Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Saldırı, Hamaney’in “stratejik sabrını” zorluyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz haber, İsrail’in dün düzenlediği ve İranlı üst düzey bir general dahil 7 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırının hedefleri ve muhtemel sonuçlarına odaklanıyor:

***

İsrail, İran’ın asker-diplomatlarına savaş ilan etti

Ali Hashem ve Mohammad Ali Shabani

İsrail’in İran’ın Şam’daki diplomatik misyon olarak tanımladığı binayı bombalaması ve Devrim Muhafızları’nın Levant’taki en üst düzey komutanı Muhammed Rıza Zahedi’yi öldürmesi, çok boyutlu yankıları olan büyük bir tırmanış.

Oyunun kuralları değişiyor

Saldırı, hukuki ve operasyonel açıdan, diplomatik personel ve binaları koruyan uluslararası normlar hakkında büyük soru işaretleri yaratıyor. İran, büyükelçiliğin yanında bulunan ve hedef alınan binayı, büyükelçinin konutunu da barındıran bir konsolosluk olarak tanımladı. İsrailli kaynaklar binanın İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü mensuplarının, Filistin İslami Cihadı ile görüştüğü sırada bombalandığını belirtiyor. Eğer bina diplomatik bir misyon olarak tanınıyorsa, böyle bir toplantı uluslararası sözleşmeler kapsamında korunur.

Daha da önemlisi, İsrail geçen aylarda DMO’ya ait tüm hedeflerin, çifte diplomatik kimliklerine bakılmaksızın meşru hedef olduğunun sinyalini verdi.

Yardımcısı ve diğer beş subayla birlikte öldürülen Zahedi’nin İran’ın Şam Büyükelçiliği’nde personel olarak akredite olduğu söyleniyor. Geçen yılın sonlarında şüpheli bir İsrail operasyonunda öldürülen Lübnan ve Suriye’deki bir önceki Kudüs Gücü ikinci komutanı Seyyid Razi Musavi de ikinci diplomatik danışman rütbesine sahipti. İsrail oyunun kurallarını değiştireceğinin sinyallerini verirken İran geçmiş varsayımlarında ısrar ediyor.

İsminin açıklanmaması kaydıyla konuşan Arap ve İranlı kaynaklar Amwaj.media’ya, suikasttan önceki günlerde, yaklaşan bir tehdide dair sinyaller nedeniyle Musavi’ye “Şam konsolosluğunda” kalması talimatı verildiğini söyledi. Bu, binanın saldırılardan muaf olduğu varsayımına dayanıyordu. Nihayetinde Musavi binadan ayrılıp güneydeki Seyyide Zeynep banliyösüne gittikten bir saat sonra öldürüldü.

Hizbullah-DMO bağlantısına saldırı

İran’ın Suriye’deki misyonunun ayırt edici yönlerinden biri de yüksek profilli kayıpların sayısı. Şubat 2013’te İran Devrim Muhafızları komutanı Hasan Şateri Şam-Beyrut yolunda öldürüldü. Tahran hemen İsrail’i suçladı. İki yıl sonra, 2015’in başlarında, üst düzey askeri komutan Muhammed Ali Allahdadi, İran’dan birkaç subay ve Lübnan Hizbullahı üyeleriyle birlikte İsrail’in hava saldırısında hayatını kaybetti.

Ancak Suriye’de yüksek rütbeli subayların öldürülmesi yeni bir şey olmasa da Ekim 2023’te Gazze savaşının patlak vermesinden bu yana İsrail’in şüpheli suikastlarının hızı arttı.

Uzmanlar, Devrim Muhafızları’nın Levant’taki ikinci komutanı Musavi’ye yönelik saldırının, ABD’nin eski Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’yi öldürmesi ve İsrail’in Hizbullah’ın askeri şefi İmad Muğniye’yi hedef almasıyla eşdeğer olduğunu söylüyor. Musavi, İran liderliğindeki güçlerin Suriye ve Hizbullah’a girişini ve silah sevkiyatını kolaylaştırmaktan sorumluydu. Tahran bu olayın şokunu yaşarken, birkaç hafta sonra İsrail’in bir başka şüpheli hava saldırısında Kudüs Gücü’nün Suriye’deki istihbarat yardımcısı öldürüldü.

Şam’daki en kıdemli Kudüs Gücü subayı olan Zahedi’nin suikastına gelelim. Amwaj.media’ya bilgi veren kaynaklar, 2000’li yılların ortalarında Lübnan’a gelen Zahedi’nin kısa sürede Hizbullah içinde güçlü bir ağ kurduğunu söyledi. Zahedi, Hizbullah’ın Şura Konseyi’nin Lübnanlı olmayan tek üyesi konumuna yükseldi. Bir Arap kaynağa göre, aynı zamanda hareketin Cihat Konseyi’nde Devrim Muhafızları’nın delegesi olarak görev yaptı ve etkili bir “veto yetkisine” sahip oldu.

Zahedi’nin yerine 2014’te üst düzey DMO subayı Muhammed Hejazi getirilmiş olsa da Hejazi 2020’nin sonlarında hastalanınca Zahedi geri döndü. Ertesi yıl, dönemin Suriye’deki DMO operasyonlarının başındaki isim olan Mustafa Cevad Gaffari tartışmalı koşullar altında geri çağrılınca Zahedi rütbesini yükseltti. Bir gecede tüm Levant bölgesindeki en üst düzey Kudüs Gücü subayı oldu.

Dolayısıyla Zahedi gibi bir ismin öldürülmesi sadece İran’a yönelik doğrudan bir saldırı değil. Bu aynı zamanda Hizbullah ve Devrim Muhafızları arasındaki bağın kilit bir unsuruna yönelik bir saldırı ve bölgedeki Kudüs Gücü komuta ve kontrolünü hedef alan suikastlar modeliyle uyumlu.

Daha büyük resim

İsrail’in şüpheli son saldırısı aynı zamanda Ayetullah Ali Hamaney’i harekete geçmeye zorlama çabası. İran’ın dini lideri şu ana kadar Suriye’deki üst düzey suikastlara misilleme yapmayı reddetti. Zahedi’nin ölümü İran’ı aceleci bir tepki vermeye zorlarsa -özellikle de doğrudan ve aşırı olursa- Gazze savaşının bölgeye gerçekten yayılmasına giden yolu açabilir. Tahran, odağı Filistinlilerden İran’a ve ‘Direniş Ekseni’ olarak bilinen bölgesel ittifak ağına kaydıracağı için böyle bir yaklaşımdan kaçınıyor.

Daha geniş çaplı bir çatışma uzak görünse de bölge şimdiden yolu yarılamış durumda. Geçen sekiz hafta boyunca Irak ve Suriye’de Eksen ile ABD arasında, ocak ayı sonunda Ürdün’de Amerikan askerlerinin öldürülmesinin ardından sağlanan bir ateşkes vardı. Ancak bu ateşkes sallantıda ve Joe Biden yönetiminin Bağdat’ın kalbinde üst düzey Iraklı komutanları öldürmeye hazır olduğunu göstermesinin ardından yapılmıştı. Yemen’de İngiliz ve ABD güçleri aylardır Husiler olarak bilinen Ensarullah hareketinin mevzilerini bombalıyor.

Bu dinamikler İran ve ABD’nin bölge çapında bir çatışmadan çıkarları olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, iki taraf geçen aylarda İran’ın protestoları kanlı bir şekilde bastırması ve Rusya’ya silah satışı konusundaki görüş ayrılıklarını bir kenara bırakıp gizlice görüştüler. Konuyla ilgili bilgi sahibi üst düzey diplomatik ve siyasi kaynaklar, Amwaj.media’ya bu görüşmelerin devam ettiğini ve Umman’daki toplantıların ötesinde çoklu kanallar aracılığıyla yürütüldüğünü belirtti. Diyaloğun, özellikle ABD’de seçimlerin yapıldığı bir yılda, dönüşümcü bir şeye evrilmesi pek olası değil. Ancak gerilimi azaltmaya yönelik isteğin gerçek olduğunu kanıtladı.

Ancak Biden yönetiminin İsrailli müttefikinin eylemlerini dizginlemeye yönelik bir çabası olmadığından, Hamaney provokasyonlara yanıt vermesi için artan bir baskı altında. Dini lider, tekrarlanan kışkırtmalar karşısında “stratejik sabır” gösterdi. İran’da liderlik değişimi yaşanırken ve Tahran’daki bazı muhafazakârlar daha iddialı bir dış politika çağrısında bulunurken, riskler daha yüksek olamazdı.

İran-ABD arasındaki gerilimi azaltma çabalarını hedef almanın yanı sıra İsrail’in bölgede Devrim Muhafızları’na savaş ilan etmesi, Hizbullah ile Körfez Arap ülkeleri arasında Suriye’nin arabuluculuğunda gerçekleştiği söylenen yakınlaşmayı da sabote etmeye yönelik olabilir.

Amwaj.media’nın daha önce bildirdiği üzere, üst düzey bir Hizbullah yetkilisi geçen günlerde Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) ziyaret etti. Kamuoyu önünde gerçekleşen bu nadir ziyaret Lübnanlı tutukluların serbest bırakılmasına odaklanmıştı. Bununla birlikte, Hizbullah ile BAE arasındaki ilişkilerde Suriye’nin arabuluculuk rolü üstleneceği iddiasıyla daha geniş siyasi meselelerin de gündeme geldiği söyleniyor.

Nihayetinde, bilgi sahibi Arap kaynaklar, Amwaj.media’ya Lübnanlı tutuklular konusundaki angajmanın Körfez Araplarının Hizbullah’la normalleşmesine yönelik bir ilk adım olabileceğini belirtti. Bu bağlamda üst düzey Hizbullah ve BAE yetkilileri arasında Şam’da “birkaç toplantı” yapıldığı bildiriliyor.

Geleceğe bakış

İran geçmiş yıllarda Suriye’deki ABD güçlerine yerel müttefikleri aracılığıyla misilleme yaparak İsrail’in hava saldırılarını caydırmaya yönelik stratejik bir mantık kurmaya çalıştı. Hava saldırılarını önlemede başarısız olmanın ötesinde, bu formül Irak ve Suriye’de Eksen ile ABD arasındaki mevcut ateşkesle altüst oldu.

Tahran’da karar alma mekanizması hakkında bilgi sahibi olan ve isminin açıklanmaması kaydıyla konuşan bir siyasi yetkili Amwaj.media’ya şunları söyledi: “Karşılık vermek için çeşitli seçenekler var. İsrail içindeki bir bölgeye füze atılmasını pek olası görmüyorum. Ancak İsrail’in diplomatik merkezleri, İran’ın sorumluluk üstlenmeyeceği bir operasyon için gerekli imkanların olduğu yerlerde -ilgili ülkeyle ilişkilere dair siyasi mülahazalar da göz önünde bulundurularak- saldırı olabilir.” Kaynak ikinci seçeneği daha yaygın bir eylem olarak tanımlıyor ve “asıl mesele İran ve İsrail’in nasıl karşılık vereceklerini anlamalarıdır” dedi. Kaynak sözlerini şöyle sürdürdü: “Yani sizin ve benim için net olmayan ama her iki taraf için de kesinlikle net olan bir yanıt olabilir.”

Tahran’daki kaynak üçüncü seçeneğin ise İran’ın anında karşılık vermekten kaçınması olabileceğini vurguladı. Kaynak, özellikle İsrail’in diplomatik temsilcilikleri alarm halindeyken ve Lübnan sınırındaki İsrail güçleri hazır durumdayken İranlıların bekleyebileceğini belirtti. “Hemen karşılık vermek istemiyor olabilirler, İsraillileri diken üstünde tutarak yormak ve gardları düştüğünde saldırmak istiyor olabilirler.” Sözlerini şöyle tamamladı: “Benim görüşüme göre, belirli bir yanıt kararlaştırılmadı ve eğer böyle bir karar varsa, bunu önümüzdeki iki gün içinde uygulamaları da pek olası değil. Aksine, İsrail’i alarm durumunda tutarak önce onu yormaya çalışacaklardır.”

İran Dışişleri Bakanı’nın ABD’ye “önemli bir mesaj” gönderildiği iddiasına atıfta bulunan ikinci bir siyasi yetkili, Amwaj.media’ya yaptığı açıklamada Tahran’ın İsrail’in tırmanışı karşısında Washington’dan daha aktif bir rol beklediğini söyledi: “ABD sürekli olarak İran’dan gerilimi düşürmesini istediği için İran, ABD İsrail’i durdurmazsa çabalarının sona ereceği ültimatomunu veriyor.” İranlı kaynak, Tahran’ın Zahedi’nin öldürülmesine “doğrudan yanıt vermeyeceğini”, herhangi bir misilleme eyleminin muhtemelen “dolaylı” olacağını vurguladı. İslam Cumhuriyeti’nin Suriye’de dayatmaya çalıştığı stratejik mantık göz önünde bulundurulduğunda, bu durum Eksen ile ABD arasındaki ateşkes üzerinde baskı yaratabilir.

Dikkate alınması gereken başka karmaşıklıklar da var. Bazı bölgesel gözlemcilere göre İran’ın karşılık vermemesi hem Eksen’e hem de İsrail’e Tel Aviv’in örneğin Hizbullah’ın lider kadrosunu herhangi bir sonuçtan korkmadan hedef alabileceği mesajını verebilir. Böyle bir ortam, İran liderliğindeki ittifak ağında çatlaklar ve gerilimlere neden olarak bölge için daha fazla istikrarsızlık yaratabilir.

Son olarak, İslam Cumhuriyeti bölgedeki saldırılar ile nükleer programına yönelik operasyonları birbirinden ayırma tercihinden vazgeçmek zorunda hissedebilir. İran, bölge dışı eylemlerin potansiyel maliyetlerinin, faydalarından daha ağır bastığı sonucuna varırsa, bir baskı taktiği olarak nükleer gerilimi tırmandırmayı benimseyebilir. Böyle bir tepki sadece ABD ile gerilimi azaltmayı baltalamakla kalmayacak aynı zamanda nükleer ve bölgesel dosyalar arasındaki duvar nihayet yıkılacağı için tehlikeli bir emsal teşkil edecektir.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English