Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Modern iktisadi tarihin en akla hayale sığmayacak üç yılı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Avrupa sathında ve ABD’de 2020’de başlayan Kovid salgını, 2021’de hız verilen “yeşil enerjiye geçiş” süreci ve enerji piyasalarının reforme edilerek spekülasyona açık hale getirmesine ek olarak geçen yıl Rusya’nın Ukrayna’ya dönük müdahalesi, bazı iktisatçıların beklediğini aksine “kıyameti” getirmedi. Batı ekonomileri, mevcut durum karşısında beklenenden daha iyi bir performans gösteriyor gibi görünüyor. İspanyol El Pais gazetesine konuşan akademisyen ve think-tanker’lar sürece ilişkin bir dizi yorum yapmış.


Modern iktisadi tarihin en akla hayale sığmayacak üç yılı

Ignacio Fariza — El Pais

12 Mart 2023

Küresel ekonomi, 2020’den bu yana büyük değişim ve zorluklarla karşı karşıya kaldı: Beklenmedik derecede yüksek enflasyon, ani faiz artışları, küreselleşmenin azalması ve enerji geçişi…

Üç yıl önce virüsün hızla yayılması karşısında dünya nefesini tutmuştu, ancak ekonominin birkaç saat içinde çorap söküğü gibi geri döneceğine dair hiçbir öngörü yoktu. Bu faaliyet yapay olarak kış uykusuna yatırılacaktı. Kısacası gezegen, aylarca karantinanın sona ermesini bekleyecekti. Ne sulh döneminde yaşanmış olacak en büyük resesyonun kapıda olduğu ne de barışın Balkanlardan bu yana Avrupa topraklarındaki ilk savaşla sona ermek üzere olduğu ihtimali birilerinin aklına gelmişti. Aynı şekilde enerji ve emtiaların rekor seviyelere ulaşacağı da. Tedarik zincirleri hayal bile edilemeyecek seviyelere gerilecekti. Ve on yıllardır durdurulamayan küreselleşmenin kendisi sorgulanacaktı.

Pandemi, savaş ve dörtnala koşan enflasyonun başlaması, ne kadar ihtimal dışı olursa olsun onlarca yıl boyunca toplumsal hafızada yer edecek türden tuhaf hadiseler. Bu kadar süre içinde bir araya gelmeleri ise daha da nadir. Uzun yıllar IMF’te çalıştıktan sonra şimdi Brookings Enstitüsü’nde görev yapan Gian Maria Milesi-Ferretti, “Bunlar modern ekonomi tarihinin en çılgın üç yılı oldu. O kadar büyük şoklardı ki en durağan ekonomik değişken olan enflasyon bile fırladı” diye özetliyor.

Yaşananlar normal bir ekonomik döngü olmaktan çok uzak, iktisatçı Angel Ubide’nin ifadesiyle “tamamen anormal” bir şey; önce koma, sonra daha önce hiç görülmemiş bir hızlanma ve ardından savaş: “Bunlar her 100 yılda bir gerçekleşen üç ayrı hadise ve üçü de çok kısa bir süre içinde gerçekleşti”. Sonuç: Ekonomik şoklar ve politikalardan oluşan bir takımyıldızı “bunu tamamen benzersiz bir durum” haline getiriyor.

Arcano Research’ten Leopoldo Torralba, “11 Eylül, Büyük Resesyon, Brexit ve Donald Trump’ın iktidara gelişinden bu yana siyah kuğular artık o kadar da siyah değil. Ancak son üç yıl öngörülemezliğin zirvesi oldu, tüm ekonomik değişkenlerde hiç bu kadar oynaklık ve dağılmaya şahit olmamıştık” diyor. BBVA Ekonomik Analiz Başkanı Rafael Doménech ise “Aramızda daha önce hiç böyle zincirleme olaylar yaşamamış birkaç nesil var” yorumunu yapıyor.

London School of Economics (LSE) profesörü Joan Roses’a göre karşılaştırılabilir bir dönem bulmak için Birinci Dünya Savaşı ve 1918 grip salgınından hemen sonraki yıllara geri dönmek gerekiyor: “Şimdi, o zaman olduğu gibi sermayede bir yıkım ve iş gücünde bir daralma yaşanmadı, fakat benzer bir şey görüyoruz: Uzun yıllar boyunca enflasyon vardı ve uluslararası ticaret ağları yok edildi”.

Peterson Enstitüsü’nden Olivier Blanchard, “[2008’deki] küresel mali kriz çok zalimdi ve kontrol edilmesi çok daha zordu diyerek bu görüşe katılmıyor. New York Şehir Üniversitesi’ne iktisat tarihçisi olan Leticia Arroyo, “Şu anda yaşanılanların daha kötü olduğunu düşünmemiz anlaşılabilir ama 20. yüzyılda çok çalkantılı zamanlar yaşadık; iki dünya savaşı, bir buhran ve [1918’deki] başka bir pandemi” anımsatmasını yapıyor. Kendisi de bir tarihçi olan Francisco Comín, “Bu İspanya’da karne uygulamasının sona erdiği 1952 yılından sonra doğan bizlerin yaşadığı en kötü küresel kriz. Ancak en azından şimdiye dek oldukça katlanılabilir bir durumdu” diyor. Dünya Bankası’nın eski iki numarası ve analiz başkanı Anne Krueger, “Başka zalim dönemler de oldu ama son üç yılda yaşananlar kesinlikle eşi benzeri görülmemiş bir durum” diye ekliyor.

Aşağıda, küresel ekonominin pamuk ipliğine bağlı olduğu ve neyse ki hiçbir zaman kopmadığı üç yılın kısa bir anlatımı yer alıyor:

Negatif faiz oranlarından yarım yüzyıldaki en büyük artışa. Pompeu Fabra’dan José García Montalvo, derslerine “faiz oranlarının asla negatif olamayacağı” uyarısıyla başlardı. Artık durum böyle değil. Başta Avrupa, ABD ve Japonya olmak üzere büyük ekonomiler 2020’de paranın değerini yerin dibine batırdı ve bu sıkıntıdan kurtulmak için piyasaları likiditeye boğdu. Amaç yatırım ve talebi canlandırmaktı. Profesör, “Doğal faiz oranı zaten son 30-40 yıldır düşüyordu. Fakat bu negatif faiz dönemi ekonominin temellerini tamamen bozdu” diyor.

Sarkaç göz açıp kapayıncaya kadar bir uçtan diğerine savruldu. Kısıtlamaların sona ermesi, tarihi boyutlara ulaşan tasarrufları serbest bıraktı, talebi artırdı, lojistiği bozdu ve daha sonra Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle daha da şiddetlenen enflasyonist bir tırmanışın temellerini attı. Bu sadece ultra düşük faiz politikasını sona erdirmekle kalmadı; merkez bankaları uzun zamandan beri en büyük faiz artışını gerçekleştirerek gaza bastı. Avrupa Merkez Bankası, tarihindeki en yüksek artışa gidiyor: Yol haritası değişmezse Frankfurt, sadece dokuz ay içinde faizleri yüzde 0’dan yüzde 3,5’e yükseltmiş olacak.

Cenevre’deki Graduate Institute’den Charles Wyplosz, ultra düşük faiz döneminin “büyük etkileri” olacağına inanıyor. Wyplosz, “Kamu borçlarının ödenmesi zorlaşacak ve bu tehlikeli olabilir. Varlık fiyatlarının bir şekilde kalıcı düşmesi gerekecek ve mali piyasalarda büyük bir temizlik bekleyebiliriz. Merkez bankaları geri çekilmesi gereken büyük miktarlarda likidite yarattı. Aşırı bol likiditeden daha az bol likiditeye yumuşak bir geçiş hiç olmadı” ifadelerini kullanıyor.

Yine de ekonomi ayakta duruyor… Neredeyse on yıl boyunca merkez bankaları mali yangının sönmesini engellemek için ellerinden geldiğince odun attılar. Şimdi tam tersini arıyorlar: Yüksek enflasyon onları yangın söndürücüyü çıkarmaya zorladı. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’a göre “banka, enflasyonun yüzde 2’lik hedefe zamanında geri dönmesini sağlamak için önemli artışlar yapmaya devam edecek ve bunları olabildiğince kısıtlayıcı seviyelerde tutacak”.

Ve yine de ekonomi dayanıyor. Brüksel, ülkeleri enerji kesintileri ve hatta karne olasılığı ile sert bir kış konusunda uyarmıştı. Fakat doğalgaz fiyatları düştü ve böyle bir şey olmadı. García Montalvo, “Ekonominin yapısal parametreleri birkaç yıl öncesine göre farklı bir yönde ilerliyor” diyor. Özel sektörün bilançoları önceki çalkantılara kıyasla çok daha sağlıklı. Ubide, “Bankalar 2010’dan bu yana yeniden sermayelendiriliyor, ailelerin tasarrufları var ve şirketler daha az borçlu. Başlangıç pozisyonu ve uygulanan politikalar da daha iyiydi” diye ekliyor.

Euro Bölgesi, ekonominin son çeyrekte durgunlaşmasının ve istihdamın yüzde 0,3 artmasının ardından 2022 yılını yüzde 3,5’lik bir artışla kapattı. Faiz artırımlarına daha erken başlayan ABD, yılın son döneminde yüzde 0,7’lik bir artışla yılın tamamında yüzde 2,1 büyüdü. Ekonominin gücü, merkez bankalarının yeni bir sıkılaştırma turu konusunda uyarıda bulunmasına yol açtı. ABD Merkez Bankası Başkanı Jerome Powell yeniden gaza basma tehdidinde bulundu. Avrupa’da Merkez Bankası’nın daha Ortodoks kanadı faiz oranlarını yüzde 5’e çıkarmakla tehdit etti bile.

Georgetown’da görev yapan eski IMF yöneticisi Alejandro Werner, para politikasının koruyucularının reaksiyon göstermekte yavaş kaldığını ve bunun da artık çok ileri gitmek zorunda kalma riskini artırdığını kabul ederek bir soru yöneltiyor: “Enflasyonist bir sorunu olan ama eski faaliyet seviyelerini geri kazanmış bir ülkede mi yoksa bunun tam tersinin yaşandığı bir ülkede mi yaşamayı tercih ederiz? Benim için bunun birincisi olduğu çok açık”. New York Şehir Üniversitesi’nden Arroyo’ya göre mesele şu: “Enflasyonu kontrol etmek kolay değil: Enflasyonist atalet bir gün içinde kesilemez”. Arroyo’nun tahminine göre eğer faizler bu hızda artırılmasaydı “enflasyon yüzde 15’e ulaşacak ve hızlanacaktı”.

Asıl mesele, bu faiz artışlarının sık sık dile getirilen resesyona yol açma riski olup olmadığı. Berkeley’den Barry Eichengreen, “Böyle bir risk var ama ekonomik temellerin gücü göz önüne alındığında böyle bir risk varsa bile bunun kısa ve hafif olacağına inanmaya devam ediyorum. Enflasyonun yerleşmesine izin vermek çok daha kötü olur: Bu durumda faizlerin daha da uzun süre yüksek kalması gerekir ki bu da ekonomiye daha fazla zarar verir” diyor.

Kısa devre yapan tedarik zincirlerinden deglobalizasyona, “küresel tıkanıklığa” mı? Bu gazetenin 24 Ekim tarihli birinci sayfası kolektif bir ruh halini yansıtıyordu. Pandemi geride kalmıştı ama tüketicilerin evlerinden binlerce kilometre uzakta üretilen ürünlere erişimini sağlayan küresel tedarik zincirlerinde eşi benzeri görülmemiş bir bozulma şeklinde yeni bir sorun başlığı olarak ortaya çıkıyordu. Bu çark tıkanmıştı: Çipler yetersizdi, Rotterdam’dan gelen bir konteynerin navlunu bir yıl içinde beş kat artmıştı. Yeni bir otomobil ya da çamaşır makinesi almak imkânsız bir hayal haline gelmişti.

Savaş, bu küresel zincirlerin bitişini tamamlayacak ve iş anlayışını değiştirecekti: Dünyanın en ucuz köşesinde üretim yapmaktan en güvenilir köşesinde üretim yapmaya. Son yıllarda dünyanın ekonomik yapısını en çok değiştiren süreç olan küreselleşmenin kendisi tartışılıyor. Werner, “Birdenbire, Şanghay’dan Long Beach’e bir gemi getirmenin Chihuahua’dan San Antonio’ya trenle gitmekten daha belirsiz olduğunu fark ettik. Daha önce ilk rotanın risklerini dikkate almazdık; şimdi alıyoruz ve bu büyük bir değişiklik” diyor. Dolayısıyla Çin’in rolünün de etkilendiği bölgeselleşmiş bir küreselleşmeye doğru ilerliyoruz. Natixis’in Asya-Pasifik baş ekonomisti Alicia Garcia-Herrero, “Herkesin tercih ettiği bir ülkeyken neredeyse bir parya haline geldi. İmajı açıkça bir gerileme yaşadı” ifadelerini kullanıyor.

LSE’den Roses, “İki savaş arası dönemden farklı bir derecede olsa da şimdi de korumacılığa bir dönüş var. Ülkeler arasında siyasi bir mutabakat olmadan küreselleşme de olmaz: O dönemde yaşananlar tekrarlanırsa küreselleşme çöker” yorumunu yapıyor. Roses, o dönemden çıkarılacak en büyük dersin, uluslararası işbirliği olmadan kayıp bir çağla karşı karşıya kalabileceğimiz olduğunu söylüyor. Eichengreen ise daha iyimser: “Küreselleşmenin çöküşünü ispatlayan çok az delil var. Aksin dünya ekonomisinin daha kısa ve daha çeşitlendirilmiş tedarik zincirleriyle yeniden düzenlendiğini görüyoruz. Fakat bu onların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor”.

CEPR Başkan Yardımcısı Ugo Panizza, “Geçici gerilimler ve aksaklıklar olacak ve hatta yeni bölgesel ticaret birlikleri görebiliriz” diyor. Cambridge’den Diane Coyle ise “Ancak dünya ekonomisi son derece entegre olmaya devam ediyor. Küreselleşmenin tersine dönmesi halinde ekonomik etki önemli olacak; bu gerçekleşemeyeceği anlamına gelmiyor ama bizi bir çatışma senaryosuna ve potansiyel olarak felaket sonuçlara sokar” uyarısında bulunuyor.

Kamu sektörünün ağırlığı. 2010 yılında uluslararası kurumlar, krizin Avrupa ekonomilerini yıllarca ağırlaştıran aşırı dozdaki kemer sıkma politikalarıyla tedavi edilebileceğinde karar kılmıştı. Pandemi ve enerji krizinin ardından işletmelere ve yurttaşlara art arda gelen iki darbeye halkın tepkisi ise baştan aşağı farklı oldu. Bruegel araştırmacısı Gregory Claeys, “Mali krizden sonra doğru politikalar uygulanmadı. Daha sonra Mario Draghi’nin ne gerekiyorsa yapmasıyla rota düzeltildi. Fakat bu kez maliye ve para politikaları hedefe yönelikti” diyor.

Bağımsız Mali Kurumlar ağına göre geçtiğimiz mayıs ayında enerji krizinin ortasında AB, ülke hazinelerinin şoku durdurmak için 1,3 trilyon euro — GSYİH’nin yüzde 9’u — doğrudan yardım ayırmasından sonra geri çekilmeye hazırlanıyordu. Sadece o zamana kadar başkentler tarafından vergi ve devlet teşviği kurallarının geçici olarak askıya alınmasından istifade edilerek 1000’den fazla tedbir uygulamaya konmuştu.

Bu politikaya ECB’nin 1,7 trilyon euroluk kurtarma paketi eşlik etti ve bu da bol miktarda likidite sağladı. ABD de Joe Biden’ın teşvik planları ve Merkez Bankası’nın devasa borç alımlarıyla aynı yolu izledi. Eichengreen, “En kötü senaryoyu yaşamamamızın başlıca nedeni para ve maliye otoriteleri tarafından atılan etkili ve uyumlu adım” diyerek övgüde bulunuyor: “Beş yıl sonra geriye dönüp baktığımızda para ve maliye politikasını anlama şeklimizin tamamen değiştiğini görebiliriz. Çerçeveler değişti”.

Enerji krizi patlak verdiğinde hükümetler ve merkez bankaları ortak hareket etmeyi bıraktı. Japonya hariç enflasyon, para otoritelerinin geri çekilmeye başlamasına neden oldu. Washington bir yıl önce bilançosunu küçültmeye başlarken Frankfurt da aynısını yapmaya başladı. Mali cephede ise teşvikler devam ediyor. Bruegel’e göre 27 AB üyesi ülke, yurttaşları ve şirketleri korumaya yönelik tedbirler için 681 milyar ayırdı. Bunun 268 milyarı tek bir ülkeye tahsis edildi: O da kartları dağıtan Almanya. Bu harcama, enflasyonla mücadelelerini engellediğini düşünen merkez bankacıları arasında bir dizi kuşkuya yol açtı. IMF’ten Brüksel’e kadar çeşitli kuruluşlar artık daha sıkı bir şekilde çalışıp ayarlamalar yapılmasını talep etmeye başladılar. Fakat on yıl öncesine kıyasla çok çok daha çekingen bir şekilde.

Enerji dönüşümünde hızlanma mı yoksa yavaşlama mı? Uzun süredir kaynamakta olan hammadde krizi, Kremlin’in ilk top mermisinin Ukrayna topraklarına düştüğü anda patlak verdi: Rusya dünyanın en büyük enerji ihracatçısı. Aynı zamanda, ekolojik dönüşümde bir tür körük etkisi yaşandı; kısa vadede fosil yakıtların — özellikle de en kirletici olan kömürün — daha fazla yakılması, fakat aynı zamanda yenilenebilir devrimde benzeri görülmemiş bir hızlanma.

Karbondioksit emisyonları geçen yıl, dünyanın çeşitli bölgelerindeki elektrik üretiminde büyük ölçüde doğalgazdan kömüre geçilmesi nedeniyle yüzde 1 oranında arttı. Başlangıçta öngörülenden daha düşük olsa da Uluslararası Enerji Ajansı’na göre “sürdürülemez” olan bu artış, iklim değişikliğiyle mücadelede kötü bir haber. Fakat gelecekte bu gidişat tersine dönecek: Avrupa’nın enerji bağımsızlığı arzusu, 27 AB üyesi ülkenin rüzgâr ve güneş enerjisine olan bağlılığını artırdı. Ve hem ABD’nin Enflasyon Düşürme Yasası hem de AB’nin RepowerEU’su her iki teknolojiye yatırım için teşvikler ekleyecek.

Bank of America’da emtia ve türev ürünler başkanı olan Francisco Blanch, “Enerji dönüşümü şüphesiz hızlanacak; silah zoruyla ama hızlanacak” diyor. Bunun iki sebebi var: “Yüksek fiyatlar tasarruf çabasına yol açtığı için petrolü alıp götürdü ve yenilenebilir enerji kaynaklarında çok fazla ilerleme kaydedildi”.

Geleneksel sektörler ve teknoloji sektörleri arasındaki salınımlar. Son iki gerileme dönemine borsalarda muazzam bir dalgalanma eşlik etti ve her iki şokun da kazananları ile kaybedenleri arasında hızlı değişimler yaşandı. 2020’de teknoloji devleri uzaktan çalışmanın etkisiyle galip gelirken kripto para balonu şişti. Google’ın Avrupa Başkanı Matt Brittin, o dönemde El Pais’e verdiği demeçte, “Beş ay içinde beş yıllık bir teknolojik değişim yaşadık” demişti. Bu değişim kalıcı olmadı. Sadece iki yıl sonra, teknoloji şirketleri fazla iyimser olduklarını kabul etmek zorunda kaldılar ve toplu işten çıkarmalar başlattılar.

Eski ABD Hazine Bakanı Larry Summers, bu hafta katıldığı bir konferansta “Bu politika yatırımları teşvik etti mi bilmiyorum ama zombi şirketlerin varlığını sürdürmeye devam etmesi ve balonlar oluşması riskini arttırdı,” dedi. Bunların yerine, krizden bir tür talih kuşu kârıyla istifade eden iki geleneksel sektör ortaya çıktı: Para değerindeki düşüşten istifade eden enerji ve bankacılık.

Çözülmemiş iki bulmaca: Vergi gelirleri ve iş gücü piyasası. Pandemi öncesi küresel ekonomik havayı yeniden yakalayan Batı’da vergi tahsilatı daha önce görülmemiş seviyelere yükseldi. Bu kısmen yeraltı faaliyetlerinin ortaya çıkmasından —şirketlere ve işçilere şartlı yardım; daha düşük nakit ödemeleri— kısmen de enflasyondaki artıştan kaynaklanıyor. Fakat bulmacayı tüm boyutlarıyla anlamak için hala eksik olan unsurlar var: Bu krizin iki kara kutusundan biri olan bu konuya yalnızca zaman ışık tutabilir.

İkincisi ise işsizlik. Özellikle de ABD’de kendine özgü bir şekilde iş gücü piyasasının istediği gibi hareket etmesine imkan veren ve yurttaşlarını korumak için ERTE’yi [İspanya’nın geçici izin programı] değil maaş çeklerini tercih eden bir ülkede. 2020’nin nisan ayının o vahim günlerinde ekonomi yüzde 50 oranda çalışırken ve dünya evinde hiç gelmeyecekmiş gibi görünen bir yeniden açılmayı beklerken neredeyse her yedi Amerikalıdan biri — yüzde 14,7 — işsizdi ve bu, verilerin mevcut olduğu tarihten bu yana en yüksek orandı. Bugün ise her 30 Amerikalıdan yalnızca biri işsiz —yüzde 3,6— ve bu, 1969’un mayıs ayından bu yana en düşük seviye.

İstihdam yalnızca pandeminin en kötü dönemlerinde beklenenden daha iyi bir şekilde ayakta kalmakla kalmadı, aynı zamanda toparlanması da herkesin tahmin edebileceğinden çok daha hızlı oldu. Atalet — Atlantik’in her iki yakasında da iş gücü piyasaları Büyük Resesyon’a minimum boşluk oranlarıyla girdi — bu toparlanmanın bir kısmını açıklıyor. ABD’de Trump’ın göçmenler aleyhindeki politikaları da ek bir açıklama sunuyor. Ancak daha aydınlatılması gereken çok şey var.

“Hala üzerinde çalışıyoruz,” itirafında bulunan BBVA’dan Domenech, “Bize üç yıl önce arada Avrupa’da bir savaş olsa bile, bugün bulunduğumuz yerde olacağımızı söyleselerdi inanmazdık. Fakat dikkatli olun, zira bu çoklu kriz henüz tamamen sona ermiş değil” uyarısını yapıyor. Arcano’dan Torralba ise “Şu anki risk, piyasalarla oynadıkları ayna oyununda merkez bankalarının çok ileri gitmeleri” diye ekliyor.

Dünya Basını

Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Yayınlanma

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.

Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.

2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.

Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.

“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”

Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.

1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.

Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.

Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.

“Servet ile para aynı şey değildir”

Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.

Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”

Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.

Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”

Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.

Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.

Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:

“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”

“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”

Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.

İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.

Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.

Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.

Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:

“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”

“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”

Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.

1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.

ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.

İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.

Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.

Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”

Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English