Bizi Takip Edin

Görüş

Ortadoğu’da ‘Araf’ta kalan Biden idaresi

Avatar photo

Yayınlanma

ABD’deki Politico haber sitesine bakılırsa, Demokratik Parti içerisinde kimileri Biden yönetiminin ‘dünyada çoklu savaş cephelerine müdahil olmanın ağırlığı altında ezildiğinden’ kaygılı. Hem de başkanlık seçimi senesinde… Haksız sayılmazlar.

Biden’ın 2014 darbesi sürecinden beri şahsi savaşı olan Ukrayna’da durum onca paraya ve silaha rağmen gerçekten vahim. İsrail’in, Hamas’ın 7 Ekim baskını sonrası Gazze’deki savaşı çığırından çıkmakta ve ABD’nin en sıkı müttefiki BM’nin en üst yargı organı tarafından ‘soykırımla’ itham edilmekte. ABD’nin, başarısı tartışmalı bölge dizaynında Irak ve Suriye sahalarında tutunduğu üsleri açık hedef. Kızıldeniz’de müttefik Britanya ile birlikte eskortluk yaptıkları gemileri Ensarullah (Husi) hareketinden koruyamayarak alenen aşağılanmaktalar. Hepsinin üzerine ‘ezeli hasım’ İran, göstere göstere Erbil’in yanı sıra 1300 km ötedeki İdlib’de bir vakitler liberal Amerika’nın ‘ılımlılık’ medeti umduğu Heyet Tahrir-üş Şam bölgesini vurabilmekte. Bölgedeki müttefikleri ABD’yi zorlayan bir vekalet savaşı yürütürken, İran artık doğrudan devreye girmekte…

Biden yönetiminin seçim yılında çoklu cephelerdeki dış politika sarsıntılarına geçen hafta Demokratların göç politikalarına başkaldıran Cumhuriyetçi yönetim altındaki Teksas eyaleti eklendi. Ama bu ayrı yazının konusu. Bugünden yarına görünen o ki Demokrat Başkanı Joe Biden, yeniden Donald Trump ile kapışacak gibi durduğu 5 Kasım seçiminde adeta Jimmy Carter’ın akıbetine koşuyor.

 TRUMP’IN ORTADOĞUSU, BIDEN’IN ORTADOĞUSU…

ABD’nin sarsıntı yıllarının ardından Trump ekarte edilip Barack Obama’nın başkan yardımcısı Joe Biden başa geldiğinde Ortadoğu için ne düşünüldü ve ne hamle yapıldıysa tam aksi oldu. Yeni savaş çıkarmamış Trump, bölgede İran’ı hedef seçmiş, nükleer anlaşmayı çöpe atmış, Kasım Süleymani’yi de Bağdat’ta suikastla öldürmüştü. İsrail’i de İbrahim/Abraham anlaşmaları ile bölge ile barıştırma yolunu açarak ihya etmişti. Yemen’de Obama’nın savaşını sürdürmüş ve Suudilerin vahşi savaşının destekçisi olmuştu.

Biden idaresi gelir gelmez Yemen’de Husileri terör örgütü listesinden çıkarıp barış arayıcısı pozisyonu aldı. İran’la nükleer anlaşmanın yeniden müzakeresine soyundu. Dört senede gelinen yer vahim… Bütün hışmıyla Ukrayna savaşı çıkarıp Rusya’yı mağlup etme hırsıyla dolup taşan Biden, Ortadoğu perspektifinin çöküşüne tanıklık ediyor.

Trump, İsrail’e kayıtsız şartsız destekle eleştirilmişken, bunun zor zamandaki tartışmalı icracısı Biden oldu. ABD Başkanı, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Gazze’de hışımla intikama yönelmesi yerine, 7 Ekim saldırısını BM Güvenlik Konseyi’nin gündemine taşıyıp verili uluslararası ilişkiler sistematiğini de kullanarak adımlar atması, askeri misillemelerini dengelemesini telkin etmek yerine açık çek verdi. Dünyada çizmeye çalıştığı imajı da batırdı. Yıldızının barışmadığı Netanyahu’nun Trump varken mevzu bile olmayan hamlelerini göğüslemek durumunda kalan Biden, kendi ordusunu da açık hedef yaptı.

‘İRAN’ VURGUSU VE ABD’NİN KIRMIZI ÇİZGİSİ

Gazze’nin alevi, Amerika’nın irili ufaklı üslerine kaçınılmaz olarak sıçrıyor. Biden ve ekibi ise Gazze savaşının kaynattığı Ortadoğu’da bir süredir boş yere ‘İran’ı anıp durmuyor. İran’ın ‘müttefiklerimiz’ dediğine ABD ‘vekil güçler’ diyor. 2003 işgali sonrasında ekonomik olarak ABD’ye bağlanmış, bölünmüş Irak’ta IŞİD bahanesiyle Amerikan güçlerinin ‘sonsuz konuşlanması’ sağlanmışken, rejim değişikliği projesi patlamış olan Suriye’de yasadışı ABD askeri varlığı, bölge ülkeleri tarafından hoş karşılanmıyor.

Biden idaresi 7 Ekim’den bu yana 150’den fazla saldırı ile karşı karşıya kaldı. ‘İran’ın vekil güçleri’ vurgusuna ‘ABD askerleri öldürülürse…’ diye kırmızı çizgi çekti. Ve şimdi bu kırmızı çizginin aşılmasıyla karşı karşıya.

ÜRDÜN’DEKİ GİZLİ CIA ÜSSÜ

Geçen pazar sabahı haber Ürdün-Suriye sınırından geldi. ABD’nin Suriye’deki yasadışı askeri varlığının odağındaki Tanaf üssünün 20 km doğusunda ve anlaşılan Ürdün topraklarının içerisinde Kule 22 istihbarat üssü İHA’lı saldırıya uğradı. CENTCOM, 3 Amerikan askerinin öldüğünü, 40’a yakınının yaralandığını açıkladı.

Kısa süre öncesinde Irak İslami Direnişi, Irak’ın batısındaki Ayn el-Esad hava üssünü balistik füze ile vurarak bilinmeyen sayıda ABD askerinin yaralanmasına yol açmıştı. ABD de Irak’ta IŞİD’le mücadelede nam salmış devlete bağlı Haşdi Şabi unsurlarını vurarak yanıt vermişti. Ne ki Washington vekalet savaşında ilk askerlerini Ürdün’de yitirdi.

Öyle anlaşılıyor ki, Kule 22 sıradan bir askeri nokta değil. CIA’nın Levant’ta bulunan süper gizli istihbarat ve operasyonlar istasyonu. Wall Street Journal, ABD’nin İHA saldırısını bir başka ABD İHA’sı üsse görevden dönerken yakalandığı için durduramadığı iddiasını aktardı. Doğrulanmış değil. Fakat böylesi bir üssün iyi korunduğunu varsaymak gerekir. Her koşulda asker kayıpları ve yaralanmalar Amerikan yönetimini öfkelendirdi.

Bu yazı yazılırken, Biden idaresinin misillemeye karar verdiği duyurulmuş, haliyle detayları açıklanmamıştı. Amerikan misillemesi için mükemmel fırsat çıkmış görünüyor ama tam olarak nereye, kime, nasıl? Amerikan medyası; İran’ın Irak ve Suriye’deki unsurlarının ve/veyahut İran’ın kilometrelerce uzakta Körfez’deki donanma unsurlarının vurulabileceğini öne sürüyor. Ve misillemenin ‘haftalar sürebilecek bir kampanya’ olacağını….

VEKALET SAVAŞTA MANİDAR ZAMANLAMA

Gazze savaşının başından bu yana Lübnan’daki Hizbullah hareketi dikkat çekici biçimde eylemlerini sınırlı tutmayı seçerken, Yemen’deki Ensarullah hareketi (Husiler) dünya deniz ticaretini etkileyen hamleleriyle öne çıktı. Irak ve Suriye sahalarındaki vekalet çatışması ise yarattığı siyasi sonuçlar bakımından daha sancılı.

Irak’taki durum Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani hükümetinin hassas dengelerini etkilenebilir. Trump üç yıl önce Bağdat’ta Kasım Süleymani ve Haşdi lideri Ebu Mühendis’i suikastla öldürttüğünden beri Irak parlamentosu ABD güçlerinin gitmesini istiyor. Ne ki Irak parlamentosu; ülkenin anayasasını işgalle yazdırmış ABD’nin dikkate aldığı bir makam değil.

İşin aslı Amerikan varlığını izah etmek için ‘IŞİD’le mücadele’ temalı açıklamalar artık insanı gülümsetiyor. ABD çekip gitse, bölge ülkeleri ortak güvenlik sistemi kurabilseler, acaba böyle bir yapı ayakta kalabilir mi?

Soru çok. Ancak böylesine bir ortamda Kule 22 olayı öncesinde Foreign Policy dergisi Pentagon ve Dışişleri kaynaklarına dayanarak tuhaf bir habere yer verdi. ABD yönetiminin Irak ve Suriye’deki askeri misyonları çekmeyi düşündüğü öne sürüldü. Beyaz Saray yalanladı. Ardından Irak Dışişleri Bakanlığı ABD’nin Büyükelçisi Alina Romanowski’nin ‘IŞİD’e karşı kurulmuş uluslararası koalisyonun aşamalı olarak sona erdirilmesi ve ikili ilişkilere dair görüşmelerin başlatılacağını’ duyurdu. Bu süreçte koalisyon güçlerinin güvenliğinin garantilenmesinden bahsedildi. Pentagon şefi Lloyd Austin ise görüşmeleri ‘ikili güvenlik ortaklığına geçiş’ olarak koyarken, bunun Ağustos 2023’te kurulan askeri komisyon çerçevesinde yürütüleceğini vurguladı.

ABD’nin Irak’tan çekilmesine ihtimal veren çıkar mı? Türkiye’yi ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland, Suriye’den çekilmeyeceklerini açıkça dile getirdi. Zaten aksini düşünen yoktur. Irak ise 2003 işgalinden bu yana zaten merkezi otoritenin zayıf tutulduğu, petrol gelirlerinin mali kontrolünü de Amerikalıların belirlediği bir ülke. Şüphesiz Şii nüfusun çoğunluğu Washington’ın pozisyonunu İran ile bilek güreşiyle dengelemesini gerektiriyor.

Ve şimdi Gazze çatışmasıyla ‘Direniş Ekseni’ denen İran’ın müttefikleri ABD’yi ‘daha ağır bir yıpratma savaşı’nın odağına oturttular. Biden Kule 22’den vurulmaya İran’a yönelik çok ağır misillemeyle yanıt verse, bölgesel savaşı patlatabilir. ‘Vekil’ dediklerini vursa, ne elde edebilir? Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık.

Üstelik, olanları izleyen, bölgesel bağlamda Türkiye, İran ve Rusya görünürde koordinasyon halinde. Geçen hafta üstüne Suriye çözümü için Astana formatının 21’inci toplantısı yapıldı. Ortak açıklamada, ‘ABD’nin ayrılıkçı ve terörist gruplara destek vermekten vazgeçmesi, Suriye’nin kaynaklarına yasadışı el koymayı ve transfer etmeyi durdurması, tek taraflı yaptırımlarına son vermesi ve Suriye işgalini bitirmesi’ vurgusu dikkat çekti.

ABD-İRAN MİSİLLEME PAZARLIĞI

Fakat seçim sürecindeki Amerika’da zayıf görünmek ve kamuoyundaki ‘İran’ vurgulu retorik, Biden idaresine İran’ı hedeflemeyi dayatıyor. Kule 22 olayından sonra Beyaz Saray Stratejik İletişim Direktörü John Kirby, “Saldırının arkasında İran ve desteklediği grupların olduğunu biliyoruz” demiş ama “İran ile bir savaş arayışında değiliz” diye eklemişti.

“Kendi seçtiğimiz bir zamanda ve şekilde tüm sorumlulardan hesap soracağız” diyerek son yıllarda İranlıların benzeri söylemlerini yankılayan Başkan Biden ise Ulusal Güvenlik ekibi ile üst üste toplantıların ardından ‘Olanlardan İran’ı sorumlu tuttuğunu’ belirtti fakat “Orta Doğu’da daha geniş bir savaşa ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Aradığım şey bu değil” diye ekledi.

Kule 22 saldırısında rolü olmadığını söyleyen İran dünyaya ‘müttefiklerinin eylemlerine kendilerinin karar verdiği’ temasını sunuyor. ABD’ye de ‘savaş istemiyoruz ama korkumuz yok’ mesajı veriyor. Diplomatik aracı İsviçre kanalıyla İran ve ABD arasında ‘misilleme pazarlığı’ bile yapıldığı anlaşılıyor.

IRAK İSLAMİ DİRENİŞİNDEN GERİ ADIM

Bu bakımdan ABD misillemesinin beklendiği salı gecesi Irak İslami Direnişi’nden gelen açıklama çok dikkat çekici. Hizbullah Tugayları Genel Sekreteri Abu Hussein Al-Hamidawi’nin imzasıyla yapılan açıklamada, ‘Irak hükümetini utandırmamak için işgal güçlerine karşı askeri ve güvenlik operasyonlarının askıya alındığı’ ve Gazze’nin ‘başka yollarla savunulmasına devam edileceği’ belirtildi. Bu kararda ‘Irak hükümetinin talebinin etkili olduğu’ belirtilirken, Irak İslami Direnişi’nin Gazze’deki mazlumları ‘başkalarının müdahalesi olmaksızın kendi iradesiyle desteklediğinin’ altının çizilmesi manidar.

ABD Dışişleri Bakanı Blinken, yüksek perdeden konuştu, görünümü “1973 savaşından daha tehlikeli bir durumdayız” diye tarif etti. Doğrusu ABD’nin Trump döneminde yapılanlardan farklı bir misillemesine pek ihtimal vermiyorum. Medyaya ‘şatafatlı sunum’ öngörülebilir olsa bile…

KIZILDENİZ’DEKİ AŞAĞILANMA VE ÇİN’DEN RİCACI OLAN ABD

Biden idaresinin belki de daha net görünümünün somutlandığı hat Yemen. ABD’nin Britanya ile birlikte ‘Refah muhafızı’ operasyonu hiç de yolunda gitmiyor. En son ABD Donanması’nın 24 Ocak’ta eşlik ettiği iki Amerikan bayraklı Maersk konteynır gemisini Kızıldeniz’den geçirme hamlesi hüsranla sonuçlandı. Husi saldırıları karşısında gemiler geri dönmek zorunda kaldı. Şirket Kızıldeniz geçişini askıya aldığını duyurdu. Amerikan askeri eskortu işe yaramıyor. Öyle ki, ABD’nin 5. Filo komutanı Charles Bradford Cooper, Yemen füze ve İHA’larının hedeflerini 75 saniyede vurduğunu belirtirken, “Düşünmek ve karar vermek için 9 ila 15 saniyeniz var” diye eklemiş. Husiler hafife almaya gelmiyor.

Üstelik bu durum ABD’yi küresel hasımları karşısında zora sokuyor. Nitekim Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ı Çinlilere ricacı olmaya göndermesi en açık ispatı. Sullivan, geçen cumartesi Tayland’da Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüşmesinde Kızıldeniz’deki Husi saldırılarını durdurmak için Tahran üzerinde nüfuzlarını kullanmalarını talep etti. Çinliler hiç oralı olmadı. Batı medyasına servis edilenin aksine Çin’in görüşmeye dair açıklamasında ‘Ortadoğu’ ifadesi dışında tek bir kelime yok. ABD’nin taleplerine dair açıklamalar perde arkasında bir sonuç verse bile dünya kamuoyuna yönelik duruş ‘Çin duvarı’. Husiler Rusya ve Çin gemilerine geçit verirken, Çin diplomasisi Gazze çatışmasının ateşkes ve barış konferansıyla bitirilmesini vurgulamaya devam ediyor.

ABD’nin Ortadoğu bölgesindeki 45 binden fazla askerinin varlığı hep ‘istikrar’ ile izah edildi. Artık kime, neyin güvencesinin olacağı giderek belirsizleşiyor. Biden seçim yılında barış ve savaş arasında seçim yapmak zorunda. İlki ABD’nin artık yitirdiği diplomatik yetenek ve cesareti gerektiriyor. Biden’ın ikincisine cesaret edebileceği koşullar ise açıkçası pek mevcut görünmüyor. Durumları adeta ‘Araf’ta kalmak’.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English