Avrupa
Macaristan’da Almanya ve AB’nin zaferi

Macaristan seçimlerinde Péter Magyar’ın kazanarak 16 yıllık Viktor Orbán iktidarını devirmesi, bir tarafta ABD yönetiminin, diğer tarafta ise Almanya ve AB’nin durduğu mücadeleye işaret ediyor.
German Foreign Policy’de yer alan değerlendirmeye göre, Berlin ve Brüksel, Macaristan konusunda Trump yönetimi ile yaşanan güç mücadelesinde üstünlük sağladı.
Trump yönetimi ile yakın işbirliği içinde olan Viktor Orbán hükümeti altında Berlin ve Brüksel ile yıllarca süren yoğun siyasi çatışmanın ardından, Budapeşte, Péter Magyar’ın seçim zaferinin ardından açıkça Avrupa Birliği’ne geri dönüyor.
German Foreign Policy’ye göre bu, AB için stratejik bir başarı ve aynı zamanda ABD için acı bir yenilgi.
Magyar’ın seçim zaferi, bu nedenle sadece iç siyasi bir çalkantıyı işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda açık bir jeopolitik çatışmanın da ifadesi.
Buna bağlı olarak, hem AB hem de ABD, seçim öncesinde seçim sonuçları üzerinde büyük bir etki yaratmaya çalışmıştı.
Brüksel, milyarlarca dolarlık fon sağlayarak seçmenleri cezbetmeye çalışırken, ABD hükümeti Orbán ve yakın çevresini açıkça destekledi; hatta seçim kampanyalarına katılarak iktisadi vaatlerde bulunacak kadar ileri gitti.
Böylece Macaristan, bir hükümet değişikliğinden çok daha fazlasının söz konusu olduğu transatlantik bir mücadelenin sahnesi haline geldi: bu mücadele, Doğu Avrupa’daki kilit bir devletin etkisi, yönelimi ve gelecekteki rolüyle ilgili.
Magyar ve AB’ye dönüş
Pazar gecesi geç saatlerde, Tisza’nın (Tisztelet és Szabadság Párt, Saygı ve Özgürlük Partisi) eski muhalefet lideri Péter Magyar, seçim zaferiyle ilgili şu yorumu yaptı: “Birlikte Orbán sistemini oylarımızla devirdik; birlikte Macaristan’ı özgürleştirdik.”
Magyar’ın kampanyasının temel dayanaklarından biri, Macaristan’ın gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) yaklaşık yüzde onunu oluşturan 17 milyar avroluk dondurulmuş AB fonunun serbest bırakılmasını sağlamaktı.
AB, görevden ayrılan Başbakan Viktor Orbán üzerindeki baskıyı artırmak ve hükümetini zayıflatmak amacıyla, Orbán ile yaşadığı şiddetli iktidar mücadelesi sırasında bu fonları askıya almıştı.
Magyar’ın ödemesi gereken bedel yüksek. Fonları alabilmek için Budapeşte’nin, kamu alımları uygulamalarında reformlar, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi ve akademik özgürlüklerin genişletilmesi dahil olmak üzere Brüksel tarafından belirlenen 27 koşulu yerine getirmesi gerekiyor.
Tisza, gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde etti. Dolayısıyla açıklanan reform rotası, AB yapılarına daha derin bir entegrasyon ve bununla birlikte ulusal egemenliğin daha da kısıtlanması anlamına geliyor.
Brüksel’de sevinç hakim
Brüksel’den tepkiler gecikmedi. Orbán’ın yenilgisinden sadece birkaç dakika sonra, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, X üzerinden Magyar’ı tebrik etti:
“Macaristan Avrupa’yı seçti. Avrupa her zaman Macaristan’ı seçti. Bir ülke Avrupa yoluna geri dönüyor. Birlik daha güçlü olacak.”
Tisza’nın Avrupa Parlamentosu’nda (AP) üyesi olduğu “merkez sağ” Avrupa Halk Partisi (EPP) Başkanı Manfred Weber de X üzerinden Macar halkı için bir “zafer”den bahsetti.
AP Başkanı Roberta Metsola, Macaristan’ın yerinin “Avrupa’nın kalbinde” olduğunu belirtti.
AB liderlerinin hızlı ve birleşik tepkisi, seçim sonucunun siyasi önemini vurguluyor.
Saflar net: “Biz Trump’tan Önce Trump’tık”
Macaristan’daki seçim, Trump yönetimi ve siyasi çevresi için de önemli bir sınav haline geldi.
Örneğin yıllardır Orbán’ın çizgisini destekleyen ve Trump’a yakın Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) Macaristan şubesinin internet sitesinde, “Biz Trump’tan önce Trump’tık,” yazıyor.
Trump, bir video konuşmasında, artık devrik Macaristan başbakanını “güçlü bir lider” olarak nitelendirmiş ve göç politikasını övmüş, aynı zamanda, “Batı’nın yeniden dirilişi” konusunda iki ülkenin stratejik yakınlığını vurgulamıştı.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, şubat ayında Budapeşte’ye yaptığı ziyaret sırasında ikili ilişkilerin “altın çağı”ndan bahsetmiş ve Orbán’ın görevde kalması halinde mali destek olasılığını ortaya koymuştu.
Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’tan Timothy Garton Ash gibi gözlemciler, seçimi “MAGA için şimdiye kadarki en önemli” seçimlerden biri olarak değerlendiriyor.
Ash seçimlerden önce yazdığı bir yazıda, Orbán’ın iktidarı kaybetmesinin “ciddi bir mesele” olacağına işaret etmişti. Ona göre bu, uluslararası destekçileri için ideolojik bir gerileme anlamına da gelebilirdi.
JD Vance, Orbán adına kampanya yürüttü
Orbán’ın düşük anket sonuçları ışığında, Washington seçimden kısa süre önce ona verdiği desteği daha da yoğunlaştırdı.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, binlerce destekçinin önünde başbakanın yanında görünmek üzere Budapeşte’ye gitti. Etkinlik açıkça bir kampanya niteliğindeydi.
Péter Magyar daha sonra ABD’yi Macaristan seçimlerine açıkça müdahale etmekle suçladı.
Orbán ise, ABD başkan yardımcısının, “kendilerine uygun olduğu durumlarda seçimleri etkilemek” ile suçladığı AB’ye yönelik eleştirileri nedeniyle Vance’i övdü.
Sembolik bir jest olarak, Vance, etkinlik sırasında kendisini “Viktor’un büyük hayranı” olarak tanımlayan Donald Trump ile telefonda konuştu.
Bu sahne, Washington’un seçim sonucunu doğrudan etkileme girişimini gösteriyor; bu, ABD hükümet yetkililerinin Başkan Javier Milei lehine açıkça müdahale ettiği Arjantin ara seçimleri gibi önceki müdahalelerle paralellik gösteriyor.
Oylamadan sadece iki gün önce Trump, el yükseltti ve iktisadi işbirliği vaadini siyasi bir koz olarak kullandı.
Truth Social platformunda, Orbán’ın görevde kalması şartıyla Macaristan’ı desteklemek için “ABD’nin tüm ekonomik gücünü seferber etmeye” hazır olduğunu duyurdu.
Orbán hemen minnettarlığını dile getirdi ve kamuoyunda maksimum etki yaratmak için desteği sahneledi.
Buna Trump’ın seçim kampanyası etkinliklerinin vazgeçilmezi olan “Y.M.C.A.” şarkısının eşlik ettiği bir video da dahildi.
Orbán hükümetine yönelik iddialar ayyuka çıkmıştı
Fakat aynı zamanda, Orbán hükümeti ciddi iddialar nedeniyle AB’nin baskısı altına girdi.
Washington Post, Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó’nun AB zirveleri sırasında Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile düzenli olarak temas halinde olduğunu ve bu süreçte iç bilgileri aktardığını iddia eden bir Avrupa yetkilisinin sözlerini aktardı.
Habere göre, Moskova Brüksel’de fiilen “masada oturmuştu.” AB yanlısı Polonya Başbakanı Donald Tusk, Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski gibi, bu iddiaları hemen gündeme getirdi. Budapeşte ise suçlamaları reddetti ve bunların siyasi amaçlı saldırılar olduğunu söyledi.
Szijjártó, Rus temsilcilerle görüşmeler yaptığını doğrulasa da, bu tür temasların uluslararası koordinasyon bağlamında rutin olduğunu açıkladı.
İçeriği ne olursa olsun, seçim öncesinde AB çevreleri tarafından kasıtlı olarak ortaya atılan bu iddialar, seçim kampanyası üzerinde önemli bir etki yarattı.
İç siyasi dinamikler: Muhalefetin mobilizasyonu
Öte yandan aynı zamanda iç siyasi dinamikler de değişti. Anketlere göre, 30 yaşın altındaki Macarların üçte ikisi Orbán’ın istifasını talep etti.
Büyük çaplı etkinlikler ve protesto konserleri, özellikle Budapeşte’de yüz binlerce kişiyi harekete geçirdi.
Magyar bu duyguyu kullandı ve genç destekçilerine “değişim umudu” için teşekkür etti.
İktidarın Orbán’dan, Orbán’ın Fidesz partisinden eski bir siyasetçi olan Magyar’a geçişi, gerçekten de köklü toplumsal veya iktisadi değişikliklere yol açıp açmayacağı ve açarsa nasıl olacağı henüz belli değil.
Magyar, cumhurbaşkanı Sulyok’un istifasını istedi
5 Mayıs’ta hükümeti devralmak istediğini belirten Macaristan’ın müstakbel başbakanı, kazanılan parlamento seçimlerinin ardından pazartesi günü düzenlediği ilk basın toplantısında açıklamalarda bulundu.
Magyar, Cumhurbaşkanı Tamas Sulyok’tan parlamentoyu bir an önce toplamasını ve ardından istifa etmesini ısrarla talep etti ve “Mafya hükümetinin bu kuklalarına ihtiyacımız yok,” dedi.
Seçimlerin galibi, Orbán’ın atadığı cumhurbaşkanının iktidar değişikliğini yapay olarak geciktirmesini engellemek istiyor.
Yasaya göre, cumhurbaşkanı bu işlemi 30 gün içinde gerçekleştirebilir. Bu, yeni başbakan ile eski hükümet kanadı arasındaki ilk güç gösterisi.
Magyar, cumhurbaşkanının haysiyetini koruyup gönüllü olarak istifa etmesini umduğunu söyledi ve “Aksi takdirde başka bir çözüm buluruz,” dedi.
Putin ile görüşmeye hazır, ama enerji sözleşmelerini gözden geçirecek
Magyar, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmeye hazır olduğunu da belirtti.
“Vladimir Putin ararsa, telefonu açacağım,” diyen Macar lider, bir görüşme gerçekleşirse, “ona dört yıl sonra öldürmeyi bırakıp savaşı sona erdirmenin iyi olacağını söyleyebileceğini” belirtti.
“Muhtemelen kısa bir telefon görüşmesi olur ve benim tavsiyem üzerine savaşı bitireceğini sanmıyorum,” diyen Magyar, Macaristan’ın Rus enerji tedarikine ilişkin “tüm sözleşmeleri” gözden geçireceğini, yeniden müzakere edeceğini ve “gerekirse” feshedeceğini duyurdu.
Magyar ayrıca Ukrayna’nın savaş sürerken AB’ye hızlandırılmış bir şekilde katılması fikrini reddetti.
Orbán’ın aksine, Ukrayna’ya 90 milyar avroluk AB kredisine veto koymayacağını belirtti fakat Macaristan’ın kendi mali krizi nedeniyle kredi verenler arasında yer almaması gerektiğini savundu.
Almanya, Ukrayna kredisi için Macaristan’dan “sinyal” bekliyor
Macaristan seçimlerinin ardından Alman hükümeti, AB’nin Ukrayna’ya vereceği 90 milyar avroluk kredinin bir an önce serbest bırakılmasını bekliyor.
Alman Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Katrin Deschauer, “Elbette şimdi Macaristan’dan siyasi bir sinyal bekliyoruz,” dedi.
Engellenen kredinin serbest bırakılması için, AB Konseyi veya Brüksel’deki daimi temsilciler tarafından yapılacak bir oylama yeterli olacak.
Aralık ayında, 27 devlet ve hükümet başkanının katıldığı AB Zirvesi, dondurulmuş Rus devlet varlıkları ile teminat altına alınan kredinin verilmesi konusunda olumlu bir karar almıştı.
Hükümet sözcüsü Stefan Kornelius, Şansölye Friedrich Merz’in pazar akşamı seçim galibi ve yeni başbakan adayı Peter Magyar ile telefonda görüştüğünü söyledi. Merz, “çok yapıcı bir ilişki beklediğini” belirtti.
Şu ana kadar, 90 milyar avroluk kredinin ancak Magyar’ın göreve başlamasından sonra serbest bırakılabileceği belirsizliğini koruyor; bu süreç mayıs ortasına kadar sürebilir.
Rusya’dan temkinli açıklamalar
Rusya, Ukrayna savaşına rağmen Moskova yönetimi ile yakın ilişkiler sürdüren Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın seçim yenilgisine temkinli bir tepki gösterdi.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, yeni hükümetle “pragmatik ilişkilerin” devam etmesini umduklarını söyledi.
Rusya’nın Macar halkının seçim kararını saygıyla karşıladığını vurgulayan Peskov, ayrıca Macaristan ve Avrupa’nın geri kalanıyla iyi ilişkiler kurmak istediklerini kaydetti.
Orbán’ın seçim yenilgisinin Ukrayna savaşının gidişatına da bir etkisi olmayacağını vurgulayan Peskov, “Bunlar birbirinden farklı süreçler, bu yüzden burada bir bağlantı görmüyorum,” diye konuştu.
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya2 hafta önceRusya, yolları insansız hava aracı saldırılarına karşı koruyacak
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor







