Bizi Takip Edin

Diplomasi

Seçim döneminde Biden’ın Orta Doğu kumarı

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makalede, Biden’ın Suudi-İsrail normalleşmesini merkeze alarak oluşturmaya çalıştığı yeni Orta Doğu vizyonu ele alınıyor. ABD seçimlerinin yaklaşması nedeniyle söz konusu vizyonun seçime hayata geçmesinin neredeyse imkansız olduğuna dikkat çekilen makalede, hayata geçmese bile bir yol haritasının kamuoyuna açıklanmasının “büyük bir diplomatik zafer” anlamına gelebileceği iddia ediliyor. Makale bu vizyonun önündeki engellere de dikkat çekiyor:

***

Biden’ın Orta Doğu’yu Yeniden İnşa İçin Yaptığı Büyük Pazarlık

Seçim yılı kumarı uzak bir ihtimal.

Amy Mackinnon ve Robbie Gramer

Planlara aşina dokuz analist ve eski ABD hükümet yetkilisine göre Biden yönetimi, İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmayı Filistin devletine yönelik önemli adımlara bağlayacak iddialı bir büyük pazarlık için zemin hazırlıyor. Bu uzun soluklu diplomatik kumar Orta Doğu’yu yeniden şekillendirebilir ve ABD Başkanı Joe Biden’ın dış politika mirasını tanımlayabilir, ancak birçok kişinin aşılamayacağından korktuğu şaşırtıcı zorluklarla karşı karşıya.

Yönetimin üzerinde çalıştığı plan, Suudi dış politikasının en önemli önceliklerinden biri olan ABD-Suudi savunma anlaşması için daha önceden var olan çabaların üzerine inşa ediliyor. Bunun karşılığında en etkili Körfez Arap ülkesi olan Suudi Arabistan, İsrail ile diplomatik ilişkiler kuracak ve tüm taraflar Filistin devletine doğru geri dönüşü olmayan adımlar atmayı kabul edecek.

İsrail’in Arap dünyasında ve ötesinde geniş çaplı kınamalara neden olan Gazze’deki misilleme savaşına rağmen, Suudi yetkililer normalleşme çabalarından asla vazgeçmedi. Washington’daki yetkililer, ABD öncülüğünde onlarca yıldır sürdürülen barış çabalarının İsrailliler ve Filistinliler arasındaki gerilimi sona erdiremediği ya da işlevsel, egemen bir Filistin devleti yaratamadığı bir bölgede, inatçı statükoyu sarsmanın en iyi yolu olarak hâlâ bunu görüyor.

Biden’ın Beyaz Saray’daki en üst düzey Orta Doğu yardımcısı Brett McGurk, görüşmelere aşina olanlara göre bu çabaya öncülük ediyor ve yönetimin önerilen planı ilkbaharda açıklaması bekleniyor.

Bu konudaki diplomatik çabalar savaştan önce de zorluydu ve hem İsrail toplumunda derin bir travma yaratan 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı hem de İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği ve Hamas yönetimindeki Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre 28 binden fazla Filistinlinin ölümüne neden olan acımasız saldırı nedeniyle daha da karmaşıklaştı.

Obama döneminde ABD’nin İsrail-Filistin müzakereleri özel temsilcisi olarak görev yapan Frank Lowenstein diplomatik atak için “Sanki saatte 100 mil hızla koşarken ve bataklığa saplanmışken Rubik küpünü tamamlamaya çalışıyorsunuz” dedi: “Bu konudaki zorluk derecesi tavan yapmış durumda.”

Geçen hafta ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, ABD’nin Gazze’de ateşkes sağlanması ve İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasının yanı sıra bölgedeki gerilimi azaltacak daha geniş kapsamlı bir anlaşmaya aracılık etmek amacıyla yürüttüğü çok aşamalı diplomatik girişimin bir parçası olarak savaşın başlamasından bu yana bölgeye beşinci ziyaretini gerçekleştirirken bu zorluklar açıkça görülüyordu.

Ziyaret, Hamas’ın ABD, Mısır, İsrail ve Katarlı yetkililer tarafından hazırlanan ve geçen ayın sonlarında örgüte sunulan olası bir ateşkes anlaşmasına verdiği yanıtın ardından gerçekleşti. Blinken, militan grubun taleplerinin “mümkün olmayan” bazı maddeler içerdiğini belirtirken, daha fazla müzakere için alan bıraktığını kaydetti. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Hamas’ın önerdiği şartları “hayal ürünü” olarak nitelendirdi. Blinken nihayetinde bir anlaşma sağlayamadan Washington’a geri döndü.

Hamas’ın saldırısı ve İsrail’in tepkisinin yarattığı kargaşa Orta Doğu’da yankılanırken iddialı bir diplomasi için uygun bir zaman değil gibi görünebilir. Analistler ve eski ABD yetkilileri de hiçbir anlaşmanın on yıllardır süren çatışmaları sona erdiremeyeceğinin altını çiziyor. Ancak bazı uzmanlar bu krizin bölgeyi sardığı gerçeğinin, tam da bu yüzden şimdi denemek için iyi bir zaman olduğunu söylüyor.

Washington merkezli S. Daniel İbraham Orta Doğu Barış Merkezi’nin genel müdürü Joel Braunold, “Her şey çok kaotik. Büyük bir pazarlık yapmak için fırsat var” diyor.

Daha önceki barış çabalarında yer almayan önemli bir unsur; İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini kendi ekonomik ve güvenlik çıkarlarına uygun gören Körfez Arap ülkelerinin ilgisi. George H.W. Bush ve Clinton yönetimleri sırasında ABD’nin Orta Doğu barış çabalarına öncülük eden Dennis Ross, “Buradaki yeni faktör bu” dedi.

Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Trump yönetiminin kolaylaştırdığı İbrahim Anlaşmalarının bir parçası olarak İsrail ile normalleşme anlaşmaları imzaladı. Katar son yıllarda önemli bir diplomatik aracı olarak ortaya çıktı, Hamas’ın siyasi kanadının yanı sıra ABD ile de ilişkilerini sürdürdü ve Gazze’deki İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasına ilişkin müzakerelerin merkezinde yer aldı.

Suudi Arabistan’la normalleşme vaadi İsrail’in Arap dünyasındaki yalnızlığını daha da azaltacak ve en azından teoride Riyad’a Filistinlilere taviz vermesi için İsrail üzerinde güçlü bir koz sağlayacaktır.

Hem Suudi Arabistan hem de ABD, Kasım ayındaki ABD başkanlık seçimlerinden önce bir an evvel anlaşma yapmak için oldukça motive olmuş durumdalar. Böyle bir anlaşma, dış politika sicili Afganistan’dan Ukrayna’ya ve Orta Doğu’ya kadar kriz yönetimiyle dolu olan bir başkan için büyük bir diplomatik zafer anlamına gelecektir. NBC News’e göre Suudi Arabistan, ABD ile savunma anlaşmasının Senato’dan geçmesini istiyor ve Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham böyle bir anlaşma için gerekli üçte iki çoğunluğa ulaşmak amacıyla ilave oyları sağlama sözü verdi.

Yine de anlaşmaya giden yol istikrarsız. Biden’ın Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile ilişkisi karmaşık. O dönem aday olan Biden, 2020 başkanlık kampanyası sırasında Washington Post köşe yazarı Cemal Kaşıkçı’nın vahşice öldürülmesi nedeniyle Orta Doğu ülkesini “parya” bir devlet olarak tanımlamış ve göreve geldikten sonra da uzun bir geçmişe sahip ABD-Suudi ilişkilerini yeniden değerlendirmeye almıştı.

Şimdi ABD tam bir geri dönüş yaptığına ve anlaşma için istekli göründüğüne göre, Riyad’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirme karşılığında Washington’dan ağır bir bedel almaya çalışması muhtemel. Suudi Dışişleri Bakanlığı bu ay yayınladığı bir bildiride “1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devleti tanınmadığı sürece İsrail ile diplomatik ilişkilerin olmayacağını” söyledi.

Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği sözcüsü Fahad Nazer, Foreign Policy’ye yaptığı açıklamada, “Suudi Arabistan’ın kısa vadedeki önceliği Gazze’de devam eden şiddetin sona erdirilmesi, bunun için de derhal ateşkesin sağlanması, kritik önemdeki insani yardımların ulaştırılması ve rehinelerin serbest bırakılması” dedi: “Bunu Filistin devletine giden açık ve geri dönülmez bir yol sağlayan barış sürecine dönüş takip etmeli.”

Biden yönetimi ile Netanyahu hükümeti arasındaki ilişkiler de giderek gerginleşiyor. Washington, Filistin devletinin kurulmasına uzun süredir karşı çıkan bir başbakan tarafından yönetilen İsrail tarihinin en sağcı hükümetiyle karşı karşıya.

Ancak Amerika Ulusal Güvenlik Yahudi Enstitüsü Başkanı Michael Makovsky “bu sadece Netanyahu meselesi değil, bu İsrail’in meselesi” diyor. “7 Ekim’den sonra kendi güvenlikleri için neye ihtiyaç duyduklarına dair algıları tamamen değişti.” Holokost’tan bu yana Yahudilere yönelik tek bir günde gerçekleştirilen en büyük katliam olarak kabul edilen 7 Ekim’deki Hamas saldırısı, İsrail toplumunda şok etkisi yarattı ve İsrail halkının Filistin devleti konusundaki görüşlerinde tektonik değişimlere neden oldu: Son anketlere göre İsraillilerin yüzde 65’i iki devletli çözüme karşı çıkarken sadece yüzde 25’i bunu destekliyor; bu da İsraillilerin on yıl önceki duruşlarının tamamen tersine döndüğünü gösteriyor.

Foreign Policy bu yazı için İsrail’in Washington Büyükelçiliği ile bir röportaj yapmak üzere temasa geçti ancak görüşme talebi kabul edilmedi.

Filistinlilerin böyle bir anlaşmadan ne elde edecekleri de belirsiz. Birleşmiş Milletler, Arap liderler ve Blinken Filistin devletine doğru geri dönüşü olmayan adımlar atılması çağrısında bulundu ancak ABD’li yetkililer henüz bunun ne anlama geleceğini ve bu tür önlemlerin nasıl geri dönülmez hale getirileceğini açıkça belirtmedi. Biden yönetimi, Filistin devletinin tam olarak kurulmasının uzak bir ihtimal olduğu konusunda gerçekçi ancak en azından toprak devri ya da Doğu Kudüs konusunda anlaşma gibi iki devletli bir çözüme zemin hazırlamaya yardımcı olabilecek seçenekleri araştırıyor. Dışişleri Bakanlığı’nın da “askerden arındırılmış” Filistin devletinin neye benzeyeceğine dair seçenekleri araştırdığı bildiriliyor, ancak bu Filistin tarafı için bir iyi başlangıç olmayabilir.

Bir de Filistin tarafında devlete giden yolda kimin müzakere edeceği meselesi var. Orta Doğu Enstitüsü’nde kıdemli bir araştırmacı olan Khaled Elgindy, Amerika Birleşik Devletleri’nin müzakere edebileceği başlıca siyasi oluşumlar olan Filistin Yönetimi ve FKÖ’nün “kemikleşmiş ve meşruiyetlerinin büyük ölçüde yitirmiş” olduğunu söyledi: “FKÖ neredeyse hiç yok ve Filistin Yönetimi de işlevsiz, bölünmüş, zayıf ve Filistinliler arasında hiç sevilmiyor.” Bu arada, savaş zamanı yapılan anketler Hamas’ın hem Gazze hem de Batı Şeria’daki Filistinliler arasında destek kazandığını gösteriyor.

Biden yönetimi Filistin Yönetimi’nin yeniden canlandırılmasına yardımcı olacak planlardan bahsetti, ancak burada da bu planın gerçekte neleri içerdiğine dair ayrıntılar belli olmadı. Elgindy, “Nihai bir sonucu müzakere etmeden önce büyük iç reformlar yapılması gerekiyor çünkü İsrail ile bu varoluşsal meseleleri müzakere etmek için meşruiyete ve yetkiye sahip liderliğe ihtiyacınız var” dedi: “Bu, daha önceki tüm müzakerelerin başarısız olmasının ana nedenlerinden biri.”

Amerika Birleşik Devletleri’nde Biden, İsrail-Hamas savaşının büyük bir rol oynadığı seçim döngüsünde eski Başkan Donald Trump’a karşı çetin bir başkanlık seçimi kampanyasıyla karşı karşıya. İlerici Demokratlar Biden’ı İsrail’e karşı çok yumuşak davranmakla eleştirirken, Cumhuriyetçiler de İsrail’i destekleme ve İran ile bölgedeki vekil gruplarını cezalandırma için yeterince ileri gitmemekle suçluyor.

Bu arada Kongre partizan çekişmelerle boğuşuyor ve İsrail’e milyarlarca dolar finansman içeren büyük bir ulusal güvenlik ek tasarısını henüz geçiremedi. Hem Suudi Arabistan hem de İsrail-Filistin meseleleri geçmişte Kongre’de siyasi gerilim başlıkları oldu. Herhangi bir yeni anlaşma, ya finansman yoluyla ya da Suudi Arabistan ile yeni bir savunma anlaşması Senato onayıyla Kongre’nin katılımını gerektirebilir.

Bırakın modern tarihin en işlevsiz Kongre’lerinden birine sahip bir seçim yılında nihai bir anlaşmaya varmayı, özellikle de ABD seçimleri öncesinde hızlandırılmış bir zaman çizelgesinde nihai bir anlaşmaya varmak imkansız bir görev olabilir. Lowenstein, “Tüm bu anlaşmanın önümüzdeki üç ya da dört ay içinde imzalanacağı, mühürleneceği ve teslim edileceği fikri, matematiğin bu konuda nasıl çalıştığını anlamıyorum” dedi. Lowenstein, Biden’ın baharda bir yol haritası olarak sadece büyük pazarlığın parametrelerini açıklamasının daha uygulanabilir bir alternatif olacağını söyledi: “Bu, en azından bana, nispeten uygulanabilir geliyor.”

Ancak yönetimin içindekiler, başarısızlık riski yüksekse, az da olsa başarı şansının getireceği ödüllerin daha da yüksek olduğunu söylüyor ve Biden yönetimi yetkililerinin bu şansı ellerinin tersiyle itemeyeceklerini belirtiyor.

Ortadoğu’daki en önemli diplomatik atılımlardan bazıları, 1973 savaşından sonra İsrail ve Mısır arasındaki ilişkileri sağlamlaştıran 1978 Camp David Anlaşması ve 1987’den 1993’e kadar süren Birinci İntifada’dan sonra iki devletli bir çözüm için etkili bir vizyon oluşturan 1993 Oslo Anlaşması da dahil, savaşın arkasından geldi.

Blinken bölgeye yaptığı ziyaret sırasında “Filistin devletine giden somut, zamana bağlı ve geri dönüşü olmayan bir yol” da dâhil “bölgedeki herkes için adil ve kalıcı barış ve güvenlik için diplomatik yol izlemeye kararlıyız” dedi.

Diplomasi

Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Yayınlanma

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.

Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.

Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.

Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.

Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.

Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.

Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.

Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.

Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.

Sözcü şöyle devam etti:

“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”

Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.

Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.

Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.

Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.

Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.

Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.

JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.

Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.

“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

Yayınlanma

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.

Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.

Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.

Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.

Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.

Çin’de bir hafta

Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.

Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.

Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.

İstihdam, enerji ve teknoloji

Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.

Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:

“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”

Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.

Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.

Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.

Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.

“Zamanlama her şeyi anlatıyor”

Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.

Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.

Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.

Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.

Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.

Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.

Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Okumaya Devam Et

Diplomasi

UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

Yayınlanma

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.

The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.

İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.

Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.

En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.

Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.

Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.

The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.

FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.

Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.

Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English