Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Merkel’in askeri danışmanı Erich Vad: Ukrayna’nın kaderi Washington ve Moskova’da belirlenecek

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Batı basını ve siyasetçileri, genelde Rusya’nın barış müzakereleri istemediğini iddia ediyor. Sık sık bunun düpedüz bir yalan olduğunu, özellikle de Ukrayna’nın her türlü barış müzakeresini reddetmekle kalmayıp Eylül 2022’nin sonunda Devlet Başkanı Zelenskiy’in Rusya ile müzakereyi suç ilan eden bir kararname çıkardığı bu sayfalarda anımsatılmıştı.

Son zamanlarda Batı basınında denk gelinen bir diğer formülasyon da Rusya’nın kabul edilebilir şartları müzakere etmeye hazır olmadığı yönünde. Batı medyasının Rusya’nın hangi koşulları dayatacağı konusunda haber yapmaması dışında bu gerçeğe biraz daha yakın. Fakat ABD liderliğindeki Batı’nın Moskova’nın taleplerini müzakere etmekten çok uzak olduğu açık. Kiev’in şu anda müzakere için bütün yolları kapadığı anlaşılmışken Rusya için müzakere ortağı ABD, AB ülkelerinin de bu konularda söz hakkı yok.

Savaşın ancak ya Rusya bir devlet olarak çöktüğünde ya da ABD liderliğindeki Batı iktisadi olarak çöktüğünde sona ereceği yaygın ve mantıklı bir kanı. Batı’nın iktisadi gücü (ve dolayısıyla siyasi ve askeri gücü) dünyanın geri kalanından ucuz hammadde elde etmesine dayandığı için ikincisi oldukça akla yatkın.

Bu durum her iki tarafın da temelde varoluş mücadelesi verdiğini gösteriyor. Rusya bağımsız bir devlet olarak kalmak istiyor ancak kendini ortaya koyar ve küresel Güney, Batı tarafından sömürülmeye direnecek cesareti bulursa ABD liderliğindeki Batı, iktisadi modelini (ve dolayısıyla üstünlüğünü) kaybedebilir. Aşağıda tercümesi verilen mülakatta, eski Alman Şansölyesi Angela Merkel’in askeri konularda danışmanlığını yürütmüş olan Erich Vad, daha önce pek çok uzmanın da belirttiği üzere, Rusya’nın bir devlet olarak varlığının sona ermesinin ve dolayısıyla Doğu Avrasya’da başlayacak olan istikrarsızlığın Batı’nın çıkarına uygun olmayacağı değerlendirmesini yapıyor.


Erich Vad ile mülakat: Ukrayna’nın kaderi Washington ve Moskova’da belirlenecek

Merkel’in en önemli askeri danışmanı olan Erich Vad, Almanya’nın Ukrayna politikasını eleştiriyor. Mülakatında, durumun Afganistan’dan çekilme gibi bir kaos tehdidi barındırdığını söylüyor.

Simon Zeise

Berliner Zeitung

11 Şubat 2024

Eski tuğgeneral ve Merkel’in danışmanı Erich Vad, Ukrayna ve Rusya ile barış müzakerelerine verdiği destek nedeniyle Alman basınında ağır eleştirilere maruz kaldı. Bir yıl boyunca Alman basınına konuşmadı. Şimdi Berliner Zeitung’a verdiği mülakatta, Alman hükümetinin öngörüsüz stratejisini, Ukrayna’nın saldırılarının etkinliğine dair yanılsamayı ve Rusya’nın savaş hedeflerini değerlendiriyor.

Sayın Vad, Federal Savunma Bakanlığı Rusya’nın NATO’yu hedef alacak bir saldırısını nasıl savuşturacağına dair planlar yapıyor. Sizce bu senaryolar ne kadar gerçekçi?

Askeri caydırıcılık savunma stratejimizin önemli bir parçasıdır. Ancak bu strateji aynı zamanda diyalog kurma isteğini, yumuşama politikasını ve güven artırıcı tedbirleri de içerir. Harmel Doktrini olarak adlandırılan bu politika, 1960’lardan beri Batı savunma ittifakı tarafından uygulanıyor. Ukrayna ve Rusya ile ilişkilerimizde bu doktrini hasret duyuyorum. Mevcut koşullar altında ve mevcut durumda, Rusya’nın NATO’ya saldırmasının pek olası olmadığına inanıyorum. Rusya Silahlı Kuvvetleri, bırakın NATO ile bir savaşı göze almayı, Ukrayna’nın tamamını işgal edemeyecek kadar zayıf.

Eğer Rusya savaş alanını batıya doğru genişletmeye ilgisi yoksa, Devlet Başkanı Putin’in hükümeti hangi stratejik hedeflerin peşinde?

Moskova’nın Ukrayna savaşındaki maksadı, Ukrayna’nın NATO’ya katılmasını ve Batılı askerlerin Ukrayna’da konuşlanmasını engellemek. Stratejik ve jeopolitik açıdan bakıldığında Rusya’nın maksadı, NATO’ya karşı bir güvenli bölgeye sahip olmak. Rusya, Napolyon’un 1812’deki seferinden ve 20. yüzyıldaki iki büyük savaştan bu yana edindiği tarihsel deneyimlerden, Avrupa’nın kuzeyindeki alçak bölgelerden saldırıya uğrama ihtimalinin yüksek olduğunu ve bu bölgelerde savunmasız olduğunu biliyor. Kuzey Irak ve Suriye’de Kürtlere karşı Türkiye ve Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı İsrail gibi diğer ülkeler de kendileri için güvenli bölgeler talep ediyor. Bu durum her zaman uluslararası hukukla örtüşmez; fakat ordu, bunu ilgili hukuki durumdan bağımsız olarak, her iki taraf için de ortaya çıkan stratejik duruma göre yorumlamalı ve anlamalıdır. Ancak o zaman uygun adımlar atılabilir.

Rusya’nın Ukrayna’daki kısa vadeli savaş hedeflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ruslar Karadeniz’e çıkış yollarının kontrolünü ellerinde tutmak istiyor. Buna Karadeniz Filosunun konuşlandığı Kırım da dahil. Bu arada, Ukrayna’nın Kırım üzerinde hala idari kontrole sahip olduğu dönemde de bu durum anlaşmayla düzenlenmişti. Bu mesele Rusya açısından müzakere edilemez. Kaliningrad oblastı, Murmansk oblastı ve Kırım ile birlikte Karadeniz bölgesi Rusya’nın batı savunmasının stratejik köşe taşlarını oluşturuyor. Bir dünya gücü olmak istediği sürece bu bölgeleri kontrol etmek Rusya açısından varoluşsal bir önem arz ediyor. Rusya, aynı zamanda stratejik çevresini kontrol etmek de istiyor. Başkan Carter döneminde Beyaz Saray’ın eski güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brzezinski bu konuya dikkat çekmekte gecikmemişti. Bugün Rusya’nın yenilgiye uğratılmasını ve hareket edemeyecek kadar zayıflatılmasını isteyen herkes, Rusya Federasyonu’nun çökmesinin ardında büyük bir stratejik boşluk bırakacağı hakikatini de göz ardı ediyor; eğer böyle olursa Doğu Avrasya büyük ölçüde istikrarsızlaşacaktır. Bu da Batı’nın çıkarlarına uygun olmayacaktır. Henry Kissinger ölümünden kısa bir süre önce buna dikkat çekmişti.

Güçlü bir Rusya’nın güçlü bir konumda olması Batı’nın çıkarına mı? Bu cüretkâr bir tez.

Eğer Rusya’yı yenmek zorunda olduğunuzu söylüyorsanız, bunun sonuçlarının ne olacağının da göz önünde bulundurmanız gerek. Büyük güçler arasında doğrudan bir askeri çatışma her ne pahasına olursa olsun önlenmelidir. Rusya dünyanın en güçlü nükleer gücüdür ve bu durum her stratejik değerlendirmede göz önünde bulundurulmalıdır. Büyük güçler, güç politikaları açısından kendi etki alanlarına girilmesine izin vermezler. ABD açısından 1962 Küba Füze Krizi bunu göstermişti: Kennedy, Sovyetlerin Küba’da askeri bir yer edinmesine izin veremezdi. Hatta nükleer bir savaşa kadar gitmeye hazırdı.

Eğer Rusya’nın NATO’ya saldırması olası değilse, Savunma Bakanlığı neden bu yönde planlar yapıyor?

Her şeyden evvel, bu her savunma bakanının işidir ve yalnızca askeri bir meseledir. Federal Savunma Bakanlığı, Bundeswehr’e verilen anayasal yetkiyi yerine getirmek ve nihayetinde savunma kabiliyetini yeniden tesis etmekle ilgileniyor. Bunun için personel ve malzeme eksikliğinin yanı sıra para da gerekiyor. Bu amaçla Rusya, daimî bir tehdit olarak ilan ediliyor. Bence bu yanlış bir yaklaşım. Soğuk Savaş’ın en parlak döneminde bile bir düşman imajımız yoktu ve buna ihtiyacımız da yoktu. Düşman imajının olmaması savunma stratejisinde başlı başına güçlü bir araçtır. Bu, potansiyel rakiplerin mantıksız korkularını yatıştırabilir ya da hafifletebilir.

Almanya şimdi Ukrayna’nın AB içindeki en önemli destekçisi haline geldi. Şansölye Olaf Scholz diğer üye ülkeleri daha istekli davranmaya çağırıyor. Almanya, Ukrayna’ya silah ve para yardımı yapmaya devam etmeli mi?

Silah sevkiyatı, Ukrayna’nın Rusya’nın saldırganlığına karşı kendisini savunmasına yardımcı olmayı amaçlıyor. Prensipte bu doğru ve uluslararası hukuka uygun. Fakat kendimize her zaman bu silah teslimatlarının neyi amaçladığını sormamız gerek. Yaklaşık bir yıl önce Alman hükümeti, “Savaşı lehimize çevirmek için tank tedarik ediyoruz,” açıklamasında bulunmuştu. Bu, yani gerçekçi siyasi hedefler belirlemeden silah tedarik etmek, halihazırda o dönem için de dar görüşlülüktü. Hatta yakın zamana kadar sloganlardan biri Ukrayna’nın Kırım ve Donbass’ı yeniden ele geçirmesi gerektiği yönündeydi. Durum buna imkân tanımadı ve tanımıyor da. Öncesinde gerçekçi siyasi hedefler belirlemeden savaş yürütmek anlamsızdır. Bu arada bunu Clausewitz de biliyordu.

Batı, Ukrayna’nın daha fazla silah almaması halinde Rusya’nın insafına kalacağını söylüyor. İsteğiniz Ukrayna’nın zor durumda kalması mı?

Birkaç hafta önce Ukrayna Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujnıy, Ukrayna ve Rusya’nın operasyonel bir çıkmazda olduğunu belirtmişti. Bana göre bu aşırı iyimser bir değerlendirme, zira askeri inisiyatif ve gerilimi tırmandırma üstünlüğü Rusya’nın elinde. Durum şöyle görünüyor: Askerî harekât dizginleri Rusya’nın elinde. Moskova şu anda işgal ettiği bölgeleri sağlamlaştırıyor ve konsolide ediyor ve taarruzun Harkov ve Odessa oblastlarında ilerleyeceği göz ardı edilemez.

Rusya Ukrayna’daki savaşı domine etmiş görünüyor. Bununla birlikte Batı, Kiev’e para ve silah sağlama konusunda daha az istekli hale geliyor. NATO savaştan yoruldu mu?

NATO savaşın tarafı olmak istemiyor. ABD’den gelen mali ve maddi bağışlar suyunu çekiyor. Bu bağlamda uzun zamandır kendime şu soruyu soruyorum: Silah sevkiyatı savaşın Ukrayna lehine dönmesini sağlamayacaksa hangi amaca hizmet edecek? Bu yardımlara neden diplomatik tedbirler eşlik etmiyor? Son aylarda pek çok barış ve müzakere girişimi oldu ama Almanya ya da AB’den hiçbir şey gelmedi. Çatışmaların askeri olarak sonlandırılmasına dönük gerçekçi bir stratejik konseptten ve her şeyden önce askeri bir çözümün olmadığı bu çatışmadan nasıl çıkılacağına dair siyasi bir konsepti hala göremedim.

Avrupa ülkelerindeki hükümetlerden gelen herhangi bir barış girişiminden haberdar olmadığınızı söylüyorsunuz. Ukrayna’daki savaşa nihai olarak Washington’da mı karar verilecek?

Görünen o ki Ruslar bir sonraki ABD yönetiminin farklı öncelikleri olacağına dair bahse giriyor. Hem Donald Trump’ın Beyaz Saray’a geri dönmesi hem de Joe Biden’ın ikinci dönem için seçilmesi halinde ABD’nin ana odağının, Çin’in Güney Çin Denizi ve Tayvan’daki güç ve etki politikasını sınırlandırmak amacıyla Orta Doğu ve Hint-Pasifik bölgesine daha fazla kayması muhtemel. Bu durumda ABD —Rusya’nın pek de haksız olmayan beklentisine göre— Rusya ile bir denge kurmaya daha istekli olacaktır. Nihayetinde Ukrayna’nın kaderi Washington ve Moskova’da belirlenecektir. Biz Avrupalılar, bir yıl içinde kendimizi 2021’de Afganistan’dan aceleyle çekildiğimiz zamanki gibi şaşkın ve savunmasız bulmamak için dikkatli olmalıyız, zira Ukrayna’daki çatışmanın yıl boyunca dondurulması pek mümkün değil. Bu tür “dondurulmuş çatışmalar” Kore ya da Golan Tepeleri gibi pek çok bölgede mevcut. Korkarım ki biz Avrupalılar da inisiyatif almak yerine Amerikalıların ne yapacağını beklemekle yetindiğimiz için benzer bir duruma düşüyoruz.

Sahra Wagenknecht de Ukrayna’da barış müzakereleri yapılması çağrısında bulunuyor. Siz de onunla birlikte Şubat 2023’te Berlin’de büyük bir barış gösterisi düzenlenmesi çağrısında bulundunuz. Sahra Wagenknecht ittifakına katılacak mısınız?

Sahra Wagenknecht ve diğerleri gibi siyasi figürlerin bu anlamsız savaştan çekilmek için barış müzakerelerini aktif bir şekilde savunmaları önemli. Ben bağımsız bir askeri uzman/güvenlik uzmanı ve danışmanım.

Uzun yıllar Angela Merkel’in başbakanlıktaki askeri danışmanıydınız. Geriye dönüp baktığınızda, Almanya’nın Rusya ile ilişkilerinin yanlış bir değerlendirmeye dayandığını söyleyebilir misiniz?

Siyaset açık bir süreçtir. Uluslararası ilişkilerde pek çok şey beklenenden farklı gelişir. Sonuçta gelecek yıl bu zamanlar nerede olacağımızı ve dış politika eylemlerimizin doğru olup olmadığını net olarak bilmiyoruz. 2014’te Kırım’ın ilhakından sonra Şansölye, Minsk 1 ve 2 müzakereleri çerçevesinde çatışmaların siyasi bir süreçte çözülmesi için elinden gelen her şeyi yaptı. Bugünün perspektifinden bakıldığında pek çok insan bunun şimdiye dek önlenmiş olabileceğini söylüyor. Ben farklı görüyorum. Almanya o dönemde bu tehlikeli çatışmadan çıkış yolunu sadece silah tedariki ile değil, siyasi yollarla sağlamaya çalıştı. Ben 2006-2013 yılları arasında başbakanlıkta çalıştım. O dönemde Afganistan’a odaklanmış bir güvenlik durumumuz vardı. Ulusal ve ittifak savunması ve Rusya o dönemde ikincil bir rol oynuyordu. Elbette tarihçiler gelişmenin genel dinamiklerini değerlendirmek zorunda kalacaklar.

Eminim başbakanlıkta görev yaptığınız dönemden kalma çok sayıda bağlantınız vardır. Barış müzakerelerini başlatmak için Moskova ve Washington’daki kanallarınızı kullanmaya çalıştınız mı?

Elbette federal başbakanlıkta çalıştığım dönemden kalma, değerlendirme yaparken kullandığım ve güvenlik konularında uzmanlaşmış bir yönetim danışmanı olarak çalışmamla da genişleyen mükemmel bir ağım var. Sonuç olarak, Ukrayna’daki savaşın diğer ülkelerde Almanya’dakinden daha farklı, daha farklılaştırılmış, daha dengeli ve daha gerçekçi bir şekilde tartışıldığını ve yorumlandığını da biliyorum. Ukrayna’daki savaşla ilgili olarak örneğin ABD’de yürütülen türden açık bir tartışma ortamına sahip olmamamız esef verici. Ne yazık ki Alman basınında bile siyah-beyaz ve dost-düşman düşüncesine varan şaşırtıcı bir fikir birliği görüyorum.

Minsk müzakerelerinden bahsettiniz. Putin’e NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin Ukrayna’da duracağına dair yeterli garanti verildi mi?

Alman Şansölyesi, Ukrayna’nın NATO üyeliğinin tehlikelerini çok erken fark etmişti. Bükreş’teki 2008 NATO zirvesinde Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliği tartışılırken, bu ülkelerin derhal üyeliğe kabul edilmesini engelleyenler kendisi ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy idi. Angela Merkel, Ukrayna’daki iç siyasi muhalefete ek olarak, bunun Ruslar için kırmızı çizgi anlamına geleceğini ve Gürcistan örneğinde olduğu gibi aşılmasının savaşla sonuçlanacağını biliyordu. NATO daha sonra farklı bir yol izledi. Ukrayna’nın ittifaka dahil edilmesi konusunda baskı yapmaya devam etti. Bu, Rusya’nın Şubat 2022’de uluslararası hukuku ihlal ederek Ukrayna’yı işgal etmesinin siyasi tarih öncesinin bir parçası ve pek tartışılmaz.

Federal Şansölye Olaf Scholz, Ukrayna’ya Taurus füzelerinin teslim edilmesine karşı çıktı. Sizce doğru bir karar mı verdi?

Taurus sistemlerinin teslimatı savaşı tırmandıracaktı ama savaşta arzu edilen askeri dönüm noktasını beraberinde getirmeyecekti. Füzeler 500 kilometreden fazla menzile sahip. Bu da Ukraynalıların halihazırda sahip olduğu benzer İngiliz ve Fransız sistemlerinden iki kat daha uzağa fırlatılabilecekleri anlamına geliyor. Bu nedenle başbakanlığın Taurus tedarikini reddetmesinin doğru olduğunu düşünüyorum.

Silah sevkiyatının devamından yana olanlar Taurus füzelerinin oyunun kurallarını değiştireceğini ve Kiev’e daha iyi bir müzakere pozisyonu sağlayacağını savunuyor. Siz buna ne dersiniz?

Ukrayna’ya yönelik askeri yardımlarımızda sık sık dile getirilen oyun değiştirici unsur hiçbir zaman olmadı. Geçen yıl Leopard 2 tankları oyunun kurallarını değiştiren bir unsur olarak tanımlanmıştı. Başbakanlık üzerindeki yoğun medya baskısı, bunların Ukrayna’ya Bundeswehr stoklarından teslim edilmesini talep etmişti. Fakat ne muharebe tankları ne Taurus füzeleri ne de talep edilen F-16 savaş uçakları mucize silahlar olamaz ve genel askeri durumu Ukrayna’nın lehine değiştiremez. Her şeyden önce Ukrayna’nın savunması için acilen topçu mühimmatına ihtiyacı var. AB, oybirliğiyle bunu sağlamayı taahhüt etmişti. Ancak üye ülkeler bunu yapacak kapasiteye sahip olmadıkları için bu taahhüdün gerçekleşmesi pek mümkün değil. Almanya’daki tartışmalar bazen ikiyüzlü bir hal alıyor. Bazı politikacılar savaş ve ordu hakkında çok az şey bilmelerine rağmen savaş söylemlerinde birbirleriyle yarışıyorlar. Ukrayna’ya silah sağlamaya devam ediyoruz ama bunun etkili olacağına ciddi olarak inanmıyoruz ve aynı zamanda askerliğe elverişli yüz binlerce Ukraynalı ülkeyi terk ediyor. Sadece 200 bine yakını Almanya’ya geldi, askerlik hizmetine karşı vicdani ret uyguluyor ve vatandaşlık geliri alıyor. Bu tutarlı bir politika mı?

Öte yandan, Rusya’nın askerî açıdan Ukrayna’dan daha üstün olduğunu söylediniz. Genç Ukraynalılar kendilerini umutsuz bir savaşa mı atmalı?

Hayır, haklısınız. On binlerce genç Rus da savaştan kaçmak için ülkeyi terk etti. Elbette bu konuda her türlü insani duyguya sahibim. Beni kişisel olarak rahatsız eden şey, askerlik görevini yapan binlerce genç Ukraynalı ve Rus askerin askeri çözümü olmayan bir savaşta harcanması. Savaşa dahil olmayan Almanların en büyük Ukraynalı vatanseverler gibi görünmesini tuhaf buluyorum. Hiç askerlik yapmamış ve onlarca yıldır pasifist bir şekilde tartışan politikacılar aniden Ukraynalılar için her şeylerini vermek ve tercihen “her şeylerini ortaya koymak” istiyorlar. Bu durum siyasetin güvenilirliğini artırıyor mu?

Ukrayna’ya silah sevkiyatına siyasi ve diplomatik girişimlerin eşlik etmemesini eleştirmekte gecikmediniz. Savaşın gidişatına bakarak bu tutumunuzda haklı olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Kasım 2022’de ABD Genelkurmay Başkanı Mike Milley, askeri çözümün pek mümkün olmadığını açıklamıştı. Güç dengesi sadece silah sevkiyatıyla değiştirilemez. Etkili Amerikan düşünce kuruluşu Rand Corporation da bu görüşü teyit etmişti. Ben Ukrayna tartışmalarında bu görüşü savunurken, Almanya’nın önde gelen basın kuruluşları gerçek bir hüsnükuruntu konseri düzenledi: İlk olarak geçen yıl medyada bir bahar taarruzu hayal edildi. Bu serap söndükten sonra, erken bir yaz taarruzu olması gerekiyordu ve bu böyle devam etti. Ben Ukrayna’nın başarılı bir taarruz düzenleyebileceğine inanmadım. Rusya’nın savunmasını hiçbir noktada aşamayan ve savaş üzerinde kalıcı bir etkisi olmayan münferit ilerlemeler oldu. Kurt Biedenkopf’un bir keresinde söylediği gibi, gerçekliğin giderek daha görünür bir şekilde kendini hissettirdiği bir dönemde, gerçekçi sonuçlar çıkarmaya başlamamız gereken en son nokta buydu.

Ukrayna’daki savaş git gide bir siper savaşına dönüşüyor. Savunma Bakanı Boris Pistorius, halkta “savaş yorgunluğu” olduğu uyarısında bulunuyor. Bu durumda barışçıl bir çözüme ilişkin daha geniş bir tartışmanın mümkün olduğu izlenimine sahip misiniz?

Evet, her ne kadar Almanya’da düşünce ve söylem koridorları daralmış olsa da. Bunu üzücü buluyorum, ne de olsa liberal demokratik bir ülkede yaşıyoruz ve uluslararası ilişkilerin sorunlarına daha geniş bir yaklaşım benimsemeye hazır olmalıyız; yani, Hannah Arendt’in bir zamanlar “tırabzansız düşünmek” dediği şeye. Yarının çatışmalarına hazırlanabilmemiz için etrafımızdaki dünya düzensizliğini anlamayı öğrenmeliyiz. Ne de olsa ihtilaflı bölgeler ve savaş alanları giderek artıyor. Dünyanın demokrasiler ve otokrasiler, uzlaşmaz dostlar ve düşmanlar olarak sığ bir şekilde ayrıştırılması ne dünyanın ivmelenen çok kutupluluğuyla ne de Almanya’nın çıkarlarıyla örtüşebilir.

Mülakat için çok teşekkür ederim.

Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Kujat: ABD iki cepheli savaş yürütemeyeceğinin farkında

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English