Avrupa
Macaristan’da Almanya ve AB’nin zaferi

Macaristan seçimlerinde Péter Magyar’ın kazanarak 16 yıllık Viktor Orbán iktidarını devirmesi, bir tarafta ABD yönetiminin, diğer tarafta ise Almanya ve AB’nin durduğu mücadeleye işaret ediyor.
German Foreign Policy’de yer alan değerlendirmeye göre, Berlin ve Brüksel, Macaristan konusunda Trump yönetimi ile yaşanan güç mücadelesinde üstünlük sağladı.
Trump yönetimi ile yakın işbirliği içinde olan Viktor Orbán hükümeti altında Berlin ve Brüksel ile yıllarca süren yoğun siyasi çatışmanın ardından, Budapeşte, Péter Magyar’ın seçim zaferinin ardından açıkça Avrupa Birliği’ne geri dönüyor.
German Foreign Policy’ye göre bu, AB için stratejik bir başarı ve aynı zamanda ABD için acı bir yenilgi.
Magyar’ın seçim zaferi, bu nedenle sadece iç siyasi bir çalkantıyı işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda açık bir jeopolitik çatışmanın da ifadesi.
Buna bağlı olarak, hem AB hem de ABD, seçim öncesinde seçim sonuçları üzerinde büyük bir etki yaratmaya çalışmıştı.
Brüksel, milyarlarca dolarlık fon sağlayarak seçmenleri cezbetmeye çalışırken, ABD hükümeti Orbán ve yakın çevresini açıkça destekledi; hatta seçim kampanyalarına katılarak iktisadi vaatlerde bulunacak kadar ileri gitti.
Böylece Macaristan, bir hükümet değişikliğinden çok daha fazlasının söz konusu olduğu transatlantik bir mücadelenin sahnesi haline geldi: bu mücadele, Doğu Avrupa’daki kilit bir devletin etkisi, yönelimi ve gelecekteki rolüyle ilgili.
Magyar ve AB’ye dönüş
Pazar gecesi geç saatlerde, Tisza’nın (Tisztelet és Szabadság Párt, Saygı ve Özgürlük Partisi) eski muhalefet lideri Péter Magyar, seçim zaferiyle ilgili şu yorumu yaptı: “Birlikte Orbán sistemini oylarımızla devirdik; birlikte Macaristan’ı özgürleştirdik.”
Magyar’ın kampanyasının temel dayanaklarından biri, Macaristan’ın gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) yaklaşık yüzde onunu oluşturan 17 milyar avroluk dondurulmuş AB fonunun serbest bırakılmasını sağlamaktı.
AB, görevden ayrılan Başbakan Viktor Orbán üzerindeki baskıyı artırmak ve hükümetini zayıflatmak amacıyla, Orbán ile yaşadığı şiddetli iktidar mücadelesi sırasında bu fonları askıya almıştı.
Magyar’ın ödemesi gereken bedel yüksek. Fonları alabilmek için Budapeşte’nin, kamu alımları uygulamalarında reformlar, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi ve akademik özgürlüklerin genişletilmesi dahil olmak üzere Brüksel tarafından belirlenen 27 koşulu yerine getirmesi gerekiyor.
Tisza, gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde etti. Dolayısıyla açıklanan reform rotası, AB yapılarına daha derin bir entegrasyon ve bununla birlikte ulusal egemenliğin daha da kısıtlanması anlamına geliyor.
Brüksel’de sevinç hakim
Brüksel’den tepkiler gecikmedi. Orbán’ın yenilgisinden sadece birkaç dakika sonra, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, X üzerinden Magyar’ı tebrik etti:
“Macaristan Avrupa’yı seçti. Avrupa her zaman Macaristan’ı seçti. Bir ülke Avrupa yoluna geri dönüyor. Birlik daha güçlü olacak.”
Tisza’nın Avrupa Parlamentosu’nda (AP) üyesi olduğu “merkez sağ” Avrupa Halk Partisi (EPP) Başkanı Manfred Weber de X üzerinden Macar halkı için bir “zafer”den bahsetti.
AP Başkanı Roberta Metsola, Macaristan’ın yerinin “Avrupa’nın kalbinde” olduğunu belirtti.
AB liderlerinin hızlı ve birleşik tepkisi, seçim sonucunun siyasi önemini vurguluyor.
Saflar net: “Biz Trump’tan Önce Trump’tık”
Macaristan’daki seçim, Trump yönetimi ve siyasi çevresi için de önemli bir sınav haline geldi.
Örneğin yıllardır Orbán’ın çizgisini destekleyen ve Trump’a yakın Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) Macaristan şubesinin internet sitesinde, “Biz Trump’tan önce Trump’tık,” yazıyor.
Trump, bir video konuşmasında, artık devrik Macaristan başbakanını “güçlü bir lider” olarak nitelendirmiş ve göç politikasını övmüş, aynı zamanda, “Batı’nın yeniden dirilişi” konusunda iki ülkenin stratejik yakınlığını vurgulamıştı.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, şubat ayında Budapeşte’ye yaptığı ziyaret sırasında ikili ilişkilerin “altın çağı”ndan bahsetmiş ve Orbán’ın görevde kalması halinde mali destek olasılığını ortaya koymuştu.
Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’tan Timothy Garton Ash gibi gözlemciler, seçimi “MAGA için şimdiye kadarki en önemli” seçimlerden biri olarak değerlendiriyor.
Ash seçimlerden önce yazdığı bir yazıda, Orbán’ın iktidarı kaybetmesinin “ciddi bir mesele” olacağına işaret etmişti. Ona göre bu, uluslararası destekçileri için ideolojik bir gerileme anlamına da gelebilirdi.
JD Vance, Orbán adına kampanya yürüttü
Orbán’ın düşük anket sonuçları ışığında, Washington seçimden kısa süre önce ona verdiği desteği daha da yoğunlaştırdı.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, binlerce destekçinin önünde başbakanın yanında görünmek üzere Budapeşte’ye gitti. Etkinlik açıkça bir kampanya niteliğindeydi.
Péter Magyar daha sonra ABD’yi Macaristan seçimlerine açıkça müdahale etmekle suçladı.
Orbán ise, ABD başkan yardımcısının, “kendilerine uygun olduğu durumlarda seçimleri etkilemek” ile suçladığı AB’ye yönelik eleştirileri nedeniyle Vance’i övdü.
Sembolik bir jest olarak, Vance, etkinlik sırasında kendisini “Viktor’un büyük hayranı” olarak tanımlayan Donald Trump ile telefonda konuştu.
Bu sahne, Washington’un seçim sonucunu doğrudan etkileme girişimini gösteriyor; bu, ABD hükümet yetkililerinin Başkan Javier Milei lehine açıkça müdahale ettiği Arjantin ara seçimleri gibi önceki müdahalelerle paralellik gösteriyor.
Oylamadan sadece iki gün önce Trump, el yükseltti ve iktisadi işbirliği vaadini siyasi bir koz olarak kullandı.
Truth Social platformunda, Orbán’ın görevde kalması şartıyla Macaristan’ı desteklemek için “ABD’nin tüm ekonomik gücünü seferber etmeye” hazır olduğunu duyurdu.
Orbán hemen minnettarlığını dile getirdi ve kamuoyunda maksimum etki yaratmak için desteği sahneledi.
Buna Trump’ın seçim kampanyası etkinliklerinin vazgeçilmezi olan “Y.M.C.A.” şarkısının eşlik ettiği bir video da dahildi.
Orbán hükümetine yönelik iddialar ayyuka çıkmıştı
Fakat aynı zamanda, Orbán hükümeti ciddi iddialar nedeniyle AB’nin baskısı altına girdi.
Washington Post, Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó’nun AB zirveleri sırasında Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile düzenli olarak temas halinde olduğunu ve bu süreçte iç bilgileri aktardığını iddia eden bir Avrupa yetkilisinin sözlerini aktardı.
Habere göre, Moskova Brüksel’de fiilen “masada oturmuştu.” AB yanlısı Polonya Başbakanı Donald Tusk, Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski gibi, bu iddiaları hemen gündeme getirdi. Budapeşte ise suçlamaları reddetti ve bunların siyasi amaçlı saldırılar olduğunu söyledi.
Szijjártó, Rus temsilcilerle görüşmeler yaptığını doğrulasa da, bu tür temasların uluslararası koordinasyon bağlamında rutin olduğunu açıkladı.
İçeriği ne olursa olsun, seçim öncesinde AB çevreleri tarafından kasıtlı olarak ortaya atılan bu iddialar, seçim kampanyası üzerinde önemli bir etki yarattı.
İç siyasi dinamikler: Muhalefetin mobilizasyonu
Öte yandan aynı zamanda iç siyasi dinamikler de değişti. Anketlere göre, 30 yaşın altındaki Macarların üçte ikisi Orbán’ın istifasını talep etti.
Büyük çaplı etkinlikler ve protesto konserleri, özellikle Budapeşte’de yüz binlerce kişiyi harekete geçirdi.
Magyar bu duyguyu kullandı ve genç destekçilerine “değişim umudu” için teşekkür etti.
İktidarın Orbán’dan, Orbán’ın Fidesz partisinden eski bir siyasetçi olan Magyar’a geçişi, gerçekten de köklü toplumsal veya iktisadi değişikliklere yol açıp açmayacağı ve açarsa nasıl olacağı henüz belli değil.
Magyar, cumhurbaşkanı Sulyok’un istifasını istedi
5 Mayıs’ta hükümeti devralmak istediğini belirten Macaristan’ın müstakbel başbakanı, kazanılan parlamento seçimlerinin ardından pazartesi günü düzenlediği ilk basın toplantısında açıklamalarda bulundu.
Magyar, Cumhurbaşkanı Tamas Sulyok’tan parlamentoyu bir an önce toplamasını ve ardından istifa etmesini ısrarla talep etti ve “Mafya hükümetinin bu kuklalarına ihtiyacımız yok,” dedi.
Seçimlerin galibi, Orbán’ın atadığı cumhurbaşkanının iktidar değişikliğini yapay olarak geciktirmesini engellemek istiyor.
Yasaya göre, cumhurbaşkanı bu işlemi 30 gün içinde gerçekleştirebilir. Bu, yeni başbakan ile eski hükümet kanadı arasındaki ilk güç gösterisi.
Magyar, cumhurbaşkanının haysiyetini koruyup gönüllü olarak istifa etmesini umduğunu söyledi ve “Aksi takdirde başka bir çözüm buluruz,” dedi.
Putin ile görüşmeye hazır, ama enerji sözleşmelerini gözden geçirecek
Magyar, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmeye hazır olduğunu da belirtti.
“Vladimir Putin ararsa, telefonu açacağım,” diyen Macar lider, bir görüşme gerçekleşirse, “ona dört yıl sonra öldürmeyi bırakıp savaşı sona erdirmenin iyi olacağını söyleyebileceğini” belirtti.
“Muhtemelen kısa bir telefon görüşmesi olur ve benim tavsiyem üzerine savaşı bitireceğini sanmıyorum,” diyen Magyar, Macaristan’ın Rus enerji tedarikine ilişkin “tüm sözleşmeleri” gözden geçireceğini, yeniden müzakere edeceğini ve “gerekirse” feshedeceğini duyurdu.
Magyar ayrıca Ukrayna’nın savaş sürerken AB’ye hızlandırılmış bir şekilde katılması fikrini reddetti.
Orbán’ın aksine, Ukrayna’ya 90 milyar avroluk AB kredisine veto koymayacağını belirtti fakat Macaristan’ın kendi mali krizi nedeniyle kredi verenler arasında yer almaması gerektiğini savundu.
Almanya, Ukrayna kredisi için Macaristan’dan “sinyal” bekliyor
Macaristan seçimlerinin ardından Alman hükümeti, AB’nin Ukrayna’ya vereceği 90 milyar avroluk kredinin bir an önce serbest bırakılmasını bekliyor.
Alman Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Katrin Deschauer, “Elbette şimdi Macaristan’dan siyasi bir sinyal bekliyoruz,” dedi.
Engellenen kredinin serbest bırakılması için, AB Konseyi veya Brüksel’deki daimi temsilciler tarafından yapılacak bir oylama yeterli olacak.
Aralık ayında, 27 devlet ve hükümet başkanının katıldığı AB Zirvesi, dondurulmuş Rus devlet varlıkları ile teminat altına alınan kredinin verilmesi konusunda olumlu bir karar almıştı.
Hükümet sözcüsü Stefan Kornelius, Şansölye Friedrich Merz’in pazar akşamı seçim galibi ve yeni başbakan adayı Peter Magyar ile telefonda görüştüğünü söyledi. Merz, “çok yapıcı bir ilişki beklediğini” belirtti.
Şu ana kadar, 90 milyar avroluk kredinin ancak Magyar’ın göreve başlamasından sonra serbest bırakılabileceği belirsizliğini koruyor; bu süreç mayıs ortasına kadar sürebilir.
Rusya’dan temkinli açıklamalar
Rusya, Ukrayna savaşına rağmen Moskova yönetimi ile yakın ilişkiler sürdüren Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın seçim yenilgisine temkinli bir tepki gösterdi.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, yeni hükümetle “pragmatik ilişkilerin” devam etmesini umduklarını söyledi.
Rusya’nın Macar halkının seçim kararını saygıyla karşıladığını vurgulayan Peskov, ayrıca Macaristan ve Avrupa’nın geri kalanıyla iyi ilişkiler kurmak istediklerini kaydetti.
Orbán’ın seçim yenilgisinin Ukrayna savaşının gidişatına da bir etkisi olmayacağını vurgulayan Peskov, “Bunlar birbirinden farklı süreçler, bu yüzden burada bir bağlantı görmüyorum,” diye konuştu.
Avrupa
NATO, Avrupa’daki nükleer silah yığınağını artıyor

NATO, Avrupa’da nükleer silahlanmayı daha da artırmaya hazırlanıyor ve Rusya sınırına yakın bölgelerde nükleer silah konuşlandırılmasını değerlendiriyor.
Geçen hafta, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa kıtasına ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasını ihtimal dışı bırakmadı.
German Foreign Policy’nin aktardığı uzmanlara göre, yeni ABD nükleer bombaları Birleşik Krallık’ta halihazırda konuşlandırılmış durumda.
Finlandiya ve Litvanya da dahil olmak üzere Rusya sınırında veya sınırına yakın ülkeler, olası ek konuşlandırma yerleri olarak gündeme getiriliyor.
Bunu mümkün kılmak için Litvanya anayasasında değişiklik yapıyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise kısa süre önce bu adımı onayladığını belirtti.
Rutte, “nükleer silaha sahip Rusya” göz önüne alındığında planın oldukça “hassas” olduğunu kamuoyuna açıkça kabul etti.
ABD, Büchel’de depolanan bombaları, “taktik” amaçlarla kullanılabilen yeni B61-12 modeliyle değiştirerek nükleer savaş eşiğini düşürdü.
Büchel’in nükleer kapasitesini modernize etmek için gerekli yenileme çalışmaları milyarlarca dolara mal oluyor.
Aynı zamanda Fransa da Almanya ile koordineli olarak ulusal nükleer kapasitesini geliştiriyor.
Rutte’den nükleer caydırıcılık vurgusu
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 21–22 Nisan tarihlerinde İstanbul’da üye ülkelerden yaklaşık 150 uzmanı bir araya getiren bu yılki NATO Nükleer Politika Sempozyumu’nda, NATO’nun sadece konvansiyonel değil, nükleer yeteneklerini de geliştirmeye devam edeceğini zaten ima etmişti.
Rutte o sırada, “büyük istikrarsızlık dönemlerinde nükleer caydırıcılığın öneminin arttığını” söylemiş, bu nedenle caydırıcılığın “inandırıcı, güvenli ve etkili” kalmasının sağlanması gerektiğine işaret etmişti.
Bu bağlamda, “NATO’nun nükleer duruşunun kötüleşen güvenlik ortamına nasıl daha fazla uyum sağlaması gerektiği de dahil olmak üzere” “önemli kararlar” alınması gerekeceğini belirtmişti.
Rutte, o dönemde NATO’nun modernizasyonu kapsamında nükleer konulara ilişkin çalışmaların halihazırda devam ettiğini kaydetmiş; “nükleer silaha sahip Rusya” ile çatışmanın “tırmanma” riski göz önünde bulundurulduğunda bunun özellikle “hassas” bir konu olduğunu ifade etmişti.
İki ay sonra, 18 Haziran’da Brüksel’de düzenlenen olağan yıllık toplantının ardından NATO Nükleer Planlama Grubu, şu anda “NATO’nun nükleer yeteneklerini modernize etme” ve “nükleer planlama yeteneklerini güçlendirme” sürecinde olduğunu yeniden teyit etti.
Grup, gerekli “yeteneklere” bu doğrultuda “yatırım” yapacağını da ekledi.
Nükleer yeteneklerin modernizasyonu: Savaş riski arttı
Halihazırda devam etmekte olan modernizasyon, bir yandan “nükleer paylaşım” kapsamında beş Avrupa ülkesinde depolanan eski ABD nükleer bombalarının yenileriyle değiştirilmesini içeriyor.
Üst düzey askeri yetkililerin açıklamalarının da gösterdiği ve uzmanların da doğruladığı üzere, bu süreç artık tamamlandı.
Spesifik olarak, eski B61 bombaları yeni B61-12 modelleriyle değiştirilmiş durumda.
B61-12’ler, önceki modellere kıyasla önemli ölçüde daha isabetli; ayrıca ölçeklendirilebilir, yani farklı patlayıcı güç seviyelerinde konuşlandırılabilir.
Uzmanların da doğruladığı üzere, bu durum prensipte bu bombaların “taktik” amaçlarla da kullanılabileceği anlamına gelir.
Yani örneğin, düşman komuta merkezlerini ve diğer askeri altyapıyı imha etmek için olduğu kadar, düşman kuvvetlerinin yoğunlaştığı bölgeleri de yok etmek için kullanılabilirler.
Prensipte savaş alanında kullanılması bile düşünülebilir. Bu durum, bombaların kullanım eşiğini düşürüyor ve nükleer savaş riskini artırıyor.
Söz konusu ABD bombaları, Eifel bölgesindeki Büchel’deki hava üslerinde, Belçika’daki Kleine Brogel’de, Hollanda’daki Volkel’de, İtalya’daki Aviano ve Ghedi’de ve Türkiye’deki İncirlik’te konuşlandırılmış durumda.
Uzmanlara göre, şu anda herhangi bir anda kullanıma hazır toplamda yaklaşık 100 nükleer bomba bulunuyor. Büchel için şu ana kadar belirtilen rakam 20
Nükleer bomba modernizasyonunda F-35 faktörü
Yeni B61-12 bombalarına geçiş, başka modernizasyon önlemleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bunlar arasında özellikle yeni ABD yapımı F-35 avcı uçaklarına geçiş yer alıyor.
Nükleer paylaşım programına dahil olan tüm silahlı kuvvetler halihazırda F-35 uçaklarına sahip ya da bunları edinme sürecinde.
Buna, 10 milyar avro karşılığında 35 adet F-35 uçağı satın alan Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) de dahil.
F-35’leri işletmek için Büchel Hava Üssü’nün kapsamlı bir yenileme sürecinden geçmesi gerekiyor.
Diğer hususların yanı sıra, görev kontrolü için tamamen yeni bir altyapıya ihtiyaç duyuluyor. Yenileme çalışmalarının en geç 2027 yılına kadar tamamlanması planlanıyor.
Yoğun zaman baskısı ve ABD’nin belirli güvenlik şartları (örneğin, Çin’de üretilen çeliğin bile kullanılamaması gibi) şu anda maliyetleri hızla artırıyor.
İlk planlarda maliyetin 700 milyon avronun biraz üzerinde olacağı öngörülürken, kısa sürede bu rakam 1,1 milyar avroya çıktı.
Geçen temmuz ayında Savunma Bakanlığı, nihai maliyetin muhtemelen iki milyar avroya kadar çıkabileceğini kabul etti.
Haziran ayında, inşaat çalışmaları nedeniyle geçici olarak Nörvenich’e taşınan Tornado jetleri Büchel’e geri dönebildi.
Haberlere göre, yenileme çalışmalarının 2030 yılına kadar tamamen tamamlanması beklenmiyor.
Rusya sınırına NATO nükleer silahları gidebilir
Cuma günü bildirildiği üzere, NATO devam eden nükleer silahlanma çabalarının bir parçası olarak yeni konuşlandırma üsleri kurmayı da değerlendiriyor.
Birleşik Krallık’ta bu planın halihazırda uygulamaya konulduğu bildiriliyor. Daha geçen yaz, silah karşıtı aktivistler, B61-12 bombalarının Cambridge’in kuzeydoğusundaki Lakenheath Hava Üssü’ne nakledildiğine dair net kanıtlara sahip olduklarını belirtmişlerdi.
Bu, 2008’den bu yana ilk kez Birleşik Krallık’ta ABD nükleer silahlarının depolandığı anlamına geliyor.
Uzmanlar artık genel olarak ABD nükleer bombalarının Lakenheath’e ulaştığını varsayıyor.
2021 yılında bu hava üssü, Avrupa’da ABD’ye ait F-35 savaş uçaklarını barındıran ilk üs olmuştu. Yeni B61-12’lerle birlikte Birleşik Krallık, Avrupa’da ABD nükleer bombalarını depolayan altıncı ülke konumuna geldi.
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin dpa’ya verdiği röportajda bu olasılığı açıkça dışlamaması nedeniyle, diğer ülkeler de bu örneği takip edebilir.
Bahsedilen olası yerler arasında Finlandiya, Litvanya ve Polonya bulunuyor; bu ülkelerin tümü Rusya sınırında ya da sınırına yakın konumda yer alıyor.
Litvanya kısa süre önce anayasasından nükleer silah konuşlandırma yasağını kaldıracağını duyurdu.
Cumhurbaşkanı Gitanas Nausėda, temmuz ayı başında Berlin’de yaptığı açıklamada, amacın “nükleer caydırıcılık için tüm seçenekleri kullanmak” olduğunu belirtti.
Şansölye Friedrich Merz de bu adımı onayladığını belirtti.
Avrupa’ya ilave 100 ila 150 B61-12 nükleer bombası konuşlandırılacak
Uzmanlar, Avrupa’da toplam 100 ila 150 adet ek B61-12 nükleer bombasının konuşlandırılabileceğini tahmin ediyor.
Aynı zamanda Fransa da nükleer silah stokunu artırma planlarını açıkladı. Paris, Rusya’yı “karanlıkta bırakmak” amacıyla kesin sayıyı açıklamak istemiyor.
Haberlere göre NATO da planlanan nükleer silahlanma konusunda ayrıntı vermemeyi düşünüyor. Bunun nedeni de yine Moskova’da belirsizlik yaratmak olarak gösteriliyor.
Bu durum stratejik bir avantaj olarak lanse ediliyor olsa da, aslında Avrupa’daki belirsizliği daha da artırıyor. Çünkü Rusya’nın Batı Avrupa’ya daha yakın yerlere nükleer silah konuşlandırarak aynı şekilde karşılık vermesi ve dolayısıyla Batı’yı da karanlıkta bırakması son derece muhtemel.
Bu durum, ABD’nin tüm ilgili anlaşmaların süresinin dolmasına izin vererek nükleer silah kontrolünü sistematik olarak baltalamasının ardından yaşanıyor.
Son olarak, bu yıl 5 Şubat’ta resmi olarak yürürlükten kalkan Yeni START Anlaşması da buna dahil.
Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcisi Alistair Burnett, “Artık yürürlükte olan tek bir nükleer silah kontrol anlaşması bile yok,” diyor.
Avrupa
Masonlar genç üye avında: Giriş yaşı 40’ın altına düştü

İngiltere’deki masonlar, giderek yaşlanan üye profilini yenilemek amacıyla kapılarını gençlere açtı ve üniversite yapılanmalarına ağırlık verdi. Birleşik Büyük Loca, yürütülen açık kapı günleri ve sosyal medya kampanyaları sayesinde yeni katılanların yüzde 47’sinin 40 yaş altı kişilerden oluştuğunu duyurdu.
İngiliz masonları, üye profilinin hızla yaşlanması üzerine örgütlenme stratejisinde köklü değişikliğe giderek genç nüfusu bünyesine katmak için harekete geçti.
Financial Times gazetesinin haberine göre, geleneksel kapalılığıyla bilinen yapı, toplumla daha açık ilişki kurma yolunu seçti.
İngiltere ve Galler Birleşik Büyük Locası (UGLE) verilerine göre, geçmişte yaklaşık 500 bin olan üye sayısı günümüzde 175 bin seviyesine kadar geriledi.
UGLE Büyük Sekreteri Adrian Marsh, yeni katılımcı kazanımının teşkilatın uzun vadeli varlığını sürdürebilmesi için temel bir zorunluluk haline geldiğini kaydetti.
Sayıları giderek azalan örgüt, son yıllarda gençlere ulaşmak amacıyla üniversitelerde özel localar kurmaya başladı. Öğrenci oryantasyon dönemlerinde etkinlikler düzenleyen ve halka açık günler ilan eden geleneksel yapı, geçmişte yalnızca üyelere açık olan tarihi binaları ile tören simgelerini ziyarete açtı.
Uygulanan yöntemler sonucunda, organizasyona yeni girenlerin yüzde 47’sini 40 yaş altı bireyler oluşturdu. Bu oran 2020 yılında yüzde 45 seviyesindeydi.
17’nci yüzyıldan bu yana varlığını sürdüren ve dünya genelinde yaklaşık 6 milyon üyesi bulunan yapı, kendisini felsefi, hayırsever ve ilerici bir kardeşlik örgütü olarak tanımlıyor.
Yapı, ana hedeflerini “ahlaki gelişim” ve dünyayı tanıyarak daha iyiye taşıma çabası olarak açıklıyor.
Şeffaflaşma adımlarına karşın, organizasyonun İngiltere’deki devlet kurumları ve ticari ağlar üzerindeki olası nüfuzuna dair tartışmalar sürüyor.
Yürütülen bir araştırmada, Londra Finans Merkezi (City of London) Belediye Meclisi üyelerinin yaklaşık üçte birinin masonik bağlarını beyan ettiği ortaya çıktı.
Süreç içerisinde Londra Emniyet Teşkilatı, olası çıkar çatışmalarının önüne geçmek amacıyla personeline geçmişteki ya da mevcut masonluk bağlarını bildirme zorunluluğu getirdi.
Masonların bu kararı iptal ettirmek için mahkemeye yaptığı başvuru reddedildi.
Glasgow Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını sürdüren tarihçi Andrew Prescott, genç üye bulma sıkıntısının yaklaşık yarım asırdır devam ettiğini belirtti.
Prescott, modern gençliğin asırlık karmaşık ritüelleri öğrenmek yerine, daha esnek kuralları bulunan kulüpleri tercih ettiğini vurguladı.
The Telegraph gazetesinin ocak ayındaki haberine göre, İngiltere’deki localar üye toplamak amacıyla Facebook ve benzeri sosyal medya platformları üzerinden ilk kez geniş çaplı sponsorlu reklam kampanyaları başlattı.
Country genelindeki birimler, yayınladıkları ilanlarla doğrudan üyelik çağrısında bulundu.
Avrupa
BP, Birtanya’daki Kuzey Denizi faaliyetlerini satışa çıkardı

BP, Birleşik Krallık’taki Kuzey Denizi faaliyetlerini satışa çıkardı; bu hamle, dev petrol şirketinin bu havzada 60 yılı aşkın süredir devam eden üretimine son verecek.
Genel müdür Meg O’Neill şunları söyledi:
“Kuzey Denizi, Birleşik Krallık’ın enerji sistemi için hâlâ vazgeçilmez bir unsurdur. Fakat portföyümüzü odaklayıp sermayemizi en yüksek değerli fırsatlara yönlendirirken, Kuzey Denizi faaliyetlerimizin başka bir şirketin bünyesinde daha iyi bir konuma geleceğine inanıyoruz.”
Bu yılın başlarında BP, faaliyetleri için yaklaşık 2 milyar sterlinlik bir anlaşma konusunda Ithaca Energy ile ileri düzey görüşmeler yürütmüş ama bir anlaşmaya varılamamıştı.
İngiliz petrol devi şu anda Kuzey Denizi’nde beş merkez işletiyor, 1.100 kişiyi istihdam ediyor ve günde 100.000 varilin biraz altında petrol ve gaz üretiyor.
BP, bölgede önemli bir bağımsız faaliyete sahip son büyük petrol şirketlerinden biri; diğerleri ise varlıklarını ya birleştirdi ya da satışa çıkardı.
Bu haber, yeni başbakan Andy Burnham’ın ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından Kuzey Denizi’ndeki sondaj çalışmalarına “pragmatik” bir yaklaşım sergileyeceğine söz vermesinin ardından geldi.
Burnham bu hafta yaptığı açıklamada, “Orada bir kaynak var. İnsanlar zor durumda iken bunu görmezden gelemeyiz,” dedi.
O’Neill, göreve başladıktan kısa bir süre sonra Kuzey Denizi’nde “henüz kullanılmamış bir potansiyel” gördüğünü belirtmişti.
Fakat BP, resmi bir satış süreci başlatma kararının “sermaye tahsisine yönelik disiplinli yaklaşımını yansıttığını” açıkladı.
Şirket, küresel genel merkezinin Birleşik Krallık’ta kalacağını belirtti. O’Neill, “Birleşik Krallık 100 yılı aşkın süredir bizim yuvamız olmuştur ve gelecekte de önemli bir rol oynamaya devam edecek,” dedi.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü








