Ortadoğu
“Riyad Gazze’de İsrail’in pisliğini temizliyor gibi görünmek istemeyecek”

Hamas’ın 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonu 1973’teki Yom Kippur Savaşı’na benzetildi. Kuşkusuz bu benzetmede Yom Kippur’un yıl dönümü olması ve baskın niteliği önemli bir etkendi. Peki Yom Kippur savaşında Mısır ve Suriye ile dayanışma için İsrail’i destekleyen ülkelere karşı petrol ambargosu kararı alınmasına öncülük eden Suudi Arabistan, bugünkü savaş, daha doğru bir niteleme ile İsrail’in katliamları tam gaz sürerken nerede?
Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hamas-İsrail savaşında Suudi Arabistan’ın durduğu yeri analiz ediyor. Texas A&M Bush Hükümet ve Kamu Hizmeti Okulu’nda Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı F. Gregory Gause’un kaleme aldığı analiz, Foreign Affairs’te yayınlandı. Gause, savaştan sonra Gazze’yi kimin yöneteceği ile ilgili tartışmalara da değindiği analizinde Suudiler’den Gazze’de rol oynamasının talep edildiği belirtiyor. Ancak Gause’a göre Riyad’ın ne böyle bir amacı var ne de yeteneği. Suudiler bugün petrol kartını caydırıcılık için kullanmak bir yana Gazze’nin yeniden inşasında bile rol almak istemiyor.
Analizin tamamını dikkatinize sunuyoruz:
***
Gazze’deki Savaş Suudi Arabistan İçin Ne Anlama Geliyor?
İsrail-Suudi Normalleşmesi Beklemede ama Masadan Kalkmış Değil
F. Gregory Gause III
Hamas İsrail’le savaşında çok az zafer kazanabilecek ama şimdiden kazandığı zaferlerden biri, İsrail ile Suudi Arabistan arasında ABD’nin arabuluculuğunda varılan anlaşmaya yönelik ivmenin aniden durmasıdır. İsrail-Suudi anlaşması, iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirecek, Suudi Arabistan’ı ABD güvenlik çemberine daha sıkı bir şekilde dahil edecek ve İsrail’in Filistin meselesine ilişkin taahhütlerde bulunmasını sağlayacaktı. Bu yönüyle çığır açıcı tarihi bir adım olacaktı. Aslında İsrail-Suudi yakınlaşmasına dair korkular Hamas’ın 7 Ekim saldırısının temel nedenlerinden biri olabilir.
Savaş, MBS olarak da bilinen Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı en azından kısa vadede zor durumda bırakıyor. Suudi Arabistan, ekonomisini çeşitlendirme ve petrol ihracatına olan bağımlılığını azaltma hedefini kolaylaştıracak bölgesel istikrarı arzuluyor. Korkunç şiddet ve şiddetin daha da yayılma tehdidi, onun bu hedeflere ilerlemesini tehdit ediyor. MBS aynı zamanda içeride ve dışarıda birbiriyle rekabet eden baskılarla karşı karşıya: ABD’li ve Avrupalı liderler Suudi Arabistan’ın Hamas sonrası Gazze’de öncü bir rol üstlenmesini istiyor, bölgesel ve yerel gruplar ise Riyad’ı ihtiyaç duydukları anda Filistinlileri daha aktif bir şekilde desteklemeye çağırıyor.
Riyad’a yönelik çekişmede her iki taraf da muhtemelen hayal kırıklığına uğrayacak. Suudi Arabistan’ın savaş sonrası Gazze’ye asker gönderme ya da Gazze’nin yeniden inşasını büyük ölçüde finanse etme gibi ne bir kabiliyeti ne de arzusu var. Ayrıca İsrail ve ABD üzerinde baskı kurmak için petrol üretimini ya da ihracatını kısma gibi elindeki araçları kullanma konusunda da herhangi bir isteklilik göstermedi. Bir İsrail-Suudi anlaşması şimdilik masadan kalkmış olsa da Suudi Arabistan’ı İsrail’i tanımayı düşünmeye iten teşvikler ortadan kalkmış değil. MBS, Suudi Arabistan için belirlediği iddialı ekonomik hedeflere ancak istikrarlı bir Orta Doğu ve ABD ile güçlü ilişkiler sayesinde ulaşılabilir. Bu uzun vadeli gündem, mevcut çatışmadaki hareket tarzını şekillendirecektir.
BİR ADIM İLERİ, İKİ ADIM GERİ
Hamas’ın İsrail’e yönelik sürpriz saldırısı öncesinde Biden yönetimi, Suudilerin İsrail’i tanımasına aracılık etme girişiminde kayda değer adımlar atmıştı. Anlaşmanın önünde önemli engeller vardı, yani üç tarafın farklı çıkarları. Suudiler, İsrail’in Filistin Yönetimi’nin siyasi beklentilerini artıracak, en azından iki devletli çözüme yönelik müzakerelerin önünü açacak somut adımlar atmasını talep ediyordu. İsrail hükümetinin aşırı sağcı yapısı göz önüne alındığında bu tür adımların atılması pek olası değildi. Riyad’ın ABD’den resmi bir güvenlik garantisi ve Washington’un daha önceki ortaklarından talep ettiği güvenlik önlemleri olmaksızın Suudi sivil nükleer altyapısının inşasına yardım da dahil talepleri ise ulaşılması güç taleplerdi. Yine de bir ilerleme olduğu hissediliyordu. Hamas’ın saldırısından üç haftadan az bir süre önce MBS Fox News’e anlaşmaya “Her geçen gün daha da yakınlaşıyoruz” demişti.
Yine de Filistin meselesi her zaman bir engel teşkil edecekti. Körfez ülkelerinde İsrail ile ilişkilere ilişkin tabu son yıllarda yıkılmış olsa da Arap halkları Filistin davasını hâlâ önemsiyor. Sonuç olarak, Arap liderler de en azından aynı şeyi yapıyormuş gibi görünmek zorunda. Savaştan önce bile Suudi Arabistan, İsrail’in normalleşmenin ön koşulu olarak Filistin meselesinde önemli bir şey yapması gerektiğinin sinyalini vermişti. Ağustos ayında, İsrail ile görüşmeler ilerlerken, Suudi Arabistan Filistinlilere ilk büyükelçisini atadı ve bu jest birçok kişi tarafından Riyad’ın Filistinliler adına İsrail’in garantilerini zorlama kararlılığının bir göstergesi olarak yorumlandı. Riyad’la yakınlaşmak için İsrail’in, 2020-21 yıllarında Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile imzaladığı bir dizi normalleşme anlaşması olan İbrahim Anlaşmaları’nın öncesinde yaptığından daha fazlasını yapması gerekecekti. Bu anlaşmaların bir parçası olarak İsrail, Batı Şeria’nın yüzde 30’unu ilhak etme ve şu anda işgal ettiği topraklar üzerindeki egemenliğini genişletme yönündeki planlarından vazgeçmeyi kabul etmişti; bu, iki devletli çözüm ihtimalini fiilen ortadan kaldıracak bir hareketti.
Bu gibi mütevazı adımlar artık yeterli olmayacak. İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri saldırılarının Filistinli siviller üzerinde yarattığı korkunç tahribat bu çıtayı yükseltti. İsrail Gazze ile meşgul olduğu ve Arap kamuoyu Filistinlileri desteklemek üzere harekete geçtiği sürece İsrail-Suudi anlaşması bir işe yaramayacaktır.
Suudi Arabistan’ın İsrail ile bir anlaşmayı düşünmesi bile, dış politikasındaki daha geniş bir değişimi yansıtıyordu. MBS 2015’te babasının tahta çıkmasıyla iktidara geldiğinde, Suudi veliaht prens ülkeyi ekonomik değişim için iddialı bir rotaya soktu ve genellikle ezeli rakibi İran’a karşı koymak amacıyla Riyad’ın bölgedeki ağırlığını artırmaya başladı. Birleşik Arap Emirlikleri ile ittifak halinde Yemen’de İran destekli Husi hareketinin gücünü kırmak için bir savaş başlattı. Hamas da dahil Sünni İslamcı gruplara verdiği destek nedeniyle Katar’a abluka uygulanmasını organize etti. Lübnan Başbakanı Saad Hariri 2017’de Riyad’ı ziyaret ettiğinde MBS, Lübnan’da yaşanacak bir siyasi krizin İran’ın müttefiki Hizbullah’a zarar vereceğini umarak Hariri’yi görevinden istifa etmeye zorladı. (Hariri ülkesine döndükten sonra istifasını geri aldı.) MBS de Tahran’a yönelik söylemini sertleştirdi. “Savaşın Suudi Arabistan’da olmasını beklemeyeceğiz” diyerek İran’ın ülkesindeki İslami kutsal mekanların kontrolünü ele geçirmeye çalıştığını iddia etti: “Savaşın Suudi Arabistan’da değil İran’da olması için çalışacağız.” Amerikalılar için en önemlisi, 2018’DE ABD’de yaşayan Suudi muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Konsolosluğu’nu ziyareti sırasında öldürülmesi emrini vermesidir.
MBS’nin agresif uluslararası tutumu birçok yönden geri tepti; düşmanlarına zarar vermekte başarısız olurken uluslararası destekçilerini kendinden uzaklaştırdı; buna 2020’de başkan adayıyken Riyad’ı uluslararası bir “parya” haline getirme sözü veren ABD Başkanı Joe Biden da dahil. Bu tepkinin ardından Riyad son birkaç yılda bölgesel yaklaşımını değiştirerek diyaloğa ve istikrar arayışına ağırlık verdi. Yemen’de Husilerle sağlanan ateşkes bir buçuk yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Katar’a yönelik Suudi Arabistan öncülüğündeki boykot 2021’in başlarında sona erdi. En önemlisi, Suudi Arabistan bu yıl İran ile diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasına aracılık etmesi için Çin’e ulaştı. Tüm bunlar MBS’nin Suudi ekonomisini çeşitlendirmeyi ve petrol ihracatına olan bağımlılığını azaltmayı amaçlayan ekonomik reform programı olan Vizyon 2030 adına yapıldı. Riyad, hedeflediği yabancı yatırım, bölgesel entegrasyon ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için bölgesel istikrarın gerekliliğini vurguladı. ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki arabuluculuğu da bu bağlamda ilerledi.
MESAFELİ
Suudilerin ekonomik kalkınma arayışları çerçevesinde bölgesel istikrara yönelik umutları 7 Ekim’de yerle bir oldu. Riyad, krizi yaratan Hamas’ı pek sevmiyor. Suudiler Arap Baharı sırasında Müslüman Kardeşler’in Mısır, Tunus ve diğer ülkelerdeki siyasi kazanımlarından korkmuş ve bu kazanımlara karşı çıkmıştı; Hamas ise Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu. Öte yandan Suudiler, İsrailliler Gazze’deki Filistinlileri ezerken kenara çekilmiş (ya da daha kötüsü İsrail’le müzakerelere devam etmiş) olarak görülemez. Riyad’ın çatışmaların sona erdirilmesi ve İsrail-Filistin meselesinin barışçıl bir çözüme kavuşturulması yönünde ilerleme kaydedilmesinde çıkarı var ancak şu anda bu hedefi gerçekleştirmek için kullanabileceği veya kullanacağı çok az araç var.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve bazı Amerikalı yorumcular Arap devletlerinin savaş sonrası Gazze’nin yönetiminde rol oynayabileceğini öne sürdüler. Bu doğrultuda diplomatik görüşmeler çoktan başladı. En iddialı öneriler Suudi Arabistan’ın savaştan sonra Gazze’yi yönetmek üzere askeri ve idari personel katkısında bulunmasını öngörüyor. Daha mütevazı önerilerde ise Suudilere Gazze’nin yeniden inşasını finanse etme rolü veriliyor. Ancak Riyad kendisinin Gazze’de İsrail’in pisliğini temizliyor gibi görünmesine izin vermeyecektir. Suudi iç güvenlik güçlerinin kendi sınırları dışında hareket etme deneyimi yok. Suudi ordusunun Yemen’deki kötü performansı, başka bir yerde konuşlandırılması için bir iyi bir deneyim değil. Ve Suudi kuvvetleri hiçbir zaman BM bayrağı altında barış gücü olarak görev yapmadı.
Suudi Arabistan’ın Gazze’de Filistin Yönetimi’nin kontrolünün geri gelmesini sağlayacak BM onaylı bir geçiş yönetiminde mali bir göreve istekli olması mümkün. Ancak bu görev, Suudi Arabistan’ın geçmişte yaptığı ve söz konusu ülkelere nakit aktarımı anlamına gelen yardım anlaşmalarına benzemeyecektir. Riyad nakit sıkıntısı çeken Mısır’la yaptığı son görüşmelerde nakit transferini değil yatırım fırsatlarını tercih ettiğini açıkça ortaya koydu. ABD, Riyad’ın İsrail’le yakınlaşma karşılığında Washington’dan istediği türden diplomatik yardımlarla anlaşmayı tatlandırmaya istekli olmadığı sürece Gazze’ye yaklaşımı da benzer olacaktır.
KÂR SİYASETTEN ÜSTÜN
Yom Kippur Savaşı olarak da bilinen 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Suudi Arabistan ve diğer Arap petrol üreticileri, İsrail’e verdiği destek nedeniyle Washington’u cezalandırmak amacıyla ABD’ye petrol ambargosu uyguladı. Ambargo ve buna eşlik eden Suudiler ve diğerlerinin petrol üretimindeki kesintileri petrol fiyatlarının dört katına çıkmasına neden oldu; bu dönem Amerika Birleşik Devletleri’nde benzin istasyonlarındaki uzun kuyrukların görüntüsüyle hatırlandı. Dünya Bankası, Uluslararası Enerji Ajansı ve aralarında JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon’ın da bulunduğu finans liderleri, 1973-74’teki şoku andıran yeni bir petrol krizinin ufukta belirebileceği uyarısında bulunanlar arasında.
Bu endişeler kısmen 1973’te yaşananların yanlış anlaşılmasına dayandığı için abartılıyor. Etrafındaki efsanenin aksine, övünülen ambargonun çok az etkisi oldu. Büyük petrol şirketleri, Güney Amerika, Batı Afrika ve İran gibi diğer kaynaklardan, tedariki yeniden yönlendirdi. ABD benzin istasyonlarındaki meşhur kuyruklar, ulusal düzeyde önemli bir kıtlıktan ziyade fiyat kontrolleri, tahsis düzenlemeleri ve tüketici paniğiyle ilgiliydi. Petrol fiyatları, 1973’ün son aylarında Arapların üretim kesintilerinin piyasaları ürkütmesi nedeniyle yükseldi, ancak daha sonra dünya petrol arzının önemli ölçüde etkilenmediği anlaşıldı. Arap petrol üreticilerinin güçlerini ortaya koymalarının yarattığı panik, fiyatları yükseltmek için yeterliydi. Dünya petrol arzı ile dünya talebi arasındaki eşit denge, 1979 İran Devrimi ikinci bir fiyat şokuna yol açmadan önce, on yılın geri kalanında fiyatların yüksek kalmasına yardımcı oldu.
Her ne kadar politika yapıcılar ve iş dünyası liderleri ambargo hayaletini akıllarından çıkaramıyorlarsa da bugünkü koşulların 1973’tekinden çok farklı olduğu gerçeği onları rahatlatmalı. O dönemde Suudi Arabistan, İsrail’in Yom Kippur Savaşı’ndaki başlıca düşmanları olan Mısır ve Suriye ile Hamas’la olmadığı kadar yakın bir ittifak içindeydi. 1973’te Suudiler, ülkesinin Riyad’a yönelik düşmanlığına son veren Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ı desteklemek için büyük riskler almaya hazırdı. Bugün Suudiler, İran’la müttefik olan Müslüman Kardeşler’in bir kolu olan Hamas’la eşdeğer bir dayanışma duygusu hissetmiyor.
Bazı gözlemciler üretim kesintilerinden endişe duyuyor, ancak Suudiler fiyatları desteklemek amacıyla 2022’nin sonlarından bu yana üretimi günde neredeyse iki milyon varil azalttı. (Bu çabaların çok fazla etkisi olmadı: fiyatlar şu anda yaz aylarında tahmin edilen 100 dolarlık varil fiyatının oldukça altında, 80 ila 85 dolar arasında seyrediyor.) Riyad’ın üretimde daha fazla kesintiye gitmesi, Suudi Arabistan’a herhangi bir avantaj sağlamayacak ve sadece ABD’deki değil Çin’deki tüketicilerle arasını açacaktır. En önemlisi de MBS’nin Suudi Arabistan’ın, siyasetin kârın önüne geçtiği bir ülke olarak algılanmasında hiçbir çıkarı yok- özellikle de asıl amacının ülkesinin ekonomik dönüşümü olduğu düşünüldüğünde. MBS, mevcut kargaşa ortamında bile bu hedefin peşinden gitmeye kararlı olduğunu gösterdi: Ekim ayı sonunda, Gazze’den korkunç haberler gelmeye devam ederken Suudi Arabistan, dünyanın dört bir yanından önde gelen finans figürlerinin katıldığı yıllık Geleceğe Yatırım Girişimi konferansına düzenledi. MBS güvenilir bir ekonomik ortak olarak görülmek istiyor, “petrol silahı” sallayan bir bozguncu olarak değil.
GELECEĞE YATIRIM
Tüm krizler gibi Gazze krizi de sona erecektir. Bu, muhtemelen haftalar değil aylar sürecek ve Orta Doğu’daki diğer diplomatik çabaların askıya alınmasına neden olacak. İsrail askerleri Gazze’de olduğu sürece, Biden yönetiminin arabuluculuk yaptığı dolaylı İsrail-Suudi diyaloğunun yeniden ivme kazanma şansı yok denecek kadar az.
Ancak bu müzakereleri yönlendiren faktörler değişmedi. İsrail Suudi Arabistan ile daha yakın bir ilişki kurmayı çok istiyor. Suudiler de tıpkı Birleşik Arap Emirlikleri’nin İbrahim Anlaşması’nı imzaladığından beri yaptığı gibi İsrail’in dinamik ekonomisinden faydalanma hedefinde. Hem İsrail hem de Suudi Arabistan’ın İran’ı hâlâ bölgesel bir tehdit olarak görmesi, daha yakın ekonomik ilişkiler arayışına stratejik destek sağlıyor. Suudilerin İsrail’den Filistin devletine yönelik bazı somut adımlar atmasını talep etmesi bir engel olarak kalmaya devam edecek, ancak Gazze’deki savaş yeni ve daha esnek bir İsrail hükümetine yol açarsa belki de daha az engel teşkil edecektir. Müzakere masasına dönme ihtimali hiç olmadığı kadar yüksek.
Bu bağlamda, Arapların İsrail ile yaptığı her anlaşmanın özünde ABD ile yapılmış bir anlaşma olduğunu hatırlamak önemli. Bu durum, Mısır’a ABD dış ve askeri yardımının kapısını açan 1979 Mısır-İsrail barış anlaşması; 1990-91 Körfez Savaşı’nda Saddam Hüseyin’e verdiği desteğin ardından Ürdün’ü Washington’ın gözüne yeniden sokan 1994 İsrail-Ürdün barış anlaşması ve Fas’ın Batı Sahra’yı ilhakının ABD tarafından tanınması, ABD’nin Sudan’ı terör destekçisi devlet listesinden çıkarması ve Trump yönetiminin Birleşik Arap Emirlikleri’nin F-35 savaş uçakları satın alabileceğine dair söz vermesini (Bu taahhüdü Biden yönetiminin askıya aldı) sağlayan 2020-21 İbrahim Anlaşmaları için de geçerli. İsrail ve Gazze’de ne olursa olsun bu tür avantajlar elde etme ihtimali Suudi Arabistan için cazip olmaya devam edecektir.
İsrail-Suudi görüşmelerine nihai olarak geri dönülmesi aynı zamanda Riyad’ın istek listesindeki ABD-Suudi müzakerelerine de geri dönülmesi anlamına gelecektir: Washington’un diğerlerine uyguladığı güvenlik önlemlerinin sınırlamaları olmaksızın Suudi nükleer gelişimine ABD desteği ve güvenlik garantisi. Eğer ABD; İsrail-Suudi diplomasisine yeniden odaklanabilirse, İsrail-Suudi normalleşmesinin getireceği ödülün yeni ABD askeri taahhütlerine ve bölgede nükleer silahların yayılma riskinin artmasına değip değmeyeceğini düşünmelidir. Ancak Washington şimdilik bu tür endişeleri bir kenara bırakabilir: Gazze’deki çatışma sürdüğü müddetçe İsrail-Suudi anlaşması buz üstünde kalmaya devam edecek.
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Ortadoğu
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.
Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.
Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.
Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.
İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.
Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde
Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.
ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.
İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.
Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.
Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.
Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












