Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“Riyad Gazze’de İsrail’in pisliğini temizliyor gibi görünmek istemeyecek”

Yayınlanma

prens selman

 Hamas’ın 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonu 1973’teki Yom Kippur Savaşı’na benzetildi. Kuşkusuz bu benzetmede Yom Kippur’un yıl dönümü olması ve baskın niteliği önemli bir etkendi. Peki Yom Kippur savaşında Mısır ve Suriye ile dayanışma için İsrail’i destekleyen ülkelere karşı petrol ambargosu kararı alınmasına öncülük eden Suudi Arabistan, bugünkü savaş, daha doğru bir niteleme ile İsrail’in katliamları tam gaz sürerken nerede?

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hamas-İsrail savaşında Suudi Arabistan’ın durduğu yeri analiz ediyor. Texas A&M Bush Hükümet ve Kamu Hizmeti Okulu’nda Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı F. Gregory Gause’un kaleme aldığı analiz, Foreign Affairs’te yayınlandı. Gause, savaştan sonra Gazze’yi kimin yöneteceği ile ilgili tartışmalara da değindiği analizinde Suudiler’den Gazze’de rol oynamasının talep edildiği belirtiyor. Ancak Gause’a göre Riyad’ın ne böyle bir amacı var ne de yeteneği. Suudiler bugün petrol kartını caydırıcılık için kullanmak bir yana Gazze’nin yeniden inşasında bile rol almak istemiyor.

Analizin tamamını dikkatinize sunuyoruz:   

***

Gazze’deki Savaş Suudi Arabistan İçin Ne Anlama Geliyor?

İsrail-Suudi Normalleşmesi Beklemede ama Masadan Kalkmış Değil

F. Gregory Gause III

Hamas İsrail’le savaşında çok az zafer kazanabilecek ama şimdiden kazandığı zaferlerden biri, İsrail ile Suudi Arabistan arasında ABD’nin arabuluculuğunda varılan anlaşmaya yönelik ivmenin aniden durmasıdır. İsrail-Suudi anlaşması, iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirecek, Suudi Arabistan’ı ABD güvenlik çemberine daha sıkı bir şekilde dahil edecek ve İsrail’in Filistin meselesine ilişkin taahhütlerde bulunmasını sağlayacaktı. Bu yönüyle çığır açıcı tarihi bir adım olacaktı. Aslında İsrail-Suudi yakınlaşmasına dair korkular Hamas’ın 7 Ekim saldırısının temel nedenlerinden biri olabilir.

Savaş, MBS olarak da bilinen Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı en azından kısa vadede zor durumda bırakıyor. Suudi Arabistan, ekonomisini çeşitlendirme ve petrol ihracatına olan bağımlılığını azaltma hedefini kolaylaştıracak bölgesel istikrarı arzuluyor. Korkunç şiddet ve şiddetin daha da yayılma tehdidi, onun bu hedeflere ilerlemesini tehdit ediyor. MBS aynı zamanda içeride ve dışarıda birbiriyle rekabet eden baskılarla karşı karşıya: ABD’li ve Avrupalı liderler Suudi Arabistan’ın Hamas sonrası Gazze’de öncü bir rol üstlenmesini istiyor, bölgesel ve yerel gruplar ise Riyad’ı ihtiyaç duydukları anda Filistinlileri daha aktif bir şekilde desteklemeye çağırıyor.

Riyad’a yönelik çekişmede her iki taraf da muhtemelen hayal kırıklığına uğrayacak. Suudi Arabistan’ın savaş sonrası Gazze’ye asker gönderme ya da Gazze’nin yeniden inşasını büyük ölçüde finanse etme gibi ne bir kabiliyeti ne de arzusu var. Ayrıca İsrail ve ABD üzerinde baskı kurmak için petrol üretimini ya da ihracatını kısma gibi elindeki araçları kullanma konusunda da herhangi bir isteklilik göstermedi. Bir İsrail-Suudi anlaşması şimdilik masadan kalkmış olsa da Suudi Arabistan’ı İsrail’i tanımayı düşünmeye iten teşvikler ortadan kalkmış değil. MBS, Suudi Arabistan için belirlediği iddialı ekonomik hedeflere ancak istikrarlı bir Orta Doğu ve ABD ile güçlü ilişkiler sayesinde ulaşılabilir. Bu uzun vadeli gündem, mevcut çatışmadaki hareket tarzını şekillendirecektir.

BİR ADIM İLERİ, İKİ ADIM GERİ

Hamas’ın İsrail’e yönelik sürpriz saldırısı öncesinde Biden yönetimi, Suudilerin İsrail’i tanımasına aracılık etme girişiminde kayda değer adımlar atmıştı. Anlaşmanın önünde önemli engeller vardı, yani üç tarafın farklı çıkarları. Suudiler, İsrail’in Filistin Yönetimi’nin siyasi beklentilerini artıracak, en azından iki devletli çözüme yönelik müzakerelerin önünü açacak somut adımlar atmasını talep ediyordu. İsrail hükümetinin aşırı sağcı yapısı göz önüne alındığında bu tür adımların atılması pek olası değildi. Riyad’ın ABD’den resmi bir güvenlik garantisi ve Washington’un daha önceki ortaklarından talep ettiği güvenlik önlemleri olmaksızın Suudi sivil nükleer altyapısının inşasına yardım da dahil talepleri ise ulaşılması güç taleplerdi. Yine de bir ilerleme olduğu hissediliyordu. Hamas’ın saldırısından üç haftadan az bir süre önce MBS Fox News’e anlaşmaya “Her geçen gün daha da yakınlaşıyoruz” demişti.

Yine de Filistin meselesi her zaman bir engel teşkil edecekti. Körfez ülkelerinde İsrail ile ilişkilere ilişkin tabu son yıllarda yıkılmış olsa da Arap halkları Filistin davasını hâlâ önemsiyor. Sonuç olarak, Arap liderler de en azından aynı şeyi yapıyormuş gibi görünmek zorunda. Savaştan önce bile Suudi Arabistan, İsrail’in normalleşmenin ön koşulu olarak Filistin meselesinde önemli bir şey yapması gerektiğinin sinyalini vermişti. Ağustos ayında, İsrail ile görüşmeler ilerlerken, Suudi Arabistan Filistinlilere ilk büyükelçisini atadı ve bu jest birçok kişi tarafından Riyad’ın Filistinliler adına İsrail’in garantilerini zorlama kararlılığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Riyad’la yakınlaşmak için İsrail’in, 2020-21 yıllarında Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile imzaladığı bir dizi normalleşme anlaşması olan İbrahim Anlaşmaları’nın öncesinde yaptığından daha fazlasını yapması gerekecekti. Bu anlaşmaların bir parçası olarak İsrail, Batı Şeria’nın yüzde 30’unu ilhak etme ve şu anda işgal ettiği topraklar üzerindeki egemenliğini genişletme yönündeki planlarından vazgeçmeyi kabul etmişti; bu, iki devletli çözüm ihtimalini fiilen ortadan kaldıracak bir hareketti.

Bu gibi mütevazı adımlar artık yeterli olmayacak. İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri saldırılarının Filistinli siviller üzerinde yarattığı korkunç tahribat bu çıtayı yükseltti. İsrail Gazze ile meşgul olduğu ve Arap kamuoyu Filistinlileri desteklemek üzere harekete geçtiği sürece İsrail-Suudi anlaşması bir işe yaramayacaktır.

Suudi Arabistan’ın İsrail ile bir anlaşmayı düşünmesi bile, dış politikasındaki daha geniş bir değişimi yansıtıyordu. MBS 2015’te babasının tahta çıkmasıyla iktidara geldiğinde, Suudi veliaht prens ülkeyi ekonomik değişim için iddialı bir rotaya soktu ve genellikle ezeli rakibi İran’a karşı koymak amacıyla Riyad’ın bölgedeki ağırlığını artırmaya başladı. Birleşik Arap Emirlikleri ile ittifak halinde Yemen’de İran destekli Husi hareketinin gücünü kırmak için bir savaş başlattı. Hamas da dahil Sünni İslamcı gruplara verdiği destek nedeniyle Katar’a abluka uygulanmasını organize etti. Lübnan Başbakanı Saad Hariri 2017’de Riyad’ı ziyaret ettiğinde MBS, Lübnan’da yaşanacak bir siyasi krizin İran’ın müttefiki Hizbullah’a zarar vereceğini umarak Hariri’yi görevinden istifa etmeye zorladı. (Hariri ülkesine döndükten sonra istifasını geri aldı.) MBS de Tahran’a yönelik söylemini sertleştirdi. “Savaşın Suudi Arabistan’da olmasını beklemeyeceğiz” diyerek İran’ın ülkesindeki İslami kutsal mekanların kontrolünü ele geçirmeye çalıştığını iddia etti: “Savaşın Suudi Arabistan’da değil İran’da olması için çalışacağız.” Amerikalılar için en önemlisi, 2018’DE ABD’de yaşayan Suudi muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Konsolosluğu’nu ziyareti sırasında öldürülmesi emrini vermesidir.

MBS’nin agresif uluslararası tutumu birçok yönden geri tepti; düşmanlarına zarar vermekte başarısız olurken uluslararası destekçilerini kendinden uzaklaştırdı; buna 2020’de başkan adayıyken Riyad’ı uluslararası bir “parya” haline getirme sözü veren ABD Başkanı Joe Biden da dahil. Bu tepkinin ardından Riyad son birkaç yılda bölgesel yaklaşımını değiştirerek diyaloğa ve istikrar arayışına ağırlık verdi. Yemen’de Husilerle sağlanan ateşkes bir buçuk yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Katar’a yönelik Suudi Arabistan öncülüğündeki boykot 2021’in başlarında sona erdi. En önemlisi, Suudi Arabistan bu yıl İran ile diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasına aracılık etmesi için Çin’e ulaştı. Tüm bunlar MBS’nin Suudi ekonomisini çeşitlendirmeyi ve petrol ihracatına olan bağımlılığını azaltmayı amaçlayan ekonomik reform programı olan Vizyon 2030 adına yapıldı. Riyad, hedeflediği yabancı yatırım, bölgesel entegrasyon ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için bölgesel istikrarın gerekliliğini vurguladı. ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki arabuluculuğu da bu bağlamda ilerledi.

MESAFELİ

Suudilerin ekonomik kalkınma arayışları çerçevesinde bölgesel istikrara yönelik umutları 7 Ekim’de yerle bir oldu. Riyad, krizi yaratan Hamas’ı pek sevmiyor. Suudiler Arap Baharı sırasında Müslüman Kardeşler’in Mısır, Tunus ve diğer ülkelerdeki siyasi kazanımlarından korkmuş ve bu kazanımlara karşı çıkmıştı; Hamas ise Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu. Öte yandan Suudiler, İsrailliler Gazze’deki Filistinlileri ezerken kenara çekilmiş (ya da daha kötüsü İsrail’le müzakerelere devam etmiş) olarak görülemez. Riyad’ın çatışmaların sona erdirilmesi ve İsrail-Filistin meselesinin barışçıl bir çözüme kavuşturulması yönünde ilerleme kaydedilmesinde çıkarı var ancak şu anda bu hedefi gerçekleştirmek için kullanabileceği veya kullanacağı çok az araç var.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve bazı Amerikalı yorumcular Arap devletlerinin savaş sonrası Gazze’nin yönetiminde rol oynayabileceğini öne sürdüler. Bu doğrultuda diplomatik görüşmeler çoktan başladı. En iddialı öneriler Suudi Arabistan’ın savaştan sonra Gazze’yi yönetmek üzere askeri ve idari personel katkısında bulunmasını öngörüyor. Daha mütevazı önerilerde ise Suudilere Gazze’nin yeniden inşasını finanse etme rolü veriliyor. Ancak Riyad kendisinin Gazze’de İsrail’in pisliğini temizliyor gibi görünmesine izin vermeyecektir. Suudi iç güvenlik güçlerinin kendi sınırları dışında hareket etme deneyimi yok. Suudi ordusunun Yemen’deki kötü performansı, başka bir yerde konuşlandırılması için bir iyi bir deneyim değil. Ve Suudi kuvvetleri hiçbir zaman BM bayrağı altında barış gücü olarak görev yapmadı.

Suudi Arabistan’ın Gazze’de Filistin Yönetimi’nin kontrolünün geri gelmesini sağlayacak BM onaylı bir geçiş yönetiminde mali bir göreve istekli olması mümkün. Ancak bu görev, Suudi Arabistan’ın geçmişte yaptığı ve söz konusu ülkelere nakit aktarımı anlamına gelen yardım anlaşmalarına benzemeyecektir. Riyad nakit sıkıntısı çeken Mısır’la yaptığı son görüşmelerde nakit transferini değil yatırım fırsatlarını tercih ettiğini açıkça ortaya koydu. ABD, Riyad’ın İsrail’le yakınlaşma karşılığında Washington’dan istediği türden diplomatik yardımlarla anlaşmayı tatlandırmaya istekli olmadığı sürece Gazze’ye yaklaşımı da benzer olacaktır.

KÂR SİYASETTEN ÜSTÜN

Yom Kippur Savaşı olarak da bilinen 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Suudi Arabistan ve diğer Arap petrol üreticileri, İsrail’e verdiği destek nedeniyle Washington’u cezalandırmak amacıyla ABD’ye petrol ambargosu uyguladı. Ambargo ve buna eşlik eden Suudiler ve diğerlerinin petrol üretimindeki kesintileri petrol fiyatlarının dört katına çıkmasına neden oldu; bu dönem Amerika Birleşik Devletleri’nde benzin istasyonlarındaki uzun kuyrukların görüntüsüyle hatırlandı. Dünya Bankası, Uluslararası Enerji Ajansı ve aralarında JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon’ın da bulunduğu finans liderleri, 1973-74’teki şoku andıran yeni bir petrol krizinin ufukta belirebileceği uyarısında bulunanlar arasında.

Bu endişeler kısmen 1973’te yaşananların yanlış anlaşılmasına dayandığı için abartılıyor. Etrafındaki efsanenin aksine, övünülen ambargonun çok az etkisi oldu. Büyük petrol şirketleri, Güney Amerika, Batı Afrika ve İran gibi diğer kaynaklardan, tedariki yeniden yönlendirdi. ABD benzin istasyonlarındaki meşhur kuyruklar, ulusal düzeyde önemli bir kıtlıktan ziyade fiyat kontrolleri, tahsis düzenlemeleri ve tüketici paniğiyle ilgiliydi. Petrol fiyatları, 1973’ün son aylarında Arapların üretim kesintilerinin piyasaları ürkütmesi nedeniyle yükseldi, ancak daha sonra dünya petrol arzının önemli ölçüde etkilenmediği anlaşıldı. Arap petrol üreticilerinin güçlerini ortaya koymalarının yarattığı panik, fiyatları yükseltmek için yeterliydi. Dünya petrol arzı ile dünya talebi arasındaki eşit denge, 1979 İran Devrimi ikinci bir fiyat şokuna yol açmadan önce, on yılın geri kalanında fiyatların yüksek kalmasına yardımcı oldu.

Her ne kadar politika yapıcılar ve iş dünyası liderleri ambargo hayaletini akıllarından çıkaramıyorlarsa da bugünkü koşulların 1973’tekinden çok farklı olduğu gerçeği onları rahatlatmalı. O dönemde Suudi Arabistan, İsrail’in Yom Kippur Savaşı’ndaki başlıca düşmanları olan Mısır ve Suriye ile Hamas’la olmadığı kadar yakın bir ittifak içindeydi. 1973’te Suudiler, ülkesinin Riyad’a yönelik düşmanlığına son veren Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ı desteklemek için büyük riskler almaya hazırdı. Bugün Suudiler, İran’la müttefik olan Müslüman Kardeşler’in bir kolu olan Hamas’la eşdeğer bir dayanışma duygusu hissetmiyor.

Bazı gözlemciler üretim kesintilerinden endişe duyuyor, ancak Suudiler fiyatları desteklemek amacıyla 2022’nin sonlarından bu yana üretimi günde neredeyse iki milyon varil azalttı. (Bu çabaların çok fazla etkisi olmadı: fiyatlar şu anda yaz aylarında tahmin edilen 100 dolarlık varil fiyatının oldukça altında, 80 ila 85 dolar arasında seyrediyor.) Riyad’ın üretimde daha fazla kesintiye gitmesi, Suudi Arabistan’a herhangi bir avantaj sağlamayacak ve sadece ABD’deki değil Çin’deki tüketicilerle arasını açacaktır. En önemlisi de MBS’nin Suudi Arabistan’ın, siyasetin kârın önüne geçtiği bir ülke olarak algılanmasında hiçbir çıkarı yok- özellikle de asıl amacının ülkesinin ekonomik dönüşümü olduğu düşünüldüğünde. MBS, mevcut kargaşa ortamında bile bu hedefin peşinden gitmeye kararlı olduğunu gösterdi: Ekim ayı sonunda, Gazze’den korkunç haberler gelmeye devam ederken Suudi Arabistan, dünyanın dört bir yanından önde gelen finans figürlerinin katıldığı yıllık Geleceğe Yatırım Girişimi konferansına düzenledi. MBS güvenilir bir ekonomik ortak olarak görülmek istiyor, “petrol silahı” sallayan bir bozguncu olarak değil.

GELECEĞE YATIRIM

Tüm krizler gibi Gazze krizi de sona erecektir. Bu, muhtemelen haftalar değil aylar sürecek ve Orta Doğu’daki diğer diplomatik çabaların askıya alınmasına neden olacak. İsrail askerleri Gazze’de olduğu sürece, Biden yönetiminin arabuluculuk yaptığı dolaylı İsrail-Suudi diyaloğunun yeniden ivme kazanma şansı yok denecek kadar az.

Ancak bu müzakereleri yönlendiren faktörler değişmedi. İsrail Suudi Arabistan ile daha yakın bir ilişki kurmayı çok istiyor. Suudiler de tıpkı Birleşik Arap Emirlikleri’nin İbrahim Anlaşması’nı imzaladığından beri yaptığı gibi İsrail’in dinamik ekonomisinden faydalanma hedefinde. Hem İsrail hem de Suudi Arabistan’ın İran’ı hâlâ bölgesel bir tehdit olarak görmesi, daha yakın ekonomik ilişkiler arayışına stratejik destek sağlıyor. Suudilerin İsrail’den Filistin devletine yönelik bazı somut adımlar atmasını talep etmesi bir engel olarak kalmaya devam edecek, ancak Gazze’deki savaş yeni ve daha esnek bir İsrail hükümetine yol açarsa belki de daha az engel teşkil edecektir. Müzakere masasına dönme ihtimali hiç olmadığı kadar yüksek.

Bu bağlamda, Arapların İsrail ile yaptığı her anlaşmanın özünde ABD ile yapılmış bir anlaşma olduğunu hatırlamak önemli. Bu durum, Mısır’a ABD dış ve askeri yardımının kapısını açan 1979 Mısır-İsrail barış anlaşması; 1990-91 Körfez Savaşı’nda Saddam Hüseyin’e verdiği desteğin ardından Ürdün’ü Washington’ın gözüne yeniden sokan 1994 İsrail-Ürdün barış anlaşması ve Fas’ın Batı Sahra’yı ilhakının ABD tarafından tanınması, ABD’nin Sudan’ı terör destekçisi devlet listesinden çıkarması ve Trump yönetiminin Birleşik Arap Emirlikleri’nin F-35 savaş uçakları satın alabileceğine dair söz vermesini (Bu taahhüdü Biden yönetiminin askıya aldı) sağlayan 2020-21 İbrahim Anlaşmaları için de geçerli. İsrail ve Gazze’de ne olursa olsun bu tür avantajlar elde etme ihtimali Suudi Arabistan için cazip olmaya devam edecektir.

İsrail-Suudi görüşmelerine nihai olarak geri dönülmesi aynı zamanda Riyad’ın istek listesindeki ABD-Suudi müzakerelerine de geri dönülmesi anlamına gelecektir: Washington’un diğerlerine uyguladığı güvenlik önlemlerinin sınırlamaları olmaksızın Suudi nükleer gelişimine ABD desteği ve güvenlik garantisi. Eğer ABD; İsrail-Suudi diplomasisine yeniden odaklanabilirse, İsrail-Suudi normalleşmesinin getireceği ödülün yeni ABD askeri taahhütlerine ve bölgede nükleer silahların yayılma riskinin artmasına değip değmeyeceğini düşünmelidir. Ancak Washington şimdilik bu tür endişeleri bir kenara bırakabilir: Gazze’deki çatışma sürdüğü müddetçe İsrail-Suudi anlaşması buz üstünde kalmaya devam edecek.

Ortadoğu

BAE, veri merkezi planlarını revize ediyor

Yayınlanma

Birleşik Arap Emirlikleri, ABD dışında gerçekleştirilecek en büyük projelerden biri olan 5 gigawatt’lık yapay zeka veri merkezi projesinin planlarını sessizce revize ediyor.

BAE, İran savaşı sonrasında kritik altyapının nasıl ve nerede inşa edilmesi gerektiğine dair yeniden değerlendirme sürecine girdi.

Konuya yakın altı kaynağın Reuters’a verdiği bilgiye göre, başlangıçta Abu Dabi’de 26 kilometre kare büyüklüğünde bir kampüs olarak tasarlanan projenin, artık BAE genelinde yayılmış bir veri merkezi ağından oluşması muhtemel.

Kaynaklara göre, proje bu bakımdan yeniden şekillenecek.

Yetkililer, hava savunma sistemleri ve bazı tesislerin yer altına inşa edilmesi dahil olmak üzere, tesisleri insansız hava araçları ve füze saldırılarından daha iyi korumanın yollarını da değerlendirdiklerini belirttiler.

Amerikalı teknoloji şirketleriyle ortaklaşa inşa edilen BAE-ABD Yapay Zeka Kampüsü’ne ilişkin planlar, geçen yıl Başkan Donald Trump’ın zengin Körfez ülkesine yaptığı ziyaret sırasında duyurulmuştu.

Proje, ekonomisini petrolden uzaklaştırmaya çalışan BAE’nin küresel bir yapay zeka gücü olma hedeflerinin merkezinde yer alıyor.

Proje, BAE ulusal güvenlik danışmanı ve cumhurbaşkanının kardeşi Şeyh Tahnun bin Zayed el Nahyan’ın kontrolündeki yapay zeka şirketi G42 tarafından yürütülüyor.

Nvidia yapay zeka çiplerine ve diğer gelişmiş ABD teknolojilerine erişim karşılığında BAE, Çin ile yapay zeka alanındaki bağlarını kesmeyi ve Stargate girişiminin ABD’deki veri merkezlerine yatırım yapmayı kabul etmişti.

Stargate, OpenAI, Oracle ve SoftBank arasında yapay zeka altyapısı kurmak amacıyla kurulan bir ortak girişim.

Reuters, BAE yetkililerinin yeni bir ana planı sonuçlandırmaya ne kadar yaklaştığını veya önerilen değişikliklerin inşaat maliyetlerini ve zaman çizelgelerini ne ölçüde etkileyebileceğini belirleyemedi.

Stargate UAE olarak bilinen, 30 milyar dolarlık ve 1 gigawatt kapasiteli bir hesaplama kümesinden oluşan projenin ilk aşamasının inşaatı geçen yıl başladı.

İlk 200 megawattlık kapasitenin bu yıl devreye girmesi planlanıyor.

Projede G42 ile ortaklık yapan Oracle’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve Teknoloji Direktörü Larry Ellison’a göre, proje tamamlandığında BAE’deki tüm devlet kurumlarını ve ticari kuruluşları dünyanın en gelişmiş yapay zeka modellerine bağlayacak yeterli kapasiteye sahip olacak. 

Projede olası revizyonlara ilişkin Reuters’ın sorularına yanıt veren G42, yapay zeka kampüsü çalışmalarının planlandığı gibi ilerlediğini belirtti.

Şirket, ayrıntılara girmeden, “Projenin ayrıntıları, bu ölçekteki kritik altyapılardan beklenen güvenlik, dayanıklılık ve operasyonel standartlar doğrultusunda sürekli olarak gözden geçiriliyor,” dedi.

OpenAI, yapay zeka vizyonunu gerçekleştirmek için BAE ile birlikte çalıştığını ve “bunu hayata geçirmek için gerekli altyapı ve benimseme öncelikleri konusunda iyi ilerleme kaydettiğini” belirtti.

Kaynaklar Reuters’a, Tahran’ın İran’a yönelik ABD ve İsrail hava saldırılarına misilleme olarak, Amerikan kuvvetlerini barındıran Körfez komşularına füze ve insansız hava araçları fırlatmaya başlamasının hemen ardından Birleşik Arap Emirlikleri yetkililerinin yapay zeka altyapı planlarını gözden geçirmeye başladığını bildirdi.

Mart ayında gerçekleşen saldırılarda Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki iki Amazon Web Services (AWS) veri merkezi ile Bahreyn’deki bir veri merkezi hasar gördü.

Şirketin web sitesindeki son güncellemelere göre, bölgedeki bulut bilişim hizmetleri hâlâ kesintiye uğramış durumda.

Nisan ayında İran silahlı kuvvetleri, Stargate UAE’nin de potansiyel bir hedef olduğu yönünde bir uyarı videosu yayınladı.

Videoda, kompleksin inşa edildiği yeri gösterdiği iddia edilen bir harita yer alıyordu ve altında “Hiçbir şey gözümüzden kaçmaz” yazıyordu.

Konuya aşina iki kaynak, daha önce kamuoyuna açıklanmamış olan Al ⁠Dhafra Hava Üssü yakınlarındaki bir şantiyenin konumunu doğruladı.

Abu Dabi’nin dış mahallelerinde bulunan üs, ABD askerlerine ev sahipliği yapıyor ve Şubat ayında başlayan savaş sırasında hedef alınmıştı.

Başkan Joe Biden döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı Arap Yarımadası İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapan Daniel Benaim, uzun süredir kendilerini güvenli liman olarak pazarlayan Körfez ülkeleri için bu çatışmanın bir “iktisadi deprem” olduğunu söyledi.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Orta Doğu Enstitüsü’nde araştırmacı olan Benaim, “Kritik altyapıyı güçlendirmek için değişiklikler hayati önem taşıyor. Bölgedeki her ülke, riski azaltmak ve uluslararası ortakları ile yatırımcıları güvence altına almak için neler yapabileceğini değerlendirecek,” dedi.

Sektörden bir yönetici ve konuyla ilgili bilgilendirilen bir başka kişiye göre, BAE’deki yapay zeka kampüsünün inşaatının ilk aşamasının, tesisi hava saldırılarından korumak için bazı değişiklikler yapılsa da planlandığı gibi devam etmesi bekleniyor.

Projenin geri kalan kısmının muhtemelen birden fazla lokasyona yayılacağını belirttiler.

İki kaynağa göre, yetkililer yeraltında inşaat yapmanın yanı sıra, ordunun kullandığı veriler gibi en hassas verileri barındıran tesisleri dağların içine yerleştirmeyi de değerlendiriyor.

ABD, Çin ve Avrupa’da veri merkezleri, kullanılmayan madenlerin, Soğuk Savaş döneminden kalma sığınakların veya mağaraların içine inşa ediliyor.

BAE, çoğunlukla düz, çöl arazisinden oluşuyor. Fakat Res’ül Hayme ve Fuceyre emirliklerinin kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde uzanan dağ sıraları bulunuyor.

Üç kaynağın belirttiğine göre, yeniden tasarım sürecine hava savunma sistemleri dahil ediliyor.

Bunlara insansız hava aracı ve füze önleyiciler ile elektronik sinyal bozma ekipmanları da dahil.

Bir başka kaynak ise, diğer olası önlemler arasında patlamaya dayanıklı beton kullanımı ile yedek güç ve soğutma sistemlerinin eklenmesinin yer aldığını belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran depoladığı parçalarla balistik füze montajını canlandırıyor

Yayınlanma

İran, İsrail ve ABD’nin aksi yöndeki açıklamalarına karşın yer altı tesislerinde depoladığı parçalarla balistik füze üretimine yeniden geçti. Wall Street Journal gazetesinin eriştiğini iddia ettiği istihbarat raporları, nisan ayındaki ateşkes sürecinde tünel girişleri açılan Hocir gibi merkezlerde hareketliliğin sürdüğünü belgeliyor.

İran, İsrail ve ABD makamlarının bu kapasitenin tamamen ortadan kaldırıldığı yönündeki açıklamalarına karşın yer altı tesislerinde balistik füze üretimine yeniden başladı.

The Wall Street Journal gazetesinin ABD’li ve Ortadoğulu yetkililere dayandırdığı haberine göre Tahran yönetimi, üretim sürecinde önceden depoladığı parçalardan yararlanıyor.

Yetkililer, savaşın başlangıcında füze sahalarına ve sanayi tesislerine düzenlenen saldırılara rağmen İran’ın hem katı hem de sıvı yakıtlı füzelerin montajına devam ettiğini aktarıyor.

İstihbarat verileri, ülkenin güneydoğusundaki Hocir kompleksi de dahil çok sayıda yer altı merkezinde hareketlilik olduğunu ve yeni hava saldırılarından korunmak amacıyla ilave yer altı montaj noktaları oluşturulmaya çalışıldığını gösteriyor.

ABD ve İsrail operasyonlarının bazı tesisleri tahrip etmesi ve deniz ablukasının katı yakıt bileşenleri ile parça ithalatını zorlaştırması nedeniyle, mevcut montaj işlemleri savaş öncesine kıyasla daha düşük hacimlerle sürdürülüyor.

ABD merkezli Füze Savunma İttifakı kıdemli analisti Tal Inbar, sürece ilişkin değerlendirmesinde tesislerin hedef alınmadığı anlarda hasarlı altyapının onarılabileceğini, diğer ülkelerden parça temin edilerek buralarda saklanabileceğini vurguladı.

Inbar, İran’ın füze üretim kapasitesini yeniden inşa etmediğini düşünmenin saflık olacağını kaydetti.

Tesislerin imha edildiğini ve Tahran’ın ciddi biçimde güç kaybettiğini savunan yetkili, İran’ın şu anda hiç olmadığı kadar zayıf bir durumda kaldığını, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu ülkenin nükleer silaha ulaşmasına asla müsaade etmeyeceğini söyledi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, ABD’nin İran’a ait insansız hava aracı, balistik füze ve donanma sanayi altyapısının yüzde 90’a varan kısmını yok ettiğini, Tahran’ın füze ve İHA fırlatma kabiliyetini büyük ölçüde zayıflattığını dile getirdi.

Bir diğer ABD hükümet yetkilisi, Tahran yönetiminin haziran ortasında Hürmüz Boğazı’nın açılması ve savaşın sonlandırılmasına dair Trump yönetimiyle yürüttüğü ön müzakerelerin ardından üretimi düşük ölçekte de olsa yeniden canlandırmış olabileceğine işaret etti. Yetkili, mevcut stoklarla en az iki yüz füzenin monte edilebilecek durumda olduğunu belirtti.

CNN televizyonunun mayıs sonundaki haberinde, ABD ve İsrail’in maliyetli mühimmatlarla vurduğu yer altı füze sığınaklarının Tahran yönetimi tarafından buldozer ve damperli kamyonlar kullanılarak yeniden açılmaya çalışıldığı aktarılmıştı.

Nisan ayındaki ateşkes kararının ardından kazı faaliyetleri hız kazandı; 18 farklı noktada isabet alan 69 tünel girişinden 50’si yeniden ulaşıma hazır hale getirildi.

Uzmanlar, sadece tünel girişlerini bombalayarak füze gücünü yok etmenin imkansız olduğunu, bunun bombardımanların sınırını ortaya koyduğunu vurguladı.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth nisan ayında İran’ın füze programını fiilen bitirdiklerini iddia etmişti. Ancak NBC News’ün haberinde, Tahran’ın ateşkes sürecini askeri gücünü toparlamak amacıyla değerlendirdiğine dikkat çekilmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Pakistan: Husilere yönelik misillemeyi henüz görüşmedik

Yayınlanma

Pakistan, Yemen direnişinin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarına yanıt olarak Mekke Anlaşması kapsamında İslamabad’dan gelecek bir askeri tepki konusunda herhangi bir görüşme yapılmadığını belirtti.

Öte yandan Pakistan Dışişleri, “zamanı geldiğinde” Pakistan’ın harekete geçeceğini de ekledi.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Saccad Haydar Han, haftalık basın toplantısında, İslamabad’ın Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan ortak savunma anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini nasıl yerine getirmeyi planladığına dair bir soruya yanıtladı.

Han, “Şu anda bu konuda herhangi bir görüşme yok… Zamanı geldiğinde anlaşma kapsamında harekete geçeceğiz,” dedi.

Geçen ay imzalanan ortak savunma anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının, üçüne de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngörüyor.

Bu soru, Yemen’deki Husilerin (Ensarullah) bu hafta Suudi şehirlerine ve enerji ⁠altyapısına saldırması üzerine gündeme geldi.

Reuters, İslamabad’ın Tahran’ı, “Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştıran Yemenli Husi müttefiklerini dizginlemesi konusunda uyardığını” bildirdi.

Yine Reuters‘ta yer alan habere göre, ​Suudi yetkililer ile Pakistan ve Türk ordularından üst düzey temsilciler, Husi saldırılarına verilecek yanıtı koordine etmek üzere Riyad’da bir araya geldi.

Taraflar, birliklerinin Yemen’e girmemesi ve verilecek herhangi bir yanıtın Suudi Arabistan topraklarından başlatılması konusunda anlaştı.

ABD ile İran arasındaki çatışmada arabuluculuk da yapan Pakistan, bu saldırıları kınadı fakat savunma anlaşmasının hükümleri uyarınca nasıl tepki verebileceğine dair ayrıntı vermedi.

Han ayrıca, Washington’un küresel enerji arzını da aksatan bölgesel kargaşayı kontrol altına almakta zorlanırken, Mekke İttifakı’nı genişletmeye yönelik herhangi bir planın bulunmadığını belirtti.

Bu arada Ensarullah, Yemen’in güney batısında, Bab el-Mendeb boğazına yakın sahil kenti Muha’yı ele geçirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English