Amerika
Robert D. Kaplan yazdı: Trump’ın Yeni Haritası

ABD’li meşhur uluslararası ilişkiler analisti Robert D. Kaplan, Foreign Policy’de Donald Trump’ın politikalarının NATO ve Avrupa’daki müttefiklerle ilişkilere yansımasını yazdı.
Daha önce, Pentagon, CIA ve ABD Dışişleri Bakanlığı’na danışmanlık yapmış olan Kaplan; özellikle ABD Savunma Bakanlığı’na stratejik analizler sunmuştur ve “Amerikan stratejik düşüncesinin önemli seslerinden biri” olarak değerlendirilmektedir.
Uluslararası ilişkileri realist perspektiften değerlendiren Kaplan, jeopolitikte özellikle coğrafyanın belirleyiciliğine vurgu yapmaktadır ve bu yönüyle ‘aşırı determinist’ olmakla eleştirilmektedir.
Robert D. Kaplan’ın ABD’nin küresel rolü, Çin’in yükselişi, Avrupa’nın stratejik geleceği ve Ortadoğu’daki çatışmalar hakkında çalışmaları mevcuttur.
Kaplan, Foreign Policy’de yayınlanan son makalesinde, Avrupa’nın doğuda Rusya tehdidi ve güneyde Orta Doğu ve Afrika’dan gelen göçün yol açtığı siyasi çalkantılarla zayıflayıp bölündüğünü ve Trump’ın dünyasında Avrupa’nın öneminin giderek azaldığını söylüyor. Kaplan’a göre, Trump’ın coğrafi genişleme arzusu, ABD’nin geleneksel sınırlarının ötesinde stratejik olarak önemli bölgeleri kontrol altına alma ya da nüfuzunu artırma fikrine dayanıyor. Ve bu strateji ABD’nin geleneksel müttefikleriyle arasını açarak, NATO ittifakına da zarar verebilir.
Makaleyi sizler için çevirdik:
Trump’ın Yeni Haritası
Amerika’nın ilk post-okuryazar başkanının sırtını dayayabileceği tek coğrafya var.
Robert D. Kaplan, Foreign Policy
25 Şubat 2025
Dönemin ABD Savunma Bakanı Robert M. Gates, 2011 Haziran’ında Brüksel’de yaptığı kehanet gibi bir konuşmada Washington’un Avrupalı müttefiklerini, kendi güvenlikleri için önemli ölçüde daha fazla ödeme yapmaya başlamadıkları takdirde NATO’nun bir gün geçmişte kalabileceği konusunda uyardı. Gates kendisinin “müttefiklerini savunma harcamaları için üzerinde anlaşmaya varılan NATO kriterlerini yerine getirmeleri için özel olarak ve kamuoyu önünde, çoğu zaman da bıkkınlıkla teşvik eden bir dizi ABD savunma bakanının sonuncusu” olduğunu belirtmişti.
O dönemde NATO’nun 28 üyesinden sadece beşi -Arnavutluk, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve ABD- 2006 yılında taahhüt ettikleri gibi her yıl GSYİH’lerinin en az yüzde 2’sini savunmaya harcıyordu. Gates’e göre bu durum dramatik bir şekilde değişmedikçe, “Amerikan siyasetinin geneli” arasında Avrupa’yı savunmak için “azalan bir iştah” olacaktı.
Avrupa’da değişim başladı ama belki de yeterince hızlı değil. Bugün NATO üyelerinin üçte ikisi yüzde 2 kriterini karşılıyor. Ancak Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı ve ABD Başkanı Donald Trump’ın müttefiklerden harcamalarını yüzde 5’e çıkarmalarını talep etmesi ışığında, Avrupa’nın önünde hala uzun bir yol var. Trump uzun zamandır NATO’yu küçümsüyor. Geçen yıl, Rusları, savunması için daha fazla ödeme yapmayan herhangi bir NATO ülkesine “ne isterlerse yapmaları” için cesaretlendireceğini söyledi. Bu arada Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Avrupa Birliği’nin Elon Musk’ın iş platformlarını denetlemeye çalışması halinde ABD’nin NATO’ya desteğini çekebileceğini söyledi.
Bütçe tahsisleri konusundaki anlaşmazlık daha derin bir soruna işaret ediyor: Trump ve Vance’in popülist söylemlerinde de görüldüğü üzere, çok sayıda Amerikalı artık Avrupa’yı savunmayı pek de önemsemiyor.
ABD’nin Avrupa’ya yönelik tutumundaki bu değişim şaşırtıcı olmamalıdır. NATO yaklaşık 80 yıldır varlığını sürdürüyor. Bu modern tarih için uzun bir süre, özellikle de bilgi, ekonomi, hava yolculuğu, göç modelleri ve kimliğin kendisini etkileyen hızlı teknolojik değişim çağında.
NATO İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra kurulduğunda, Amerika Birleşik Devletleri tüm küresel üretim kapasitesinin yarısından fazlasına sahip olarak dünyaya hükmediyordu. Bu rakam günümüzde yüzde 16 civarına düşmüştür. Savaş sonrası dönemde ABD’nin yeni ittifaka hem liderlik etmesi hem de finanse etmesi doğaldı; ne de olsa Avrupa şehirleri hava bombardımanı nedeniyle dumanı tüten harabelerdi ve Joseph Stalin’in Sovyetler Birliği Batı Avrupa için ölümcül bir tehdit olarak beliriyordu. On yıllar boyunca bu dinamik değişti. Güvenliği büyük ölçüde ABD tarafından karşılanan Avrupa, vatandaşlarının iyi bir yaşam sürdüğü imrenilecek sosyal refah devletleri inşa etti. Stalin öldü, Batı Sovyetlerle yumuşamayı başardı ve Sovyetler Birliği daha sonra çöktü.
NATO, Soğuk Savaş’tan ve Rus emperyalizminin yeniden doğuşundan sonraki on yıllarda – Batı’da popülizmin ve kimlik politikalarının yükselişini de içeren bir dönem – büyük ölçüde, ittifakın ya İkinci Dünya Savaşı’nı ve Soğuk Savaş’ın ilk yıllarını iyi hatırlayan ya da hatırlayan insanlarla birlikte büyüyen ve onlara hayranlık duyan insanlar tarafından yönetilmesi sayesinde ayakta kalabildi. Ancak bu canlı tarihsel hafıza buharlaşıyor. Bu süreçte Amerikalılar kendi kimliklerinin daha eski, daha arkaik bir yönünü yeniden keşfettiler – Avrupalıların çok uzun zamandır ihmal ettiği bir yönü. Avrupa, ABD’nin Atlantik’e olduğu kadar Pasifik’e de bakan bir kıta olduğunu her zaman biliyordu, ancak bu bilgiyi hiçbir zaman kendi davranışlarını etkileyecek kadar içselleştirmedi.
ABD kimliği, en azından 20. yüzyılın başlarından bu yana, biri coğrafi diğeri Wilsoncu olmak üzere iki geniş olgu tarafından şekillendirilmiştir. Coğrafi olan bariz gibi görünse de pek çok insan için -özellikle de Avrupalı elitler için- aslında öyle değildir.
Büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’ni kapsayan Kuzey Amerika’nın ılıman bölgesi, Doğu Kıyısı boyunca uzanan derin su limanları ve Apalaş’tan geçerek bozkırın geniş ve zengin topraklarına ulaşan yollarıyla ulus olma yolunda mükemmel bir şekilde paylaştırılmıştır. Günümüzde Büyük Ovalar olarak bilinen suya hasret Büyük Amerikan Çölü, gerçek bir doğal engel olarak ortaya çıktı, ancak bir nüfusu Rocky Dağları üzerinden Pasifik Okyanusu’na taşımak için kıtalararası bir demiryolu inşa edildi. Coğrafya, dış dünyadan iki okyanusla ayrılmış uyumlu bir ulus yarattı ve içinde o kadar çok şey oluyordu ki – tüm sorunları ve olasılıklarıyla – dünyanın geri kalanı belirsiz kalabiliyordu.
Yine de Pasifik’e ulaşıldığında, Florida ve Teksas arasındaki Körfez Kıyısı’ndan bahsetmeye gerek bile yok, dikkate alınması gereken bir değil iki kıyı şeridi vardı. Bu, hem Avrupa hem de Asya’ya büyük deniz iletişim hatları açtı ve dış dünya ile güçlü bir ticarete olanak sağladı.
İşte burada ABD kimliğinin diğer yönü devreye giriyor: Wilsonculuk – ABD kıyılarının çok ötesinde özgürlüğün elde edilmesini ülkenin kendi güvenliği için gerekli görme ideolojisinin kısaltması. ABD’nin 28. Başkanı Woodrow Wilson, I. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’yi uluslararası bir düzene sokmayı başaramamış olsa da, buharlı gemiler ve uçaklar ülkeyi Avrupa’ya daha da yakınlaştırmaya başlarken, ülkenin çabalaması için bir hedef yarattı. Wilson’un Avrupa kıtasının büyük bir bölümünde özgürlük ve demokrasinin kalesini kurma idealini gerçekleştirmek için Washington’u dünyanın en önde gelen gücü haline getiren İkinci Dünya Savaşı ve sonrası gerekecekti.
Tüm bunlar savaş sonrası yıllarda ne kadar açık ve arzu edilir görünse de, coğrafi açıdan tamamen doğal değildi. Amerika Birleşik Devletleri’nin daha iyi bir dünya uğruna yaptığı fedakarlıklar hakkında bilgi sahibi olmayı ve Washington’un Avrupalı köklerine -kan ve topraktan ziyade felsefi köklere- dayanan tarihsel akrabalık bağlarını gerektiriyordu. Tüm bunlar, elitlerin kanıksadığı ama kanıksamaması gereken bir okuma gerektiriyordu. Çünkü aradan seksen yıl geçtikten sonra, Soğuk Savaş’ın bilinçlerden silinmeye başlaması gibi, Atlantik ittifakının kuruluşuna dair canlı hafıza da yok olduğundan, bu gelenek ancak şimdi kitaplar ve eğitim yoluyla değerlendirilebilir.
Trump bu geleneğin mirasçısı değil. Gerçekten okumuyor. Kendisi post-okuryazar, yani sosyal medya ve akıllı telefonlar dünyasında yaşıyor ama yüzeysel de olsa anlatı tarihi çalışmalarına dalmış değil.
Dolayısıyla Batı’nın savaş sonrası destanını takdir etmiyor. NATO onun için sadece bir kısaltmadır, Nazi faşizmine karşı mücadeleden doğan, insanlığın gelmiş geçmiş en büyük askeri ittifakının çağrışımı değildir. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından Ağustos 1941’de Kanada’nın Newfoundland kıyılarında imzalanan ve savaş sonrası dünya için ilham verici bir vizyon ortaya koyan Atlantik Şartı ya da Averell Harriman ve George Kennan gibi büyük ABD’li diplomat ve devlet adamlarının savaş sonrası düzeni nasıl inşa ettikleri hakkında muhtemelen hiçbir şey bilmiyor.
Trump tarih dışı olduğu için elinde sadece coğrafya var. Amerika Birleşik Devletleri’ni kendi başına var olan bir kıta olarak hayal ediyor ve Grönland ve Panama gibi elde etmeye yemin ettiği yerlerin karşılaştırmalı yakınlığını kaydediyor. Trump’a göre Grönland ve Panama Kanalı, ABD coğrafyasının mantığının organik uzantılarıdır, özellikle de Kuzey Kutbu’nda daha fazla donanma faaliyetinin görüleceği bir çağda.
Dikkate alınması gereken bir diğer faktör de teknolojinin coğrafyanın kendisini küçültüyor olmasıdır. Bu çok kademeli olduğu için gözden kaçırılması kolay bir değişimdir. Dünyanın bir bölgesindeki krizler diğer bölgelerdeki krizleri daha önce hiç olmadığı kadar etkileyebiliyor. Tarihi iyi okuyan bir zihin, bu gelişmeyi ABD’nin dünya çapında ittifaklarını güçlendirmesi için bir neden olarak görür. Ancak Trump’ın daha ilkel ve determinist dünya görüşüne göre, sürekli çatışma içinde olacak daha klostrofobik bir dünyada bölgesel etki alanlarını güçlendirme zamanıdır.
Trump’ın aklında Panama Kanalı’ndan Grönland’a kadar uzanan ve Kanada’nın ABD’ye tabi olduğu büyük bir Kuzey Amerika var gibi görünüyor. Trump’ın mitolojisine göre kader şimdi kendini tamamlamaya başlıyor: Bir zamanlar Kuzey Amerika’nın ılıman bölgesini doğudan batıya fethetmek anlamına gelen şey, şimdi kuzeyden güneye bir fetih gerektiriyor. Trump’ın Meksika Körfezi’ni “Amerika Körfezi” olarak yeniden isimlendirme girişimi her şeyi anlatıyor.
Avrupa’ya gelince, doğuda Rusya’nın tehdidi ve güneyde Orta Doğu ve Afrika’dan gelen göçün yol açtığı siyasi çalkantılarla daha da zayıflıyor ve bölünüyor. Marco Polo’nun Dünyasının Dönüşü adlı 2018 tarihli kitabımda yazdığım gibi, “Avrupa yok olurken, Avrasya bütünleşiyor.” Avrupa’nın eninde sonunda bir Avrasya güç sistemiyle birleşeceğini açıklamıştım. Rusya’yı Çin, İran ve Kuzey Kore ile daha derin ittifaklara sürükleyen Ukrayna’daki savaş bu teoriyi doğruladı. Günümüzün daha küçük dünyasında Avrupa kendisini Afro-Avrasya’daki çalkantılardan ayrı tutamıyor ve bu da onu Trump’ın yeni haritasında daha az değerli kılıyor. Wilsonculuk öldüğünde işte böyle olur.
Avrupalılar uzun yıllar boyunca ABD’nin Çin’e ve Doğu Asya’nın geri kalanına çok fazla ilgi göstermesinden endişe duydular. Sorun bundan daha derin. Trump, Çin’i tıpkı ABD gibi kendi kıtası ve güç bloğu olarak görüyor gibi görünüyor. ABD Başkanı Çin ile bir ticaret savaşı başlatabilir de başlatmayabilir de. Hatta Pekin ile ilişkileri geliştirmeye bile çalışabilir. Mesele şu ki, Çin, Trump’ın bölgelere göre bölünmüş bir Dünya görüşünde yer alıyor; oysa Avrupa, NATO ve Avrupa Birliği’ne rağmen, pek bir şey ifade etmek için yeterince birleşik değil.
Trump aynı zamanda elitlerden ve onların projelerinden de nefret eder ve NATO en üst düzey elit projesidir. İttifak üyeleri Gates’in 2011’deki azarlamasını ciddiye alıp savunma bütçelerini çok daha önce artırmış olsalardı, Trump şimdi daha farklı hissedebilirdi. Bunu yapmasaydı bile, en azından NATO müttefiklerine karşı kullanabileceği nispeten küçük Avrupa savunma bütçeleri gibi bir silaha sahip olmazdı ki bu da argümanını ciddi şekilde zayıflatırdı.
Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk post-okuryazar başkanı, Avrupa’nın 1941’de Washington imdadına yetiştiğinden beri karşılaşmadığı bir meydan okumayı işaret ediyor. Soğuk Savaş ve sonrasında, Orta ve Doğu Avrupa’daki eski tutsak ulusların NATO’ya katıldığı dönem, gelecekte huzurlu ve mutlu bir zaman olarak görülebilir.
Amerika
ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.
ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.
ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.
Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.
Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.
Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.
Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.
İlk vakalar Küba’da kaydedildi
Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.
Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.
Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.
Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.
Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları
CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.
Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.
Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.
Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Amerika
Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.
Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.
Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.
Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.
En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.
Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.
Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.
Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.
Pennsylvania
Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.
Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.
Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.
Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.
Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.
Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.
Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.
Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.
Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.
Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.
Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.
Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.
Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.
Texas
Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.
Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.
Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.
Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.
Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.
Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.
Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.
Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.
Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.
Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.
Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.
Georgia
Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.
Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.
Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.
Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.
Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.
Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.
Sektörün zorlu mücadelesi
Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.
Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.
Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.
Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.
Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










