Görüş
Sovyet basınında 12 Eylül – 2

Pravda’nın Ankara muhabiri Filippov 19 Eylül’de Evren ve Konsey üyelerinin TBMM’deki yemin törenini haberleştirmiş. Ayrıca 18 Eylül’den itibaren Türk vatandaşlarının yurtdışına çıkış yasağının tutuklu, gözaltında veya arananlar dışında kaldırıldığını da yazıyor. Pravda, radyoya göre durumun sakin olduğunu yazıyor; ancak şu da bildiriliyormuş: “Ordu birlikleri ve güvenlik kuvvetleri kan dökülmesinden kaçınmak için gerekli tedbirleri alarak muhtelif aşırı solcu ve neofaşist aşırılıkçı grupları tecride devam ediyor. Neofaşist Milliyetçi Hareket Partisi’ne ait bütün askeri-sportif kulüpler ve kamplar kapatıldı ve yetkililer tarafından kontrol ediliyor. Bunların yöneticileri ve aktivistleri gözlem altına alındı veya tutuklandı.” Demek ki askeri yönetim (darbeciler değil) kan dökmekten kaçınmak için her türlü tedbiri alıyormuş; hedefleri de (Filippov’un daha önce bildirdiği gibi) sol değil sadece “aşırı sol” ve neofaşistlermiş. Gazete ayrıca Konsey’in Maliye Bakanlığına az gelirli insanlardan ve küçük esnaftan vergi alınmamasını sağlayacak bir kanun tasarısı üzerine çalışması talimatı verdiğini de bildiriyor. Bakınız siz şu işe; bildiğiniz halkçı saymak gerek bu “askeri yönetimi”.
Yalnız (herhalde sosyalist olmadıklarından olacak) askeri yönetim kimi onaylanmayacak işler de yapıyor galiba. İzvestiya 20 Eylül’de Türk-İş ile ilişkili 140 sendikal örgütlenme ile 470 başka sendikanın daha MGK rejimi tarafından kapatıldığını ve bu sendikaların bankalardaki mali birikimlerinin de bloke edildiğini, daha önce DİSK ile bağlı sendikaların faaliyetlerinin yasaklandığını yazıyor.
İzvestiya 22 Eylül’de Ulusu başkanlığında yeni hükümetin atandığını yorumsuz duyurmuş.
Pravda 21 Eylül’de durumun normalleştiği haberleri serisine devam etmiş. Filippov imzalı haberde genelkurmayın, NATO’nun batı Avrupa’da 22 Eylül’de başlayacak planlı tatbikatı “Display Determination” manevralarına katılacağını açıkladığını vurguluyor. Bu haberin en ilginç bölümü de şu: “Türkiye’nin BM nezdinde daimî temsilcisinin (bu sırada daimî temsilci Coşkun Kırca’ydı — bn.) geçtiğimiz günlerde yaptığı ve Ankara’da belirtildiğine göre ülkenin yeni yönetiminin tutumunu yansıtmayan açıklaması Türk basınının sert eleştirilerini çekti. Cumhuriyet şöyle yazıyor: ‘Diplomatımızın, SSCB’nin Türkiye’nin iç işlerine karışma tehdidi oluşturduğu ifadesi kesinlikle yersiz. Bu ‘soğuk savaşı’ hatırlatıyor, Sovyetler Birliği ile iyi komşuluk siyasetine (Milli Güvenlik Konseyimiz de bu siyasetin devam edeceğini açıklıyor) zarar veriyor.’” Türkiye’nin resmi daimî temsilcisinin sözlerinin MGK’nın tutumuyla çeliştiği inancı ve bu inancı MGK’nın hedefindeki Cumhuriyet’le teyit etme çabası tek kelimeyle gülünç ama aynı ölçüde trajik.
Pravda ertesi gün yeni hükümetin kurulmakta olduğunu bildiriyor. MGK’nın diğer “normalleşme” tedbirlerinden başka: “Sıkıyönetim kanununda siyasi renklerine bakılmaksızın terör örgütleriyle, keza kaçakçıların ve suç unsurlarının faaliyetleriyle daha etkili bir mücadeleye imkân vereceği ifade edilen değişiklikler kabul edildi.” Eğer Türkiye’de yaşamayıp Türkiye’yi Pravda’dan takip etmeye kalksak “askeri yönetimin” herkese eşit mesafede, tarafsız, hatta (patronlar üzerinde ücretlere zam baskısı ve “aşırı solcular” ile faşistleri tasfiye etmeye, ama sendikacıların serbest bırakılmasına bakılırsa sola zarar vermemeye yönelik eylemlerinden ötürü) halkçı bile sayılabileceğine inanacağız. Ülkede durum normal; asker ve polis “yerleşim yerlerini muhtelif silahlı gruplardan temizleme operasyonlarına devam ediyor”. Pravda ayrıca Adana’da askeri mahkemenin bir idam kararı verdiğini de belirtmiş. Kimin hakkında verilmiş, neden verilmiş — bu ayrıntılar yok, gereksiz olmalı.
Pravda 23 Eylül’de yeni hükümetin açıklandığını bildiriyor. Bu haberin eğlencesi ise başka yerde: “Eski başbakan S. Demirel hükümeti tarafından IMF’nin baskısı altında sosyalist devletlerle ticari-iktisadi temaslara getirilen bir dizi sınırlama kaldırıldı.” Böylece “askeri yönetimin” hikmet ve faziletlerine bir yenisi daha ekleniyor: IMF baskısına boyun eğmeyerek SSCB ile ticari ilişkileri teşvik ediyormuş. Artık bundan iyisi Şam’da kayısı.
Filippov 25 Eylül’de yeni hükümetin programıyla ilgili haberini geçmiş ve bu açıklamaya göre Türkiye’nin “yurtta sulh cihanda sulh” prensibine bağlı olacağını vurgulamış. Bu, faşist darbede kemalizm bulma yanılsamasının (veya arzusunun) bir başka tezahürü; Pravda’nın daha sonraki haberlerinde de Türkiye’nin NATO’ya bağlılığını korusa bile “askeri yönetim” altında siyasi tarafsızlığını koruyacağı beklentisi anlaşılıyor. (Mesela 30 Eylül’de hükümet programı meselesine geri dönmüş ve hükümet açıklamasından NATO ile ilişkileri geliştirmeye devam etmekle birlikte bütün komşu ülkelerle dostça ilişkileri ve sıkı işbirliğini geliştirmek arzusunda oldukları ifadelerini alıntılamış.) Üstelik (Pravda resmî açıklamadan aktarıyor) “mali-iktisadi sıkıntıların aşılması, siyasi durumun istikrarı ve terörizmle mücadele… insan haklarına saygı, kanunun üstünlüğü ve demokratik hürriyetlerin tedricen yeniden tesis edilmesi temelinde” yapılacakmış. Dahası dinin siyasete alet edilmesi de yasakmış. Pravda bütün ne dediyse tersi nesnelliğini yorumsuz veriyor; tek kelimeyle inanılmaz! Pravda, Türkiye’de yayınlanan gazetelere dayanarak darbe yönetiminin “devlet sektörünün ihtiyaçlarına yönelik tahsisatı artırmaya” kararlı olduğunu da belirtmiş; bu sektördeki izinler geçici olarak kaldırılmış, izindekiler de geri çağrılmış. Devlet sektöründe kimi kategorilerde ücret ve maaşların artışı ve çalışma teşvikleri meselesi üzerinde çalışılıyormuş. Ne güzel!
İzvestiya ve Pravda 29 Eylül’de SSCB Dışişleri Bakanı Andrey Gromıko ile darbecilerin dışişleri bakanı İlter Türkmen arasında New York’ta yapılan görüşmeyi resmî açıklamadan aktarmışlar: “A. Gromıko Türkiye dışişleri bakanı İ. Türkmen’i kabul etti. SSCB ve Türkiye arasındaki ilişkilerle ilgili meseleler konusunda görüş alışverişi sırasında bakanlar bu ilişkilerin istikrarlı muhtevasından memnuniyetlerini ifade ettiler ve her iki tarafın da bunları siyasi, iktisadi, ticari ve diğer alanlarda iyi komşuluk temelinde, eşit haklar ve karşılıklı yarar ilkelerine uygun olarak bundan sonra da geliştirmek niyetinde olduğunu belirttiler. Kimi uluslararası problemler de görüşüldü. A. Gromıko bu bağlamda Orta ve Yakındoğudaki durumda gerginliğin tehlikeli niteliğine dikkat çekti. Görüşme dostça bir atmosferde gerçekleşti.” Gromıko, darbenin meşruiyetiyle ilgili en ufak bir yorumda bulunmamış!
İzvestiya 1 Ekim’de Ulusu hükümetinin oybirliğiyle (aksi mümkünmüş gibi) onaylandığını duyuruyor. 3 Ekim’de ise bir başka muhteşem haber daha var: “Türkiye Anayasa Mahkemesi Amerikan havacılık şirketi Lockheed’in faaliyetleriyle ilgili soruşturmaya yeniden başlama kararı aldı.” Darbeci generallerle Lockheed arasında hiçbir zaman soruşturulmayan ve herkesin bildiği bir sır olarak kalan akçeli işlerle ilgili daha sonraki bildiklerimiz, bu habere muhteşem niteliğini kazandırıyor — ihtişamı, darbecilerin Lockheed gibi bir şirkete bile meydan okuyor olabilme ihtimali.
İzvestiya 15 Ekim’de “çok sayıda teröristin tutuklandığını, çok miktarda silah, mühimmat, patlayıcı madde ve kaçak mal ele geçtiğini” yazıyor.
Filippov aynı gün Pravda’da Demirel ve Ecevit’in serbest bırakıldıklarını bildiriyor. Ancak Filippov’un yazdığı bütün haberlerde olduğu gibi bunda da eğlenceli bir bölüm var: “Askeri savcılık delil yetersizliğinden DİSK de dahil ilerici dernek ve sendikaların aktivistlerinden büyük bir grubu serbest bıraktı. Türkiye İşçi Partisi genel başkanı B. Boran’ın ev hapsinin kaldırıldığı da bildiriliyor.” Evet, kesinlikle halkçı bir “askeri yönetim” olmalı bu! Birçok açıdan iyi niyetli olduğunu kabul etmek gerek; ancak bir takım baskılar var ki direnemiyor. Nitekim: 18’inde Filippov Ankara’nın “uluslararası tekellerin baskısı altında” Türk lirasını başlıca batı paraları karşısında yüzde 3 devalüe etmek “zorunda kaldığını” yazmış.
Pravda 19 Ekim’de Avrupa’nın kapitalist ülkelerinin komünist ve işçi partilerinin Brüksel’de yapılan toplantısını yazmış. Haber (bu tür haberlerde genellikle olduğu gibi) “her yerde emperyalist gericilikle keskin bir muharebenin kaynamakta olduğu” klişesiyle başlıyor. Tek başına bu haber ve üslubu bile ayrı bir yazıyla ele alınabilirdi; ancak şimdiki konumuz açısından dikkat çekici olan şu: Yunanistan ve Türkiye Komünist Partilerinin bu ay (ekim) yapılan ortak toplantısı, Avrupa komünist partilerinin Paris buluşmasında, Varşova Paktı üyesi devletlerin toplantısında ve Sofya’daki Barış İçin Halklar Dünya Parlamentosunda ifade edilen barış ve silahsızlanma önerisini onaylıyor ve destekliyormuş. Bu iki parti Amerikan saldırganlığının Ortadoğu’da yarattığı tehdit konusunda hemfikirlermiş. Her iki parti Irak ve Irak arasındaki savaştan ötürü de endişelilermiş. Ama haberde Türkiye’de askeri faşist darbeyle ilgili hiçbir şey yok; dolayısıyla her iki partinin de Türkiye’deki faşist darbeyle şimdilik bir sorununun olmadığı anlaşılıyor.
Pravda, salıverilen sendikacılardan başka Behice Boran’ın durumuyla da ilgili. Filippov 23 Ekim’de Behice Boran’ın seçimlerden önceki radyo ve televizyon konuşmalarında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tekrar Ankara sıkıyönetim mahkemesi karşısına çıkarıldığını yazıyor. Başlık: “İlerici faaliyete kovuşturma”. Olmayacak bir şey! Ama eğer görüşme fırsatı olsaydı Pravda’yla, herhalde bu tür kovuşturmaları Nasır dönemiyle benzeştirirlerdi ve “askeri yönetimin” tutumunu netleştirmek için zamana ihtiyaç olduğunu söylerlerdi. Ve muhtemelen yönetimin bu “kararsız” halinin ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardan kaynaklandığını da eklerlerdi. Nitekim bu zorluklar öyle ağır olmalı ki, Filippov 29 Ekim’de Ankara’nın “IMF’nin ve batılı tekellerin baskısı altında” (istemeden, ne yapsın, “baskı”) bir ay içinde ikinci defa yüzde 3 devalüasyon yaptığını bildiriyor. Gazete ayrıca yılın ilk 9 ayındaki enflasyonun bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 69,9 olarak tespit edildiğini de belirtmiş. Ama bunlar bir siyasi tercih sayılmaz; bunlar “baskı altında” alınan kararlar. Pravda 14 Aralık’ta da faşist darbecilerin hükümetinin yeni bir devalüasyon daha yaptığını duyuruyor, elbette gene IMF’nin ve uluslararası tekellerin “baskısı altında”.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Finoluktan provokatörlüğe terfi
Geçerken değinmek gerek, zira bu, Britanya’nın tıpkı Ukrayna çatışmasında olduğu gibi yangına uzaktan benzin püskürtüp ellerini ovuşturarak izlemesi gibi Epstein koalisyonunun İran’a saldırısında da parmağını kıpırdatmadan (askeri olarak parmağını kıpırdatmaya mecali yok zaten) fişekleme rolü oynadığını gösteriyor.
2 Nisan’da Bloomberg, Britanya hükümetinin Avrupa, Ortadoğu ve Asya’dan 40 devletin ayrıca Avustralya ve Kanada’nın katılımıyla Hürmüz boğazının açılması için ABD’nin olmadığı online bir toplantı örgütlediğini ve bu “koalisyonun”, ABD’nin İran’a saldırılarını Hürmüz’le ilgili ardına bakmadan durdurabileceği endişesiyle, bu meseleyi kendileri çözmeyi de görüştüklerini yazdı. (Sadece iki gün sonra The New York Times bu toplantıda donanma eskortu, mayın temizliği, hava eskortu ve İran’a ekonomik ve diplomatik baskı seçeneklerinin çıktığını, ilk üçü çok pahalı olduğu için sonuncusunda karar kıldıklarını, yani hiçbir şeye karar veremediklerini hikaye etti gerçi; ama önemli olan sonucun bu olması değil, ABD iradesi dışında, onun arkasından dolanarak toplantı örgütlenmesiydi.) Ertesi gün bu defa Politico, Trump’ın NATO üyelerine İran’da bize katılmıyorsunuz diye azarı ve tehdidi sonrası şu üyelerin ABD’ye karşı “birleştiklerini” ileri sürdü: Britanya, İsveç, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Estonya, İzlanda, Letonya, Litvanya, Hollanda. Gerçekte bunlar için “üyeler” demek fazla; bunlar sadece Britanya’dır. Trump’ın Britanya öfkesi de, büyük ölçüde, mesela Baltık devletleri gibi manik-obsesif cüceleri ABD manyetik alanından kendi alanına sokup gütmeye başlamış olması yüzündendir.
Her ne kadar ayrı bir yazının konusuysa da, bu başlığı fazla uzatmadan not etmekte yarar var: ABD ve Britanya arasındaki Trump’ın öfke patlamalarına yol açan bu ince gerilim, Britanya’nın ABD’yi veya ABD’ye karşı onun geleneksel müttefiklerini dolaylı yoldan kışkırtıp avantaj sağlama çabası, bana hep 1950’lerdeki Britanya-ABD gerilimini hatırlatır. O gerilimin nedenleri ve sonuçları tamamen farklıdır; ama 2000’lerde “ABD’nin finosu” diye anılan Britanya’nın en güçsüz olduğu bu dönemde bile gerçekte finodan çok fazlası olduğu bellidir.
Karşılıklı şartlar
Gene de hakkını teslim etmeli: ABD, askeri stratejisini değiştirmeye çalıştığı ilk haftalarda henüz “müttefiklerinin” kaygılarını umursamıyor değildi — belki de ABD başkanı “öldürdük bitirdik ordu donanma bırakmadık” diye höykürürken İran’ın ABD şartlarında bir anlaşmaya razı olacağına gerçekten inanıyordu. 25 Mart’ta The New York Times’ın açıkladığı ABD’nin (ilk) 15 maddesi, bana bunu düşündürüyor. Bir açıdan burnu Kaf dağında bir küstahlık, diğer bir açıdan ise endişeli bir görüşme arayışı anlamına gelen 15 madde şöyleydi (hem daha sonraki talepler de bunların etrafında döndüğü, hem de nihai mutabakat olursa eğer tarafların ne kadar taviz verdiklerini tartabilmek için hem ABD’nin hem İran’ın bu ilk şartlarını eksiksiz aktaracağım):
- Hürmüz boğazındaki blokajın açılması ve “serbest seyrüsefer”;
- İran’ın füze programının sayı ve mesafe olarak sınırlanması;
- füzelerin sadece savunma amaçlı konuşlandırılması;
- mevcut nükleer potansiyelinden vazgeçilmesi;
- nükleer silah yapma niyetinden vazgeçilmesi;
- İran topraklarında nükleer malzeme zenginleştirilmesinin yasaklanması;
- bütün zenginleştirilen malzemenin UAEK’na verilmesi;
- nükleer tesislerin tasfiyesi;
- UAEK’na nükleer faaliyetin kontrolü imkânı verilmesi;
- bölgedeki İran yanlısı güçlerin desteklenmesinden vazgeçilmesi;
- Ortadoğu’daki savaşçıların finansman ve silahlandırılmasına son verilmesi;
- İran’a karşı bütün yaptırımların kaldırılması;
- Buşehr’deki sivil nükleer programın geliştirilmesi için ABD’nin yardımda bulunması;
- yaptırımların geri getirilmeyeceğinin garanti edilmesi;
- barış planının görüşülmesi için bir aylık mütareke.
Bu adı konulmamış kapitülasyon teklifinin kabul edilmesi mümkün değildi. Nitekim İran Press TV aracılığıyla derhal kendi teklifleriyle cevap verdi:
- Düşmanın saldırganlık ve terör eylemlerinin son bulması;
- savaşın tekrar etmeyeceği objektif şartların yaratılması;
- kesin ve garantili savaş tazminatı;
- bölgede bu çatışmaya katılan bütün direniş gruplarına karşı bütün cephelerde savaşın durması;
- İran’ın Hürmüz boğazında yegane ve meşru hak sahibi olarak egemenliğinin tanınması.
Bunların medya yoluyla psikolojik savaş değil İran yönetiminin üzerinde çalıştığı ve gönüllü yahut metazori görüş birliğine vardığı maddeler olduğu, 1 Nisan’da İran’ın Moskova büyükelçisi Kazım Calali’nin neredeyse kelimesi kelimesine aynı şartların altını çizmesiyle tekrar açığa çıktı.
Demek ki bu karşılıklı tekliflerin kabul edilmesi mümkün değildi. 28 Şubat’tan beri Epstein koalisyonunun saldırganlığının en canhıraş borazanı olan The Wall Street Journal aynı gün İran’ın da ABD’ye ateşkes görüşmeleri için “çok yüksek” talepler sürdüğünü yazdı ve bu kapsamda, İran’ın taleplerinin, Press TV’nin yukarıda saydığım beş maddesinden çok daha ağır olduğu ortaya çıktı. Bunlar arasında bölgedeki bütün ABD üslerinin kapatılması da vardı; ayrıca direniş grupları arasında Hizbullah somutlanmıştı. Gazeteye göre (lafın gelişi gazete diyorum) ABD yönetiminden üst düzey bir yetkilinin andığı İran’ın diğer taleplerini eklediğimizde şöyle olur:
- Hürmüz’de geçen gemilerden İran’ın aidat almasına imkân verecek yeni bir düzenleme;
- İran’a yönelik bütün yaptırımların kalkması;
- İran’ın nükleer programının meşruiyetinin kabul edilmesi ve sınırlama girişimlerinden vazgeçilmesi.
Journal’a konuşan “yetkiliye” göre bunlar “gerçekçi olmayan, aptalca” taleplerdi.
İran’ın görüşme heyetinden meclis başkanı Galibaf’ın 8 Nisan’daki formülasyonu daha dar ve bu açıdan uzlaşmacılara daha yakındı; burada Hizbullah, yaptırımlar ve tazminattan söz edilmiyordu ama uranyum zenginleştirme hakkı net olarak zikrediliyordu.[1]
Eğer İran’ın (Medvedev’in deyişiyle) elindeki nükleer silah (Hürmüz boğazı) denemesini başarıyla yaptığını kabul edersek, gerçekte siyasi açıdan üstün pozisyonda olan İran’dı ve elini en yukarıdan açması gayet mantıklıydı; ABD’nin olanca küstahlığına rağmen ilki 26 Mart’ta ve 10 günlük olmak üzere arka arkaya ateşkes uzatmalarının bu taleplerin arkasından gelmesi ve İran’ın misillemelerini sürekli olarak önemsiz göstermeye çalışması boşuna değildir. Centcom’un İran’a ve İran gemilerine saldırılarının ardından her defasında “ateşkesin yürürlükte” olduğunu açıklaması da bu kapsamda değerlendirilmeli.
Dahası, İran’ın psikolojik savaşta ABD’nin çok gerisinde kalmadığını ileri sürmek bile mümkündür. 8 Nisan’da Aragçi, İran’ın bütün şartlarının ABD tarafından kabul edildiğini açıkladı; bunlar şöyleydi: temel saldırmazlık taahhüdü, Hürmüz’de İran kontrolünün devamı, uranyum zenginleştirme, bütün temel ve tali yaptırımların iptali, BM GK ve UAEK’nun bütün kararlarının uygulamasının durdurulması, İran’a tazminat, Amerikan kuvvetlerinin bölgeden çıkması ve Lübnan’daki islami direniş de dahil bütün cephelerde savaşın durdurulması. Bu kadarı mümkün değildi, ama ABD askeri belirsizlik içinde kuru bir yalanlamayla geçiştirip 11 Nisan’da İslamabad görüşmelerine tıpış tıpış katılmak zorunda kaldı.
İran heyeti görüşmelerde geri adım atmadı. Her ne kadar spekülatif ise de, bana öyle geliyor ki, hükümet kanadı bu konuda uzlaşmaya teşne olmasına rağmen Mücteba Hamaney’in uranyumun akıbetiyle ilgili doğrudan müdahalesi heyetin dik durmasına yardımcı oldu.
ABD ise bu arada alabildiğine esnemiş görünüyordu; ancak şimdi bir Hollywood fotoğrafına ihtiyacı vardı ve daha önce uranyumun kontrolünün UAEK’na bırakılmasını isterken şimdi kendisine teslim edilmesini şart koşuyordu; buna karşılık (Reuters’in aynı günkü haberine bakılırsa) İran’ın Katar ve başka yabancı bankalardaki varlıkları üzerinde blokajın kaldırılmasını kabul etmişti.
Hürmüz, hukuk ve başka şeyler
Böylece Hürmüz’ün açılması meselesi ABD’nin iki temel önceliğinden biri haline geldi.
ABD başkanı İran’ın boğazı mayınladığını iddia ediyor; Centcom ise geçen gün böyle bir bilgileri olmadığını açıkladı. Şaşırtıcı gelebilir, ancak ben, ABD ordu açıklamalarının gerçeğe daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bunun bir nedeni, ABD ordusunun hiç kuşkusuz emperyalist saldırganlığın doğrudan vasıtası olsa bile kurumsal bağımsızlığını korumayı başarması ve bu sayede Pentagon’da Hegseth gibi ne idüğü belirsiz bir “savaş bakanına” rağmen sadece askeri meselelere değil siyasi meselelere de daha realist ve nesnel bakmasıdır. Nitekim İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı da boğazın mayınlanması tehdidini daha 23 Mart’ta ileriye dönük bir alternatif olarak ve şu sözlerle duyurmuştu: “Düşmanın İran kıyılarına veya adalarına her tür saldırı girişiminin sonucu, normal askeri uygulamaya uygun olarak, İran körfezindeki ve kıyılarındaki bütün geçişlerin ve ulaştırma hatlarının yüzer mayınlar dahil muhtelif deniz mayınlarıyla mayınlanması olacaktır.” İran’ın tehdidinin havada kalmayacağına kuşku yoktur.
Oysa Hürmüz 28 Şubat’tan önce zaten açıktı; Epstein koalisyonunun saldırganlığı olmasaydı gene açık kalacaktı. Dahası, ilk ateşkesin ardından Aragçi, boğazı kısmi olarak tekrar açtıklarını açıklamıştı.[2] Tekrar ve kesin şekilde kapatma kararı ise 13 Nisan’da ABD ablukasının başlamasının ardından 18 Nisan’da alındı.
İran’ın Hürmüz kavgasında düşman cephesini ustalıkla daralttığını da buna eklemek gerek. Irak, Pakistan, diğer “müslüman” ülkeler, doğal ki Çin ve Rusya’dan başka Hindistan’a da boğazın açılması diplomasiyle savaşı bir arada yürütme ustalığı sayılmalıdır. Böylece, ABD’nin şişirdiği “uluslararası koalisyon” hikayesi, Hindistan’ın İran’a ait silahsız bir fırkateyni apar topar gönderip sırtlanların önüne atması ve 80 denizcinin ölümüne neden olmasına rağmen, İran’ın bu hamlesiyle Hindistan’ı kısmen tarafsızlaştırması üzerine hepten suya düştü.
Hürmüz boğazının hukuki statüsü, mesela Karadeniz boğazları gibi tanımlanmış değildir; ancak genel kabul gören deniz hukuku açısından ilkesel olarak deniz ve su yollarının uluslararası ticarete ve sivil seyrüsefere açık olması beklenir. Bununla birlikte gene hukuki açıdan Montrö konvansiyonunun bir emsal teşkil ettiği ve savaş halinde İran’a kendi karasuları içindeki bu su yolunu kapatma hakkını dolaylı olarak verdiği de ileri sürülebilir.
Meselenin bu hukuki yanı tamamen anlamsız değil, ancak çatışma devam ederken hukuka takılmak da saçmalık. Mevcut durum şundan ibaret: uluslararası bir saldırganlığa maruz kalan İran, elindeki bütün vasıtalarla, bu meyanda Hürmüz çevresindeki egemenliğini de kullanarak, saldırganlığa direniyor. Dahası bu egemenlik, İran’a direniş için muazzam bir silah sunuyor. Rusya Güvenlik Konseyi başkan yardımcısı Medvedev’in 8 Nisan’daki sözleri son derece yerindedir: “Şu kesin olarak söylenebilir: İran kendi nükleer silah denemesini yaptı. Silahın adı Hürmüz boğazı.”
Hukuk ancak çatışmayı bitirirken akla gelir. Bu durumda Hürmüz için üç alternatif söz konusu olabilir.
Birincisi, boğazın İran’ın egemenlik bölgesi olarak tanınması ve seyrüsefer güvenliğinin de (geçen gemilerden güvenlik, çevre veya başka gerekçelerle aidat toplanması dahil) tamamen İran’ın keyfiyetine bırakılmasıdır.[3] Bu tamamen imkansız değil; mevcut durumu zikretmekten dahi kaçınarak fiilen kabul edebilirler.
İkinci alternatif, boğaz güvenliğinin kıyısı bulunan iki ülkeye (İran ve Umman) bölünmesidir. Bu da mümkün, kaldı ki 27 Şubat’ta ABD yönetiminin Epstein koalisyonu saldırısının hemen arifesinde İran’ın siyasi gardını düşürmek için Umman üzerinden kabul ettiği yaklaşım da buydu.
Üçüncü alternatif, Körfez monarşileri artı İran’ın, İran Körfezi ve Hürmüz boğazı için bir bölgesel pakt kurmasıdır. İran’ın daha Irak savaşından 2010’lara kadar çağrısı buydu; bu çağrı arka planda ABD ve ortaklarının bölge üzerinde nüfuz ve kuvvetinin yerine bölge ülkelerinin iradesinin geçirilmesini öngörüyordu. Bütün Körfez monarşilerinin on yıllar boyunca karşı çıktığı bu çağrı, nisan ortasında Suudi Arabistan tarafından dile getirildi. Ne var ki bu, o zaman olduğu gibi bugün de, propagandif açıdan tutarlı ise bile siyasi açıdan imkansızdır; böyle bir bölgesel güvenlik ortaklığının yaşaması mümkün değildir; bu sadece çatışmayı ötelemek için geçici hukuki bir gevezelik olur ve hasbelkader gerçekleşirse de bundan başka anlam taşımaz.
Her halükarda üçüncü alternatif en uzak ihtimaldir, ancak tamamen imkansız da sayılamaz. 2 Nisan’da İran enformasyon konseyi başkanı İlyas Hazreti, şu sözlerle, İran’ın, Hürmüz boğazını kullanan ülkelerle boğazın kontrolüne yönelik anlaşma yapma fikrini değerlendirdiğini söylemişti: “İran, Hürmüz boğazını caydırıcı bir şekilde kontrolü altında tutmakta ve bu boğazı kullanan ülkelerle bir kontrol anlaşması ve paktı oluşturma fikrini incelemektedir.” Bu, eğer Körfez monarşileri arasında yarılmayı derinleştirme girişimi değilse, İran yönetiminde en azından bir kesimin boğazın egemenliğini başka devletlerle paylaşma düşüncesinde olduğuna işaret ediyordu.
Bununla birlikte, İran için ideal yaklaşım birincisidir; ama ikincisi de İran’ın egemenliğini sınırlamadığı için optimal kabul edilebilir. Bagai’nin yukarıda aktardığın 25 Mayıs tarihli açıklamasında Hürmüz’ün güvenliği için en büyük sorumluluğu İran ve Umman’ın taşıdıklarını da vurgulaması da, İran’da yönetimin hiç değilse bir kanadının bu optimal çözüm üzerinde durduğuna işaret ediyor.
Ve sadece onların da değil. Associated Press 8 Nisan’da İran ve Umman’ın birlikte Hürmüz’den geçişlerden aidat almayı kararlaştırdıklarını ileri sürerken bu ikisi arasında herhangi bir anlaşma olmadığına göre ajans belki de ABD’nin örtük bir teklifini gündeme getiriyordu. İran dışişleri 25 Mayıs’ta bu projenin arkasında durmaya devam ettiğini gösterdi; sözcü Bagai, İran ve Umman’ı “çizginin aynı tarafında” diye tanımladı ve Avrupalı şeylerin boğazın idaresine katılabilecekleri iddialarını yalanlamakla birlikte İran ve Umman’ın boğazın güvenliği için “en büyük sorumluluğu taşıdıklarını” vurguladı.
Antiemperyalist kanat bu formüle kategorik olarak karşı çıkmayabilir; ancak bugünkü aşamada bu “nükleer silahı” kullanmaya devam etme kararlılığını koruyor. Bu açıdan, Tasnim’in 17 Nisan’daki programatik pozisyonu daha sonra da mütemadiyen teyit edildi. Tasnim, serbest seyrüseferin ancak Lübnan’da ateşkes ve İran’a deniz ablukasının kaldırılması halinde ve gemilerin kendilerinin ve taşıdıkları yüklerin “saldırgan devletlerle hiçbir ilişkisi olmaması” şartıyla izin alması, keza geçiş güzergahının İran makamları tarafından belirlenmesi şartıyla mümkün olacağını açıklamıştı.
Dolayısıyla eğer ABD, Hürmüz üzerinde bir uzlaşmaya varmak istiyorsa, ancak ikincisi mümkün olabilir; ama Umman’ın 27 Şubat’ta düştüğü durumun ardından tekrar buna ikna edilmesi de herhalde başka bir sorun olacaktır.
[1] Bir sinizm örneği olarak eklemek gerek. İran’ın saldırganlık yüzünden uğradığı zarar 250 milyar dolardan fazla olduğu halde Reuters’in 19 Nisan’da yayınladığı Wood Mackenzie ve Kpler’in “dünya ekonomisinin uğradığı zarar” tahmini sadece 50 milyar dolardı. Demek ki İran dünyada değil, İranlılar insan değil, İran’daki de servet değil.
[2] Gerçi daha sonra uzlaşmacı kanadın Aragçi’nin ağzından boğazın açıldığını söyleyerek antiemperyalist kanadı oldubittiye getirmek istediği ortaya çıktı. 19 Nisan’da Devrim muhafızlarına yakın bir telegram kanalından şu mesaj geçti: “Biz boğazı, liderimiz imam Hamaney’in emriyle açarız, bir takım ahmakların tweetleriyle değil.” Bu açıklama ilk anda ABD’nin narsist ve hödük başkanına yorulmuştu; ama The Wall Street Journal, neredeyse açıkça, gerçekte Aragçi’nin ima edildiğini ileri sürdü. Bunun doğru olma ihtimali vardır.
[3] İran parlamentosu milli güvenlik ve dış siyaset komisyonu üyesi Alaaddin Borucerdi, 22 Mart’ta, Hürmüz’ün kontrolü için yeni bir yaklaşım geliştirdiklerini, bunun ilk adımının her geçen gemiden 2 milyon dolar almak olduğunu söylemişti. Borucerdi daha sonraki açıklamalarında da ücretli geçiş fikrinin arkasında durdu. 25 Mayıs’ta İran dışişleri sözcüsü Bagai ise, seyrüsefer yapan gemilerden transit geçiş ücreti değil “güvenlik, çevre ve deniz seyrüsefer idaresi için ödemesi” alacaklarını söyledi. Belli ki İran, meselenin hukuk boyutunu düşünmeye başlamıştı ama hukuki formülasyonun biçimi de antiemperyalist ve uzlaşmacı taraflar arasındaki mücadele alanı.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

Askeri stratejide ilk değişiklik emareleri
İlk aşamada stratejiyi değiştirmek üzere bir dizi çaba görüldü. Öncelikle saldırganlık devam ederken intihar misyonundan farksız askeri girişimler tetiklendi: 5 Mart’ta Necef ve Kerbela arasında (tarafların teyit etmediği) bir helikopter çıkartması, aynı dönemde Tebriz-Meşhed veya Kirman-Zahidan havaalanlarına indirme yapmak için 30 günlük bir hazırlık süresi öngören 20 Şubat tarihli Pentagon sızıntılı bir “taslak karar”, ardından Hark adasına ve boğazdaki İran’a ait diğer küçük adalara çıkartma yapsak mı yapmasak mı kararsızlığı, 4-5 Nisan’da (bugünlerde Hollywood’un bir Rambo hikayesi çıkarmaya hazırlandığı) zenginleştirilmiş uranyumu kaçırma girişimi ve İran’ın kaçırmaya gidenleri kurtarmaya gidenleri de, onları kurtarmaya gidenleri de Isfahan’ın güneyinde paket veya hurdaya çevirmesi… Daha mart sonuna doğru kısa bir süre sonra deneyip çuvallayacakları bu sonuncu projenin çokça yazılıp çizilmiş olması, bütün bunların ve başka eğlenceli şeylerin de Pentagon ve Beyaz Saray odalarında çok öncesinden beri ciddi ciddi tartıldığı ama ancak kolay zafer fotoğrafına ihtiyaç duyulunca mecbur kalındığı anlaşılıyor.
NBC daha 21 Mart’ta, Pentagon’un şu alternatifleri mülahaza ettiğini yazmıştı: İran’ın Körfez’deki limanlarının ve Körfezdeki küçük adaların ele geçirilmesi, zenginleştirilmiş uranyumu gidip almak, İran’ın petrol tesislerinin ele geçirilmesi, Afganistan ve Irak’taki gibi büyük bir askeri birlik çıkarılması. Yegane sebeb-i mevcudiyeti psikolojik harekat olan Axios da bir hafta sonra Pentagon’un İran’a “nihai darbe” için Hark ve Larek adalarına saldırıdan başka batı girişinde Ebu Musa ve iki küçük adanın daha ele geçirilmesi ve İran petrol tankerlerine boğazın doğusunda el konulmasının konuşulduğunu yazdı. Belli ki, üstelik de ABD yönetiminin ilk 10 günlük ateşkesi ilan ettiği gün Axios İran yönetimini paniğe sevk etmeye çalışıyordu.
Öte yandan bunlar tamamen boş tehditler de sayılamaz. ABD yönetimi bütün saldırganlığı içinde savaşı tırmandırma alternatifini ciddi olarak düşünüyordu. Daha 29 Mart’ta The Washington Post, Beyaz Saray’ın emriyle Pentagon’un İran’a karşı birkaç hafta veya birkaç ay sürecek bir kara harekâtına hazırlandığını yazdı. Ancak Post’a göre harekat “tam bir işgal değil” (burnu havada küstahlığa bakın; sanki Türkiye’nin 2 katı, 80 milyonluk bir ülke birkaç haftada veya ayda işgal edilebilirmiş gibi!) sadece özel harekât birliklerinin ve deniz piyadelerinin katılacağı akınlar şeklinde planlanıyordu.
Nisan ayı içinde Beyaz Saray toplantılarında ABD’nin narsist ve hödük başkanının İran’a karşı nükleer silah kullanmayı ciddi olarak gündeme getirdiği, ancak (herhalde JD Vance kanadının da desteğiyle) Pentagon generallerinin kesin şekilde karşı çıktıkları, hatta ABD başkanıyla generallerin karşılıklı “bağrıştıkları” dedikoduları yayıldı. Bu dedikoduların doğruluğunu sınamak, eğer az çok normal bir dünyada yaşamaya devam edersek önümüzdeki 25-30 yıl boyunca pek mümkün olmayacak; ama ben, ABD yönetiminde aklın yerini böceği andıran içgüdünün aldığı mesihçiliğe bakınca inanma eğilimindeyim. Bu nedenle, eğer bu ideolojik manyaklık en büyük çılgınlığı yapmıyorsa, bunun sadece soğukkanlı aklı temsil eden ordu ve CIA tarafından dizginlendiğini ve umarım dizginlenebileceğini düşünüyorum.
“Duygusal” işler ve kaybederken kazanma ustalığı
“Uçurumun eşiğinde” şöyle yazmıştım: “Ama savaş kârlı bir iştir, savaş en kârlı iştir. Fırıncı ancak sattığı ekmek tüketilince yenisini satabilir; ama tüketmek için yemek gerek, yemek için de zaman. Silahı tüketmek içinse tetiğe basmak yeterlidir.”
Birkaç aydır “ABD savaş yüzünden 10-20-30-50 milyar dolar kayba uğramış, zararı büyük, buna katlanamaz, demek ki artık savaşamaz” şeklinde tahminler sıkça yazılıp çiziliyor. Bu, kapitalizmin mantığını anlamamaktır. Kapitalizmde savaş zarar değil kârdır, bir malın yerine hızla yenisini geçirme, üretimi genişletme imkanıdır. Geçen yıl 954 milyar dolar silahlanma ve ilişkili harcamalar yapmış bir rejim bunların turşusunu kurmayacağına göre elbette tetiğe basacaktır.
Ama sadece bu değil. ABD’de bile hiçbir zaman bugünkü kadar kör gözüm parmağına yapılmayan şeyler de İran’a karşı saldırganlık sürecinde rutinleşti. 22 Mart’ta, ABD başkanının İran’la görüşmelere başlandığı açıklamasının birkaç dakika öncesinde Amerikan borsalarında toplam 1,5 trilyon dolarlık alım-satım yapıldığı ortaya çıktı. Başka deyişle meselenin siyasi, jeopolitik, küresel petrol şoku vb. ilgilendiren boyutlarının yanında basit bir borsa spekülasyonu da işin parçasıydı. Financial Times 24 Temmuz’da bu spekülasyonun mütevazı ölçekte bir özetini çıkardı: ABD başkanının açıklamasından 15 dakika önce sadece petrol hisselerine 580 milyon dolar bahis oynanmış ve fiyatlar düşmüştü. New York saatiyle 6:49-6:50 arasında (ABD’nin narsist ve hödük başkanının açıklamasından hemen önce, 27 saniye boyunca) Brent ve WTI marka petrol için 6.200 vadeli işlem sözleşmesi yapılmıştı ve bunların nominal değeri 580 milyon doları buluyordu. S&P 500 endeksindeki fırlama bunun dışındaydı.
Şartlar değişmedikçe, bir defa olanın tekrarlanmasının önünde hiçbir engel yoktur. Eğer İran’la bir anlaşma kaçınılmazsa, bu anlaşmadan her anlamda en uygun fırsatları yaratmak için en uygun an kollanacaktır.
Ancak İran’la anlaşma girişimlerinin sadece ABD yönetiminin kendi, dost ve aile şirketleri için (bir zamanların moda reklamına atıfla) “duygusal” tatminler kazanmayı amaçladığını ileri sürmek, basit ve anlamsız bir komplo teorisi olarak kalır.
Bir başka tatmin de jeopolitiktir ve bu, hegemonik bir gücün, kendisine askeri stratejiyi değiştirmek zorunda bırakan bir bölgesel yenilgiden başka bir yerde ustalıkla hegemonya pekişmesi yaratmasıyla ilgilidir.
Mart sonunda, artık bir bataklığa iyice gömülmeye başladığı açık seçik ortaya çıktığı günlerde ABD Avrupalılara “küstü” ve NATO kartını öne sürdü. Rubio 1 Nisan’da şöyle demişti: “Avrupa’da Avrupa’yı korumak için birliklerimiz olunca NATO. Ama bizim yardıma ihtiyacımız olunca onlardan hava saldırıları düzenlemelerini istemiyoruz; askeri hava üslerini kullanmaya ihtiyacımız olunca cevapları hayır. O zaman NATO ne işimize yarıyor? Bu soruyu sormak gerek.” Böylece NATO Avrupa komutanlığından kuvvet çekme tartışmaları başladı. Mesele genellikle ABD’nin Avrupa’yı yalnız bırakması, yeni bir Trump doktrini, NATO’nun sonu diye değerlendirildi; ne var ki gerçek durum hiç değilse şimdilik bunun tam tersidir. Daha 7 Nisan’da The National, Rubio’nun kameralar karşısında atıp tutmasına rağmen kuliste tamamen başka türlü davrandığını kaydediyordu; mesela Rubio, Fransa’daki G7 zirvesinde “müttefiklerinden” Hürmüz’ün açılması için derhal kuvvet göndermelerini istemek şöyle dursun Avrupalıların stratejik arterlerin güvenliğinin sağlanmasına ancak askeri çatışmalar bittikten sonra yardım edebileceklerini söylemesine de “anlayışla” yaklaşmıştı. Dahası Rubio, Avrupalıların çatışmaya derhal katılmasını beklemediklerini de açıkça ifade etmişti. Rubio bunun yerine “müttefiklerini” savaştan sonra Hürmüz’ün güvenliğini sağlamaya yönelik uluslararası bir koalisyon oluşturulmasına hazırlanmaya çağırıyordu. Bir ay kadar sonra, 14 Mayıs’ta ortaya çıkacağı gibi, ABD’nin Avrupa’dan kuvvet çekmesi diye bir şey de söz konusu değildi; sadece Almanya’dan Polonya’ya kuvvet rotasyonuna gidiyordu.
Tek başına bu eylem bile hem Almanya’nın hem de Polonya’nın militarizasyonunun hızlandırılması anlamına gelir.
“Aman ha, kuvvet çekmesin de…” köpürtmeleri ise bilinçli ve ustalıklı bir şekilde yapılıyor. En klasik örneklerinden biri, The Wall Street Journal’ın 8 Nisan’daki cızırtısıydı; bu gazete (lafın gelişi öyle diyorum) ABD yönetiminin, Epstein koalisyonunun İran’a saldırılarında “yeterince yararlı olmayan” bazı NATO üyelerini, bu ülkelerdeki Amerikan askeri varlığını çekerek cezalandırmayı düşündüğünü yazıyordu.
Oluşacak siyasi panik ve hız kazanacak olan militarizasyondan en büyük “duygusal” tatmini sağlayacak olan da hem artan petrol ve diğer enerji kaynakları ihracatı,[1] hem Avrupalı silah tekelleriyle yeni ve ballı ortaklıklar (Almanya’dan Rheinmetall, İtalya’dan Leonardo, Fransa’dan Airbus, Britanya’dan BAE ile ABD ortaklıklarının geliştiğini daha önce yazmıştım), hem Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve sanayinin bir kısmının ABD’ye taşınması, hem de Avrupa mali sermayesinin kendi merkezini büsbütün kaybedip ABD merkezli hale gelmesi yoluyla, gene ABD oluyor ve olacak.
Kuşkusuz, çatışmanın devam etmesinin (yani Hürmüz boğazının kapalı kalmasının) küresel resesyonu derinleştireceği açık. Ama hiç değilse ABD açısından (siyasi dumur halindeki Avrupalıları anmaya bile gerek yok) saldırganlıktan çıkış arayışında ABD’nin “zararları” ve resesyonun derinleşmesi ihtimalinin önüne geçme kaygısının tayin edici rol oynadığı iddiası abartılıdır. Resesyon, beyinleri kalmış olsaydı Avrupa’nın elitleri için ürkütücü olabilirdi (daha mart sonunda, Shell CEO’su Wael Sawan, ilk darbeyi güney ardından güneydoğu ve sonra kuzeydoğu Asya’nın yediğini, Avrupa’nın da nisan sonlarına doğru enerji yetersizliğiyle karşı karşıya kalacağını söylemişti), ama akıl yerine ideolojik maniayla kaynaşmış sivrisinek refleksinden başka pek bir şey kalmadığı için çok da umurlarında değil. ABD açısından ise ancak daha sonra başa çıkmak zorunda kalacakları yeni küresel dalgalanmaların yarattığı görece bir endişeden söz edilebilir; başka deyişle, ekonomik anlamda zarara uğramak şöyle dursun işler gayet kârlı.
Anlaşmanın kaçınılmazlığı
Anlaşmanın kaçınılmazlığı hiç de ekonomik nedenlerden değil; sadece siyasi ve askeri nedenlerden ötürü. Çatışmanın devam etmesi, Amerikan savaş sanayisinin yetişemediği boyutta aşırı tüketim anlamına geliyor ve bunun Körfez monarşileri üzerinde de şimdiden kısmen ortaya çıkmış derin siyasi ve sosyal etkileri olacak.
Bu askeri nedenler hafifsenmemelidir. Daha 27 Mart’ta CBS, ABD’nin stoklarındaki Tomahawk seyir füzelerini İran’a karşı ürettiğinden daha büyük hızla tükettiğini yazmıştı. Pentagon kaynaklarına göre o güne kadar 850 seyir füzesi fırlatmışlardı ve bu, Pentagon’un yıllık ortalama alım miktarının 9 katıydı. Pentagon bütçe belgelerine göre yıllık azami üretim de 2330 seyir füzesinden ibaretti ve dahası, ordunun yıllık alımı sadece 90’dı. Donanma da 2026 mali yılında sadece 57 seyir füzesi siparişi vermişti. Öte yandan, üretim kapasitesinin artırılmasındaki güçlüklerden başka bir de “savaş metali” denilen volfram sıkıntısı var ki basit bir madencilik haritası dünyanın neresinde darbe hazırlanmaya başlandığıyla ilgili fikir verebilir.
Ne var ki ABD hedefi değiştiremez; hedefi değiştirmek, yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir. Sadece (yönetimin tamamı değilse bile silaha hükmedenlerin büyük bölümünün) antiemperyalist kararlılığını sürdürdüğü bir İran’la barış demek olduğu için değil; ama bu barış bölgedeki sömürgelerinde, üslerinde, siyasi ve ideolojik nüfuzunda, iktisadi varlığında bir altüst oluş, hatta vazgeçiş demek olacağı için de.
Askeri strateji değişikliği genellikle ve haklı olarak ABD’nin İran karşısında yetersizliği şeklinde anlaşıldı. Mart sonunda başta Bloomberg olmak üzere hemen bütün küresel medya kuruluşları, Körfez monarşilerinin Amerikan güvenlik garantisinden giderek daha çok kuşkuya düştüğünü, ayrıca (çoğu zaman isabetli içgüdüleriyle hareket eden ancak kişilik ve nitelik olarak narsist bir hödükten başka bir şey olmayan) ABD başkanının İran konusunda bir stratejisi olmadığını düşündüğünü, en önemlisi bu ülkelerin topraklarındaki Amerikan üslerinin gerekliliği konusunda da “kuşku duyduğunu” (28 Mart’ta Bloomberg başta BAE ve Suudi Arabistan’ı kastederek böyle yazmıştı) bağırmaya başlamışlardı. Dediklerine göre bunların en büyük endişelerinden biri de narsist hödüğün İran’la, bu ülkenin balistik füze üretimini ve “Hizbullah ve Hamas gibi örgütlere” desteğini sınırlamayan anlaşma yapması ihtimaliydi. Artık ABD yönetiminin çaresizlik içinde askeri stratejide değişiklik manevralarına giriştiği nisan başında, yani ilk 10 günlük ateşkesin ardından bile bu “endişeler” devam etti; Associated Press 31 Mart’ta, Körfez hanedanlarının İran “henüz yeterince zayıf olmadığı” ve “henüz İran yönetiminde köklü değişiklikler meydana gelmediği” için ABD başkanını savaşa “teşvik ettiklerini” yazmakta sakınca görmedi.
Bu “kuşku ve endişenin”, İsrail’deki faşist Netanyahu hükümetinin “kuşku ve endişeleriyle” birebir örtüşmesi, tarafların (siyasi ittifakın da ötesinde) fiilen bir askeri blok teşkil ettiğini gösteriyordu. 26 Nisan’da Axios (belki de İsrail’in zayıflayan nüfuzunu ifşa yoluyla tekrar pekiştirmek için) Epstein koalisyonunun İran’a saldırısının daha ilk aşamasında İsrail’in BAE’ye gizlice bir “demir kubbe” bataryasıyla onlarca askeri uzman gönderdiğini yazdı. 13 Mayıs’ta İsrail başbakanlık ofisi, faşist başbakan Netanyahu’nun gizlice BAE’yi ziyaret edip emirbaşıyla görüştüğünü açıkladı. Resmi açıklamada tam tarih yoktu ama gezintinin mart ayında olduğu anlaşılıyordu. 30 Mayıs’ta CNN, İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun ABD-İran arasında olası bir anlaşmanın kilit meseleleri kapsamayacağından “endişeli” olduğunu yazdı; bu meseleler de zenginleştirilmiş uranyum, füze programı ve İran’ın bölgesel müttefikleriydi (yani en başta Hizbullah) idi.
Körfez monarşilerinin bu ilan edilmemiş siyasi ittifak ve fiili askeri bloğa sadakatle bağlılıkları takdire şayandır. Zengin cenneti BAE’nin ışıltısını dron vızıltıları, otellerde ve havaalanlarında patlayan bombalar altında kaybetmesine (The Guardian 7 Nisan’da, BAE’yi yurt tutan zengin Britanyalıların İran misillemeleri üzerine mecburen Milan’ın yolunu tutmaya başladıklarını yazıyordu); Suudi Arabistan’ın Hürmüz çıkışını tamamen kaybetmesine; Katar’ın daha 18 Mart’ta tek bir İran misillemesiyle doğalgaz üretim kapasitesinin (kendi resmi açıklamasına göre) yüzde 17’sini kaybetmesine rağmen sadakatlerini korudular.[2] Katar bu misillemeden bir hafta sonra İtalya, Belçika, G. Kore ve Çin’deki alıcılarına sıvılaştırılmış doğalgaz tedarikine dair uzun vadeli sözleşmelerine mücbir sebep ilan etti. Özellikle bu sonuncu misilleme ABD’nin öyle çok canını yaktı ki, ABD başkanı, İran’ın misillemesine neden olan Pars petrol sahası saldırısını İsrail’in ABD’den habersiz yaptığını, “hem zaten Katar’ın da haberi olmadığını” söyledi ve kuyruğu dik tutmaya çalışarak “bundan sonra değerli Pars sahasına başka hiçbir saldırı yapılmayacağı” sözü verdi. Katar aşkının nedeni, hiç kuşku yok ki, QatarEnergy’nin gaz yatırımlarında Exxon ve Conoco, petrol alanında da Chevron ile proje ortaklıkları olmasıydı. Bu can yakma hali 30 Nisan’da Devrim muhafızlarının İran’a karşı terörist operasyonlara katıldıkları için Amerikalı ve ilişkili teknoloji şirketlerine[3] misillemede bulunacaklarını açıklamasıyla devam etti. Bu, tıpkı geçen yılki haziran misillemelerinde Tel Aviv’de İsrail finans merkezini vurması gibi, tam isabetti.
[1] 2021’de günlük 2,1 milyon varille net petrol ihracatçısı olan ABD, mayıs ortasında yayınlanan belgelere göre ihracatını günlük 6,4 milyon varile çıkarmıştı; hatta Trump daha da ileri giderek Çin başkanı Si Tsinpin’e de İran’la uğraşmayıp ABD’den garantili petrol alımına başlamasını teklif etti. 5 Mayıs’ta Pekin dönüşünde şöyle dedi: “Petrollerinin yaklaşık yüzde 60’ını Hürmüz boğazından alıyorlar. Kendisi (Si Tsinpin — bn.) çok saygın davranıyor. Çin bize tehdit oluşturmuyor. Bu gemilerin yönünü ABD’ye çevirmelerini teklif ettik. Ben, teknelerinizi size çok yakın olan Texas, Louisiana ve Alaska’ya gönderin teklifinde bulundum.”
[2] 10 Mayıs’ta The New York Times’ın yazdığına bakılırsa BAE’nin ABD-İran arasında Pakistan görüşmeleri başladıktan sonra emirliklerdeki çoğu şii binlerce Pakistan vatandaşını ev, işyeri ve hatta sokaklarda avlayarak deport etmesi, belki de Pakistan’ın arabuluculuğuna bir tepkidir.
[3] Listede şunlar vardı: Cisco, HP, Intel, Oracle, Microsoft, Apple, Google, Meta, IBM, Dell, Nvidia, Palantir, JPMorgan, GE ve Boeing, Tesla, G42 (BAE) ve Spire Solution.
Görüş
İran Krizi ve Bilinçli Anlamsal Kaosun Yükselişi

Jeopolitik kriz dönemlerinde siyasi liderlerden beklenen şey belirsizliği azaltmalarıdır. Diplomatik açıklamalar müttefiklere güven vermek, rakiplere mesaj göndermek ve uluslararası sistemdeki aktörlerin beklentilerini şekillendirmek için kullanılır. Ancak son dönemde İran krizi etrafında ortaya çıkan söylemler bunun tam tersine işaret ediyor. Açıklamalar netlik üretmek yerine giderek daha fazla belirsizlik yaratıyor. Bu durum yalnızca İran dosyasına özgü değil; uluslararası siyasette yeni bir iletişim biçiminin ortaya çıktığını gösteriyor olabilir. Bu yeni durumu tanımlamak için “bilinçli anlamsal kaos” kavramı giderek daha kullanışlı hale geliyor.
Son haftalarda İran’ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetleri etrafında yapılan açıklamalar dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Bir taraftan diplomatik çözüm yollarının açık olduğu vurgulanırken, diğer taraftan askeri seçeneklerin masada olduğu ifade edildi. Bir gün müzakere ihtimali öne çıkarılırken ertesi gün sert yaptırımlar veya güç kullanımı ihtimali gündeme geldi. Böylece ortaya birbirini tamamlayan değil, çoğu zaman birbirini gölgeleyen sinyaller çıktı.
Uluslararası ilişkiler tarihinde belirsizlik yeni bir olgu değildir. Soğuk Savaş boyunca büyük güçler zaman zaman rakiplerini caydırmak için kasıtlı olarak bazı konularda net pozisyon almaktan kaçınmışlardır. Henry Kissinger’ın meşhur “yapıcı belirsizlik” yaklaşımı bunun en bilinen örneklerinden biridir. Ancak yapıcı belirsizliğin temel özelliği, belirsizliğin kontrollü olmasıdır. Mesaj tam olarak açıklanmasa bile genel stratejik yön nettir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz durum ise farklı görünmektedir. Sorun, mesajın eksik olması değil; aynı anda birden fazla ve çoğu zaman birbiriyle uyumsuz mesajın verilmesidir. Bir açıklama müzakereyi işaret ederken, bir diğeri çatışma ihtimalini öne çıkarabilmektedir. Sonuç olarak muhataplar hangi mesajın esas alınması gerektiğini anlamakta zorlanmaktadır.
Bu nedenle mevcut tabloyu “bilinçli belirsizlik” yerine “bilinçli anlamsal kaos” olarak tanımlamak daha doğru olabilir. Çünkü burada belirsizlik kontrollü bir araç olmaktan çıkmakta, anlamın kendisi parçalanmaktadır. Aktörler yalnızca karşı tarafın ne yapacağını değil, aslında ne söylemek istediğini de anlamakta zorlanmaktadır.
Bu durumun uluslararası siyaset açısından önemli sonuçları vardır. Diplomasi büyük ölçüde bir sinyal verme sürecidir. Devletler yalnızca askeri güçleriyle değil, kullandıkları dil aracılığıyla da birbirlerini etkilerler. Tehditler, güvence mesajları, kırmızı çizgiler ve diplomatik teklifler bu sinyal sisteminin parçalarıdır. Ancak sinyaller aşırı derecede çelişkili hale geldiğinde iletişim sistemi sağlıklı çalışmamaya başlar.
İran örneğinde bunun etkileri açık biçimde görülebilir. Tahran yönetimi karşı tarafın gerçek niyetini anlamakta zorlanırken, bölgesel aktörler de farklı senaryolara hazırlık yapmak zorunda kalmaktadır. Körfez ülkeleri, İsrail, Avrupa devletleri ve enerji piyasaları aynı anda farklı ihtimalleri fiyatlamaya başlamaktadır. Böylece belirsizlik yalnızca diplomatik bir mesele olmaktan çıkıp ekonomik ve güvenlik boyutları olan sistemik bir soruna dönüşmektedir.
Daha da önemlisi, bilinçli anlamsal kaos yanlış hesaplama riskini artırmaktadır. Tarihte birçok savaş tarafların gerçek niyetlerinden ziyade birbirlerinin niyetlerini yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır. Eğer aktörler karşı tarafın blöf mü yaptığını, pazarlık mı yürüttüğünü yoksa gerçekten çatışmaya mı hazırlandığını anlayamazsa, kriz yönetimi çok daha kırılgan hale gelir.
Paradoksal biçimde bu tür bir kaos kısa vadede caydırıcılık da yaratabilir. Çünkü rakip taraf hangi senaryonun gerçekleşeceğinden emin olamaz. Ancak bu caydırıcılık açıklıktan değil kafa karışıklığından beslenir. Dolayısıyla uzun vadede istikrar üretmek yerine yeni riskler ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir.
İran krizi bu nedenle yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda dijital çağın siyasi iletişim biçimlerine ilişkin önemli ipuçları vermektedir. Günümüzde strateji artık yalnızca diplomatik notalar, resmi açıklamalar veya uzun vadeli doktrinler aracılığıyla aktarılmamaktadır. Sosyal medya paylaşımları, anlık açıklamalar, televizyon röportajları ve sürekli haber döngüleri stratejik iletişimin ayrılmaz parçaları haline gelmiştir.
Bu yeni ortamda siyasi liderlerin sözleri geçmişe göre çok daha hızlı yayılmakta, çok daha fazla yorumlanmakta ve çoğu zaman kendi bağlamlarından kopmaktadır. Sonuç olarak uluslararası sistem yalnızca askeri ve ekonomik rekabetin değil, aynı zamanda anlam üretimi mücadelesinin de yaşandığı bir alana dönüşmektedir.
İran krizi etrafında ortaya çıkan söylemler bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır. Bu da günümüz dünyasında jeopolitik güçlerin yalnızca tanklar, füzeler veya ekonomik yaptırımlarla ölçülmediği gerçeğidir. Anlam üretme kapasitesi de stratejik gücün bir parçası haline geliyor. Ancak anlam üretimi yerini anlamsal kaosa bıraktığında, caydırıcılık ile düzensizlik arasındaki çizgi tehlikeli biçimde inceliyor.
Belki de uluslararası siyasetin önümüzdeki yıllardaki en önemli sorularından biri şu olacak: Devletler belirsizliği yönetebilirler mi, yoksa giderek büyüyen anlamsal kaosun içinde yönlerini kaybetmeye mi başlayacaklar?
Görüş6 gün önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş1 hafta önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Dünya Basını1 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Dünya Basını2 hafta önceKomünizme karşı siper olarak Siyonizm
Görüş2 hafta önceBüyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Görüş5 gün önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Asya2 hafta önceQUAD ülkeleri kritik mineral ortaklığını başlatıyor
Ortadoğu2 hafta önceİddia: İran, zenginleştirilmiş uranyumu Çin’e göndermeye razı oldu












