Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“Riyad Gazze’de İsrail’in pisliğini temizliyor gibi görünmek istemeyecek”

Yayınlanma

prens selman

 Hamas’ın 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonu 1973’teki Yom Kippur Savaşı’na benzetildi. Kuşkusuz bu benzetmede Yom Kippur’un yıl dönümü olması ve baskın niteliği önemli bir etkendi. Peki Yom Kippur savaşında Mısır ve Suriye ile dayanışma için İsrail’i destekleyen ülkelere karşı petrol ambargosu kararı alınmasına öncülük eden Suudi Arabistan, bugünkü savaş, daha doğru bir niteleme ile İsrail’in katliamları tam gaz sürerken nerede?

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hamas-İsrail savaşında Suudi Arabistan’ın durduğu yeri analiz ediyor. Texas A&M Bush Hükümet ve Kamu Hizmeti Okulu’nda Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı F. Gregory Gause’un kaleme aldığı analiz, Foreign Affairs’te yayınlandı. Gause, savaştan sonra Gazze’yi kimin yöneteceği ile ilgili tartışmalara da değindiği analizinde Suudiler’den Gazze’de rol oynamasının talep edildiği belirtiyor. Ancak Gause’a göre Riyad’ın ne böyle bir amacı var ne de yeteneği. Suudiler bugün petrol kartını caydırıcılık için kullanmak bir yana Gazze’nin yeniden inşasında bile rol almak istemiyor.

Analizin tamamını dikkatinize sunuyoruz:   

***

Gazze’deki Savaş Suudi Arabistan İçin Ne Anlama Geliyor?

İsrail-Suudi Normalleşmesi Beklemede ama Masadan Kalkmış Değil

F. Gregory Gause III

Hamas İsrail’le savaşında çok az zafer kazanabilecek ama şimdiden kazandığı zaferlerden biri, İsrail ile Suudi Arabistan arasında ABD’nin arabuluculuğunda varılan anlaşmaya yönelik ivmenin aniden durmasıdır. İsrail-Suudi anlaşması, iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirecek, Suudi Arabistan’ı ABD güvenlik çemberine daha sıkı bir şekilde dahil edecek ve İsrail’in Filistin meselesine ilişkin taahhütlerde bulunmasını sağlayacaktı. Bu yönüyle çığır açıcı tarihi bir adım olacaktı. Aslında İsrail-Suudi yakınlaşmasına dair korkular Hamas’ın 7 Ekim saldırısının temel nedenlerinden biri olabilir.

Savaş, MBS olarak da bilinen Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı en azından kısa vadede zor durumda bırakıyor. Suudi Arabistan, ekonomisini çeşitlendirme ve petrol ihracatına olan bağımlılığını azaltma hedefini kolaylaştıracak bölgesel istikrarı arzuluyor. Korkunç şiddet ve şiddetin daha da yayılma tehdidi, onun bu hedeflere ilerlemesini tehdit ediyor. MBS aynı zamanda içeride ve dışarıda birbiriyle rekabet eden baskılarla karşı karşıya: ABD’li ve Avrupalı liderler Suudi Arabistan’ın Hamas sonrası Gazze’de öncü bir rol üstlenmesini istiyor, bölgesel ve yerel gruplar ise Riyad’ı ihtiyaç duydukları anda Filistinlileri daha aktif bir şekilde desteklemeye çağırıyor.

Riyad’a yönelik çekişmede her iki taraf da muhtemelen hayal kırıklığına uğrayacak. Suudi Arabistan’ın savaş sonrası Gazze’ye asker gönderme ya da Gazze’nin yeniden inşasını büyük ölçüde finanse etme gibi ne bir kabiliyeti ne de arzusu var. Ayrıca İsrail ve ABD üzerinde baskı kurmak için petrol üretimini ya da ihracatını kısma gibi elindeki araçları kullanma konusunda da herhangi bir isteklilik göstermedi. Bir İsrail-Suudi anlaşması şimdilik masadan kalkmış olsa da Suudi Arabistan’ı İsrail’i tanımayı düşünmeye iten teşvikler ortadan kalkmış değil. MBS, Suudi Arabistan için belirlediği iddialı ekonomik hedeflere ancak istikrarlı bir Orta Doğu ve ABD ile güçlü ilişkiler sayesinde ulaşılabilir. Bu uzun vadeli gündem, mevcut çatışmadaki hareket tarzını şekillendirecektir.

BİR ADIM İLERİ, İKİ ADIM GERİ

Hamas’ın İsrail’e yönelik sürpriz saldırısı öncesinde Biden yönetimi, Suudilerin İsrail’i tanımasına aracılık etme girişiminde kayda değer adımlar atmıştı. Anlaşmanın önünde önemli engeller vardı, yani üç tarafın farklı çıkarları. Suudiler, İsrail’in Filistin Yönetimi’nin siyasi beklentilerini artıracak, en azından iki devletli çözüme yönelik müzakerelerin önünü açacak somut adımlar atmasını talep ediyordu. İsrail hükümetinin aşırı sağcı yapısı göz önüne alındığında bu tür adımların atılması pek olası değildi. Riyad’ın ABD’den resmi bir güvenlik garantisi ve Washington’un daha önceki ortaklarından talep ettiği güvenlik önlemleri olmaksızın Suudi sivil nükleer altyapısının inşasına yardım da dahil talepleri ise ulaşılması güç taleplerdi. Yine de bir ilerleme olduğu hissediliyordu. Hamas’ın saldırısından üç haftadan az bir süre önce MBS Fox News’e anlaşmaya “Her geçen gün daha da yakınlaşıyoruz” demişti.

Yine de Filistin meselesi her zaman bir engel teşkil edecekti. Körfez ülkelerinde İsrail ile ilişkilere ilişkin tabu son yıllarda yıkılmış olsa da Arap halkları Filistin davasını hâlâ önemsiyor. Sonuç olarak, Arap liderler de en azından aynı şeyi yapıyormuş gibi görünmek zorunda. Savaştan önce bile Suudi Arabistan, İsrail’in normalleşmenin ön koşulu olarak Filistin meselesinde önemli bir şey yapması gerektiğinin sinyalini vermişti. Ağustos ayında, İsrail ile görüşmeler ilerlerken, Suudi Arabistan Filistinlilere ilk büyükelçisini atadı ve bu jest birçok kişi tarafından Riyad’ın Filistinliler adına İsrail’in garantilerini zorlama kararlılığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Riyad’la yakınlaşmak için İsrail’in, 2020-21 yıllarında Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile imzaladığı bir dizi normalleşme anlaşması olan İbrahim Anlaşmaları’nın öncesinde yaptığından daha fazlasını yapması gerekecekti. Bu anlaşmaların bir parçası olarak İsrail, Batı Şeria’nın yüzde 30’unu ilhak etme ve şu anda işgal ettiği topraklar üzerindeki egemenliğini genişletme yönündeki planlarından vazgeçmeyi kabul etmişti; bu, iki devletli çözüm ihtimalini fiilen ortadan kaldıracak bir hareketti.

Bu gibi mütevazı adımlar artık yeterli olmayacak. İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri saldırılarının Filistinli siviller üzerinde yarattığı korkunç tahribat bu çıtayı yükseltti. İsrail Gazze ile meşgul olduğu ve Arap kamuoyu Filistinlileri desteklemek üzere harekete geçtiği sürece İsrail-Suudi anlaşması bir işe yaramayacaktır.

Suudi Arabistan’ın İsrail ile bir anlaşmayı düşünmesi bile, dış politikasındaki daha geniş bir değişimi yansıtıyordu. MBS 2015’te babasının tahta çıkmasıyla iktidara geldiğinde, Suudi veliaht prens ülkeyi ekonomik değişim için iddialı bir rotaya soktu ve genellikle ezeli rakibi İran’a karşı koymak amacıyla Riyad’ın bölgedeki ağırlığını artırmaya başladı. Birleşik Arap Emirlikleri ile ittifak halinde Yemen’de İran destekli Husi hareketinin gücünü kırmak için bir savaş başlattı. Hamas da dahil Sünni İslamcı gruplara verdiği destek nedeniyle Katar’a abluka uygulanmasını organize etti. Lübnan Başbakanı Saad Hariri 2017’de Riyad’ı ziyaret ettiğinde MBS, Lübnan’da yaşanacak bir siyasi krizin İran’ın müttefiki Hizbullah’a zarar vereceğini umarak Hariri’yi görevinden istifa etmeye zorladı. (Hariri ülkesine döndükten sonra istifasını geri aldı.) MBS de Tahran’a yönelik söylemini sertleştirdi. “Savaşın Suudi Arabistan’da olmasını beklemeyeceğiz” diyerek İran’ın ülkesindeki İslami kutsal mekanların kontrolünü ele geçirmeye çalıştığını iddia etti: “Savaşın Suudi Arabistan’da değil İran’da olması için çalışacağız.” Amerikalılar için en önemlisi, 2018’DE ABD’de yaşayan Suudi muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Konsolosluğu’nu ziyareti sırasında öldürülmesi emrini vermesidir.

MBS’nin agresif uluslararası tutumu birçok yönden geri tepti; düşmanlarına zarar vermekte başarısız olurken uluslararası destekçilerini kendinden uzaklaştırdı; buna 2020’de başkan adayıyken Riyad’ı uluslararası bir “parya” haline getirme sözü veren ABD Başkanı Joe Biden da dahil. Bu tepkinin ardından Riyad son birkaç yılda bölgesel yaklaşımını değiştirerek diyaloğa ve istikrar arayışına ağırlık verdi. Yemen’de Husilerle sağlanan ateşkes bir buçuk yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Katar’a yönelik Suudi Arabistan öncülüğündeki boykot 2021’in başlarında sona erdi. En önemlisi, Suudi Arabistan bu yıl İran ile diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasına aracılık etmesi için Çin’e ulaştı. Tüm bunlar MBS’nin Suudi ekonomisini çeşitlendirmeyi ve petrol ihracatına olan bağımlılığını azaltmayı amaçlayan ekonomik reform programı olan Vizyon 2030 adına yapıldı. Riyad, hedeflediği yabancı yatırım, bölgesel entegrasyon ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için bölgesel istikrarın gerekliliğini vurguladı. ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki arabuluculuğu da bu bağlamda ilerledi.

MESAFELİ

Suudilerin ekonomik kalkınma arayışları çerçevesinde bölgesel istikrara yönelik umutları 7 Ekim’de yerle bir oldu. Riyad, krizi yaratan Hamas’ı pek sevmiyor. Suudiler Arap Baharı sırasında Müslüman Kardeşler’in Mısır, Tunus ve diğer ülkelerdeki siyasi kazanımlarından korkmuş ve bu kazanımlara karşı çıkmıştı; Hamas ise Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu. Öte yandan Suudiler, İsrailliler Gazze’deki Filistinlileri ezerken kenara çekilmiş (ya da daha kötüsü İsrail’le müzakerelere devam etmiş) olarak görülemez. Riyad’ın çatışmaların sona erdirilmesi ve İsrail-Filistin meselesinin barışçıl bir çözüme kavuşturulması yönünde ilerleme kaydedilmesinde çıkarı var ancak şu anda bu hedefi gerçekleştirmek için kullanabileceği veya kullanacağı çok az araç var.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve bazı Amerikalı yorumcular Arap devletlerinin savaş sonrası Gazze’nin yönetiminde rol oynayabileceğini öne sürdüler. Bu doğrultuda diplomatik görüşmeler çoktan başladı. En iddialı öneriler Suudi Arabistan’ın savaştan sonra Gazze’yi yönetmek üzere askeri ve idari personel katkısında bulunmasını öngörüyor. Daha mütevazı önerilerde ise Suudilere Gazze’nin yeniden inşasını finanse etme rolü veriliyor. Ancak Riyad kendisinin Gazze’de İsrail’in pisliğini temizliyor gibi görünmesine izin vermeyecektir. Suudi iç güvenlik güçlerinin kendi sınırları dışında hareket etme deneyimi yok. Suudi ordusunun Yemen’deki kötü performansı, başka bir yerde konuşlandırılması için bir iyi bir deneyim değil. Ve Suudi kuvvetleri hiçbir zaman BM bayrağı altında barış gücü olarak görev yapmadı.

Suudi Arabistan’ın Gazze’de Filistin Yönetimi’nin kontrolünün geri gelmesini sağlayacak BM onaylı bir geçiş yönetiminde mali bir göreve istekli olması mümkün. Ancak bu görev, Suudi Arabistan’ın geçmişte yaptığı ve söz konusu ülkelere nakit aktarımı anlamına gelen yardım anlaşmalarına benzemeyecektir. Riyad nakit sıkıntısı çeken Mısır’la yaptığı son görüşmelerde nakit transferini değil yatırım fırsatlarını tercih ettiğini açıkça ortaya koydu. ABD, Riyad’ın İsrail’le yakınlaşma karşılığında Washington’dan istediği türden diplomatik yardımlarla anlaşmayı tatlandırmaya istekli olmadığı sürece Gazze’ye yaklaşımı da benzer olacaktır.

KÂR SİYASETTEN ÜSTÜN

Yom Kippur Savaşı olarak da bilinen 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Suudi Arabistan ve diğer Arap petrol üreticileri, İsrail’e verdiği destek nedeniyle Washington’u cezalandırmak amacıyla ABD’ye petrol ambargosu uyguladı. Ambargo ve buna eşlik eden Suudiler ve diğerlerinin petrol üretimindeki kesintileri petrol fiyatlarının dört katına çıkmasına neden oldu; bu dönem Amerika Birleşik Devletleri’nde benzin istasyonlarındaki uzun kuyrukların görüntüsüyle hatırlandı. Dünya Bankası, Uluslararası Enerji Ajansı ve aralarında JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon’ın da bulunduğu finans liderleri, 1973-74’teki şoku andıran yeni bir petrol krizinin ufukta belirebileceği uyarısında bulunanlar arasında.

Bu endişeler kısmen 1973’te yaşananların yanlış anlaşılmasına dayandığı için abartılıyor. Etrafındaki efsanenin aksine, övünülen ambargonun çok az etkisi oldu. Büyük petrol şirketleri, Güney Amerika, Batı Afrika ve İran gibi diğer kaynaklardan, tedariki yeniden yönlendirdi. ABD benzin istasyonlarındaki meşhur kuyruklar, ulusal düzeyde önemli bir kıtlıktan ziyade fiyat kontrolleri, tahsis düzenlemeleri ve tüketici paniğiyle ilgiliydi. Petrol fiyatları, 1973’ün son aylarında Arapların üretim kesintilerinin piyasaları ürkütmesi nedeniyle yükseldi, ancak daha sonra dünya petrol arzının önemli ölçüde etkilenmediği anlaşıldı. Arap petrol üreticilerinin güçlerini ortaya koymalarının yarattığı panik, fiyatları yükseltmek için yeterliydi. Dünya petrol arzı ile dünya talebi arasındaki eşit denge, 1979 İran Devrimi ikinci bir fiyat şokuna yol açmadan önce, on yılın geri kalanında fiyatların yüksek kalmasına yardımcı oldu.

Her ne kadar politika yapıcılar ve iş dünyası liderleri ambargo hayaletini akıllarından çıkaramıyorlarsa da bugünkü koşulların 1973’tekinden çok farklı olduğu gerçeği onları rahatlatmalı. O dönemde Suudi Arabistan, İsrail’in Yom Kippur Savaşı’ndaki başlıca düşmanları olan Mısır ve Suriye ile Hamas’la olmadığı kadar yakın bir ittifak içindeydi. 1973’te Suudiler, ülkesinin Riyad’a yönelik düşmanlığına son veren Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ı desteklemek için büyük riskler almaya hazırdı. Bugün Suudiler, İran’la müttefik olan Müslüman Kardeşler’in bir kolu olan Hamas’la eşdeğer bir dayanışma duygusu hissetmiyor.

Bazı gözlemciler üretim kesintilerinden endişe duyuyor, ancak Suudiler fiyatları desteklemek amacıyla 2022’nin sonlarından bu yana üretimi günde neredeyse iki milyon varil azalttı. (Bu çabaların çok fazla etkisi olmadı: fiyatlar şu anda yaz aylarında tahmin edilen 100 dolarlık varil fiyatının oldukça altında, 80 ila 85 dolar arasında seyrediyor.) Riyad’ın üretimde daha fazla kesintiye gitmesi, Suudi Arabistan’a herhangi bir avantaj sağlamayacak ve sadece ABD’deki değil Çin’deki tüketicilerle arasını açacaktır. En önemlisi de MBS’nin Suudi Arabistan’ın, siyasetin kârın önüne geçtiği bir ülke olarak algılanmasında hiçbir çıkarı yok- özellikle de asıl amacının ülkesinin ekonomik dönüşümü olduğu düşünüldüğünde. MBS, mevcut kargaşa ortamında bile bu hedefin peşinden gitmeye kararlı olduğunu gösterdi: Ekim ayı sonunda, Gazze’den korkunç haberler gelmeye devam ederken Suudi Arabistan, dünyanın dört bir yanından önde gelen finans figürlerinin katıldığı yıllık Geleceğe Yatırım Girişimi konferansına düzenledi. MBS güvenilir bir ekonomik ortak olarak görülmek istiyor, “petrol silahı” sallayan bir bozguncu olarak değil.

GELECEĞE YATIRIM

Tüm krizler gibi Gazze krizi de sona erecektir. Bu, muhtemelen haftalar değil aylar sürecek ve Orta Doğu’daki diğer diplomatik çabaların askıya alınmasına neden olacak. İsrail askerleri Gazze’de olduğu sürece, Biden yönetiminin arabuluculuk yaptığı dolaylı İsrail-Suudi diyaloğunun yeniden ivme kazanma şansı yok denecek kadar az.

Ancak bu müzakereleri yönlendiren faktörler değişmedi. İsrail Suudi Arabistan ile daha yakın bir ilişki kurmayı çok istiyor. Suudiler de tıpkı Birleşik Arap Emirlikleri’nin İbrahim Anlaşması’nı imzaladığından beri yaptığı gibi İsrail’in dinamik ekonomisinden faydalanma hedefinde. Hem İsrail hem de Suudi Arabistan’ın İran’ı hâlâ bölgesel bir tehdit olarak görmesi, daha yakın ekonomik ilişkiler arayışına stratejik destek sağlıyor. Suudilerin İsrail’den Filistin devletine yönelik bazı somut adımlar atmasını talep etmesi bir engel olarak kalmaya devam edecek, ancak Gazze’deki savaş yeni ve daha esnek bir İsrail hükümetine yol açarsa belki de daha az engel teşkil edecektir. Müzakere masasına dönme ihtimali hiç olmadığı kadar yüksek.

Bu bağlamda, Arapların İsrail ile yaptığı her anlaşmanın özünde ABD ile yapılmış bir anlaşma olduğunu hatırlamak önemli. Bu durum, Mısır’a ABD dış ve askeri yardımının kapısını açan 1979 Mısır-İsrail barış anlaşması; 1990-91 Körfez Savaşı’nda Saddam Hüseyin’e verdiği desteğin ardından Ürdün’ü Washington’ın gözüne yeniden sokan 1994 İsrail-Ürdün barış anlaşması ve Fas’ın Batı Sahra’yı ilhakının ABD tarafından tanınması, ABD’nin Sudan’ı terör destekçisi devlet listesinden çıkarması ve Trump yönetiminin Birleşik Arap Emirlikleri’nin F-35 savaş uçakları satın alabileceğine dair söz vermesini (Bu taahhüdü Biden yönetiminin askıya aldı) sağlayan 2020-21 İbrahim Anlaşmaları için de geçerli. İsrail ve Gazze’de ne olursa olsun bu tür avantajlar elde etme ihtimali Suudi Arabistan için cazip olmaya devam edecektir.

İsrail-Suudi görüşmelerine nihai olarak geri dönülmesi aynı zamanda Riyad’ın istek listesindeki ABD-Suudi müzakerelerine de geri dönülmesi anlamına gelecektir: Washington’un diğerlerine uyguladığı güvenlik önlemlerinin sınırlamaları olmaksızın Suudi nükleer gelişimine ABD desteği ve güvenlik garantisi. Eğer ABD; İsrail-Suudi diplomasisine yeniden odaklanabilirse, İsrail-Suudi normalleşmesinin getireceği ödülün yeni ABD askeri taahhütlerine ve bölgede nükleer silahların yayılma riskinin artmasına değip değmeyeceğini düşünmelidir. Ancak Washington şimdilik bu tür endişeleri bir kenara bırakabilir: Gazze’deki çatışma sürdüğü müddetçe İsrail-Suudi anlaşması buz üstünde kalmaya devam edecek.

Ortadoğu

ABD ve İsrail, ara seçimlerin ardından İran’ı vurmayı planlıyor

Yayınlanma

New York Times gazetesinin haberine göre ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’daki nükleer tesisleri, enerji altyapısını ve cephanelikleri hedef alan yeni bir askeri harekat planı hazırladı. Kongre ara seçimlerinin ardından başlatılması gündemde olan operasyon için ABD üç uçak gemisi dahil geniş bir askeri gücü bölgeye sevk ediyor.

ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırladı. Planlanan harekatın ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerinin ardından başlaması gündemde yer alıyor.

The New York Times gazetesinin kaynaklara dayandırdığı habere göre, hazırlıkları yapılan plan kısa süreli ancak yoğun bir operasyonu öngörüyor.

Askeri birimlerin tatbikatlarını artırdığı bu süreçte, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth olası saldırı senaryolarını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ele aldı.

Hedef listesinde İran’ın nükleer tesisleri, enerji altyapısı ile füze ve insansız hava aracı cephanelikleri var.

Gazeteye konuşan bazı yetkililer, yeni saldırı dalgasının İran ekonomisine ağır zarar verebileceğini ve Tahran yönetimini taviz vermeye zorlayabileceğini öne sürüyor.

Buna karşılık bazı kaynaklar, çatışmaların yeniden başlamasının şubat ile nisan ayları arasındaki önceki harekattan daha başarılı olacağından şüphe duyuyor.

Söz konusu önceki harekat, enerji fiyatlarının yükselmesine ve ABD’nin önleme füzeleri stoklarının tükenmesine yol açmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın bu operasyonu onaylayıp onaylamayacağı henüz netlik kazanmadı.

Planların seyrinde İsrail’deki iç siyasi durumun da etkili olabileceği değerlendiriliyor; zira ülkede genel seçimler 27 Ekim’de yapılacak.

Gazeteye görüş veren bazı uzmanlar, Netanyahu’nun savaş tehdidini ulusal birlik hükümeti kurmak amacıyla kullanabileceğini savunurken, diğerleri muhalefetin başbakana yönelik güvensizliğine dikkat çekiyor.

Washington bölgesel yayılmadan çekiniyor

Washington yönetimi, çatışmaların bölge geneline yayılma ihtimalinden de endişe duyuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, İran destekli Husilerin saldırıları nedeniyle Çarşamba günü Suudi Arabistan’daki zorunlu olmayan kamu personelinin ve ailelerinin ülkeden ayrılması talimatını verdi.

Üç uçak gemisi, savaş uçakları ve özel kuvvet birliklerini kapsayan ABD askeri gücünün kasım ayı başına kadar bölgeye tamamen konuşlandırılması planlanıyor.

Masadaki hedefler arasında “Pickaxe” adlı yer altı nükleer tesisi de yer alıyor. Trump bu tesise karşı “tüm bombaların anası” olarak bilinen yüksek tahrip gücüne sahip GBU-43/B bombasının kullanılabileceğini dile getirdi; ancak uzmanlar bu mühimmatın yerin derinliklerindeki kompleksi imha edebileceğinden şüphe ediyor.

Tahran yönetimi ise gerilimin olası tırmanışına karşı kendi hazırlıklarını yürütüyor ve hedef listesini genişletme tehdidinde bulunuyor. İran’ın olası karşı saldırılarında gemiler ve enerji altyapısının yanı sıra veri merkezleri ile deniz altı internet kablolarının da hedef alınabileceği belirtiliyor.

İranlı müzakerecinin danışmanı Mehdi Muhammedi, ABD’nin yeni harekatı 72 saat içinde bitirme hesabını “hayal” olarak nitelendirdi. Muhammedi, Tahran’ın vereceği yanıtın daha şiddetli ve beklenmedik olacağını kaydetti.

Financial Times ise daha önce İsrail’in 10 Ekim için planladığı İran operasyonunun, ABD Başkanı’nın Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı çatışmalara dönmek istememesi nedeniyle iptal edildiğini aktarmıştı.

Habere göre ordu, Netanyahu’nun talimatıyla nükleer tesislere, İran yönetimine, elektrik santrallerine ve sivil altyapıya yönelik çok günlük bir saldırı hazırlamıştı. Bu harekatın şubatta başlayan operasyondan daha yoğun olması tasarlanmıştı.

Washington yönetimi Tahran’dan Hürmüz Boğazı ve nükleer program konularında bir anlaşma koparmayı hedefliyor.

Financial Times‘a konuşan bir kaynak, “Ya bir anlaşma olacak ya da bir saldırı” diyerek önümüzdeki haftalarda operasyonun başlayabileceğini ifade etti.

Aynı gazeteye konuşan bir başka yetkili, İsrail’in hazırlıklarının müzakerelerde İran üzerinde baskı kurma amacı taşıyabileceğini dile getirdi.

Axios da Pentagon’un saldırıların yeniden başlatılması için hazırlık emri verdiğini, ancak belgede belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın nihai kararı henüz vermediğini bildirmişti.

ABD ve İsrail, İran’a karşı operasyonu 28 Şubat’ta başlatmıştı. İran bu hamleye bölgedeki ABD ve İsrail tesislerine saldırarak ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini kısıtlayarak karşılık vermişti.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukanın kaldırılmasına yönelik müzakereleri öngören bir mutabakat zaptı imzalamış, ancak ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar devam etmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

Yayınlanma

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.

İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.

İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.

Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.

Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor

Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.

Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.

Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.

Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.

Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.

Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti

Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.

Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.

Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.

Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor

Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.

Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.

Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.

Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English