tıkanmıştır. Esaslı bir reform kaçınılmazdır; yeni ve çok kutuplu bir nizamın tesisi ertelenemez bir zarurettir.

Üç ilahi dinin; Museviliğin, Hristiyanlığın ve İslamiyet’in mensupları arasında Ortadoğu’da asırlar boyu hüküm süren barış içinde bir arada yaşama hafızası yeniden canlandırılmalıdır.

Aydınlar ve akademisyenler; mevcut statükoya karşı dik durması, Ortadoğu’da ve tüm dünyada kalıcı barış ile refahı sağlamak adına adalet ve eşitliğe dayalı yeni bir dünya düzeni inşa etmesi için kamuoyuna ışık tutmalıdır.

Gösterdiğiniz nazik ilgi için teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Yayınlanma

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.

Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.

Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.

Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.

Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.

Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.

Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.

Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.

Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.

Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.

Putin: Savaşı biz başlatmadık, bizimle savaşmaya başladılar

Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.

Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.

Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.

Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Mısır’a askeri yardım konusunda insan hakları şartını kaldırdı

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır’a verilecek 300 milyon dolardan fazla tutardaki askeri yardım için insan hakları şartlarından feragat ettiğini belirtti.

Açıklamada bu kararın, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana Kahire’nin “yardımcı rolünü” göz önünde bulundurularak alındığı vurgulandı.

Mısır, 1979 yılında İsrail ile barış antlaşması imzaladıktan sonra ABD’den önemli ölçüde destek almaya başlamıştı.

Ülke, 1980’lerin sonlarından bu yana her yıl yaklaşık 1,3 milyar dolarlık ABD askeri yardımı alıyor.

Bu yardımın bir kısmı, ulusal güvenlik gerekçesiyle feragat edilebilen insan hakları ve demokrasi ile ilgili koşullara tabi.

Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde de dahil olmak üzere fonların kesilmesi, geçmişte Kahire ile Washington arasında gerginliklere yol açmıştı.

Reuters’ın eline geçen, 21 Eylül tarihli ve çeşitli Kongre komitelerine hitaben yazılmış bir mektupta, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “2025 mali yılı Mısır’a yönelik 320 milyon dolarlık Yabancı Askeri Finansman programı kapsamında sertifika şartından feragat etme kararı aldığı” belirtildi.

Bu muafiyet daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulandı.

Kararı gerekçelendiren ek notta, askeri yardımın bu kısmının “terörle mücadele, sınır güvenliği veya nükleer silahların yayılmasının önlenmesi programları için gerekli olduğu ya da başka şekillerde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından önemli olduğu” belirtildi.

4 Eylül tarihli ve Rubio’nun imzasını taşıyan notta, “Bu muafiyet yetkisinin kullanılması, özellikle ‘Epic Fury Operasyonu’ sonrasında Mısır’ın üstlendiği yardımcı rol göz önüne alındığında, ABD-Mısır ilişkileri ve ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri açısından hayati önem taşımaktadır,” denildi.

“Epic Fury Operasyonu”, ABD ordusunun Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı harekât için kullandığı isim.

Washington’daki mektubu bilen iki kaynağın gerçekliğini doğruladığı Dışişleri Bakanlığı notunda, Mısır’ın “yardımcı rolü” olarak adlandırılan konuya ilişkin ayrıntılı bilgi verilmedi.

Dışişleri Bakanlığı’nın Mısır’a yönelik askeri yardıma ilişkin yıllık kararı, genellikle 30 Eylül’de sona eren bir önceki mali yıl için ayrılan fonları kapsar.

Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rubio’nun ABD’nin güvenliği adına bu onaydan feragat ettiğini ve ABD’nin Mısır hükümetiyle çeşitli konularda işbirliğini sürdürdüğünü belirtti.

Sözcü, e-posta yoluyla gönderilen bir açıklamada, “Bu feragat kararı, bölgedeki önemli güvenlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğini sürdürmenin önemini kabul etmektedir,” dedi.

Mısır Dışişleri Bakanlığı ise konuyla ilgili hemen bir yorumda bulunmadı.

İran savaşının yayılma etkisi, Mısır da dahil olmak üzere ABD’nin güvenlik ortaklarına yüksek bir bedel ödettirdi.

Artan yakıt fiyatları ve diğer aksaklıklar nedeniyle Mısır ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor.

Biden yönetimi altında ABD, Mısır’ın insan hakları sicili nedeniyle yıllık askeri ödeneğin bir kısmını birçok kez geri çekmişti.

2024 yılında, Hamas’ın liderliğinde 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırı ve bunun sonucunda Gazze’de çıkan savaşın ardından, Biden yönetimi insan hakları şartlarını bir kenara bırakarak, 1,3 milyar dolarlık tahsisatın tamamını, yönetiminin ilk kez Mısır’a aktarmıştı.

İnsan hakları örgütleri, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetimi altında Mısır’ı işkence ve zorla kayıplar da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleriyle uzun süredir suçluyor.

Bu hafta Mısır polisi, bir doğrulama ve araştırmacı medya kuruluşundan altı gazeteciyi, yasaklanmış Müslüman Kardeşler adına yanlış bilgi yaymakla suçlayarak gözaltına aldı.

Mısırlı yetkililer, insan hakları sorunlarını ele almak için adımlar attıklarını belirtiyor. Sisi, istikrarın her şeyden önemli olduğunu ve hükümetin temel ihtiyaçları karşılamaya çalışarak insan haklarını desteklediğini söyledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English