Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Merkel’in askeri danışmanı Erich Vad: Ukrayna’nın kaderi Washington ve Moskova’da belirlenecek

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Batı basını ve siyasetçileri, genelde Rusya’nın barış müzakereleri istemediğini iddia ediyor. Sık sık bunun düpedüz bir yalan olduğunu, özellikle de Ukrayna’nın her türlü barış müzakeresini reddetmekle kalmayıp Eylül 2022’nin sonunda Devlet Başkanı Zelenskiy’in Rusya ile müzakereyi suç ilan eden bir kararname çıkardığı bu sayfalarda anımsatılmıştı.

Son zamanlarda Batı basınında denk gelinen bir diğer formülasyon da Rusya’nın kabul edilebilir şartları müzakere etmeye hazır olmadığı yönünde. Batı medyasının Rusya’nın hangi koşulları dayatacağı konusunda haber yapmaması dışında bu gerçeğe biraz daha yakın. Fakat ABD liderliğindeki Batı’nın Moskova’nın taleplerini müzakere etmekten çok uzak olduğu açık. Kiev’in şu anda müzakere için bütün yolları kapadığı anlaşılmışken Rusya için müzakere ortağı ABD, AB ülkelerinin de bu konularda söz hakkı yok.

Savaşın ancak ya Rusya bir devlet olarak çöktüğünde ya da ABD liderliğindeki Batı iktisadi olarak çöktüğünde sona ereceği yaygın ve mantıklı bir kanı. Batı’nın iktisadi gücü (ve dolayısıyla siyasi ve askeri gücü) dünyanın geri kalanından ucuz hammadde elde etmesine dayandığı için ikincisi oldukça akla yatkın.

Bu durum her iki tarafın da temelde varoluş mücadelesi verdiğini gösteriyor. Rusya bağımsız bir devlet olarak kalmak istiyor ancak kendini ortaya koyar ve küresel Güney, Batı tarafından sömürülmeye direnecek cesareti bulursa ABD liderliğindeki Batı, iktisadi modelini (ve dolayısıyla üstünlüğünü) kaybedebilir. Aşağıda tercümesi verilen mülakatta, eski Alman Şansölyesi Angela Merkel’in askeri konularda danışmanlığını yürütmüş olan Erich Vad, daha önce pek çok uzmanın da belirttiği üzere, Rusya’nın bir devlet olarak varlığının sona ermesinin ve dolayısıyla Doğu Avrasya’da başlayacak olan istikrarsızlığın Batı’nın çıkarına uygun olmayacağı değerlendirmesini yapıyor.


Erich Vad ile mülakat: Ukrayna’nın kaderi Washington ve Moskova’da belirlenecek

Merkel’in en önemli askeri danışmanı olan Erich Vad, Almanya’nın Ukrayna politikasını eleştiriyor. Mülakatında, durumun Afganistan’dan çekilme gibi bir kaos tehdidi barındırdığını söylüyor.

Simon Zeise

Berliner Zeitung

11 Şubat 2024

Eski tuğgeneral ve Merkel’in danışmanı Erich Vad, Ukrayna ve Rusya ile barış müzakerelerine verdiği destek nedeniyle Alman basınında ağır eleştirilere maruz kaldı. Bir yıl boyunca Alman basınına konuşmadı. Şimdi Berliner Zeitung’a verdiği mülakatta, Alman hükümetinin öngörüsüz stratejisini, Ukrayna’nın saldırılarının etkinliğine dair yanılsamayı ve Rusya’nın savaş hedeflerini değerlendiriyor.

Sayın Vad, Federal Savunma Bakanlığı Rusya’nın NATO’yu hedef alacak bir saldırısını nasıl savuşturacağına dair planlar yapıyor. Sizce bu senaryolar ne kadar gerçekçi?

Askeri caydırıcılık savunma stratejimizin önemli bir parçasıdır. Ancak bu strateji aynı zamanda diyalog kurma isteğini, yumuşama politikasını ve güven artırıcı tedbirleri de içerir. Harmel Doktrini olarak adlandırılan bu politika, 1960’lardan beri Batı savunma ittifakı tarafından uygulanıyor. Ukrayna ve Rusya ile ilişkilerimizde bu doktrini hasret duyuyorum. Mevcut koşullar altında ve mevcut durumda, Rusya’nın NATO’ya saldırmasının pek olası olmadığına inanıyorum. Rusya Silahlı Kuvvetleri, bırakın NATO ile bir savaşı göze almayı, Ukrayna’nın tamamını işgal edemeyecek kadar zayıf.

Eğer Rusya savaş alanını batıya doğru genişletmeye ilgisi yoksa, Devlet Başkanı Putin’in hükümeti hangi stratejik hedeflerin peşinde?

Moskova’nın Ukrayna savaşındaki maksadı, Ukrayna’nın NATO’ya katılmasını ve Batılı askerlerin Ukrayna’da konuşlanmasını engellemek. Stratejik ve jeopolitik açıdan bakıldığında Rusya’nın maksadı, NATO’ya karşı bir güvenli bölgeye sahip olmak. Rusya, Napolyon’un 1812’deki seferinden ve 20. yüzyıldaki iki büyük savaştan bu yana edindiği tarihsel deneyimlerden, Avrupa’nın kuzeyindeki alçak bölgelerden saldırıya uğrama ihtimalinin yüksek olduğunu ve bu bölgelerde savunmasız olduğunu biliyor. Kuzey Irak ve Suriye’de Kürtlere karşı Türkiye ve Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı İsrail gibi diğer ülkeler de kendileri için güvenli bölgeler talep ediyor. Bu durum her zaman uluslararası hukukla örtüşmez; fakat ordu, bunu ilgili hukuki durumdan bağımsız olarak, her iki taraf için de ortaya çıkan stratejik duruma göre yorumlamalı ve anlamalıdır. Ancak o zaman uygun adımlar atılabilir.

Rusya’nın Ukrayna’daki kısa vadeli savaş hedeflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ruslar Karadeniz’e çıkış yollarının kontrolünü ellerinde tutmak istiyor. Buna Karadeniz Filosunun konuşlandığı Kırım da dahil. Bu arada, Ukrayna’nın Kırım üzerinde hala idari kontrole sahip olduğu dönemde de bu durum anlaşmayla düzenlenmişti. Bu mesele Rusya açısından müzakere edilemez. Kaliningrad oblastı, Murmansk oblastı ve Kırım ile birlikte Karadeniz bölgesi Rusya’nın batı savunmasının stratejik köşe taşlarını oluşturuyor. Bir dünya gücü olmak istediği sürece bu bölgeleri kontrol etmek Rusya açısından varoluşsal bir önem arz ediyor. Rusya, aynı zamanda stratejik çevresini kontrol etmek de istiyor. Başkan Carter döneminde Beyaz Saray’ın eski güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brzezinski bu konuya dikkat çekmekte gecikmemişti. Bugün Rusya’nın yenilgiye uğratılmasını ve hareket edemeyecek kadar zayıflatılmasını isteyen herkes, Rusya Federasyonu’nun çökmesinin ardında büyük bir stratejik boşluk bırakacağı hakikatini de göz ardı ediyor; eğer böyle olursa Doğu Avrasya büyük ölçüde istikrarsızlaşacaktır. Bu da Batı’nın çıkarlarına uygun olmayacaktır. Henry Kissinger ölümünden kısa bir süre önce buna dikkat çekmişti.

Güçlü bir Rusya’nın güçlü bir konumda olması Batı’nın çıkarına mı? Bu cüretkâr bir tez.

Eğer Rusya’yı yenmek zorunda olduğunuzu söylüyorsanız, bunun sonuçlarının ne olacağının da göz önünde bulundurmanız gerek. Büyük güçler arasında doğrudan bir askeri çatışma her ne pahasına olursa olsun önlenmelidir. Rusya dünyanın en güçlü nükleer gücüdür ve bu durum her stratejik değerlendirmede göz önünde bulundurulmalıdır. Büyük güçler, güç politikaları açısından kendi etki alanlarına girilmesine izin vermezler. ABD açısından 1962 Küba Füze Krizi bunu göstermişti: Kennedy, Sovyetlerin Küba’da askeri bir yer edinmesine izin veremezdi. Hatta nükleer bir savaşa kadar gitmeye hazırdı.

Eğer Rusya’nın NATO’ya saldırması olası değilse, Savunma Bakanlığı neden bu yönde planlar yapıyor?

Her şeyden evvel, bu her savunma bakanının işidir ve yalnızca askeri bir meseledir. Federal Savunma Bakanlığı, Bundeswehr’e verilen anayasal yetkiyi yerine getirmek ve nihayetinde savunma kabiliyetini yeniden tesis etmekle ilgileniyor. Bunun için personel ve malzeme eksikliğinin yanı sıra para da gerekiyor. Bu amaçla Rusya, daimî bir tehdit olarak ilan ediliyor. Bence bu yanlış bir yaklaşım. Soğuk Savaş’ın en parlak döneminde bile bir düşman imajımız yoktu ve buna ihtiyacımız da yoktu. Düşman imajının olmaması savunma stratejisinde başlı başına güçlü bir araçtır. Bu, potansiyel rakiplerin mantıksız korkularını yatıştırabilir ya da hafifletebilir.

Almanya şimdi Ukrayna’nın AB içindeki en önemli destekçisi haline geldi. Şansölye Olaf Scholz diğer üye ülkeleri daha istekli davranmaya çağırıyor. Almanya, Ukrayna’ya silah ve para yardımı yapmaya devam etmeli mi?

Silah sevkiyatı, Ukrayna’nın Rusya’nın saldırganlığına karşı kendisini savunmasına yardımcı olmayı amaçlıyor. Prensipte bu doğru ve uluslararası hukuka uygun. Fakat kendimize her zaman bu silah teslimatlarının neyi amaçladığını sormamız gerek. Yaklaşık bir yıl önce Alman hükümeti, “Savaşı lehimize çevirmek için tank tedarik ediyoruz,” açıklamasında bulunmuştu. Bu, yani gerçekçi siyasi hedefler belirlemeden silah tedarik etmek, halihazırda o dönem için de dar görüşlülüktü. Hatta yakın zamana kadar sloganlardan biri Ukrayna’nın Kırım ve Donbass’ı yeniden ele geçirmesi gerektiği yönündeydi. Durum buna imkân tanımadı ve tanımıyor da. Öncesinde gerçekçi siyasi hedefler belirlemeden savaş yürütmek anlamsızdır. Bu arada bunu Clausewitz de biliyordu.

Batı, Ukrayna’nın daha fazla silah almaması halinde Rusya’nın insafına kalacağını söylüyor. İsteğiniz Ukrayna’nın zor durumda kalması mı?

Birkaç hafta önce Ukrayna Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujnıy, Ukrayna ve Rusya’nın operasyonel bir çıkmazda olduğunu belirtmişti. Bana göre bu aşırı iyimser bir değerlendirme, zira askeri inisiyatif ve gerilimi tırmandırma üstünlüğü Rusya’nın elinde. Durum şöyle görünüyor: Askerî harekât dizginleri Rusya’nın elinde. Moskova şu anda işgal ettiği bölgeleri sağlamlaştırıyor ve konsolide ediyor ve taarruzun Harkov ve Odessa oblastlarında ilerleyeceği göz ardı edilemez.

Rusya Ukrayna’daki savaşı domine etmiş görünüyor. Bununla birlikte Batı, Kiev’e para ve silah sağlama konusunda daha az istekli hale geliyor. NATO savaştan yoruldu mu?

NATO savaşın tarafı olmak istemiyor. ABD’den gelen mali ve maddi bağışlar suyunu çekiyor. Bu bağlamda uzun zamandır kendime şu soruyu soruyorum: Silah sevkiyatı savaşın Ukrayna lehine dönmesini sağlamayacaksa hangi amaca hizmet edecek? Bu yardımlara neden diplomatik tedbirler eşlik etmiyor? Son aylarda pek çok barış ve müzakere girişimi oldu ama Almanya ya da AB’den hiçbir şey gelmedi. Çatışmaların askeri olarak sonlandırılmasına dönük gerçekçi bir stratejik konseptten ve her şeyden önce askeri bir çözümün olmadığı bu çatışmadan nasıl çıkılacağına dair siyasi bir konsepti hala göremedim.

Avrupa ülkelerindeki hükümetlerden gelen herhangi bir barış girişiminden haberdar olmadığınızı söylüyorsunuz. Ukrayna’daki savaşa nihai olarak Washington’da mı karar verilecek?

Görünen o ki Ruslar bir sonraki ABD yönetiminin farklı öncelikleri olacağına dair bahse giriyor. Hem Donald Trump’ın Beyaz Saray’a geri dönmesi hem de Joe Biden’ın ikinci dönem için seçilmesi halinde ABD’nin ana odağının, Çin’in Güney Çin Denizi ve Tayvan’daki güç ve etki politikasını sınırlandırmak amacıyla Orta Doğu ve Hint-Pasifik bölgesine daha fazla kayması muhtemel. Bu durumda ABD —Rusya’nın pek de haksız olmayan beklentisine göre— Rusya ile bir denge kurmaya daha istekli olacaktır. Nihayetinde Ukrayna’nın kaderi Washington ve Moskova’da belirlenecektir. Biz Avrupalılar, bir yıl içinde kendimizi 2021’de Afganistan’dan aceleyle çekildiğimiz zamanki gibi şaşkın ve savunmasız bulmamak için dikkatli olmalıyız, zira Ukrayna’daki çatışmanın yıl boyunca dondurulması pek mümkün değil. Bu tür “dondurulmuş çatışmalar” Kore ya da Golan Tepeleri gibi pek çok bölgede mevcut. Korkarım ki biz Avrupalılar da inisiyatif almak yerine Amerikalıların ne yapacağını beklemekle yetindiğimiz için benzer bir duruma düşüyoruz.

Sahra Wagenknecht de Ukrayna’da barış müzakereleri yapılması çağrısında bulunuyor. Siz de onunla birlikte Şubat 2023’te Berlin’de büyük bir barış gösterisi düzenlenmesi çağrısında bulundunuz. Sahra Wagenknecht ittifakına katılacak mısınız?

Sahra Wagenknecht ve diğerleri gibi siyasi figürlerin bu anlamsız savaştan çekilmek için barış müzakerelerini aktif bir şekilde savunmaları önemli. Ben bağımsız bir askeri uzman/güvenlik uzmanı ve danışmanım.

Uzun yıllar Angela Merkel’in başbakanlıktaki askeri danışmanıydınız. Geriye dönüp baktığınızda, Almanya’nın Rusya ile ilişkilerinin yanlış bir değerlendirmeye dayandığını söyleyebilir misiniz?

Siyaset açık bir süreçtir. Uluslararası ilişkilerde pek çok şey beklenenden farklı gelişir. Sonuçta gelecek yıl bu zamanlar nerede olacağımızı ve dış politika eylemlerimizin doğru olup olmadığını net olarak bilmiyoruz. 2014’te Kırım’ın ilhakından sonra Şansölye, Minsk 1 ve 2 müzakereleri çerçevesinde çatışmaların siyasi bir süreçte çözülmesi için elinden gelen her şeyi yaptı. Bugünün perspektifinden bakıldığında pek çok insan bunun şimdiye dek önlenmiş olabileceğini söylüyor. Ben farklı görüyorum. Almanya o dönemde bu tehlikeli çatışmadan çıkış yolunu sadece silah tedariki ile değil, siyasi yollarla sağlamaya çalıştı. Ben 2006-2013 yılları arasında başbakanlıkta çalıştım. O dönemde Afganistan’a odaklanmış bir güvenlik durumumuz vardı. Ulusal ve ittifak savunması ve Rusya o dönemde ikincil bir rol oynuyordu. Elbette tarihçiler gelişmenin genel dinamiklerini değerlendirmek zorunda kalacaklar.

Eminim başbakanlıkta görev yaptığınız dönemden kalma çok sayıda bağlantınız vardır. Barış müzakerelerini başlatmak için Moskova ve Washington’daki kanallarınızı kullanmaya çalıştınız mı?

Elbette federal başbakanlıkta çalıştığım dönemden kalma, değerlendirme yaparken kullandığım ve güvenlik konularında uzmanlaşmış bir yönetim danışmanı olarak çalışmamla da genişleyen mükemmel bir ağım var. Sonuç olarak, Ukrayna’daki savaşın diğer ülkelerde Almanya’dakinden daha farklı, daha farklılaştırılmış, daha dengeli ve daha gerçekçi bir şekilde tartışıldığını ve yorumlandığını da biliyorum. Ukrayna’daki savaşla ilgili olarak örneğin ABD’de yürütülen türden açık bir tartışma ortamına sahip olmamamız esef verici. Ne yazık ki Alman basınında bile siyah-beyaz ve dost-düşman düşüncesine varan şaşırtıcı bir fikir birliği görüyorum.

Minsk müzakerelerinden bahsettiniz. Putin’e NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin Ukrayna’da duracağına dair yeterli garanti verildi mi?

Alman Şansölyesi, Ukrayna’nın NATO üyeliğinin tehlikelerini çok erken fark etmişti. Bükreş’teki 2008 NATO zirvesinde Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliği tartışılırken, bu ülkelerin derhal üyeliğe kabul edilmesini engelleyenler kendisi ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy idi. Angela Merkel, Ukrayna’daki iç siyasi muhalefete ek olarak, bunun Ruslar için kırmızı çizgi anlamına geleceğini ve Gürcistan örneğinde olduğu gibi aşılmasının savaşla sonuçlanacağını biliyordu. NATO daha sonra farklı bir yol izledi. Ukrayna’nın ittifaka dahil edilmesi konusunda baskı yapmaya devam etti. Bu, Rusya’nın Şubat 2022’de uluslararası hukuku ihlal ederek Ukrayna’yı işgal etmesinin siyasi tarih öncesinin bir parçası ve pek tartışılmaz.

Federal Şansölye Olaf Scholz, Ukrayna’ya Taurus füzelerinin teslim edilmesine karşı çıktı. Sizce doğru bir karar mı verdi?

Taurus sistemlerinin teslimatı savaşı tırmandıracaktı ama savaşta arzu edilen askeri dönüm noktasını beraberinde getirmeyecekti. Füzeler 500 kilometreden fazla menzile sahip. Bu da Ukraynalıların halihazırda sahip olduğu benzer İngiliz ve Fransız sistemlerinden iki kat daha uzağa fırlatılabilecekleri anlamına geliyor. Bu nedenle başbakanlığın Taurus tedarikini reddetmesinin doğru olduğunu düşünüyorum.

Silah sevkiyatının devamından yana olanlar Taurus füzelerinin oyunun kurallarını değiştireceğini ve Kiev’e daha iyi bir müzakere pozisyonu sağlayacağını savunuyor. Siz buna ne dersiniz?

Ukrayna’ya yönelik askeri yardımlarımızda sık sık dile getirilen oyun değiştirici unsur hiçbir zaman olmadı. Geçen yıl Leopard 2 tankları oyunun kurallarını değiştiren bir unsur olarak tanımlanmıştı. Başbakanlık üzerindeki yoğun medya baskısı, bunların Ukrayna’ya Bundeswehr stoklarından teslim edilmesini talep etmişti. Fakat ne muharebe tankları ne Taurus füzeleri ne de talep edilen F-16 savaş uçakları mucize silahlar olamaz ve genel askeri durumu Ukrayna’nın lehine değiştiremez. Her şeyden önce Ukrayna’nın savunması için acilen topçu mühimmatına ihtiyacı var. AB, oybirliğiyle bunu sağlamayı taahhüt etmişti. Ancak üye ülkeler bunu yapacak kapasiteye sahip olmadıkları için bu taahhüdün gerçekleşmesi pek mümkün değil. Almanya’daki tartışmalar bazen ikiyüzlü bir hal alıyor. Bazı politikacılar savaş ve ordu hakkında çok az şey bilmelerine rağmen savaş söylemlerinde birbirleriyle yarışıyorlar. Ukrayna’ya silah sağlamaya devam ediyoruz ama bunun etkili olacağına ciddi olarak inanmıyoruz ve aynı zamanda askerliğe elverişli yüz binlerce Ukraynalı ülkeyi terk ediyor. Sadece 200 bine yakını Almanya’ya geldi, askerlik hizmetine karşı vicdani ret uyguluyor ve vatandaşlık geliri alıyor. Bu tutarlı bir politika mı?

Öte yandan, Rusya’nın askerî açıdan Ukrayna’dan daha üstün olduğunu söylediniz. Genç Ukraynalılar kendilerini umutsuz bir savaşa mı atmalı?

Hayır, haklısınız. On binlerce genç Rus da savaştan kaçmak için ülkeyi terk etti. Elbette bu konuda her türlü insani duyguya sahibim. Beni kişisel olarak rahatsız eden şey, askerlik görevini yapan binlerce genç Ukraynalı ve Rus askerin askeri çözümü olmayan bir savaşta harcanması. Savaşa dahil olmayan Almanların en büyük Ukraynalı vatanseverler gibi görünmesini tuhaf buluyorum. Hiç askerlik yapmamış ve onlarca yıldır pasifist bir şekilde tartışan politikacılar aniden Ukraynalılar için her şeylerini vermek ve tercihen “her şeylerini ortaya koymak” istiyorlar. Bu durum siyasetin güvenilirliğini artırıyor mu?

Ukrayna’ya silah sevkiyatına siyasi ve diplomatik girişimlerin eşlik etmemesini eleştirmekte gecikmediniz. Savaşın gidişatına bakarak bu tutumunuzda haklı olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Kasım 2022’de ABD Genelkurmay Başkanı Mike Milley, askeri çözümün pek mümkün olmadığını açıklamıştı. Güç dengesi sadece silah sevkiyatıyla değiştirilemez. Etkili Amerikan düşünce kuruluşu Rand Corporation da bu görüşü teyit etmişti. Ben Ukrayna tartışmalarında bu görüşü savunurken, Almanya’nın önde gelen basın kuruluşları gerçek bir hüsnükuruntu konseri düzenledi: İlk olarak geçen yıl medyada bir bahar taarruzu hayal edildi. Bu serap söndükten sonra, erken bir yaz taarruzu olması gerekiyordu ve bu böyle devam etti. Ben Ukrayna’nın başarılı bir taarruz düzenleyebileceğine inanmadım. Rusya’nın savunmasını hiçbir noktada aşamayan ve savaş üzerinde kalıcı bir etkisi olmayan münferit ilerlemeler oldu. Kurt Biedenkopf’un bir keresinde söylediği gibi, gerçekliğin giderek daha görünür bir şekilde kendini hissettirdiği bir dönemde, gerçekçi sonuçlar çıkarmaya başlamamız gereken en son nokta buydu.

Ukrayna’daki savaş git gide bir siper savaşına dönüşüyor. Savunma Bakanı Boris Pistorius, halkta “savaş yorgunluğu” olduğu uyarısında bulunuyor. Bu durumda barışçıl bir çözüme ilişkin daha geniş bir tartışmanın mümkün olduğu izlenimine sahip misiniz?

Evet, her ne kadar Almanya’da düşünce ve söylem koridorları daralmış olsa da. Bunu üzücü buluyorum, ne de olsa liberal demokratik bir ülkede yaşıyoruz ve uluslararası ilişkilerin sorunlarına daha geniş bir yaklaşım benimsemeye hazır olmalıyız; yani, Hannah Arendt’in bir zamanlar “tırabzansız düşünmek” dediği şeye. Yarının çatışmalarına hazırlanabilmemiz için etrafımızdaki dünya düzensizliğini anlamayı öğrenmeliyiz. Ne de olsa ihtilaflı bölgeler ve savaş alanları giderek artıyor. Dünyanın demokrasiler ve otokrasiler, uzlaşmaz dostlar ve düşmanlar olarak sığ bir şekilde ayrıştırılması ne dünyanın ivmelenen çok kutupluluğuyla ne de Almanya’nın çıkarlarıyla örtüşebilir.

Mülakat için çok teşekkür ederim.

Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Kujat: ABD iki cepheli savaş yürütemeyeceğinin farkında

DÜNYA BASINI

WSJ: Normalleşme için Riyad, İsrail’in sözlü güvencesini yeterli buluyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız haber, 7 Ekim öncesi önemli ilerleme kaydedilen ancak İsrail’in Gazze’deki katliamlarıyla çıkmaza giren İsrail-Suudi normalleşmesi için ABD’nin yeni diplomatik girişimlerini ele alıyor:

***

Beyaz Saray Suudi-İsrail İlişkilerini Güçlendirecek Tarihi Anlaşma İçin Yeni Bir Girişimde Bulundu

Uzun vadeli plan Biden’a yeniden seçim kampanyasının ortasında diplomatik bir atılım yapma şansı sunuyor.

Michael R. Gordon, Summer Said ve Gordon Lubold

ABD’li ve Suudi yetkililer, Biden yönetiminin önümüzdeki aylarda uzun vadeli diplomatik anlaşmanın imzalanması için girişimde bulunduğunu, bunun için İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya Riyad tarafından diplomatik tanınma karşılığında Filistin devletine yönelik yeni bir taahhüdü kabul etmesi için baskı yaptığını söyledi.

Beyaz Saray, İsrail’i tanıması için Riyad’a Washington’la daha resmi bir savunma ilişkisi, sivil nükleer enerji programına yardım ve Filistin devleti için yeni bir baskı teklif ediyor ki ABD’li yetkililer bu paketin müzakerelerinin son aşamasına geldiklerini söylüyorlar. ABD’nin aracılık ettiği bu girişim, İsrail’e uzun zamandır aradığı ödülü sunuyor: İsrail’in en güçlü Arap komşusu Riyad ile tarihi bir normalleşme anlaşması.  ABD’li yetkililer, cumartesi günü İran füzelerini ve insansız hava araçlarını düşürmeye yönelik başarılı çok ülkeli çabanın, İsrail’e Tahran’dan gelen tehditlere karşı güvenliğinin Suudi Arabistan ile daha yakın bir entegrasyon yoluyla artırılabileceğini açıkça göstermesi gerektiğini söylüyor.

Başkan Biden için bu hamle, başkanlık seçim kampanyasının ortasında, Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump’ın görevdeyken imzaladığı İbrahim Anlaşmalarını genişletecek önemli bir diplomatik atılım şansı sunuyor. Bu anlaşmalar İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas arasındaki ilişkilerin normalleşmesine yol açmıştı.

Ancak ABD’li ve İsrailli yetkililere göre Netanyahu’yu bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik müzakereleri benimsemeye ikna etmenin önünde zor bir engel var: Hükümetin sağcı üyeleri ve İsrail halkının büyük bir kısmı 7 Ekim’de İsrail’in güneyine düzenlenen ölümcül saldırıdan sonra Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor.

Suudi Arabistan liderleri on yıllardır Filistin devletinin öncelikleri olduğunu söylüyor ve üst düzey diplomatları da iki devletli bir çözüme giden yolu açmanın normalleşmenin bedelinin bir parçası olduğunu belirtiyor. Şimdi ise Suudi yetkililer ABD’ye, anlaşmanın Riyad’ı daha çok ilgilendiren diğer kısımlarını güvence altına almak için İsrail’in Filistin devleti konusunda yeni müzakerelere başlayacağına dair sözlü güvence vermesini kabul edebileceklerini özel olarak belirttiler.

Suudi yetkililer, ABD’nin aracılık ettiği bir anlaşmanın İsrail’e Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde olası bir çıkış stratejisi konusunda da yardımcı olabileceğini söyledi. ABD, Gazze’nin güvenliğini sağlamak için Arap ülkelerinden asker çekecek bir savaş sonrası planı hazırladı. Ancak bazı potansiyel Arap katılımcılar, diğer şartların yanı sıra İsrail’in Filistin devleti kurulması yönünde aleni adımlar atmaması halinde katılmayı düşünmeyeceklerini söylüyor.

ABD perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Filistin Yönetimi’nin BM üyeliği teklifini engelleyen bir kararı veto etti. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Vedant Patel kararı erken olarak nitelendirerek “Filistin halkının devlet olmasını sağlamayacağını” söyledi. Biden yönetiminde tartışılan bir fikre göre, ABD Riyad ile bir anlaşma yapar ancak İsrail Filistin devletini onaylamaktan kaçınırsa, üst düzey bir ABD yetkilisi diplomatik paketi kabul etmesi halinde İsrail’in elde edebileceği faydaları anlatan bir konuşma yapabilir.

Dışişleri Bakanı Antony Blinken bu yılın başlarında İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda ABD’nin vereceği mesajın bir fragmanını sunmuştu.

Blinken ocak ayındaki toplantıda şunları söyledi: “Artık daha önce sahip olmadığınız bir şeye sahipsiniz ve bu da İsrail ile ilişki kurmaya hazır olan Arap ülkeleri ve hatta bölgenin ötesindeki Müslüman ülkeler. Ama aynı zamanda bu ülkelerin, bunun Filistin devletine giden yolu da kapsaması gerektiğine dair bizim de paylaştığımız mutlak bir inancı var.”

ABD’nin Suudi Arabistan’la yürüttüğü normalleşme görüşmeleri; Washington ve Riyad arasındaki güvenlik düzenlemeleri, sivil nükleer enerji ediniminde ABD yardımı ve ABD’li yetkililerin Filistin Yönetimi’nde reformu da içermesi gerektiğini söylediği Filistin devletinin kurulması yolunda ilerlenmesi gibi çeşitli konuları çözüme kavuşturmayı amaçlıyor.

ABD’li yetkililere göre bu görüşmelerin bir diğer amacı da Çin’in bölgedeki etkisini sınırlandırmak ve Riyad’ı Washington’un bölgedeki en yakın müttefikine daha sıkı bağlayarak İran’ı daha da yalnızlaştırmak.

Suudiler için ABD’den daha somut savunma taahhütleri almak önemli bir hedef. ABD’li bir yetkiliye göre Pentagon’un Riyad’a İran füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı savunmasını güçlendirmesi için yardım etmesi potansiyel bir anlaşma alanı, ancak savunma ve nükleer yardım konusundaki görüşmelerin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmadı.

Blinken 20 Mart’ta Cidde’ye yaptığı ziyaret sırasında Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la normalleşme konusunu görüştü ve ertesi gün bir anlaşmanın yakın göründüğünü söyledi. Blinken, “İlerleme iyi, gerçekten iyi. Bir zaman çizelgesi belirleyemem ama sanırım anlaşmaya varacağımız bir noktaya yaklaşıyoruz.”

ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan bu ayın başlarında Suudi Arabistan’a bir gezi planlamıştı ancak geçirdiği küçük bir kazada kaburgasını kırması üzerine gezi iptal edildi.  Beyaz Saray’ın diplomatik anlaşma için daha önce yaptığı girişim, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırması ve İsrail’in Gazze’ye havadan ve karadan askeri müdahalede bulunmasıyla raydan çıkmıştı.

Arap yetkililer Gazze’de geçici bir ateşkesin Suudilerin ABD arabuluculuğundaki taslak anlaşmanın kendilerine düşen kısmını tamamlamalarını kolaylaştıracağını söylüyor. Ancak çatışmaların durdurulması ve Hamas’ın elindeki rehineler ile İsrail’in alıkoyduğu mahkumların serbest bırakılmasına ilişkin ayrı müzakereler tıkanmış durumda.

İsrail ayrıca önümüzdeki aylarda, bir milyondan fazla Filistinlinin çatışmalardan kaçarak sığındığı Gazze’nin Mısır sınırı yakınlarındaki Refah kentinde Hamas’a karşı bir askeri operasyon başlatmaya kararlı.

Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamada, Sullivan’ın perşembe günü İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Tzachi Hanegbi- Netanyhau’nun en yakın danışmanlarından ikisi- ile ABD’nin Refah operasyonuna ilişkin endişeleri ve İsrail’in savunmasını “geniş askeri ortaklar yelpazesiyle” güçlendirme çabaları üzerine görüşmeler yaptığı belirtildi.

Biden yönetimi, sivillere zarar verebileceği ve Gazze için normalleşme ve savaş sonrası düzenlemelere ilişkin hassas görüşmelerin sürdüğü Arap başkentleri de dahil İsrail’i uluslararası kamuoyunda daha da izole edebileceği endişesiyle İsrail’i Refah’ta büyük bir kara operasyonundan kaçınmaya çağırdı.

Netanyahu Hamas tamamen tasfiye edilmeden Gazze için savaş sonrası bir plan yapılamayacağını savunuyor. Ayrıca Hamas’ın yenilgisinden sonra Suudi Arabistan ile normalleşme şansının artacağını görüşümde.

Netanyahu, İsrail’in güvenliğine zarar vereceği gerekçesiyle Filistin devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor. Ocak ayında İsrail’in öngörülebilir gelecekte Gazze ve Batı Şeria’da güvenlik kontrolünü sürdürmesi gerektiğini söyledi.

Ancak Netanyahu daha önceki başbakanlık dönemlerinde de Washington’un baskısıyla Filistin devletine olan muhalefetini birkaç kez yumuşatmıştı. Ancak bu sefer bunu yapması, muhtemelen aşırı sağcı partileri de içeren mevcut iktidar koalisyonunu yeniden düzenlemesini gerektirecek.

İsrail hükümeti içinde Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasını en yüksek sesle savunan kişi, üç üyeli savaş kabinesinin bir üyesi ve Netanyahu’nun rakibi olan bakan Benny Gantz oldu. Anketlerin çoğu Gantz’ın bugün İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor.

Bu ayın başında yaptığı bir açıklamada Gantz, Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasının yanı sıra Gazze’de güvenlik ve yardım sağlamak için ılımlı Arap devletlerinin de dahil olduğu uluslararası bir çabanın “ulaşılabilir” olduğunu söyledi.

İsrail ve Suudi Arabistan halihazırda güvenlik ve diğer konularda gizli işbirliği yapıyor. Gantz, resmi diplomatik tanımanın bölgesel bir savaş çıkarmaya çalışmakla suçladığı İran’a karşı bir ittifak kurulmasına yardımcı olacağını söyledi. Gantz, 7 Ekim’den bu yana Filistin devleti meselesi hakkında konuşmaktan kaçınsa da Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde uzlaşma ve barıştan sık sık bahsetti.

Bazı İsrailli liderler, hatta daha önce Filistinliler için iki devletli bir çözümü destekleyenler bile, şimdi devlet kurmayı kabul etmenin, Hamas’ın İsrail’in güneyine yönelik ölümcül saldırısı nedeniyle Filistinlileri ödüllendirmek olarak görüleceğinden endişe ediyor. Ancak ABD’li yetkililer Filistinlilerin istekleri için siyasi bir yol sağlamanın şiddet içermeyen bir alternatif olarak gerekli olduğu görüşünde.

Ocak ayında yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, Yahudi İsraillilerin %59’u, Arap devletleriyle barış anlaşmalarına yol açsa bile, Filistin devletine yol açacak bir anlaşmaya karşı çıkıyor.

-Dov Lieber’ın katkılarıyla.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

FP: Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasında dönüm noktası

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, bu sabah İsrail’in İran’a düzenlediği sınırlı saldırıdan kısa bir süre önce yayınlandı. Ancak, herhangi bir hasara yol açmayan ve oldukça sınırlı olduğu anlaşılan İsrail saldırısının, makalenin ana fikrini değiştirmeyeceği anlaşılıyor:

***

İran, İsrail’e karşı kırmızı çizgisini belirledi

Geçen hafta sonu gerçekleşen saldırıyla birlikte Tahran bölgede stratejik bir değişime gitti.

Sina Toossi

14 Nisan’da uluslararası toplum İran’ın İsrail’e yönelik cesur ve doğrudan askeri saldırısıyla sarsıldı. Aralarında 170 insansız hava aracı, 30’dan fazla seyir füzesi ve 120’den fazla balistik füzenin de bulunduğu yaklaşık 300 silahın kullanıldığı saldırı, dünyanın en gelişmiş füze savunma sistemlerinden birine meydan okudu. Çoğu önlenmiş ya da hedeflerine ulaşamamış olsa da ABD’li yetkililer en az dokuz füzenin iki İsrail hava üssünü vurduğunu doğruladı.

Bu saldırının tüm sonuçlarını anlamak için İran’ın kendi bağlamını göz önünde bulundurmak çok önemli. İran’daki hükümet yetkilileri, analistler ve siyasi figürler saldırıyı bölgesel dinamikleri değiştirmeye yönelik stratejik bir değişimin göstergesi olarak görüyor. Saldırıların topyekûn bir savaşı kışkırtmayı değil, stratejik caydırıcılık sağlamayı amaçladığını söylüyorlar.

Bu stratejik yeniden ayarlama, İsrail’in Tahran’ın çıkarlarına karşı eylemlerinin büyük ölçüde tartışmasız kaldığı uzun bir dönemin ardından geldi. Bu eylemler arasında İranlı askeri figürlere, bilim adamlarına ve kilit altyapıya yönelik saldırılar da yer alıyordu ve bunlar görünüşte cezasız bir şekilde gerçekleştiriliyordu.

Ancak dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in 10 Nisan’da Ramazan Bayramı sırasında yaptığı konuşmanın ardından manzara değişti. Bu konuşma, İsrail’in 1 Nisan’da Suriye’nin başkenti Şam’daki İran konsolosluğuna düzenlediği ve aralarında iki üst düzey Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) subayının da bulunduğu 16 kişinin hayatını kaybettiği hava saldırısının ardından geldi. Kamuoyuna yaptığı açıklamalarda Hamaney şunları söyledi: “Herhangi bir ülkedeki konsolosluklar ve elçilik tesisleri, elçiliğin ait olduğu ülkenin toprağı olarak kabul edilir; konsolosluğumuz saldırıya uğradığında toprağımız saldırıya uğramış gibi olur; bu küresel bir sözleşmedir. Alçak rejim bu konuda hata yapmıştır; cezalandırılmalıdır ve cezalandırılacaktır.”

İran’ın askeri tepkisi ölçülü oldu ve çeşitli bölge ülkelerine önceden uyarılar yapıldı, böylece can kaybını en aza indirmek ve İsrail’e, gerilimi azaltma seçeneği sunmak amaçlandı. İranlı yetkililer bu yeni stratejik duruşun içine açık bir mesaj yerleştirmekte gecikmedi: Gelecekte İran topraklarına veya yurtdışındaki İran vatandaşlarına yönelik herhangi bir saldırı İsrail topraklarında doğrudan karşı saldırıları tetikleyecektir. İran böylece yeni bir stratejik gerçeklik yaratma çabasıyla eşiğini belirlemiş oldu.

Muhafazakâr İranlı analist Gholamreza Bani Asadi bu olayları değerlendirirken şunları söyledi: “Vur-kaç dönemi sona erdi. Bize karşı yapılacak tek bir saldırı on katıyla karşılık bulacaktır.” Bu düşünce saldırı sonrası İran’ın genel duruşunu yansıtıyor.

Bir başka İranlı analist Yousef Mashfeq de bu anlatıya şu sözlerle katkıda bulundu: “İran, sahip olduğu asgari kapasiteyle ve en basit insansız hava araçları ve füzeleri kullanarak İsrail’i alt edebileceğini ve savunmasını aşabileceğini gösterdi; öyle ki ABD ve diğer ülkelerden gelen yardımlar bile saldırılara karşı koyamadı.” Bu analiz, İran’ın askeri operasyonunda en sofistike silahlarını kullanmaktan kasıtlı olarak kaçındığı yönündeki İslam Cumhuriyeti yorumcuları arasında hâkim olan görüşle de örtüşüyor.

Dış politika kararlarının alınmasından sorumlu başlıca organ olan İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, İsrail’e yönelik saldırının Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. Maddesine uygun olduğunu ileri sürdü. Konsey, operasyonun sadece askeri tesisleri hedef alan kısıtlı bir karşılık olduğunu vurguladı. “İran, ulusal çıkarlarını ve ulusal güvenliğini güvence altına almak için saldırgan Siyonist rejime karşı gerekli asgari cezalandırıcı eylemi gerçekleştirmiştir. Şu anda İran tarafından başka bir askeri eylem planlanmamaktadır” denildi.

Saldırının ardından İran’ın söylemi, İsrail’in caydırıcılık üstünlüğüne ilişkin yaygın görüşe meydan okuyor gibi görünüyor. İranlı yetkililer, çatışmaların tırmanması halinde ABD’nin bölgedeki varlık ve çıkarlarını misilleme için potansiyel hedef olarak görebileceklerini ima ettiler.

Dahası, İran’ın askeri liderleri uluslararası ticaret için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin akışını engelleme isteklerini dile getirdiler. İran Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Boğazı kapatma tehdidinde bulunduğu son açıklaması da bu tutumu pekiştiriyor. İsrail’e yönelik saldırıdan hemen önce İran’ın İsrailli bir iş adamına ait olduğu iddia edilen bir kargo gemisini ele geçirmesinin zamanlaması, kasıtlı bir yetenek gösterisi gibi görünüyor. Bu eylem Husilerin Kızıldeniz’deki stratejisini yansıtıyor ve İran’ın geniş çaplı bir çatışma durumunda Basra Körfezi’ndeki deniz hareketini engellemeye hazır olduğunu ima ediyor. Bunun küresel ekonomi için ciddi yıkıcı sonuçları olabilir.

İslam Cumhuriyeti içindeki siyasi yelpaze, muhafazakâr, ılımlı ve reformist gruplardan gelen tüm figürlerin eylemi desteklemesiyle, çoğunlukla birleşik bir cephe gösterdi. Ilımlı bir isim olan eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İsrail’in İsrail’in “dersini alacağını” ve “orantılı” bir İran tepkisinden kaçınmak için saldırgan davranışlarını sonlandıracağını umduğunu ifade etti. Reformist eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi de bu düşünceyi yineleyerek İran’ın tepkisini “hesaplanmış, cesur, mantıklı ve meşru” olarak övdü.

Diğer reformist isimler ise saldırıların bölgede diplomatik gerilimin azaltılması için bir fırsat yaratabileceği umudunu dile getirdiler. Reformist haber kuruluşu Fararu’nun editörü Mohammad Hossein Khoshvaght, “Savaşta bile tüm taraflar arkalarındaki tüm köprüleri atmamaya çalışır ve müzakere masasına oturup sorunu diyalog yoluyla çözme olasılığını her zaman açık tutar” gözleminde bulundu. Reformist Milletvekili Mesud Pezeşkiyan ise “İran ve Amerika yeni bir savaşın başlamasını önleme konusunda anlaşırsa, bu anlaşmayı diğer alanlara da yayabiliriz” önerisinde bulundu.

Bu arada İran sivil toplumunun demokrasi yanlıları ve emek örgütlerini kapsayan bir başka kesimi de İsrail’e yönelik saldırının ardından savaş karşıtlığını toplu olarak dile getirdi. Aralarında önde gelen kadın hakları savunucuları ve öğrenci liderlerinin de bulunduğu 350’den fazla sivil toplum figürünün imzaladığı bir bildiride şu ifadelere yer verildi: “Biz sivil aktivistler, demokrasi arayışı söyleminin ‘Savaşa Hayır’ söylemiyle iç içe geçtiğine ve bu söylemin ister İslam Cumhuriyeti’nin pozisyonunda ister muhalefet kisvesi altında olsun savaş kışkırtıcılığı yapan akımlarla hiçbir ilişkisi olmadığına inanıyoruz.”

Eş zamanlı olarak dört bağımsız işçi sendikası- İranlı Özgür İşçiler Sendikası, İranlı Öğretmenler Sendikaları Koordinasyon Konseyi, Birleşik Emekliler Grubu ve İran Emekliler Konseyi- savaşın İranlılar için doğuracağı vahim sonuçlara ilişkin açıklamalar yayınladı. Ayrıca, tanınmış bir muhalif avukat olan Nasrin Sotoudeh, “Ne ad altında olursa olsun savaş istemiyoruz” diyerek savaşı onaylamadığını açıkça ifade etti.

Ancak İsrail saldırısından bu yana İran hükümeti muhalefete, özellikle de askeri operasyona yönelik her türlü eleştiriye karşı baskısını artırdı. Yargı, İran’ın tutumunu eleştirdikleri için çeşitli siyasi figürleri, medya çalışanlarını ve yayınları mahkemeye çağırdı. Aralarında belgesel yapımcısı ve gazeteci Hüseyin Dehbaşi ile gazeteci ve aktivist Abbas Abdi’nin de bulunduğu tanınmış kişiler “halkın akli güvenliğini bozma” suçlamasıyla karşı karşıya.

Benzer bir şekilde İran Devrim Muhafızları İstihbarat Örgütü de İsrail’e internet üzerinden verilen her türlü desteğe karşı sert önlemler alacağını açıkladı ve halkı bu tür olayları siber birimine bildirmeye çağırdı.

Nihayetinde İran’ın İsrail topraklarına saldırısı, Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasında çok önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. İran’ın stratejik askeri kabiliyet gösterisi, her ne kadar ölçülü olsa da gelişmekte olan caydırıcı kabiliyetlerini keskin bir şekilde hatırlatıyor. Saldırının ardından Tahran’dan gelen açıklamalar kuru gürültü değil. Bu, gelecekteki herhangi bir İsrail saldırganlığına karşı daha büyük bir güçle misilleme niyetinin ciddi ve yeni bir beyanı.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English