Bizi Takip Edin

Amerika

Robert D. Kaplan yazdı: Trump’ın Yeni Haritası

Yayınlanma

ABD’li meşhur uluslararası ilişkiler analisti Robert D. Kaplan, Foreign Policy’de Donald Trump’ın politikalarının NATO ve Avrupa’daki müttefiklerle ilişkilere yansımasını yazdı.

Daha önce, Pentagon, CIA ve ABD Dışişleri Bakanlığı’na danışmanlık yapmış olan Kaplan; özellikle ABD Savunma Bakanlığı’na stratejik analizler sunmuştur ve “Amerikan stratejik düşüncesinin önemli seslerinden biri” olarak değerlendirilmektedir.

Uluslararası ilişkileri realist perspektiften değerlendiren Kaplan, jeopolitikte özellikle coğrafyanın belirleyiciliğine vurgu yapmaktadır ve bu yönüyle ‘aşırı determinist’ olmakla eleştirilmektedir.

Robert D. Kaplan’ın ABD’nin küresel rolü, Çin’in yükselişi, Avrupa’nın stratejik geleceği ve Ortadoğu’daki çatışmalar hakkında çalışmaları mevcuttur.

Kaplan, Foreign Policy’de yayınlanan son makalesinde, Avrupa’nın doğuda Rusya tehdidi ve güneyde Orta Doğu ve Afrika’dan gelen göçün yol açtığı siyasi çalkantılarla zayıflayıp bölündüğünü ve Trump’ın dünyasında Avrupa’nın öneminin giderek azaldığını söylüyor. Kaplan’a göre, Trump’ın coğrafi genişleme arzusu, ABD’nin geleneksel sınırlarının ötesinde stratejik olarak önemli bölgeleri kontrol altına alma ya da nüfuzunu artırma fikrine dayanıyor. Ve bu strateji ABD’nin geleneksel müttefikleriyle arasını açarak, NATO ittifakına da zarar verebilir.

Makaleyi sizler için çevirdik:

Trump’ın Yeni Haritası
Amerika’nın ilk post-okuryazar başkanının sırtını dayayabileceği tek coğrafya var.

Robert D. Kaplan, Foreign Policy
25 Şubat 2025

Dönemin ABD Savunma Bakanı Robert M. Gates, 2011 Haziran’ında Brüksel’de yaptığı kehanet gibi bir konuşmada Washington’un Avrupalı müttefiklerini, kendi güvenlikleri için önemli ölçüde daha fazla ödeme yapmaya başlamadıkları takdirde NATO’nun bir gün geçmişte kalabileceği konusunda uyardı. Gates kendisinin “müttefiklerini savunma harcamaları için üzerinde anlaşmaya varılan NATO kriterlerini yerine getirmeleri için özel olarak ve kamuoyu önünde, çoğu zaman da bıkkınlıkla teşvik eden bir dizi ABD savunma bakanının sonuncusu” olduğunu belirtmişti.

O dönemde NATO’nun 28 üyesinden sadece beşi -Arnavutluk, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve ABD- 2006 yılında taahhüt ettikleri gibi her yıl GSYİH’lerinin en az yüzde 2’sini savunmaya harcıyordu. Gates’e göre bu durum dramatik bir şekilde değişmedikçe, “Amerikan siyasetinin geneli” arasında Avrupa’yı savunmak için “azalan bir iştah” olacaktı.

Avrupa’da değişim başladı ama belki de yeterince hızlı değil. Bugün NATO üyelerinin üçte ikisi yüzde 2 kriterini karşılıyor. Ancak Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı ve ABD Başkanı Donald Trump’ın müttefiklerden harcamalarını yüzde 5’e çıkarmalarını talep etmesi ışığında, Avrupa’nın önünde hala uzun bir yol var. Trump uzun zamandır NATO’yu küçümsüyor. Geçen yıl, Rusları, savunması için daha fazla ödeme yapmayan herhangi bir NATO ülkesine “ne isterlerse yapmaları” için cesaretlendireceğini söyledi. Bu arada Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Avrupa Birliği’nin Elon Musk’ın iş platformlarını denetlemeye çalışması halinde ABD’nin NATO’ya desteğini çekebileceğini söyledi.

Bütçe tahsisleri konusundaki anlaşmazlık daha derin bir soruna işaret ediyor: Trump ve Vance’in popülist söylemlerinde de görüldüğü üzere, çok sayıda Amerikalı artık Avrupa’yı savunmayı pek de önemsemiyor.

ABD’nin Avrupa’ya yönelik tutumundaki bu değişim şaşırtıcı olmamalıdır. NATO yaklaşık 80 yıldır varlığını sürdürüyor. Bu modern tarih için uzun bir süre, özellikle de bilgi, ekonomi, hava yolculuğu, göç modelleri ve kimliğin kendisini etkileyen hızlı teknolojik değişim çağında.

NATO İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra kurulduğunda, Amerika Birleşik Devletleri tüm küresel üretim kapasitesinin yarısından fazlasına sahip olarak dünyaya hükmediyordu. Bu rakam günümüzde yüzde 16 civarına düşmüştür. Savaş sonrası dönemde ABD’nin yeni ittifaka hem liderlik etmesi hem de finanse etmesi doğaldı; ne de olsa Avrupa şehirleri hava bombardımanı nedeniyle dumanı tüten harabelerdi ve Joseph Stalin’in Sovyetler Birliği Batı Avrupa için ölümcül bir tehdit olarak beliriyordu. On yıllar boyunca bu dinamik değişti. Güvenliği büyük ölçüde ABD tarafından karşılanan Avrupa, vatandaşlarının iyi bir yaşam sürdüğü imrenilecek sosyal refah devletleri inşa etti. Stalin öldü, Batı Sovyetlerle yumuşamayı başardı ve Sovyetler Birliği daha sonra çöktü.

NATO, Soğuk Savaş’tan ve Rus emperyalizminin yeniden doğuşundan sonraki on yıllarda – Batı’da popülizmin ve kimlik politikalarının yükselişini de içeren bir dönem – büyük ölçüde, ittifakın ya İkinci Dünya Savaşı’nı ve Soğuk Savaş’ın ilk yıllarını iyi hatırlayan ya da hatırlayan insanlarla birlikte büyüyen ve onlara hayranlık duyan insanlar tarafından yönetilmesi sayesinde ayakta kalabildi. Ancak bu canlı tarihsel hafıza buharlaşıyor. Bu süreçte Amerikalılar kendi kimliklerinin daha eski, daha arkaik bir yönünü yeniden keşfettiler – Avrupalıların çok uzun zamandır ihmal ettiği bir yönü. Avrupa, ABD’nin Atlantik’e olduğu kadar Pasifik’e de bakan bir kıta olduğunu her zaman biliyordu, ancak bu bilgiyi hiçbir zaman kendi davranışlarını etkileyecek kadar içselleştirmedi.

ABD kimliği, en azından 20. yüzyılın başlarından bu yana, biri coğrafi diğeri Wilsoncu olmak üzere iki geniş olgu tarafından şekillendirilmiştir. Coğrafi olan bariz gibi görünse de pek çok insan için -özellikle de Avrupalı elitler için- aslında öyle değildir.

Büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’ni kapsayan Kuzey Amerika’nın ılıman bölgesi, Doğu Kıyısı boyunca uzanan derin su limanları ve Apalaş’tan geçerek bozkırın geniş ve zengin topraklarına ulaşan yollarıyla ulus olma yolunda mükemmel bir şekilde paylaştırılmıştır. Günümüzde Büyük Ovalar olarak bilinen suya hasret Büyük Amerikan Çölü, gerçek bir doğal engel olarak ortaya çıktı, ancak bir nüfusu Rocky Dağları üzerinden Pasifik Okyanusu’na taşımak için kıtalararası bir demiryolu inşa edildi. Coğrafya, dış dünyadan iki okyanusla ayrılmış uyumlu bir ulus yarattı ve içinde o kadar çok şey oluyordu ki – tüm sorunları ve olasılıklarıyla – dünyanın geri kalanı belirsiz kalabiliyordu.

Yine de Pasifik’e ulaşıldığında, Florida ve Teksas arasındaki Körfez Kıyısı’ndan bahsetmeye gerek bile yok, dikkate alınması gereken bir değil iki kıyı şeridi vardı. Bu, hem Avrupa hem de Asya’ya büyük deniz iletişim hatları açtı ve dış dünya ile güçlü bir ticarete olanak sağladı.

İşte burada ABD kimliğinin diğer yönü devreye giriyor: Wilsonculuk – ABD kıyılarının çok ötesinde özgürlüğün elde edilmesini ülkenin kendi güvenliği için gerekli görme ideolojisinin kısaltması. ABD’nin 28. Başkanı Woodrow Wilson, I. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’yi uluslararası bir düzene sokmayı başaramamış olsa da, buharlı gemiler ve uçaklar ülkeyi Avrupa’ya daha da yakınlaştırmaya başlarken, ülkenin çabalaması için bir hedef yarattı. Wilson’un Avrupa kıtasının büyük bir bölümünde özgürlük ve demokrasinin kalesini kurma idealini gerçekleştirmek için Washington’u dünyanın en önde gelen gücü haline getiren İkinci Dünya Savaşı ve sonrası gerekecekti.

Tüm bunlar savaş sonrası yıllarda ne kadar açık ve arzu edilir görünse de, coğrafi açıdan tamamen doğal değildi. Amerika Birleşik Devletleri’nin daha iyi bir dünya uğruna yaptığı fedakarlıklar hakkında bilgi sahibi olmayı ve Washington’un Avrupalı köklerine -kan ve topraktan ziyade felsefi köklere- dayanan tarihsel akrabalık bağlarını gerektiriyordu. Tüm bunlar, elitlerin kanıksadığı ama kanıksamaması gereken bir okuma gerektiriyordu. Çünkü aradan seksen yıl geçtikten sonra, Soğuk Savaş’ın bilinçlerden silinmeye başlaması gibi, Atlantik ittifakının kuruluşuna dair canlı hafıza da yok olduğundan, bu gelenek ancak şimdi kitaplar ve eğitim yoluyla değerlendirilebilir.

Trump bu geleneğin mirasçısı değil. Gerçekten okumuyor. Kendisi post-okuryazar, yani sosyal medya ve akıllı telefonlar dünyasında yaşıyor ama yüzeysel de olsa anlatı tarihi çalışmalarına dalmış değil.

Dolayısıyla Batı’nın savaş sonrası destanını takdir etmiyor. NATO onun için sadece bir kısaltmadır, Nazi faşizmine karşı mücadeleden doğan, insanlığın gelmiş geçmiş en büyük askeri ittifakının çağrışımı değildir. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından Ağustos 1941’de Kanada’nın Newfoundland kıyılarında imzalanan ve savaş sonrası dünya için ilham verici bir vizyon ortaya koyan Atlantik Şartı ya da Averell Harriman ve George Kennan gibi büyük ABD’li diplomat ve devlet adamlarının savaş sonrası düzeni nasıl inşa ettikleri hakkında muhtemelen hiçbir şey bilmiyor.

Trump tarih dışı olduğu için elinde sadece coğrafya var. Amerika Birleşik Devletleri’ni kendi başına var olan bir kıta olarak hayal ediyor ve Grönland ve Panama gibi elde etmeye yemin ettiği yerlerin karşılaştırmalı yakınlığını kaydediyor. Trump’a göre Grönland ve Panama Kanalı, ABD coğrafyasının mantığının organik uzantılarıdır, özellikle de Kuzey Kutbu’nda daha fazla donanma faaliyetinin görüleceği bir çağda.

Dikkate alınması gereken bir diğer faktör de teknolojinin coğrafyanın kendisini küçültüyor olmasıdır. Bu çok kademeli olduğu için gözden kaçırılması kolay bir değişimdir. Dünyanın bir bölgesindeki krizler diğer bölgelerdeki krizleri daha önce hiç olmadığı kadar etkileyebiliyor. Tarihi iyi okuyan bir zihin, bu gelişmeyi ABD’nin dünya çapında ittifaklarını güçlendirmesi için bir neden olarak görür. Ancak Trump’ın daha ilkel ve determinist dünya görüşüne göre, sürekli çatışma içinde olacak daha klostrofobik bir dünyada bölgesel etki alanlarını güçlendirme zamanıdır.

Trump’ın aklında Panama Kanalı’ndan Grönland’a kadar uzanan ve Kanada’nın ABD’ye tabi olduğu büyük bir Kuzey Amerika var gibi görünüyor. Trump’ın mitolojisine göre kader şimdi kendini tamamlamaya başlıyor: Bir zamanlar Kuzey Amerika’nın ılıman bölgesini doğudan batıya fethetmek anlamına gelen şey, şimdi kuzeyden güneye bir fetih gerektiriyor. Trump’ın Meksika Körfezi’ni “Amerika Körfezi” olarak yeniden isimlendirme girişimi her şeyi anlatıyor.

Avrupa’ya gelince, doğuda Rusya’nın tehdidi ve güneyde Orta Doğu ve Afrika’dan gelen göçün yol açtığı siyasi çalkantılarla daha da zayıflıyor ve bölünüyor. Marco Polo’nun Dünyasının Dönüşü adlı 2018 tarihli kitabımda yazdığım gibi, “Avrupa yok olurken, Avrasya bütünleşiyor.” Avrupa’nın eninde sonunda bir Avrasya güç sistemiyle birleşeceğini açıklamıştım. Rusya’yı Çin, İran ve Kuzey Kore ile daha derin ittifaklara sürükleyen Ukrayna’daki savaş bu teoriyi doğruladı. Günümüzün daha küçük dünyasında Avrupa kendisini Afro-Avrasya’daki çalkantılardan ayrı tutamıyor ve bu da onu Trump’ın yeni haritasında daha az değerli kılıyor. Wilsonculuk öldüğünde işte böyle olur.

Avrupalılar uzun yıllar boyunca ABD’nin Çin’e ve Doğu Asya’nın geri kalanına çok fazla ilgi göstermesinden endişe duydular. Sorun bundan daha derin. Trump, Çin’i tıpkı ABD gibi kendi kıtası ve güç bloğu olarak görüyor gibi görünüyor. ABD Başkanı Çin ile bir ticaret savaşı başlatabilir de başlatmayabilir de. Hatta Pekin ile ilişkileri geliştirmeye bile çalışabilir. Mesele şu ki, Çin, Trump’ın bölgelere göre bölünmüş bir Dünya görüşünde yer alıyor; oysa Avrupa, NATO ve Avrupa Birliği’ne rağmen, pek bir şey ifade etmek için yeterince birleşik değil.

Trump aynı zamanda elitlerden ve onların projelerinden de nefret eder ve NATO en üst düzey elit projesidir. İttifak üyeleri Gates’in 2011’deki azarlamasını ciddiye alıp savunma bütçelerini çok daha önce artırmış olsalardı, Trump şimdi daha farklı hissedebilirdi. Bunu yapmasaydı bile, en azından NATO müttefiklerine karşı kullanabileceği nispeten küçük Avrupa savunma bütçeleri gibi bir silaha sahip olmazdı ki bu da argümanını ciddi şekilde zayıflatırdı.

Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk post-okuryazar başkanı, Avrupa’nın 1941’de Washington imdadına yetiştiğinden beri karşılaşmadığı bir meydan okumayı işaret ediyor. Soğuk Savaş ve sonrasında, Orta ve Doğu Avrupa’daki eski tutsak ulusların NATO’ya katıldığı dönem, gelecekte huzurlu ve mutlu bir zaman olarak görülebilir.

Amerika

JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.

İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.

Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.

Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.

Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.

Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.

Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.

Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.

Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.

Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.

Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.

Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.

JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.

Tucker Carlson: MAGA ihanete uğradı

5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.

Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.

Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.

Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.

2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.

Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.

Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor

Okumaya Devam Et

Amerika

S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yayınlanma

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.

Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.

S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.

ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.

Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.

Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.

Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.

Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.

Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.

Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.

Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.

Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.

Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Yayınlanma

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.

Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.

Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.

Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.

Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.

Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.

Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.

Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.

Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.

Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.

Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.

Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.

Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.

Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.

Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.

Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.

Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.

O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.

Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.

Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.

ABD’de ulusal borç 40 trilyon dolara ulaştı, Kongre bölündü

Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.

Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.

AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.

Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.

PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.

Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.

JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi

JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.

JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.

Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.

Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.

Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.

Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.

Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı

Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.

Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.

ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.

Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.

Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.

BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:

“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”

Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.

Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.

Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.

Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.

Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.

Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.

O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.

COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.

Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.

Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.

Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.

Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.

ABD Hazine Bakanlığı, daha fazla tahvil geri alacak

Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı

Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.

Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.

Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.

St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.

Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.

Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.

Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.

Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.

Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.

ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.

Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.

Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.

Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.

Warsh “daha az müdahale”den yana

Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.

Warsh şöyle konuşmuştu:

“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”

Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.

Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.

Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.

Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English