Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Meloni hükümeti Draghi’nin izinde

Yayınlanma

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni bütçe planlarını sunarken şunların altını çizdi: “Kendimiz değil, ulusumuz için doğru olanı yapmaya hazırız. Seçimlerde bize zarar verecek olsa bile karar alma sorumluluğunu üstleniyoruz”.

Bu açıklamasında Başkan Meloni, hükümetinin Mario Draghi’nin uygulamaya koyduğu ‘otomatik pilot’ tarafından yönlendirilmeye devam edeceğinin mesajını veriyor. Bu da neoliberal kemer sıkma politikasının süreceği anlamına geliyor. Halbuki İtalya’nın iyileşmek için aksi yönde politikalara ihtiyacı var. Ancak bazı yorumcuların tahmin ettiği gibi Meloni hükümeti, Mario Draghi’nin ‘teknik’ hükümetinin siyasi versiyonu olmak istiyor gibi görünüyor.

Seçim öncesi beyanlarına karşın, Meloni hükümetinin bıraktığı izlenim, sağın, solun veya uzmanların gözünden otuz yılı aşkın bir süredir refah devletini aşamalı olarak parçalayan, işçilere, onların haklarına ve maaşlarına saldıran ve bu şekilde fakirliği, istikrarsızlığı ve işsizliği çoğu İtalya vatandaşının yaşamının yapıtaşlarına dönüştüren geçmiş hükümetlerle her yönden aynıdır.

İş hayatı konusunda uzman sosyolog Domenico De Masi, ‘La Notizia’ gazetesine konuyla ilgili verdiği röportajda şunları belirtti: “Mevcut hükümet hem işçileri hem de işverenleri rahatsız ediyor. Çünkü bu hem işçilerden yana olup hem de para istemeye benziyor. Ancak para orada değil, yani Meloni sözler vermekten öteye geçemiyor. Kendisinin verebileceği pek bir şey yok ve zaten vermesi gereken şeyleri çoktan verdi. Yoksullarda ise ‘vatandaşlık gelirini’ kaybettikleri için bir kargaşa hakim. Yapılan tahminler pratikte gerçekleşmeye başladı. Yani Meloni, seçim kampanyasında vaat ettiği politikayı kaynak olmadığı için uygulayamıyor”. Bu da ücretlerde artış veya çalışma saatlerinde azalma olmayacağı anlamına geliyor.”

De Masi, “Tüm bunlara neoliberal politika denir” sözleriyle konuşmasını sonlandırıyor.

Neoliberal politikalar devrede

Meloni hükümetinin neoliberalizmi ve Draghi hükümet politikalarını sürdürmesi, eski Napoli Belediye Başkanı Luigi de Magistris tarafından Left dergisinde yayınlanan bir başyazıda da vurgulanıyor: “Vatandaşlık geliri, hükümet fedailerinin tezahüratlarıyla iptal edildi. Şüphesiz mükemmel hale getirilebilecek ve son yıllarda da sınırlarını görmüş bir önlemin iptal edilmesi en savunmasız olana karşı yakışıksız bir eylemdir ve toplumda gerilimin artmasına neden olur. Ayrıca, özellikle Güney’de, dramalar ve güçlükler yüzünden zar zor yaşamını sürdürenlerin üzerine bir de ekonomik ve sosyal yükler bindirmek siyasi bir hatadır. İlaçlı gaz ve enerji piyasalarının ekonomik- finansal spekülasyonlarından kâr elde eden çok uluslu büyük şirketlerin ekstra kazançları ciddi ve yeterli bir şekilde vergilendirilmiyor. Artık önceki yılların sosyal hakkına sahip olmayan bir hükümet, belki de sadece popüler sınıfların lehine en zenginlere karşı bir sinyal vermekle kalmaz, aynı zamanda en azından bu ortak malların kamulaştırılması için bir varsayımda bulunurdu. Bunun yerine, hala şüphesi olan varsa, bu Draghi hükümetiyle ekonomik-finansal açıdan mükemmel bir süreklilik içinde olan neoliberal bir hükümettir. Yönetimdeki güçlü figürlerin ilahlaştırılmasıdır”.

Napoli’nin eski belediye başkanı da başyazısında, kendisini seleflerinden daha da Atlantikçi olarak tanıtan Meloni hükümetinin dış politikasını işaret ediyor: “Başkan Meloni, bu nedenle, başını Atlantik Anlaşması ve NATO’ya doğru eğmiş, şüphesi olan varsa diye, ikincil konumda olduğunu onaylıyor. Bu politika özerklik ve egemenliğin tam zıttı gibi görünmekte. Dost ve müttefik olmak ayrı bir şey, ast olmak ayrı bir şey. Daha sonra Avrupa ve lobilerine, asi bir sağcı değil, yırtıcı kapitalizmin neoliberal dogmalarını kabul etmiş ve buna ortak olmuş uslu ve politik bir kız öğrenci olduğuna dair güvence verdi”.

 Ukrayna’ya daha fazla silah

Atlantikçi ve savaş çığırtkanlığı yapan bir yaklaşım, merkez sağ çoğunluğun olduğu bir parlamentoda kabul edildi. Diğer şeylerin yanı sıra, hükümet “Temsilciler Meclisi’nde gerçekleştirilecek görüşmelere tabi olarak, askeri araç, malzeme ve teçhizatın 25 Şubat 2022 tarihli ve 14 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 2. maddesi uyarınca Ukrayna hükümet makamlarına aktarılması için 31 Aralık 2023 tarihine kadar gerekli düzenleyici girişimleri destekleyeceğini” belirten ve “İstikrar ve Büyüme Paktı reformu çerçevesinde savunma yatırım harcamalarının bütçe kısıtlamalarının hesaplanmasından hariç tutulması ve ulusal çıkarları korumak için temel bir araç olarak 2028 yılına kadar gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 2’sine eşit savunma harcaması hedefine ulaşılması doğrultusunda gerekli tüm girişimlerde bulunacağını” taahhüt eden birleşik bir önergeyi onayladı.

Beş Yıldız Hareketi (Movimento 5 Stelle), Giorgia Meloni liderliğindeki yönetimi destekleyen çoğunluğa karşı sert konuştu. Temsilciler Meclisi’ndeki genel görüşmeler sırasında konuşan Beş Yıldız Hareketi Temsilcisi Marco Pellegrini, “Meloni hükümeti Meclise gelmeli ve ne yapmak istediğini açıklamalıdır. Yeni silahların gönderilmesine karşıyız ve herkesin vatandaşların önünde sorumluluk alabilmesi için tüm temsilcilerin oyunu talep ediyoruz” sözleriyle çıkıştı ve şunları ekledi: “Batı’nın askeri gerginliği artırmaya dayalı stratejisinin zararlı olduğunu düşünüyoruz. Eski Başkan Draghi’nin seçimleri ile şimdiki Başkan Meloni’nin seçimleri arasında yoğun bir benzerlik olduğunu görmekten üzüntü duyuyoruz. Özellikle silah gönderimi konusunda bu eğilimin tersine dönmesini umuyoruz”.

Draghi hükümet politikasının devam etmesi, Cinquestelle’in eski Başbakan’a yöneltilen eleştiriler nedeniyle vurguladığı bir noktadır. Onlara göre, Ukrayna dosyasında kanun hükmünde kararnamelerle hareket eden suçlu Başbakan, Meclis içindeki önemli mevkileri dinlemek için Parlamentoya gelmekten kaçınıyor. Pellegrini: “Parlamentoyu savaş ve dolayısıyla ulusal güvenlikle ilgili kararlar üzerindeki yetkisinden mahrum bırakmak artık kabul edilemez- Doğru olanı yaptık, ancak bu kararda İtalyan hükümetinin çabalarının gerginliğin azaltılmasına yönelik olması şart koşuldu. Tek oylamanın bu kadar ay öncesine, yani 1 Mart’a dayanması çok saçma. Mevcut bağlam önemli ölçüde değişti. Parlamentonun bu seçimlerde yeniden odak noktası olmasını istiyoruz. Silah gönderilmesine ilişkin beş kararnameden sonra, Parlamentoda çeşitli güçler arasında çatışma yaşanması kaçınılmazdır” ifadelerini kullandı.

Ancak Dışişleri Bakanı Antonio Tajani’nin yeni İtalyan yöneticinin göreve başlamasından bir gün sonra belirttiği gibi, Meloni hükümeti “dış politikayı değiştirmeyecek”. Bakan, “Biz Ukrayna’da savunmayı sağlamak için ne gerekiyorsa yapacağız, çünkü Ukrayna kendini savunursa, Moskova ile başa çıkabilir. Öte yandan, Ruslar tarafından işgal edilirse, artık barış yoktur ve nihai hedef barışa ulaşmaktır” diye belirtti.

Atlantik’in bir parçası

Bu, İtalya’yı NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in ifade ettiği savaş çığırtkanlığı yapan görüşlerin peşinden sürükleyen bir siyaset çizgisi. Tıpkı İtalyan hükümetinin Mario Draghi tarafından yönetildiği zamanki gibi.

İtalya’yı ve Polonya’da olduğu gibi askeri gerginliği artırmayı hedefleyen hükümetleri NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in ifade ettiği savaş çığırtkanlığı düzlemine indiren bir siyaset çizgisi.

Öte yandan, savaş çığırtkanlığı çizgisinin devamlılığı, Berlusconi’nin Ukrayna’daki durumla ilgili açıklamaları sonrasında Meloni’nin kendisi tarafından Ekim ayı sonunda duyurulmuştu: “Bir konuda her zaman açık oldum, oluyorum ve olacağım. Açık ve net bir dış politika çizgisi olan bir hükümete liderlik etmek niyetindeyim. İtalya, Avrupa ve Atlantik İttifakı’nın bir parçasıdır ve başı diktir. Bu temel taşı kabul etmeyenler hükümetin bir parçası olamazlar”.

Meloni şöyle devam etti: “Biz iktidardayken İtalya asla Batı’nın zayıf halkası olmayacak, bizi kötüleyenlerin pek sevdiği güvenilmez Batı. İtalya güvenilirliğini geri kazanacak ve böylece çıkarlarını savunacaktır”.

Prensipte makul bir ifade ancak İtalya’nın Avrupa neoliberal kemer sıkma politikasının kafesine hapsolduğunu ve aslında Roma’nın dış politikasını belirleyen ABD ve NATO’nun emirlerine tabi olduğunu gösteren durumların gerçekliğiyle çatışan bir ifade.

Antonio Gramsci, ‘Quaderni dal Carcere’ (Hapishane Defterleri) eserinde şöyle yazıyor: “İncelenecek bir diğer unsur, bir devletin iç ve dış politikası arasındaki organik ilişkidir. Dış politikayı belirleyen iç politika mı yoksa tam tersi mi? Burada da büyük güçler, göreceli uluslararası özerklik ve diğer güçler arasında ve yine farklı hükümet biçimleri arasında bir ayrım yapılmalıdır.”

Gördüğümüz gibi İtalya özerk bir dış politika sergileyemiyor. Yani Roma’yı Moskova’dan çok daha sert vursa da Ukrayna’ya silah gönderilmesi ve Rusya’ya yaptırım uygulanması bunun örnekleridir. Aslında, önümüzdeki yıl İtalyan ekonomisi durgunluğa girerken, yüksek enerji maliyetleri nedeniyle kapanma riski taşıyan çok sayıda işletme var. Birçok aile evlerini ısıtmakta zorlanıyor ve enflasyon 40 yılın en yüksek seviyesinde.

Fransa tartışması suni gündem

Tam da bu nedenle, NATO’ya ve Avrupa Birliği’nin saçma neoliberal bütçe kurallarına bağlılığı önceki hükümetlerle tam bir süreklilik içinde işlerken, Akdeniz’deki STK’lar tarafından İtalya kıyılarına taşınan Afrikalı göçmenler konusunda Fransa’yla tartışmaların gösterdiği gibi, İtalya’nın yeni hükümeti kendisini İtalya’nın ulusal çıkarlarını savunmaya adamış bir yönetici olarak kabul ettirmek için medyada suni gündem yaratmaya çalışacaktır.

ABD’nin düşüşü ve Avrupa’nın kendini sabote etmesi (Washington tarafından dayatılan) yeni ve aynı zamanda ilginç senaryolar ortaya koyuyor ancak İtalya’da hala maalesef yaygın düşünce, elindeki az sayıda kaynağa sahip bir orta gücün en büyük müttefiki, gerçek ‘Sahip’, Amerika Birleşik Devletleri’ne yakın bir şekilde bağlı kalması gerektiğidir. Ve bu nedenle hükümettekilerin radikal Atlantikçiliğe sıkı sıkıya bağlı kalmaktan başka çareleri yok. Bu bakış, ABD tek kutupluluğunun sona erdiği tarihsel aşamada, en hafif tabirle, dar görüşlü bir vizyondur. Bu bağlamda, İtalya gözlerini yeni çok kutuplu dünyayı, yani BRICS’i (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) somutlaştıran gruba çevirebilir. Üye devletlerin kimliğini destekleyen, koruyan ve geliştiren; ulusal egemenliğe, toprak bütünlüğüne, bağımsızlığa, birliğe ve ulus-devletlerin egemen eşitliğine değer veren bir projedir bu. BRICS koordinasyonuna bağlı kalarak, Rusya ve Çin, İtalya’ya Akdeniz’in merkezi, birleşmesi ve istikrarı konusundaki tarihi rolünü geri verebilir. Bu, Eni ve Leonardo gibi ‘şampiyonların’ yanı sıra, tarım ürünleri pazarını ve turizm sektörünü daha da geliştirmeyi amaçlayan bir proje.

Ayrıca Akdeniz’de, hala Atlantik sisteminde resmi olarak yer alan ve BRICS’e katılmaya aday başka bir ülke, Türkiye, var. Akdeniz’de İtalya ile aynı jeopolitik önceliklere ve yine onun gibi deniz gücüne sahip bir ülke. Roma ve Ankara birlikte Akdeniz’i istikrara kavuşturma, emperyalistleri yenme ve BRICS tarafından amaçlandığı gibi bir fırsatlar denizine dönüştürme imkanına sahip olabilirler.

GÖRÜŞ

Hindistan’da genel seçimlere doğru-4 / Dış politika

Yayınlanma

Hindistan, iktidardaki Hindistan Halk Partisi (BJP) hükümeti ve ana muhalefetteki Hindistan Ulusal Kongresi (kısaca Kongre Partisi veya Kongre) başta olmak üzere 18. genel seçimlere hazırlanıyor. Seçimlerin kazananının yine BJP hükümetinin olacağı yönünde güçlü bir beklenti söz konusu olsa da muhalefetin başa geçmesi durumunda da özellikle dış politika bağlamında Hindistan’da büyük bir değişiklik yaşanmayacaktır. Çünkü Hindistan’da hem BJP hem de Kongre dış politika veya ekonomi gibi belirli konularda pragmatik ve ideolojik olmayan bir yaklaşım sergiler. Bu, aralarında ideolojik farklılıklar olmadığı anlamına gelmez ama bunlar genellikle çok açıktır ve ülkenin iç politikasında, özellikle de kimlik siyaseti söz konusu olduğunda önemli bir rol oynar. Ancak iki parti örneğin eğitim gibi alanlarda sıklıkla farklı fikirleri savunurken dış politika söz konusu olduğunda yaklaşımları ideolojik değil çıkar odaklıdır.

Hindistan’da genel seçimlere doğru-3 / Politik ekonomi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya ile ilişkiler bunun açık bir örneği. Hindistan dış politikasının mevcut değişmez gidişatlarından biri hem ABD hem de Rusya ile “müttefik olmadan” ortaklıkları sürdürme çabasıdır. Örneğin, Kongre Partisi geçmişte şimdikinden çok daha sol eğilimliydi. Ancak Kongre, ABD’nin Hindistan’ın en önemli ekonomik ortaklarından biri, önemli teknolojilerin sağlayıcısı, Çin’e karşı önemli bir destekçisi ve Hint diasporasının etkili ve zengin bir kesiminin üssü olduğu gerçeğini göz ardı edemez. Hem zaten çoğunlukla Modi’ye veya Modi hükümetine atfedilen günümüz Hindistan-ABD yakın ortaklığının temelleri aslında Kongre hükümeti döneminde atılmıştı. Benzer şekilde sağcı ve milliyetçi bir parti olan BJP de Sovyet komünizminden pek hoşlanmıyordu. Ancak iktidara geldikten sonra çoğu Hint silahının hâlâ Sovyet ya da Rus yapımı olduğu ve Rusya’nın nükleer enerji konusunda önemli bir ortak olmayı sürdürdüğü gerçeğini göz ardı edemezdi. Yani hangi parti iktidarda olursa olsun Hindistan dış politikada ılımlılığı korumaya çalışan bir ülkedir; Batı ile Rusya arasında (ve İsrail ile Arap devletleri arasında da) orta konumda kalmak isteyen bir ülke. Bu nedenle, paradoksal olarak, Hindistan’daki olaylar bazen öngörülemezken ve ülkenin çeşitli bölgeleri çoğunlukla siyasi veya sosyal açıdan istikrarsızken Yeni Delhi’nin dış politikası büyük ölçüde partiler/hükümetler üstü, istikrarlı ve öngörülebilir bir nitelik taşır.

Diğer yandan, Hindistan’da seçim anketleri dikkate alındığında Başbakan Modi’nin ve iktidar partisinin muhalefete karşı zaten çok büyük avantajları olduğu görülüyor; çok daha büyük mali kaynaklar, esnek bir medya ve bunların arasında uzlaşılmış bir bürokrasi. Ancak Modi hükümetinin yine de hiçbir şeyi şansa bırakmadığı da görülüyor. Bunlardan üçü ayrıca muazzam bir biçimde öne çıktı. İlki, Hindistan’ın eylül ayında ev sahipliği yaptığı G-20 Zirvesi idi. Hindistan hükümeti zaten dönüşümlü olan G-20 başkanlığını Hint halkına çok muazzam bir dış politika başarısı olarak, dünyaya ise “süper güç adayı” Hindistan’ın “dünya liderliğinin” gösterişli bir avatarı olarak pazarladı. Hem zaten Hindistan’ın G-20 sürecinde de uluslararası basın Modi hükümetinin azınlıklara ve siyasi muhaliflere yönelik saldırılarına pek de ilgi göstermedi. İkinci olarak, tüm Hintleri TV’ye kilitleyen, onlar için hem en sevilen spor hem de en çekici eğlence biçimi olan ve tüm milliyetçi duyguları ortak paydada buluşturup alevlendiren Kriket Dünya Kupası geliyor. Ancak ne yazık ki Hindistan’ın ev sahipliği yaptığı turnuvaların sonucunda 19 Kasım’da Hindistan’daki Modi’nin de memleketi olan Gujarat’ın Ahmedabad kentindeki Narendra Modi Stadyumu’nda Avustralya’ya karşı oynanan final maçı kaybedildi. Hindistan kazansaydı eğer, Narendra Modi’nin, Narendra Modi Stadyumu’nda Narendra Modi’ye övgüleri büyük bir coşkuyla selamlayarak, Dünya Kupası’nı büyük bir gururla alıp Hindistan takımına takdim etmesi hiç kuşkusuz büyük bir gösteri olacaktı. Ancak yine de Hindistan’ın tartışmasız süper güç olduğu bir alan olan kriketin Hindistan’a getirdiği prestij hâlâ büyük bir kazanç. Ve üçüncüsü ise ocak ayında Hindu tanrısı Rama’ya adanmış yeni ve devasa bir tapınağın açılışı oldu. Bu gösterişli açılış hiç kuşkusuz BJP hükümetinin çoğunlukçu gündemini daha da ileriye taşıyor.

Aynı zamanda Hindistan’ın dış politikası kısa zaman içinde birçok diplomatik zorlukla karşılaştı. Ancak görevdeki Modi rejimi bu birtakım zorlukları kendi lehine avantaj olacak bir biçimde bir seçim stratejisine dönüştürmeyi başardı. Örneğin, bunlardan Hint basınını en uzun meşgul edeni, Sih ayrılıkçılığı anlamına gelen Khalistan hareketi konusunda Kanada ile yaşamakta olduğu kriz ve BJP hükümeti bu kriz üzerinden Sih ayrılıkçılarını olduklarından daha büyük bir güvenlik tehdidi olarak resmederek tabanını genel seçimler öncesinde harekete geçiriyor. Yeni Delhi hükümeti zaten son yıllarda 2020-21 çiftçi protestosundan başlayarak Khalistan hareketine yönelik korkuyu körüklemeye başlamıştı. Çoğunlukla Punjab ve Haryana devletlerinden Sih çiftçiler, hükümetin Eylül 2020’de çiftlik ürünlerinin satışı, fiyatlandırılması ve depolanmasıyla ilgili onları serbest piyasadan koruyan kuralları gevşeten üç Çiftlik Yasası’nı yürürlüğe koymasına karşı protesto başlatmış, Ocak 2021’de Hindistan hükümeti, Khalistan hareketinin protestolara sızdığını iddia etmişti. 1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar Punjab, Sih militanların yürüttüğü terör kampanyası ve onlara karşı çıkan Hindistan güvenlik güçlerinin uyguladığı vahşet ve aşırılıklar nedeniyle felaketi yaşamıştı. Bu felaket yaklaşık 25 bin kişinin yaşamına mal olmuştu. Günümüzde Punjab’da Khalistan hareketi fiilen öldü ama Batı’daki Sih diasporasının küçük ama son derece sesli ve görünür kesimleri arasında hayatta kalmaya devam ediyor. Yeni Delhi için bu durum BJP hükümetinin politik ihtiyaçlarına hizmet eden ve Başbakan Narendra Modi’ye “güçlü bir adam olarak” bir kez daha kendini kanıtlama şansı sunan yararlı bir seçim stratejisi haline gelmiş görünüyor. Normalde verilere göre, 2000-2022 yılları arasında Khalistan bağlantılı şiddet, daha düşük bir profilde: Son 22 yılda Punjab’da en az bir ölümle sonuçlanan 33 olay yaşanırken Jammu ve Keşmir’de 11 bin 892 ölümcül olay ve Maocuların dahil olduğu 5 bin 247 ölümcül olay yaşandığı kaydedilmiş. Ancak bugünkü iktidar söylemlerine kulak verildiğinde Khalistan hareketinin çok daha ciddi bir tehdit olduğu düşünülür.

Modi’nin tabanındaki popülaritesinin en güçlü nedenlerinden biri de Hindistan’ı güçlü ve iddialı bir Hindu devleti olarak yeniden düzenleme fikri. Modi hükümeti, 2015’te Hindistan’ın Manipur ve Nagaland’daki ayrılıkçıları hedef almak için Myanmar topraklarında nokta operasyon düzenlediğini büyük manşetlerle duyurmuştu. Eylül 2016 sonlarında gündeme Pakistan topraklarındaki “militan fırlatma rampalarına” karşı nokta operasyon düzenlendiği büyük harflerle yansıdı. Modi bu saldırının türünün ilk örneği olduğunu iddia ederken yine Hint basınında Pakistan kontrolündeki bölgeye daha önce yapılan dokuz saldırı belgelenmişti. Daha sonra Modi’nin, grubun Şubat 2019’da Pulwama’daki Merkezi Yedek Polis Gücü (CRPF)  konvoyuna düzenlenen ve 40 kişinin ölümüne yol açan intihar saldırısına misilleme olarak Hindistan’ın Jaish-e-Mohammed (JeM) eğitim kampına düzenlediği hava saldırılarıyla ilgili haberler yansıdı. Ancak Pakistan’ın Hayber-Pahtunhva eyaletindeki “Balakot’taki en büyük JeM kampının” yok edildiği ve “Hindistan’da daha fazla terör saldırısı planlayan çok sayıda teröristin, eğitimcinin ve JeM komutanının” öldürüldüğü iddialarını, uydu görüntülerini kullanan çok sayıda bağımsız çalışma doğrulayamadı. Daha sonra Pakistan’ın cezalandırıcı hava saldırılarına yanıt olarak Hindistan kendi savaş uçaklarını harekete geçirdi. Ardından Pakistan, bir MiG-21 Bison’u düşürmüş ve sonrasında zarar görmeden Hindistan’a dönen pilotu Abhinandan Varthaman’ı kurtarmıştı. Ancak Hindistan, Varthaman’ın düşmeden önce Pakistan’a ait bir F-16’yı düşürdüğünü ve hatta düşen uçak için “inkar edilemez deliller” sunduğunu iddia etmişti.

Hint analistler, Şubat 2019’da CRPF konvoyuna yapılan Pulwama saldırısının ardından bir JeM kampını ortadan kaldırmanın ve bir F-16’yı düşürmenin ikiz zaferinin Modi’nin zaferini mühürlediğini ve Modi’yi seçimin gidişatına ilişkin kaygılardan koruduğunu savunmuş, Pulwama’daki terör saldırısı ve hükümetin tepkisi derin bir milliyetçilik duygusunu harekete geçirmişti. Benzer şekilde yine Hint gözlemciler Modi’nin “güçlü adam” imajını bir kez daha pekiştirebileceği bir sonraki güvenlik krizi olarak Khalistan hareketini kurmaya çalıştığını düşünüyor. Hatta Modi yanlısı medya yorumcuları Kanada’nın “bir sonraki Pakistan” olduğu fikrini dile getirmişti. Kanada Başbakanı Trudeau’nun Hindistan hükümetini suçlayan iddiaları kanıtlansa da kanıtlanmasa da Modi ve partisine genel seçimlerinde bir avantaj sağlamış gibi görünüyor: Ottawa’nın Modi hükümetini suçlayan iddiaları Trudeau hükümeti tarafından kanıtlanamazsa Modi Kanada’nın ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmış olur, eğer Hindistan’ın kendisine suikast düzenlediğine dair ikna edici kanıtlar ortaya çıkarsa bu kez Hindistan’ın artık yabancı topraklarda kendi ülkesine yönelik olduğu iddia edilen tehditleri ortadan kaldıracak kadar güçlü olduğu algısı geliştirilebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

İran misillemesi: Komplo teorileri arasından ilerlemek

Yayınlanma

Yazar

İran’ın İsrail’e yaptığı misilleme komplo teorisi sanayimizin muhteşem ürünlerini bir kez daha ortaya döktü. Bu alanda dünya ligine hiç maç yapmadan ilk üçe çağrılacağımıza ve formumuz iyiyse finali de ya Orta Doğu ülkelerinden veya Balkanlardan birisiyle oynayacağımıza hiç şüphem kalmadı. Eğer komplo teorileri ihraç edilebilir bir ürün olsaydı kişi başına düşen milli gelirde dünyada ilk beş arasında yerimizi kesinlikle alırdık.

Aslında İran’la İsrail arasındaki gerginlik kelimenin tam anlamıyla bir orta oyunuymuş. Hatta İran rejimi İsrail’in kuklalarından sadece biriymiş. Tahran yönetimi İsrail’e karşıymış gibi yapıp perde arkasında onlarla iş tutarmış. Madem yüzlerce İHA’yı harekete geçirebiliyor; o halde neden İsrail’in önemli hedeflerini vurmuyormuş. Veya İsrail’de neden hiç kimse ölmemiş.

Bunları çürütmeye çalışmanın hiçbir anlamlı tarafı olmadığının pek tabii ki farkındayım; ama ülkemizin entelektüel seviyesinin göstergesi olması açısından bu komplo teorilerinin medyanın önemli bir bölümünde kontrolsüzce konuşulabiliyor olmasına hayıflanmamak mümkün değil. Bunları dinledikçe içimden ‘Hitler de Sovyet ajanıydı. Stalin onu erken dönemlerde devşirmişti. İkinci Dünya Savaşı zaten orta oyunuydu. Hitler’in amacı da Almanya’nın yenilmesini sağlayıp Sovyetler Birliği’nin geniş Doğu Avrupa topraklarını hakimiyeti altına almak için yapılmıştı’ demek geliyor. Bu arada sadece Sovyetler Birliği’nin 27 milyon kayıp vermiş olması (1945’de on sekiz milyon olan Türkiye nüfusunun bir buçuk katı) zaten küçük bir ayrıntı. Komplo teorimi çürütmesi düşünülemez. Kaldı ki, bunları soracak kimse de yok ortalıkta.

İRAN MİSİLLEMESİNİN KODLARI

İşin esasına gelince, İran, Şam’daki büyükelçilik binasına İsrail’in yaptığı saldırıya mislinden fazlasıyla cevap verdi. Fazlasıyla, çünkü, İran da İsrail toprakları dışında bazı İsrail hedeflerini vurabilirdi. Nitekim önceki aylarda Kuzey Irak’ta İsrail istihbaratı tarafından kullanıldığı iddia edilen bazı yerleri vurmuştu. Fakat bu defa doğrudan İsrail topraklarını hedef aldı. Ve hemen altını çizmek gerekir ki, bu, kuruluşundan bu yana İsrail topraklarının tümüne yönelik en kapsamlı saldırı olarak askeri/siyasi tarihteki yerini aldı.

İran’ın İsrail’e daha büyük çapta zarar verecek silahlar kullanmamış veya kullansa da başarısız olmuş olma iddialarına gelince, ilkine verilecek cevap Tahran’ın bölgesel bir savaş istememesiyle doğrudan alakalı. İran açısından bakıldığında, zaman kendi lehine işliyor; çünkü Vaşington’un pek de akıllıca sayılmayacak hesaplarla sırf İsrail karşıtı oldukları için tarumar ettiği – güya demokrasi götürmüştü – Irak ve Suriye’de İran’ın nüfuzu olağanüstü arttı. İran yanlısı olarak bilinen ve kendilerini Direniş Ekseni olarak tanımlayan gruplar bu iki ülkede güç kazanırken İsrail’in şiddet dışında bir şey bilmeyen politikalarından dolayı Lübnan’da oluşan Hizbullah hareketi ile de Suriye üzerinden tam bir irtibat sağlamış oldular. Bunlara Yemen’de Ensarullah hareketinin kuvvetlenmesi ve Hamas’ın giderek Hizbullahlaşması yani etkili bir direniş örgütüne dönüşmesi de eklendiğinde İran İsrail’i bölgede ciddi bir kuşatmaya almış görünüyor.

Çok kutupluluk geri döndürülemez bir biçimde dünya dengelerini yeniden yapılandırırken İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ve Avrupa’nın ciddi bir güç ve nüfuz alanı kaybına uğrayacağını hesap ediyorlar ki, bu hesaplarında hiç de yanlış/haksız sayılmazlar. ABD ve Kolektif Batı’nın gücünün azalmasının Orta Doğu’da İsrail’in hareket alanını daraltacağına hiç şüphe yok. Ayrıca nükleer silah yapma çalışmalarında son aşamaya geldiği söylenen İran’ın bölgesel savaş istemesi için hiçbir neden yok. Buna karşılık bölgesel savaş isteyen ve Amerika’yı bunun içine çekmeye çalışan Netanyahu ve İsrail; çünkü Tel Aviv yönetimi Gazze’de gerçekleştirdiği ve ilk defa Batı kamuoylarında bile şiddetle eleştirilen soykırımsal etnik temizlik harekâtından kendi açısından başarı sayılabilecek (rehinelerin kurtarılması, önde gelen Hamas liderlerinin yakalanması/öldürülmesi vs.) hiçbir sonuç alamayınca kurtuluşu İran’ı savaşın içine çekmek olarak görüyor. Gerek Hizbullah’a gerekse İran’a yönelik provokasyonlarını da bu amaçla gerçekleştiriyor.

Ayrıca Netanyahu İran ile savaş istemeyen Amerikan yönetimini işin içine çekmek için de İran’a karşılık vermek zorunda kalacağı provokasyonlar yapıyor. En son Şam’daki konsolosluk binasının vurulması tam da bu amaçla gerçekleştirilmişti. Dolayısıyla İran elindeki vuruş kabiliyetini nüanslar (komplo teorisyenlerinin çok fakir olduğu bir alan) üzerine inşa etmek zorundaydı. Yani hem karşılık vermeliydi hem de bunu Amerika ile koordinasyon kurarak büyük bir savaşa sebep olmayacak şekilde icra etmeliydi. Hafta sonu İran’ın yaptığı tam da bu oldu. Yüzlerce İHA ve onların İsrail hava sahasına yaklaşmasıyla başlayan Hizbullah seri atışları İsrail’in Demir Kubbe olarak adlandırılan hava savunma sistemini baş edemeyeceği sayıda hedef ile meşgul etmeyi amaçlıyor olmalıydı. O meşguliyetin (saturation) yarattığı boşluktan yararlanan balistik füzeler İsrail’in kritik önemdeki havaalanlarında (Nevatim ve Ramon), öyle anlaşılıyor ki, ciddi tahribata sebep oldu.

Üstelik, anlaşılan o ki, İran bu havaalanlarını elindeki hipersonik füzelerle de vurmamış; çünkü öyle yapsaydı Tahran’ın envanterindeki önemli bir silahın ayrıntıları ortaya çıkmış olacak ve bir yandan İsrail öte yandan Amerika, İngiltere ve müttefikleri bu silaha karşı neler yapılabileceğine dair hummalı bir çalışma başlatacaklardı. Yani stratejinin en önemli kuralını uygulamış görünüyor İran, elindeki kartların hepsini göstermeden misillemesini gerçekleştirmiş. Hipersonik füzeleri devreye sokmadan da İsrail’in her yerini vurabileceğini Tel Aviv’e göstermiş.

CNN EZBERİ

İran’ın Gazze üzerinde odaklanmış İsrail karşıtı veya İsrail’i eleştiren kamuoyunun veya Batılı devletlerin dikkatinin bir anda İran-İsrail çatışmasına döndüğü, Gazze’nin unutulduğu laflarının hiçbir ciddi tarafı olmadığı ayrıca ortada. Böyle bir laf kalabalığı, İsrail’in Gazze operasyonların durduğu veya duracağı varsayımına dayanıyor. Oysa İran’ın İsrail’e neler yapabileceğini gösterdiği bu misillemenin ardından gözler yeniden Gazze’ye dönecektir. Öte yandan eğer Gazze’de İsrail harekâtına ara verilecek tamamen veya duracaksa/durdurulacaksa, bu, zaten İran lehine ciddi bir puan olarak döner; çünkü sonuçta Gazze halkını Netanyahu soykırımından koruyan/kurtaran ülke konumuna sokar. Yok, eğer İsrail harekâtı aynen devam edecek olursa, gözler bir kere daha oraya çevrilecektir.

Ayrıca Batı ülkelerinde giderek İsrail’i çok sert bir biçimde eleştiren kamuoyları ile İsrail’e destek veren yönetimler arasında yaşanmakta olan çelişkili bir durum var ve bu durum devam edecek gibi görünüyor. Yani İran misilleme yapsa da yapmasa da İsrail’e destek vermekten geri durmayan/duramayan bir Batı dünyasından söz ediyoruz. Bu açıdan İran’ın kendi kamuoyunun misilleme talepleriyle bu konuyu tartıya koyduğunda nüanslara dayanan bir karşılık verdiği sonucunu çıkarabiliriz. Hem misilleme fazlasıyla yapıldı hem de bölgesel bir savaş çıkmasına sebebiyet verilmedi. Yani Netanyahu kazanan olmadı.

İran’ın yaptığı misillemenin bölgesel politikalardaki yansıması Arap ülkelerinden siyasal destek almamış/alamamış ve muhtemelen bundan sonra da alamayacak olduğunun bir kez daha gözler önüne serilmesiydi. Arap ülkelerinden Ürdün doğrudan İsrail ve Amerika ile İran’a karşı kendi hava sahasını aktif korumaya alırken Suriye hariç diğerleri İran İHA’larının ve füzelerinin geçişine izin vermediler. Bu da Arap ülkelerinin Filistin meselesini kendi aile sorunları gibi görmekten yana olduklarına işaret ediyor. İsrail ve Amerika ile Filistin konusunda müzakere, mücadele eden bu Arap ülkeleri Arap olmayan Müslüman devletlerin siyasal İslamcı sloganlarla ve İslam kardeşliği gibi dini gerekçelerle Filistin meselesinde merkezi rol kapma girişimlerini kendi meşru alanlarına başkalarının izinsiz girmesi gibi algılıyorlar ki, bu konuda aktif olma istediğini her vesileyle sergileyen Türkiye hükümetinin çıkarması gereken dersler olduğuna hiç şüphe yok.

Şimdilik bir bölgesel savaş ihtimali atlatılmış gibi; ancak Amerika’yı da yanına alarak İran’a karşı topyekün bir savaş başlatmak isteyen Netanyahu veya başka bir İsrail hükümetinin hangi tahriklere başvurabileceğini kestirmek hemen hemen imkansız. Çok kutuplu dünyada Amerika’nın yardımlarının azalması ihtimalini dikkate alarak Filistin’de ciddi geri adımlar atarak iki devletli bir çözümü içselleştirecek bir İsrail siyasi oluşumu/hükümeti de ufukta görünmüyor. Öte yandan Gazze’dekiler soykırımsal bir etnik temizliğe tabi tutulurken evlerine, arazilerine el konulan, sürekli baskı gören ve zulmedilen Batı Şeria’daki Filistinliler için de direnmekten başka bir yol görünmüyor. Bölge muhtemelen çok kutuplu dünyanın sıcak çatışma alanlarından birisi olarak kalacak, ta ki, Amerikan başkanlık seçimlerine kadar. Trump’ın seçilmesi ve telaffuz ettiği fikirleri dış politikaya dönüştürdüğü takdirde bölgedeki denklem önemli ölçüde değişebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Venezuela’da devlet başkanlığı seçimleri

Yayınlanma

Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde şimdiden en çok beklenen seçimlerden biri olan ve 28 Temmuz’da düzenlenecek seçimlerde siyasi partilerin Bolivarcı cumhuriyetin devlet başkanlığı adaylarını resmi olarak göstermeleri için Ulusal Seçim Konseyi (CNE) tarafından belirlenen süre 25 Mart’ta sona erdi. Toplamda 13 aday kaydedildi, bunlar arasında beklendiği üzere Venezuela Seçim Adaleti tarafından diskalifiye edilen, ancak her halükarda Karayip ülkesi genelinde kampanya yürüterek Venezuela’nın en yüksek seçim otoritesi ve Nicolás Maduro hükümetiyle doğrudan karşı karşıya gelen María Corina Machado yer almıyor.

Venezuela’daki seçim sürecinin tamamı, Nicolás Maduro’yu devirmeye çalışmak için aralarında komplo ve ülkeye ihanetin öne çıktığı çeşitli usulsüzlükler nedeniyle Venezuela Seçim Adaleti tarafından diskalifiye edilen María Corina Machado gibi adayların seçilmesi yönünde ABD ve Avrupa Birliği’nin baskı ve müdahalesine ek olarak, siyasi partiler içinde ve arasında eleştiri, spekülasyon ve çatışmalarla çevrili. İktisadi ve sosyal durum son bir yıl içerisinde hafif bir iyileşme göstermiş olsa da Venezuela, halen önemli bir sosyo-ekonomik krizden geçiyor ve bu nedenle bir sonraki devlet başkanlığı seçimlerinin sonucu belirsiz.

Seçim takvimi

5 Mart’ta Venezuela Ulusal Seçim Konseyi (CNE) Yönetim Kurulu oybirliğiyle önümüzdeki haftalarda ve aylarda gerçekleştirilecek programın tarihini belirleyerek, en yüksek seçim otoritesinin başkanı Dr. Elvis Amoroso’nun yardımcısı Carlos Quintero ve rektörler Rosalba Gil, Aimé Nogal ve rektör Juan Carlos Delpino ile birlikte açıkladığı üzere 28 Temmuz 2024’ü seçimlerin yapılacağı gün olarak belirledi.

CNE kararı uyarınca, özel Seçim Kayıt günü 18 Mart-16 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek, alt seçim organlarının üyeleri 20 Mart’ta seçilecek, aday başvurularının sunumu 21-25 Mart tarihleri arasında planlandı ve seçim kampanyası 4’ünde başlayacak ve 25 Temmuz’da sona erecek.

Tarihin belirlenmesi ne kolay bir işti ne de özgür iradeden kaynaklanıyordu, bilakis bu, çeşitli ideolojik yönelimlere sahip siyasi güçlerin katılımını içeren bir tartışma ve demokratik istişare süreciydi. Tartışma Venezuela sokaklarında ve ilgili kitle örgütlerinde olduğu kadar geleneksel siyasi partiler içinde de gerçekleşti ve geçici tarih önerileri sunuldu.

Genel İlkeler; Takvimler ve Seçim Garantilerine ilişkin Ulusal Mutabakat çerçevesinde Venezuela Ulusal Meclisinde savunuldu. Bu mutabakat, Ulusal Meclis tarafından Karayip ülkesinin farklı siyasi kesimleriyle imzalanmış ve ardından 1 Mart’ta CNE’nin değerlendirmesine sunulmuştu. Son olarak yasama organından Venezuela seçim organına iletilen tarih önerileri, bir sonraki seçimlerin Devlet Başkanı Hugo Chavez’in (1954) doğum gününe denk gelen 28 Temmuz’da yapılmasına karar verilmesine yol açtı.

Kabul edilen adaylar

CNE nezdinde 2024 devlet başkanlığı seçimlerinde yarışacak adaylar aşağıdaki gibi:

  • Chavez’cilerin adayı: Nicolás Maduro (Gran Polo Patriótico)

Muhalefet adayları:

  • Antonio Ecarri (Kalem İttifakı)
  • José Brito (İlk Venezuela)
  • Juan Carlos Alvarado (Copei)
  • Luis Eduardo Martínez (Demokratik Eylem – AD)
  • Luis Ratti (Popüler Demokratik Sağ)
  • Benjamín Rausseo (Ulusal Demokratik Konfederasyon – Conde)
  • Daniel Ceballos (Arepa Digital)
  • Javier Bertucci (Değişim)
  • Leocenis García (Prociudadanos)
  • Claudio Fermín (Venezuela için Çözümler)
  • Luis Enrique Márquez (Merkezler)
  • Manuel Rosales (Fuerza Vecinal)

Bu anlamda, devlet başkanlığı seçimlerine katılmak istediklerini ifade eden Venezuelalı siyasi örgütler şunlar: Podemos, Venezuela Komünist Partisi (PCV), Venezuela için Sevgi; Herkes için Vatan (PPT), Biz Venezuela’yız, Değişim İttifakı, Venezuela Yeşil Hareketi, Gelecek Venezuela, Venezuela Halk Birliği; Otantik Yenilenme Örgütü, Örgütlü Devrimci Eylem Hareketi (Tupamaro), Halkın Seçim Hareketi’nin yanı sıra Demokratik Eylem (AD), Kızıl Bayrak (BR), Cumhuriyetçi Hareket (MR), Ulusal Öğrenci Birliği (UNE), Aktivist Halk İradesi, Kalem İttifakı, Yurttaş Hareketini Değiştirelim, Ulusal Bütünlük Hareketi – Birliği, İlerici İlerleme, Bağımsız Seçim Siyasi Organizasyon Komitesi (Copei), İlk Venezuela (PV), Venezuela Vizyon Birimi, Birleşik Venezuela; Değişim için Umut, Ulusal Demokratik Konfederasyon (Conde) ve Venezuela için Çözümler, Popüler Demokratik Sağ. Bolivarcı Öfke (La Furia Bolivariana).

Ayrıca 25 Mart Pazartesi günü Bolivarcı Öfke olarak adlandırılan ve Nicolás Maduro’nun liderliğini destekleyen ve tanıyan güçler, başkanlık adaylığının tesciline eşlik edecek ‘Büyük Ulusal Yürüyüş’e katılmak üzere Caracas kentinin merkezini doldurdu.

Öte yandan Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) Ulusal Direktörlüğü ve Büyük Yurtsever Kutbu (GPP) oluşturan sosyal hareketler ve siyasi örgütler de bu etkinliğe katıldı.

Bu bağlamda PSUV’nin birinci başkan yardımcısı Diosdado Cabello şunları ifade etti: “Bugün adayını kaydetme sırası PSUV’dadır, ülke genelinde 317 binden fazla toplantıdan sonra, tabanımız egemen ve demokratik bir şekilde kardeşimiz Nicolás Maduro’nun vatan sevgisinin standart taşıyıcısı olmasına karar vermiştir.”

María Corina Machado’nun yedeği

CNE tarafından diskalifiye edilen muhalefet lideri María Corina Machado, Machado’yu devlet başkanı adayı olarak seçen Ekim 2023 muhalefet ön seçimini düzenleyen komisyonun bir üyesi olan 80 yaşındaki ünlü Venezuelalı filozof Corina Yoris’i aday gösterdi. Muhalefet, yasal olarak katılma hakkı olmasa bile, sadece muhalefet tarafından kontrol edilen ve gözlemlenen ön seçimlere katıldı.

Yoris, Venezuela’nın önde gelen akademisyenlerinden biri olmasına rağmen ülke siyasetinde geniş bir deneyime sahip değil ve ülkedeki seçmen nüfusunun çoğunluğu tarafından tanınmıyor. Bununla birlikte, María Corina Machado’nun desteği ve göstergesi, Machado’nun takipçilerinin otomatik olarak onu desteklemesi için yeterli olmalı. Adaylığını destekleyen siyasi güçler Un Nuevo Tiempo partisi ve Demokratik Birlik Yuvarlak Masası.

Son olarak, 25 Mart Pazartesi günü saat 8’de Yoris adaylık kaydını yaptıramadı, kayıtlar şahsen değil internet üzerinden yapılıyor, bu nedenle sosyal ağlarda ve geleneksel basında yeni bir eleştiri dalgası ortaya çıktı, zira adaylığını engelleyenin Nicolás Maduro hükümeti olduğu anlaşıldı. CNE tarafından başvuruların kaydedilmesi için tanınan sürenin uzatılması da değerlendirilecekti. Ancak şu anda bunların hiçbiri teyit edilmiş değil.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English