Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Patruşev ile ABD ve AB’nin geleceği üzerine

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Nikolay Patruşev, Kremlin’in dış politika rotasını izlemek açısından kilit figürlerden biri. Patruşev, Rossiyskaya Gazeta’ya verdiği mülakatta ABD’nin öncülüğünde düzenlenen “demokrasi zirvesi”, Avrupa Birliği’nin akıbeti, Ukrayna’daki askeri harekatın durumu ve Moskova’yı hedef alan ambargo politikasını değerlendiriyor.


Nikolay Patruşev ile yarın başlayacak olan ABD bayraklı “demokrasi zirvesi” üzerine

İvan Yegorov — Rossiyskaya Gazeta

27 Mart 2023

ABD tarafından düzenlenen ikinci “demokrasi zirvesi” evvelinde Rossiyskaya Gazeta muhabiri Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Nikolay Patruşev ile görüştü.

Nikolay Platonoviç, salı günü ABD ikinci “demokrasi zirvesini” düzenleyecek ve Dışişleri Bakanlığı’nın söylediğine göre bu zirvenin sonunda Washington, dünyanın sözüm ona demokratik restorasyonunu hızlandıracak. Amerikan vasallarının bu buluşması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mevcut Beyaz Saray aygıtı tarafından organize edilen “demokrasi zirvesi”, tam anlamıyla fiilen başlamış olan ABD başkanlık yarışının bir parçası olarak düzenleniyor. Washington’un sonsuza dek merkezi bir rol oynamak istediği bir dünya düzeni lehine bir başka buluşma daha olacak. Muhaliflerin ise “demokratik olmayan devletler” olarak yaftalanması bekleniyor.

ABD, bir kez daha kendisini uluslararası hukukun savunucusu ilan ederken dünyanın kendi koydukları kurallara göre yaşaması gerektiğini söyleyecek. Jeopolitik düşmanlara savaş suçları ve yolsuzlukla ilgili kasıtlı olarak uydurma suçlamalar dile getirmeleri için kürsü verilecek, ancak her zamanki gibi Beyaz Saray’ın onayıyla işlenen gerçek soykırım ve mali dolandırıcılık eylemlerini görmezden gelecekler. Açları doyurma ve haksız yere hüküm giyenleri hapisten kurtarma çabalarına dair sözler verilecek. Fakat müebbet hapis cezasına çarptırılanlar da dahil olmak üzere dünyadaki cezaevi nüfusunun yaklaşık beşte birinin Amerikan cezaevlerinde olduğu gerçeğinden hiç bahsedilmeyecek. Özel bir şevkle cinsel azınlıkların haklarını savunacaklar ve dünyaya, yandaş ülkelerindeki enerji krizini daha da kötüleştirecek “yeşil ajandayı” dayatacaklar.

Kendisini dünyanın en önde gelen diktatörü ilan eden ABD, ikiyüzlü bir şekilde seçme özgürlüğünden bahsederek esasında kendi egemenliğinin ve demokrasisinin ayaklar altına alındığı ülkelerle alay etmiş olacak.

Elbette ABD’nin tüm insanlık için örnek bir demokrasi olduğunu yineleyecekler ve doğal olarak seyircilerden eleştiri duymak istemeyecekler mi?

Elbette öyle. Nihayetinde günümüz ABD’sindeki siyasi rejimin temel görevi, içinde bulundukları sistemsel krizde kendi halkını yanıltmak.

Demokrasi, sıradan Amerikalıların haklarının göz ardı edildiğini gizlemek adına tasarlanmış iyi görünümlü bir hükümet cephesinden ibaret. ABD’deki hukuki ve sosyo-politik sistemi dikkatle inceleyen hiç kimse, bu ülkede ifade ve düşünce özgürlüğü konusunda herhangi bir yanılsamaya kapılmaz. ABD’nin eski başkanının bile sosyal medyada ve basında kamuoyunu ilgilendiren konularda konuşması engellenirken ve medya en büyük şirketlerin ve seçkin grupların sözcülüğünü yaparken hangi fikir özgürlüğünden söz edilebilir?

ABD’li yetkililer, güya rekabeti korumaya önem vererek ekonomiyi Beyaz Saray ve Kongre binasına kadar uzanan rüşvetçi ve lobici bağlantılara bağımlı hale getirdi.

Siyasi süreç, kendi adamlarını kilit makamlara yerleştiren şirketlerin çatışmasına dönüştü. Bu şirketler aynı zamanda dış politikayı şekillendiriyor, uluslararası hakimiyetlerini sürdürmeye çalışıyor ve şeffaflığını kendilerinin kontrol ettiği varsayılan çeşitli sözleşmelerden elde ettikleri milyar dolarlık kârlar için dünyanın dört bir yanında gerilim noktaları yaratıyorlar.

Demokratik sloganları uygun veya uygunsuz ilan eden Washington, uzun zamandır ülkelerin egemenliğini ihlal etmenin, savaşlar ve çatışmalar çıkarmanın ve diğer ülkelerin vatandaşlarını acımasızca ve yasa dışı bir şekilde avlamanın savunucusu oldu.

Eğer ABD hakikaten demokrasiye doğru ilerlemeye ve kendisine bağlı müttefiklerini aşağılamaya son verme kararı alırsa bunu memnuniyetle karşılarız.

Zirvede Kiev’in “iyi” NATO’nun desteğiyle Rusya’nın temsil ettiği “evrensel kötülüğe” nasıl karşı koyduğuna dair büyük konuşmalar duyacak mıyız?

Eminim ana konulardan biri bu olacak. Aslında NATO ülkeleri ihtilafın tarafı. Ukrayna’yı devasa bir askeri kampa dönüştürdüler. Ukrayna birliklerine silah ve mühimmat gönderiyorlar, Starlink ve kayda değer sayıda insansız hava aracı da dahil istihbarat sağlıyorlar. NATO eğitmenleri ve danışmanları Ukrayna ordusunu eğitiyor ve paralı askerler, neo-Nazi taburların birer parçası olarak savaşıyor. Bu askeri ihtilafı mümkün olduğunca uzatmaya çalışırken asıl hedeflerini de gizlemiyorlar: Rusya’nın savaş alanında mağlubiyete uğratılması ve daha da parçalanması.

Amerikan seçkinleri hiçbir zaman güçlü ve bağımsız bir Rusya ile uzlaşmak istemediği için mi Washington’un bu çizgisi değişmiyor?

Bu doğru. En azından 1945’ten bu yana küresel ölçekte gerilimin tırmanmasının kaynağı, ABD’li yetkililerin dünyadaki hâkim rollerini sürdürme yönündeki dizginlenemez arzuları oldu. Şu anda gördükleri üzere iki büyük güç olan Rusya ve Çin, bunu yapmalarına engel oluyor. Rusya Federasyonu, sadece çok kutuplu bir dünyayı güçlendirmeye yönelik bağımsız bir politika izlemekle kalmıyor, aynı zamanda manevi ve askeri, pek çok açıdan Amerika’dan üstün. Çin ise Amerika’nın başlıca ekonomik rakibi. Washington, Rusya’yı “bastırma” teşebbüslerinin ardından Çin’i karşısına alacak.

SSCB’yi yok etmeye yönelik özel tedbirlerin 75 yıl evvel ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin meşhur “Rusya’ya Yönelik Hedefler” direktifiyle tasdik edildiğini hatırlatmak isterim. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte Batı, büyük bir sevinç yaşadı. Fakat bu durum uzun sürmedi, zira Rusya hataları üzerinde çalıştı. Bugün ülkemiz yalnızca iç istikrarı değil, aynı zamanda halkının dış tehditlere karşı güvenliğini de sağlayabiliyor.

Mart ayının başında ABD’ye ait bir stratejik bombardıman uçağı, Baltık Denizi’ndeki Gotland adası üzerinde 200 kilometre mesafeden St. Petersburg’a yönelik bir nükleer saldırı tatbikatı gerçekleştirerek kasıtlı olarak gerilimin tırmanmasına neden oldu. Artık hiç korkmuyorlar mı?

Kendi propagandaların hapsolmuş ABD’li politikacılar nedense Rusya ile doğrudan bir çatışma durumunda ABD’nin önleyici bir füze saldırısı yapabileceğine ve bunun ardından Rusya’nın karşılık veremeyeceğine inanmaya devam ediyor. Bu dar görüşlü bir aptallık hali ve çok tehlikeli.

Batı’daki bazıları, tarihten aldıkları dersleri unutarak Rusya’ya karşı askeri zaferle sonuçlanacak bir rövanştan söz etmeye başladılar bile. Buna dair tek bir şey söyleyebiliriz. Rusya sabırlıdır ve askeri avantajıyla kimseye gözdağı vermez. Ancak varlığına yönelik bir tehdit durumunda ABD de dahil tüm rakiplerini yok edebilecek modern ve benzersiz silahlara sahiptir.

Fakat Batı, sadece askeri mağlubiyete değil, aynı zamanda Rusya’nın ekonomik olarak tükeneceğine de inanmış durumda…

Elbette. Pek çok Batılı şirket Washington’un baskısı altında Rusya pazarını terk etti. Ama ekonomimizin çökeceğini ve protestoların artacağını düşünerek ciddi bir yanılgıya düştüler.

Son on yılda Batı, sadece kendisinin zenginleşeceği, dünyanın geri kalanının ise sosyo-ekonomik kalkınmanın periferisinde kalacağı bir teknolojik düzen yaratma fikrini uygulamaya koydu. İşte bu nedenle liderleri, Rusya’nın yaptırımlara verdiği ölçülü tepkiye öfkeleniyor. Ülkemiz iktisadi bağımsızlığı, bağımsızlığı ve bilimsel düşüncesiyle ABD ve Avrupa’nın yöneticilerini rahatsız ediyor. Batılı ülkeler tamamen ulusötesi şirketlere ve küresel ekonomik zincirlere bağımlı. Örneğin Britanya ya da Fransa’ya ülkemizler aynı seviyede yaptırımlar uygulanmış olsaydı bu ülkeler kaosa sürüklenirdi.

Ancak Rusya ekonomisini dünyaya kapatmayacak. Bizimle işbirliği yapmak da dahil, kendi refahlarıyla ilgilenen egemen ülkelerin ekonomilerine açık ve entegre kalacak.

Açıkçası, Rus ekonomisinin altını oymak ve Rus ordusunu zayıflatmak, Batı’nın yüzyıllardır denediği aynı stratejinin iki ayrı yüzü değil mi?

Elbette. Safça ekonomik saldırganlık yöntemlerinin daha yumuşak ve insancıl olduğunu düşünmemek gerek. Örneğin Avrupa ülkeleri ve Japonya, hayat kurtarıcı ilaçlar da dahil Rusya’ya ilaç tedarikini kesti. Bu açıdan Batılı eczacılar, seleflerinin “geleneklerini” uygun bir şekilde sürdürüyor. Aynı şirketlerin çoğunun bir zamanlar Nazi Almanyası adına zehirli gazlar ve sinir ajanlarının geliştirilmesine görev aldıkları iyi biliniyor. Başka bir deyişle sözüm ona “gereksiz” halkların soykırıma uğratılması ideolojisine tam destek verdiler.

Aynı Anglo-Saksonların 1930’larda Nazileri Sovyetler Birliği’ne karşı kışkırtmak umuduyla nasıl beslediklerini hatırlayalım. İkinci Dünya Savaşı’ndan mali ve jeopolitik kazançlar elde eden Washington ve Londra, bugün yeniden Nazizm ve faşizme sarılıyor. Ukrayna’yı kullanarak Avrupa genelinde, hatta küresel çapta bir çatışmayı körüklemekte sakınca görmüyorlar ve bundan paçayı kurtarabileceklerini sanıyorlar.

Görünen o ki kolektif Batı’nın geçmişten ders almaya hiç niyeti yok.

Batı “enternasyonali” ülkemize birden fazla kez karşı geldi. Bunu Polonyalıların ve İsveçlilerin bayrakları altında, Napolyon kartallarıyla, İngiliz bayrağı altında ya da Hitler’in gamalı haçı altında yaptı. Sonuç aynı: Rusya’yı ezmeye yönelik tüm teşebbüsler boşa çıktı. Ders almak istemeyen Batılılar, şanslarını tekrar tekrar zorluyorlar.

Washington, Asya’da İkinci Dünya Savaşı ve kurtuluş hareketlerinden kaynaklanan istikrar konusunda da hoşnut değil. ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi bir Asya NATO’su yaratma teşebbüsü. Yeni ittifak, Çin ve Rusya’ya karşı ve aynı zamanda artık bağımsız olan ülkeleri pasifize etmeye yönelik bir başka saldırgan ittifak olacak.

Avustralya donanmasının yeni AUKUS ittifakı kapsamında nükleer güçle çalışan denizaltılar da dahil yeniden silahlandırılması, Tayvan ve Güney Kore’ye askeri destek verilmesi, Avrasya’nın doğu kanadında ABD ve NATO hakimiyetini tesis etmek gibi uzun vadeli bir hedefe sahip.

Washington, Japonya’yı silahlandırmanın yanı sıra 1945’te ortadan kalkmış gibi görünen militarist Japon ruhunu yeniden canlandırmaya çalışıyor. Görünüşe göre ada ülkesinin sakinleri bir daha başkalarının çıkarları adına ölen kamikaze savaşçılara dönüştürülüyor. Batılılar, 20. yüzyılın başlarında saldırganlıklarını Sovyetler Birliği ve Çin’e karşı nasıl kullandıklarını ve nihayetinde Japonların silahlarını Amerikalılara, İngilizlere ve müttefiklerine karşı nasıl kullandıklarını hatırlamak istemiyor ve bu konuda kasıtlı olarak sessiz kalıyorlar.

Bugün Amerikalı ve Avrupalı politikacılar, mazinin rahatsız edici gerçeklerini “unutmakla” kalmıyor, sağduyuyu bile hiçe sayarak tarihi bilinçli bir şekilde yeniden yazıyorlar. Bu, Nazizmi rehabilite etmeye yönelik ikiyüzlü kampanyada görülebilir. Avrupa’nın Nazilerden sadece Ukraynalılar tarafından kurtarıldığını bile uydurdular. Holodomor efsanesini bir soykırım eylemi olarak tanıtıyorlar.

Tarihi bilenler ve onu tahrif etmeye çalışmayanlar, 1920’lerde ve 1930’larda Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nde gıdaya erişim durumunun Ukrayna’dakinden daha kötü olduğunu bilir. Bu belgelenmiştir ve pek çok kanıt vardır. Sovyetler Birliği Kahramanı Grigoriy İvanoviç Boyarinov’un biyografisi buna bir örnek. Geçen yılın sonunda yüzüncü yıldönümü kutlandı. Büyük Anayurt Savaşı’na ve pek çok özel harekata katılan tanınmış bir istihbarat casusu olan Boyarinov, Afganistan’da Amin’in sarayına yapılan baskında öldürüldü. Doğru, 1922 yılında Smolensk oblastında, babası kolektif çiftliklerden birinin şefiydi. Fakat 1930’larda ailesi Ukrayna’ya taşındı, zira orada beslenmek ve hayatta kalmak daha kolaydı.

Bu arada Amerikalılar, Holodomor’un sloganlarını küresel ölçekte benimseyerek ülkemizi küresel bir gıda krizine yol açmakla suçluyorlar. Demokrasi Zirvesi sırasında bu konunun tekrar tartışılacağından hiç şüphem yok. Aynı zamanda Batılılar, Rus tahıl ve gübresinin yurt dışına çıkışını bizzat kendileri engellerken Ukrayna’nın zula mallarını, tıpkı ataları olan sömürgecilerin yaptığı gibi, en yoksul ülkelere üç misli fiyatla ve gümrük vergili olarak satıyorlar.

Bazen Batı’nın eylemleriyle kendi kuyusunu kazdığı görülüyor. AB’de olup bitenleri izlerken, burayı çok muğlak bir geleceğin beklediğine dair güçlü bir hissiyat var.

Avrupa Birliği’nin çöküşü çok uzak değil. Elbette Avrupalılar, sadece kendini haklı çıkaramayan değil, aynı zamanda Eski Dünya’yı ülkemizle açık bir çatışmaya iten bu uluslar üstü üst yapıya tolerans göstermeyecektir. ABD, Rusya ile sadece son Ukraynalıya kadar değil, son Avrupalıya kadar da savaşmaya hazır. Henüz “Soğuk Savaş” döneminde Pentagon, SSCB’den gelecek en ufak bir tehdit karşısında Avrupa’yı radyoaktif bir çöle çevirmeye hazırdı. Amerikalı stratejistlerin kafasında bir şeylerin değişmiş olması pek olası değil.

Ve bu, ABD ve Avrupa’nın sözde ana müttefikler olduğu gerçeğiyle nasıl örtüşüyor?

Buradaki paradoks, Washington’un ekonomik rakibini ortadan kaldırmak ve Avrupa’nın Rusya ile işbirliği yaparak gelişmesini engellemek için Avrupa Birliği’nin çökmesinde doğrudan çıkarı olması. Amerikalılar, Eski Dünya’yı güçlü bir ekonomik aktör statüsünden mahrum bırakmak için halihazırda büyük çaba sarf ettiler. Washington’un Rusya karşıtı yaptırımlar hikayesini desteklemesinin nedeni büyük ölçüde bu. AB’nin Rusya’da gelen ucuz enerji kaynakları ve ileri Avrupa teknolojisinin birleşimine dayanan ekonomi modeli, gözlerimizin önünde radikal bir değişim geçiriyor.

Avrupa, Pekin’e olan hammadde ve teknoloji bağımlılığını azaltmak için Washington ile ortak planların uygulanmasından da aynı derece etkilenecek. Buna ek olarak AB, bir göçmen çıkmazının içinde. Göçmenlerin çoğu sadece Avrupa ailesine entegre olmak istememekle kalmıyor, aynı zamanda kendi halifeliklerini kurarak yerel yetkilileri ve halkı kendi kanunlarıyla yaşamaya zorluyor. Onlarla birlikte suç gruplarının temsilcileri ve militanlar da Avrupa’ya geliyor. Son yıllarda Londra, Brüksel ve Paris’te meydana gelen yüksek profilli terör saldırılarının failleri, Avrupa’da halihazırda var olan etnik yerleşim bölgelerinden gelen AB vatandaşları. El Kaide, IŞİD ve diğer terör örgütlerinin zamanında ABD tarafından yaratıldığı ve Suriye ve Irak’taki teröristlerin CIA eğitmenleri tarafından eğitildiği hatırlanacak olursa Avrupa’daki terör eylemlerinin hazırlanmasının arkasında da aynı kişilerin olduğu göz ardı edilemez. Amaçları, ABD’nin akıbetini umursamadığı kıtadaki durumu istikrarsızlaştırmak.

ABD, Avrupa’ya kıtadaki öncü rolün tarihsel olarak Rusya’ya ait olduğu gerçeğini göz ardı ederek hükmediyor. 19. yüzyılda Rus İmparatorluğu, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği. Ve 21. yüzyılda da öyle olacak.

ABD kendi gücüne kefil mi? Kendileri dışında herkesin çöküş tehlikesi altında olduğunu mu düşünüyorlar? Bana öyle geliyor ki ABD de parçalanma riskiyle karşı karşıya kalabilir.

ABD, toprakları ve kaynakları ele geçirmek, halkları sömürmek ve diğer ulusların askeri talihsizliklerinden kâr elde etmek üzere kinik eylemlere dayalı iktisadi başarılarla büyük bir güç statüsü elde etti. Aynı zamanda dikiş yerlerinden kolayca ayrılabilen yamalı bir yorgan olarak kaldı. Diyelim ki başlangıçta olduğu gibi Kuzey ve Güney olarak ikiye bölündü. Ve hiç kimse Güney’in, Amerikalıların 1848’de topraklarını ele geçirdiği Meksika’ya doğru kayacağını göz ardı edemez. Bu da iki milyon kilometrekareden fazla bir alan demek. Bu arada Latin Amerikalı liderler, ABD’nin yıkıcı rolüne ilişkin farkındalığın yaygınlaştığı hakikatini gizlemiyorlar. Guantanamo Körfezi üssünün kurulması Küba’nın egemenliğinin doğrudan gasp edilmesi olarak değerlendiriliyor. Ve bu, Latin Amerika’nın bağımsızlığına yönelik sistematik tecavüzün pek çok örneğinden sadece bir tanesi. ABD’nin güney komşularının er ya da geç kendilerinden çalınan toprakları geri alacaklarına kuşku yok.

Buna ek olarak ABD’de pek çok iç çelişki mevcut. Amerikan seçkinleri kendi içinde bile birlik halinde değil.

Bu doğru. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasındaki husumet giderek artıyor. Amerika’nın refahını değil, sadece kendi sermayelerini düşünen çeşitli finansal yapılar ve çok uluslu şirketler arasında giderek artan bir husumet var. ABD’nin kendini “dokunulmaz” ilan eden seçkinleri, Amerikan halkıyla hiçbir şekilde bağ kurmadı.

BLM, “Black Lives Matter” gibi projeler ve genel anlamda transgender teorilerinin telkin edilmesi, zaten bir uyuşukluk halinde olan toplumun manevi olarak çökertilmesini amaçlıyor. Amerikalıların içinde beslenen bireycilik ve tüketicilik, ülkelerine acımasız bir şaka yapacak. Sıradan vatandaşlar, hükümetleri tarafından kendilerine ihtiyaç duyulmadığını bildiklerinden, Amerika’nın bütünlüğünü korumak adına parmaklarını bile kıpırdatmayacaklar. Ne yaptığının farkında olmayan ABD hükümeti kendini adım adım yok ediyor.

Amerika’nın sorunu, kendi acil sorunlarını unutarak çok fazla jeopolitik oyuna dahil olması. ABD, askeri biyolojik laboratuvarlarında sakıncalı ülkelerin halklarını yok etmek için yeni virüsler icat ederken bir zamanlar temiz olan Amerikan kentleri pislik ve çöp içinde boğuluyor.

Matbaa eliyle inşa edilen Amerikan mali piramidi defalarca başarısızlığa uğradı. Herhangi bir ekonomik sorunun kelimenin tam anlamıyla paraya boğulduğu kontrolsüz emisyon modeli sonsuza kadar çalışamaz. 31,5 trilyon dolardan fazla dış borcu olan ABD, giderek daha fazla temerrüde sürükleniyor. Gerçek mallarla desteklenmeyen dolara olan güvenin azalması ve şişirilmiş borsa spekülasyonu sistemi, ABD’yi şiddetli bir mali krize sürükleyecektir.

Kulağa ne kadar acıklı gelse de Ruslar sadece savaş istememekle kalmıyor, ABD’nin ya da başka bir ülkenin ölümünü de dilemiyorlar.

Kesinlikle katılıyorum. Yüzyıllardır süregelen kültürümüz maneviyat, şefkat ve merhamet üzerine kurulu. Rusya, yardım için kendisine başvuran tüm halkların egemenliğinin ve devletinin tarihsel savunucusudur. Bağımsızlık savaşı ve iç savaş sırasında ABD’yi en az iki kez kurtarmıştır. Ancak bu defa ABD’nin bütünlüğünü korumasına yardımcı olmanın münasip olmadığına inanıyorum.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English