Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Trump 2.0’nin 60 günlük Orta Doğu karnesi

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci dönemindeki ilk iki ay, Orta Doğu’da büyük hedeflerle ama sınırlı ilerlemeyle geçti. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz Trump’ın göreve gelmeden önce açıkladığı Orta Doğu hedeflerine ne kadar yaklaştığını değerlendiriyor:

***

Trump 2.0’ın Orta Doğu’daki ilk iki ayı: Zor hedefler için yoğun çaba

Paul Salem

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminin ilk 60 günü hem ABD iç politikasında hem de Amerika kıtası, Avrupa ve Asya’daki müttefiklerle olan ilişkilerde büyük sarsıntılara yol açtı. Ancak Orta Doğu’da, genel Amerikan hedeflerinde köklü bir değişim olmadı.

Genel hatlarıyla Trump’ın Orta Doğu politikası, Joe Biden’ın yaklaşımından çok da farklı değil. Ortak yönleri arasında İsrail’in güvenliğine güçlü bir bağlılığın yanı sıra Gazze ve Lübnan’daki son çatışmaları sona erdirme arzusu; ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasında Suudi-İsrail normalleşmesini içeren ancak İsrail’in Filistinlilere bazı tavizler vermesini gerektirecek üçlü bir anlaşmaya öncelik verilmesi; ABD’nin Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ekonomik ve teknolojik ilişkilerine hem kendi içinde bir amaç hem de Çin’i çevrelemenin bir yolu olarak yüksek değer biçilmesi; ve İran ile müzakere yoluyla bir anlaşmaya varmak yer alıyor.

Trump yönetiminin attığı adımlar ve hedefleri göz önüne alındığında, Trump’ın Biden’ın yapamadığı iki büyük diplomatik atılımı gerçekleştirmeye odaklandığı görülüyor: Biri Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki normalleşmeyi içeren üçlü bir anlaşmayla Arap-İsrail çatışmasını sona erdirmek; diğeri ise ABD ile İran arasında bir anlaşmaya varmak. Her ikisi de tarihî başarılar olurdu. Ancak şu ana kadar her iki konuda da ilerleme yavaş ve zor oldu.

İlk aylar

Trump, göreve başlamadan önce bile Orta Doğu’da dengeleri etkiledi. Kasım ayında seçilmesinden haftalar sonra, İsrail ve Lübnan, Hizbullah’la 15 ay süren çatışmayı sona erdiren ABD arabuluculuğunda bir ateşkes imzaladı. Trump’ın göreve başlamasından hemen önce ise, İsrail ve Hamas Gazze’de rehine/esir takası içeren ateşkese vardı. Bu diplomatik başarıların Trump’ın söylemleri ve ekibinin çabaları sayesinde gerçekleştirildiği bildiriliyor.

Trump’ın seçim kampanyasında verdiği “yeni savaş başlatmama” ve “mevcutları bitirme” sözü başta meyvesini vermiş gibi göründü. Ancak iki ay sonra, Gazze’deki ateşkes büyük ölçüde çöktü, İsrail yeniden geniş çaplı askeri operasyonlara başladı. Lübnan’da da geçen hafta yaşanan çatışmalar -İsrail’e atılan roketler ve Beyrut’a düzenlenen saldırılar- ateşkesi tehlikeye attı. Aynı zamanda ABD, Yemen’de Husilere karşı hava saldırılarını yoğunlaştırdı. ABD ile anlaşmaya yanaşmaması halinde İran’ı savaşla tehdit etti (ancak savaşın İsrail’le mi, Amerika’yla mı yoksa her ikisiyle mi olacağını netleştirmedi). Başka bir deyişle, savaş bulutları bir kez daha barış umutlarını gölgeliyor.

İsrail-Filistin

1 Nisan itibarıyla, Trump yönetimi Orta Doğu’daki hemen hemen hiçbir kilit konuda somut ilerleme kaydedemedi. Gazze’de ABD, Katar ve Mısır arabuluculuğunda Hamas’la kalan rehinelerin salıverilmesi, kalıcı bir ateşkes ve savaş sonrası yönetim modeli üzerine yeniden müzakere yürütüyor. Batı Şeria’daki durum ise giderek kötüleşiyor.

Suudi-İsrail normalleşmesini hedefleyen Trump yönetimi, Filistinlilere ne sunulacağı ve bunun İsrail ile Suudi Arabistan tarafından kabul edilip edilmeyeceğini netleştirmiş değil. Özel temsilci Steve Witkoff’un son açıklamalarında sadece Suudi-İsrail normalleşmesi potansiyelinden defalarca bahsetmesine rağmen bu tartışmayla ilgili sadece Gazze ile ilgili düzenlemelerden söz etmesi ve Batı Şeria’yı anmaması dikkat çekti. Bu sadece rastgele bir ihmal mi yoksa Beyaz Saray’ın politikasının bir göstergesi mi? İsrail’in vereceği tek taviz Gazze’yle ilgiliyse Riyad’ın normalleşme konusunda ilerleme kaydedeceği şüpheli; Batı Şeria’yla ilgili bazı tavizlerin de anlaşmanın bir parçası olması gerekecek.

Lübnan’da yol haritası

Lübnan’da ABD aracılığıyla sağlanan ateşkes, Gazze’ye kıyasla daha iyi korunuyor ancak o da sallantıda. İsrail’in Lübnan içindeki bazı bölgelerde hâlâ askeri varlık bulundurması ve istediği zaman saldırı düzenlemesi Hizbullah’ın söylemlerini güçlendiriyor. Geçen hafta, İsrail’in ateşkesten sonra ilk kez Beyrut’u hedef alması gibi gelişmeler, kırılgan barışın tamamen çökebileceğini gösteriyor. Yine de Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden çekilmesi, İsrail’in saldırılarının azalmış olması ve 1 milyondan fazla Lübnanlının evlerine dönmesi olumlu gelişmeler. İsraillilerin İsrail’in kuzeyindeki evlerine dönüşü ise çok daha sınırlı.

Lübnan’la açısından zorluk, ateşkes anlaşmasının, Hizbullah ve diğer tüm devlet dışı silahlı grupların tamamen silahsızlandırılmasını talep eden daha geniş Birleşmiş Milletler kararlarıyla bağlantılı hâle getirilmesini sağlamak. Hizbullah, Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi kabul etmiş olsa da nehrin kuzeyindeki silahlarını Lübnan devletine teslim etmeyi şu ana kadar kabul etmedi. Bu çıkmaz, Lübnan’da ciddi iç siyasi ve güvenlik sorunlarına yol açabilir ya da İsrail’in Hizbullah’a karşı tam kapsamlı bir savaşı yeniden başlatmasına neden olabilir ya da her ikisi birden gerçekleşebilir.

Yemen: Eski defterler açılıyor

Trump yönetimi Yemen’de de Biden döneminin yöntemlerine benzer şekilde, doğrudan askeri saldırılarla Husilerin Kızıldeniz’deki saldırılarını durdurmayı hedefliyor. Daha önce olduğu gibi, saldırılar Husilerin kapasitesini azaltabilir; ancak en azından şu ana kadar ne Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları ne de İsrail’e yönelik füze atışlarını caydırabildi.

İran’la anlaşma

Hem Biden hem de Trump yönetimlerinin doğru bir şekilde tespit ettiği gibi, İran, ABD’nin bölgede karşı karşıya olduğu birçok çatışmanın kilit aktörü. Nitekim Başkan Trump da İran’a karşı cesur adımlar attı, “görülmemiş şiddette bombalama” tehdidini içeren “maksimum baskı” kampanyasını yeniden başlattı, aynı zamanda İran’ın dini liderine bir mektup göndererek müzakere ve barışçıl çözüm çağrısı yaptı. Trump açıkça dönüştürücü bir anlaşmaya hazır; ancak İran’ın dini liderinin buna hazır olup olmadığı belirsiz. Nitekim İran, hafta sonu doğrudan görüşmeleri reddettiğini, ancak dolaylı müzakerelere açık olduğunu duyurdu.

Bir yandan İran’ın yoğun baskı altında olduğu söylenebilir: Suriye’deki varlığını büyük ölçüde kaybetti, Hizbullah zayıfladı, Husi müttefikleri saldırı altında ve Hamas büyük darbe aldı. Ayrıca İran’ın ekonomisi kırılgan ve giderek artan bir baskı altında ve İran’ın kendisi de doğrudan saldırıya açık durumda.

Ancak İranlı radikaller olaylara farklı bir açıdan bakıyor olabilir. İsrail’le -ve onların değerlendirmesine göre ABD’yle de- 18 ay süren savaşın ardından İran liderliğindeki Direniş Ekseni hırpalanmış olsa da ayakta kalmayı başardı. Hamas bile aylardır süren doğrudan İsrail saldırılarına rağmen yok olmuş değil; tıpkı Hizbullah, Husiler ve Irak Haşdi Şabi’si gibi. İran şu ana kadar Suriye’de tam bir kayıp yaşadı ama orada bile talihini tersine çevirmenin yollarını arıyor. Tahran, Şam’daki yeni yönetimin Suriye’ye birlik ve istikrar getirmedeki başarısızlığına güveniyor ve buna yatırım yapıyor; ülkedeki bölünmüşlüğün devam etmesinin ya da artmasının İran’a dönüş yolu açacağını düşünüyor. Mart ayı ortalarında Suriye kıyılarında yaşananlar İranlıların pek de yanılmadıklarını gösteriyor. İran ve İsrail’in, Suriye devletinin başarısızlığına katkı sunduğu ve bundan çıkar sağladığı yönündeki işaretler ise özellikle kaygı verici.

Son 18 aya bakıldığında, Orta Doğu’nun iki başlıca rakibi olan İsrail ve İran’ın güvenlik bilançosu net bir sonuca ulaşmayı zorlaştırıyor. Evet, İran şu anda İsrail ve ABD saldırılarına açık durumda. Ancak 7 Ekim 2023’te, İsrail modern tarihinde tek bir günde en fazla can kaybını yaşadı ve o günden bu yana savaş halinde. Buna karşılık, İran görece daha az zarar gördü ve daha az yıprandı. Geçen yıl nisan ve ekim aylarında hava savunma sistemlerine yapılan birkaç nokta saldırısı, bir füze yakıtı tesisi ile bir nükleer araştırma tesisinin imha edilmesi gibi ciddi darbeler almış olsa da İran’ın ve halkının yaşadığı travma, İsrail’in son 18 ayda yaşadığı sürekli sıkıntı ve krizle kıyaslanamayacak düzeydedir.

İran’ın vekil güçlerine saldırıların ters etkisi

İran’ın füze kapasitesinin azaltılması ve özellikle Hizbullah gibi milis müttefiklerinin zayıflatılması, İran’ın İsrail’e karşı caydırıcılığını neredeyse ortadan kaldırmış olsa da İsrail’in (ve bazı durumlarda ABD’nin) bu vekil güçlerle sürdürdüğü savaşlar, aslında Tahran’ın “Direniş Ekseni”ne olan bağlılığını pekiştiriyor. Her milis müttefike yapılan saldırı, İran’ın doğrudan hedef alınmak yerine düşmanlarının kaynak ve enerjisini başka hedeflere yöneltmesini sağlıyor. Bu durum, İran’ın vekil güçleri tampon bölgeler ve “savunma hattı” gibi konumlandırma stratejisini doğruluyor. İran ne kadar çok sayıda düşmanını vekil güçleriyle meşgul edebilirse, kendisini çatışmanın dışında tutma şansını o kadar artırıyor.

Gerçek müzakere mi, oyalama taktikleri mi?

Elbette Trump, bu stratejiyi boşa çıkarmak için İran’ı doğrudan askeri saldırılarla tehdit ederek büyük tavizler eşliğinde müzakere masasına çekmeye çalışıyor. Ancak Tahran da biliyor ki doğrudan İsrail ya da Amerikan saldırılarına karşı etkili bir askeri savunması olmasa da Körfez’deki petrol ve doğal gaz üretimini ve nakliyesini vurabilir ki Trump bu tür saldırıların küresel enerji ve ekonomik krizi tetiklemesinden kesinlikle kaçınmak istiyor. Deyim yerindeyse her iki taraf da birbirini köşeye sıkıştırmış durumda.

İran’daki radikallerin alışık oldukları “sığınak siyasetini” sürdürerek zaman kazanmaya çalıştığı anlaşılıyor, artık yanında Rusya ve Çin gibi müttefikler de var. Hem Trump hem de İsrail Başbakanı Netanyahu’nun görev sürelerini atlatmayı ve doğrudan savaştan kaçınarak uzun vadeli bir strateji izlemeyi hedefliyorlar. Şu an yalnızca ekonomik yaptırımlar ve vekil güçlerine saldırılarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, büyük tavizler vermek zorunda hissetmiyorlar. Müzakere sürecine girmeleri teşvik edilebilir, fakat verecekleri tavizler büyük olasılıkla 2015’teki nükleer anlaşmada kabul ettikleri düzeyi çok aşmayacaktır. Ayrıca, önceki anlaşmadan çekilen Trump’a güvenleri düşük. Ancak eğer durum hızla İran’a yönelik büyük çaplı saldırılara evrilirse, bu denge değişebilir.

Körfez ülkelerinin ekonomik ağırlığı

Çatışmaların ötesinde Trump yönetiminin Orta Doğu vizyonunun merkezinde Suudi Arabistan ve KİK ülkeleriyle ekonomik ve teknolojik işbirliği yer alıyor. Suudi Krallığı ve KİK’in diğer üyeleriyle kaydedilen muazzam ilerlemeyi anlatan ABD temsilcisi Steve Witkoff, bu gelişmelerin bölgede İsrail-Arap normalleşmesini hızlandırarak, Orta Doğu’yu ABD için “Avrupa’dan daha önemli” hale getirebileceğini savundu.

Sonuç

Trump yönetimi, göreve geldiği günden bu yana geçen iki ayda Orta Doğu’daki kronik krizleri çözmede henüz devrim niteliğinde bir ilerleme sağlayamadı. Ancak henüz yolun çok başındayız.

İki büyük soru hâlâ yanıt bekliyor: Gazze ve Batı Şeria’da “ertesi gün” için ABD’nin planı nedir ve bu plan Suudi Arabistan’ı İsrail’le normalleşmeye ikna edecek mi? Eğer bu sorunun yanıtı olumlu olursa, bölgede Filistin halkı için kabul edilebilir düzenlemeler ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde diğer Arap ve Müslüman ülkelerin de İsrail’le ilişkileri normalleştirmesiyle tarihî bir dönüşüm yaşanabilir.

İkincisi, Trump yönetimi İran’la nasıl dönüştürücü bir anlaşmaya varacak? Böyle bir anlaşma da Orta Doğu açısından derin ve olumlu sonuçlar doğuracaktır. Ancak mevcut durum göz önüne alındığında, daha olası senaryo; ne büyük bir savaş ne de büyük bir diplomatik kırılma yaşanması.

Trump, kendisini “en iyi anlaşma yapan lider” olarak görüyor. Arap-İsrail çatışmasını çözme ve ABD-İran düşmanlığını sona erdirecek bir anlaşma sağlama hedeflerini öncelik haline getirmekte haklı. Her iki anlaşmanın da zamanı çoktan geldi. Şimdiye kadar zorlu geçti; ancak önümüzdeki aylarda bu hedeflere ulaşmak için hâlâ yeterince zaman var.

Ortadoğu

İran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, nükleer müzakereler, ABD ile ilişkiler ve sınır güvenliği konularında önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik değerlendirmelerini “hayret verici ve yanlış bir kıyas” olarak niteleyen Bekai, iki ülke arasındaki analizlerin mevcut gerçeklerle bağdaşması gerektiğini vurguladı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemdeki dış politika gelişmelerini ve bölgesel güvenlik konularını değerlendirdi.

Toplantıda Türkiye ile ilişkilere ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarına geniş yer ayıran Bekai, ABD ile yürütülen mutabakat süreçleri ve nükleer program hakkındaki soruları da yanıtladı.

“Hakan Fidan’ın kıyaslaması hayret verici ve yanlıştır”

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik iddiaları ve İran’ın eylemlerini İsrail rejiminin adımlarıyla kıyaslaması hakkındaki soru üzerine Bekai, bu değerlendirmeyi sert bir şekilde eleştirdi. Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Fidan gibi bir şahsiyetin böyle yersiz bir kıyaslama yapması hayret vericidir. Kendisi de çok iyi bilmektedir ki İsrail rejimi doğası gereği yayılmacıdır ve Türkiye dahil tüm bölgeye zarar verme arayışındadır. Böyle tuhaf bir kıyaslamaya nasıl ulaştıkları bizim için bir soru işaretidir.”

İran’ın bölgede hiçbir vekil gücü olmadığını, bölgedeki tek vekil yapının İsrail rejimi olduğunu savunan Bekai, “Türkiyeli dostlarımızdan analizlerini mevcut gerçeklerle uyumlu hale getirmelerini ve İsrail rejiminin suistimaline hizmet edecek analizleri tekrarlamaktan kaçınmalarını istiyoruz” dedi.

Fidan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “İran’ın bölgedeki vekilleri olan Hizbullah ve Hamas ile mücadeleye” değinmişti.

Fidan, “Her ulusun egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün tamamen tanındığı bir duruma geri dönmemiz gerekiyor. İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi gibi” demişti.

“İslamabad Mutabakatı kriz aşamasına girmiştir”

İslamabad Mutabakatı’nın geleceğine ilişkin soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu mutabakatın bir kriz aşamasına girdiğinden hiçbir şüphe yoktur” dedi.

İran’ın her müzakereye ciddiyet ve titizlikle girdiğini, bir anlaşmaya varıldığında ise taahhütlerini iyi niyetle yerine getirdiğini belirten Sözcü, karşı tarafı sözünde durmamakla suçladı.

Bekai, “Anlaşmayı bozma konusunda o kadar sabırsız davrandılar ki, Hürmüz Boğazı ile ilgili beşinci maddede yer alan bir aylık sürenin dahi tamamlanmasına izin vermediler. İlk günlerden itibaren caymaya başladılar. Mutabakat zaptının 14 maddesini göz önüne alırsak, Amerikalılar bu kısa süre zarfında mutabakatın farklı unsurlarını parçaladılar. Biz başından beri ‘taahhüde karşı taahhüt’ dedik. Karşı taraf taahhütlerini yerine getirdiği sürece biz de taahhütlerimize bağlı kalacağız” şeklinde konuştu.

“UAEA’nın hasar gören tesislere erişim talebini reddediyoruz”

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi’nin, denetçilerin İran’a dönmesi ve hasar gören nükleer tesisleri ziyaret etmesi yönündeki talebi sorulan Bekai, bu soruya net bir şekilde “Hayır” yanıtını verdi ve talebin kabul edilmeyeceğini açıkladı.

Nükleer tesislerin yeniden inşasına ilişkin uydu görüntüleri hakkındaki raporlara da değinen Bekai, bu yöndeki uydu görüntülerini henüz görmediğini ve bu nedenle bir yorumda bulunamayacağını belirtti.

“Hürmüz Boğazı’nın ABD tarafından tehdit edilmesine izin vermeyiz”

Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliği ve ABD’nin 20 gemiye askeri eskort sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Bekai, bölge dışı güçlerin varlığına karşı çıktı.

Bölge güvenliğinin ancak yabancı müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki istişare mekanizmalarıyla sağlanabileceğini belirten Bekai, ABD askeri varlığının bölgede güvensizliğe yol açtığını ifade etti.

Sözcü, “Hürmüz Boğazı’nın İran’ın çıkarlarına yönelik bir tehdit alanına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Seyrüsefer güvenliği için dürüstçe çaba gösterdik ancak süreci baltalayan taraf ABD oldu. Gemi eskortu iddiaları, ABD’nin bölgedeki müdahaleci ve saldırgan politikalarının devam ettiğini göstermektedir” dedi.

Mutabakat zaptının beşinci maddesinin yorumlanmasına ilişkin ise Bekai, metnin açık olduğunu ve yoruma yer bırakmadığını söyledi.

Boğazın yönetiminin İran’da olması ve Umman ile istişare içinde yürütülmesinin, İran’ın çıkarlarının korunması amacıyla metne eklendiğini kaydeden Bekai, ABD’nin bölge ülkelerini kışkırtarak paralel yollar oluşturmaya çalıştığını, bunun da hem çevre sorunlarına yol açtığını hem de deniz güvenliğini riske attığını belirtti.

“Üç Avrupa ülkesinin bildirisi hükümsüzdür”

Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak bildiriye değinen Bekai, bu bildirinin hiçbir geçerliliği olmadığını ve Avrupa ülkelerinin gerçekleri çarpıtmaya çalıştığını kaydetti.

Bölgede ve dünyada yaşanan zararların kaynağının ABD ve İsrail rejiminin eylemleri olduğunu ifade eden Bekai, bu tür açıklamaların çözüme katkı sunmayacağını dile getirdi.

Fransa Dışişleri Bakanı’nın iddialarına da değinen Bekai, Fransız yetkililerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda rol kapmaya çalışmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi.

“Afganistan ile işbirliğini tanıma şartına bağlamadık”

Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Yardımcısı Celalzade’nin Afganistan ziyaretine ilişkin bilgi veren Bekai, görüşmelerin konsolosluk işleri ve halklar arası ilişkiler çerçevesinde yürütüldüğünü kaydetti.

İran ile Afganistan arasında 900 kilometreyi aşan ortak sınır bulunduğunu, çok sayıda Afgan göçmenin İran’da yaşadığını ve geniş ticari ilişkilerin mevcut olduğunu belirten Bekai, “Afganistan yönetimini resmi olarak tanıma konusunu, iki ülkenin çıkarları için gerekli olan işbirliklerine şart koşmadık. Tanıma süreci hukuki bir prosedürdür ve zamanı geldiğinde bu konuda karar verilecektir” dedi.

“Lübnan adına karar vermiyoruz”

İran’ın Lübnan ve Umman’ın iç işlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaları reddeden Bekai, “Biz kimse adına karar vermiyoruz. Lübnan’ın adının mutabakat zaptında yer alması, İran’ın uluslararası güvenliği koruma konusundaki sorumluluk bilincini göstermektedir. Biz metnin birinci maddesinde Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması gerektiğini vurguladık, bu bir karar alma meselesi değildir; karar Lübnan halkına aittir” diye konuştu.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki uluslararası baskılara da değinen Bekai, Lübnan halkının direnişin silahının egemenliklerini korumadaki değerini en iyi bilen kesim olduğunu ve bu konudaki kararı yine Lübnan halkının vereceğini ifade etti.

“Trump’ın iddiaları yalandır”

ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakerelerde İran’ın tavrına ilişkin iddialarını yalanlayan Bekai, “Yalan söylemek ABD’nin davranış kalıbı ve bağımlılığı haline gelmiştir. Cumartesi günü Maskat’ta yapılan görüşmeler yalnızca Hürmüz Boğazı üzerine odaklanmıştı. Umman’ın arabuluculuğuyla gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık ancak Umman üzerindeki baskılar nedeniyle bu sonuca ulaşılamadı” dedi.

Trump’a yönelik suikast iddialarının ise hiçbir zaman müzakere masasında yer almadığını ekledi.

“Lindsey Graham’ın ölümü özgür insanları üzmeyecektir”

ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın ölümü hakkında gelen bir soru üzerine Bekai, “Azrail adildir. Hayat felsefesini tecavüz, savaş ve terör üzerine kurmuş, soykırımın en büyük destekçisi olmakla övünmüş bir figür için bölge halklarının yas tutması beklenemez. Bu saldırgan senatörün ölümü, hiçbir özgür insanın kalbini acıtmayacaktır” yorumunda bulundu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD İran’da iki su pompa istasyonunu vurdu

Yayınlanma

ABD ordusunun İran’ın Huzistan ve Buşehr vilayetlerindeki sivil su altyapısına yönelik düzenlediği saldırılarda bir kişi hayatını kaybetti, dört kişi yaralandı. Harg Adası’na su tedarikinde kesintiye yol açan saldırıyı “savaş suçu” olarak nitelendiren İranlı yetkililer sivil altyapının hedef alınmasına tepki gösterdi. Devrim Muhafızları Ordusu ise saldırıya misilleme olarak Bahreyn ve Umman’daki ABD askeri hedeflerinin vurulduğunu duyurdu.

ABD ordusu, İran’ın güneybatısında yer alan Huzistan ile güneyindeki Buşehr vilayetlerinde sivil su altyapısını hedef alan hava saldırıları gerçekleştirdi.

Yerel yetkililerin açıklamalarına göre iki su pompa istasyonunun hedef alındığı saldırılar, bölgedeki tarımsal faaliyetleri aksatırken Harg Adası’na yönelik su tedarikinde de geçici kesintilerin yaşanmasına yol açtı.

Huzistan vilayetinden bir yetkili, ABD’ye ait askeri mühimmatın Mahşehr kentindeki bir tarımsal sulama pompa istasyonuna isabet ettiğini bildirdi.

Yetkili, patlama sonucunda istasyonda görevli bir kişinin hayatını kaybettiğini, dört kişinin ise yaralandığını açıkladı.

Huzistan Su ve Elektrik Kurumu Genel Müdürü Abbas Sadriyanfer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Mahşehr ile Hendican kentleri arasındaki Hendican bölgesinde faaliyet gösteren RMD drenaj pompa istasyonunun pazartesi günü sabahın erken saatlerinde “Amerikan-Siyonist düşman” tarafından vurulduğunu kaydetti.

Sadriyanfer, saldırı sırasında tesiste görev yapan Zohre ve Cerrahi Sulama Şebekesi İşletme Şirketi çalışanı Şakir Muhsini’nin yaşamını yitirdiğini, yaralanan bir diğer personelin ise hastanede tedavi altına alındığını ifade etti.

Söz konusu tesisin bölgedeki tarımsal atık suların tahliyesi ve idaresinde kritik bir rol üstlendiğini vurgulayan Sadriyanfer, sulama ve drenaj şebekelerinin verimliliğinin korunması için istasyonun kesintisiz çalışmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

“Sivil altyapının vurulması açık bir savaş suçudur”

İran Su Endüstrisi Sözcüsü İsa Bozorgzade, Hendican’daki RMD drenaj pompa istasyonuna düzenlenen saldırının doğrudan halkın yaşamına, sağlığına ve geçim kaynaklarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu belirtti.

Bozorgzade, “Su, tüm uluslararası belgelerde ve hukuk kurallarında olduğu gibi Doğu ve İran kültürü ile medeniyetinde de kutsal bir yere sahiptir. Suya saldırmak, insanların temel haklarına saldırmaktır” ifadelerini kullandı. Su sektörüne hizmet veren bir emekçinin hayatını kaybetmesinin saldırının niteliğini açıkça ortaya koyduğunu söyleyen Sözcü, bu eylemin sadece sivil altyapıyı değil, doğrudan halka hizmet götüren sivilleri hedef aldığını vurguladı.

Saldırıyı “düşünce ve eylemde çaresizliğin bir göstergesi” olarak nitelendiren Bozorgzade, “Düşman su tesislerini hedef aldığında aslında kendi acziyetini sergiliyor. Bu davranış ne onurlu bir eylem ne de askeri bir başarıdır; sadece kötülüğün dışa vurumudur” diye konuştu.

Bozorgzade, saldırının tesisteki faaliyetleri tamamen durdurmayı amaçladığını, ancak su sektörü çalışanlarının hasarı en aza indirmek ve durumu kontrol altına almak için sabahın erken saatlerinden itibaren yoğun bir çalışma yürüttüğünü aktardı. Su tesislerinin ve çalışanlarının hedef alınmasının açık bir savaş suçu teşkil ettiğini savunan Sözcü, uluslararası toplumun ve sorumlu kuruluşların bu saldırılara karşı sessiz kalmayarak faillerin hesap vermesini sağlaması gerektiğini dile getirdi.

Diğer yandan İranlı yetkililer, pazartesi sabahı erken saatlerde Huzistan vilayetine bağlı Ahvaz, Omidiye, Mahşehr, Behbehan, Dezful, Endimeşk, Abadan ve Şadegan çevresindeki çok sayıda noktanın da ABD mühimmatlarıyla hedef alındığını açıkladı.

Bölgelerdeki hasar tespit çalışmalarının devam ettiği bildirilirken, İran medyası Ahvaz’ın dış kesimlerindeki iki ayrı noktanın daha vurulduğunu aktardı. Bununla birlikte, Ahvaz Uluslararası Havalimanı’nın hedef alındığına yönelik iddialar ise resmi kaynaklarca yalanlandı.

Devrim Muhafızları misilleme operasyonlarını açıkladı

Su pompa istasyonuna yönelik saldırıların ardından yazılı bir açıklama yayımlayan Devrim Muhafızları Ordusu, düzenlenen operasyonlara misilleme olarak Bahreyn’de bulunan ABD askeri altyapısının hedef alındığını duyurdu. Açıklamada ayrıca Umman’da konuşlu FPS tipi uzun menzilli hava gözetleme radarı ile bir deniz gözetleme radarının imha edildiği bilgisine yer verildi.

Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Sevgili ve dirençli İran halkı, Silahlı Kuvvetler’deki evlatlarınızın kararlı ve güçlü operasyonları, çocuk katili ABD ordusunu çaresizliğe sürükledi. Amerikalı saldırganlar, son saldırılarında Mahşehr ilçesindeki tarımsal su pompasını hedef alarak halk düşmanı karakterlerini bir kez daha gösterdi.”

Açıklamanın devamında, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerinin Bahreyn’in Cufeyr bölgesindeki ABD askeri tesislerini hedef aldığı belirtilerek, “Cufeyr’de alevler yükselirken, kahraman Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerindeki cesur evlatlarınız, misilleme operasyonunun beşinci aşamasında güçlü füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla Umman Sultanlığı’ndaki FPS uzun menzilli hava gözetleme radarını ve deniz gözetleme radarını da vurup imha etti” denildi.

Geçen ay da binlerce kişi susuz kalmıştı

Su altyapısına yönelik gerçekleştirilen bu son saldırılar, ABD’nin geçen ay Hürmüzgan vilayetine bağlı Sirik ilçesindeki su tesislerini hedef almasının ardından kaydedildi.

Kavurucu yaz sıcaklarının yaşandığı o dönemde düzenlenen saldırılar nedeniyle bölgedeki 20 binden fazla kişinin içme suyuna erişiminin kesildiği bildirilmişti. Söz konusu operasyonlarda Kuhestek kasabası ile Bemani bölgesindeki 10 köyün su dağıtım şebekesi büyük hasar görmüştü.

İki ülke arasındaki askeri hareketlilik, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nda Tahran ile Washington arasında daha önce imzalanan mutabakat zaptını ihlal ettiği belirtilen gemi geçişlerini engellemesinin ardından yeniden tırmanışa geçti. Yaşanan bu gelişmelerin ve ABD’nin bölgedeki askeri tahkimatını artırmasının ardından İranlı yetkililer, Hürmüz Boğazı’nın tüm transit geçişlere kapatıldığını duyurdu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran saldırısından kurtulan ABD’li askerlerden komutanlara suçlama

Yayınlanma

ABD’nin İran ile girdiği çatışmanın ikinci gününde Kuveyt’teki limanda konuşlu birliğe düzenlenen ve altı askerin ölümüyle sonuçlanan İHA saldırısına ilişkin iç soruşturma tamamlanma aşamasına geldi. Saldırıdan kurtulan askerler, komutanları istihbaratı göz ardı etmekle suçluyor. Soruşturmanın ise herhangi bir disiplin cezası öngörmediği belirtiliyor.

İran’ın insansız hava aracıyla (İHA) Kuveyt’teki Şuaibe Limanı’nda yer alan ABD üssüne düzenlediği saldırıdan kurtulmayı başaran Amerikalı askerler, komutanlarını ihanetle ve olası saldırı uyarılarını kulak ardı etmekle suçluyor.

The Washington Post gazetesinin askeri kaynaklara ve iç soruşturmaya aşina kişilere dayandırdığı haberine göre, askeri yetkililer saldırı öncesinde gelen kritik istihbarat verilerini dikkate almadı.

Saldırının, ABD ile İran arasında başlayan çatışmaların ikinci günü olan 1 Mart’ta düzenlendiği belirtildi. ABD Kara Kuvvetleri 103’üncü Lojistik Destek Komutanlığı bünyesinde görev yapan altı askerin hayatını kaybettiği, onlarca askerin ise yaralandığı aktarıldı.

Haber kaynakları, bu saldırıyı çatışma sürecinde Amerikan ordusunun tek seferde en çok kayıp verdiği olaylardan biri olarak nitelendiriyor.

“Limandaki güvenlik açıkları biliniyordu”

Gazeteye konuşan askeri personel, Şuaibe Limanı’nın İran için olası bir hedef olduğunu gösteren istihbarat raporlarının komuta kademesi tarafından göz ardı edildiğini ileri sürdü.

Askerler, tesisin İHA saldırılarına karşı korumasız olması sebebiyle personelin buraya yerleştirilmemesi yönünde tavsiyeler yapıldığını ancak bu uyarıların dinlenmediğini ifade etti.

Görüşlerine başvurulan bazı kaynaklar, saldırı sırasında Tugay Generali Clint Barnes’ın sergilediği tutumu da eleştirdi. İddialara göre Barnes, patlamanın ardından binadan çıkarak sığınağa yönelirken, çok sayıda asker içeride kaldı.

Yaralıların tahliyesi ve kurtarma çalışmaları ise binada kalan diğer subaylar ve erler tarafından gerçekleştirildi.

Saldırı sırasında hedef alınan binada olan Binbaşı Steven Ramsbott, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Eğer bu hatalardan ders çıkarmazsak ve hepimiz aynı yalana inanmaya devam edersek, gelecekte başka bir birlik de aynı durumu yaşayacak ve kendisini bizim düştüğümüz koşulların içinde bulacak” dedi.

Soruşturmada komutanlara ceza öngörülmüyor

ABD ordusu, askerlerin yönelttiği somut suçlamalar hakkında açıklama yapmaktan kaçınırken, komuta kademesinin kararlarını ve sahada attığı adımları savunarak bu kararların gerekçeli olduğunu bildirdi.

The Washington Post’un ulaştığı bilgilere göre, olayla ilgili başlatılan askeri iç soruşturma son aşamaya geldi.

Soruşturmanın ön raporunda, birliğin Şuaibe Limanı’na yerleştirilmesi veya saldırı sonrasındaki tıbbi yardım sürecinin yönetilmesi hususunda komutanlara yönelik herhangi bir kişisel sorumluluk yüklenmediği ve disiplin cezası uygulanmasının tavsiye edilmediği aktarıldı.

Saldırı sabah saatlerinde hazırlıksız yakaladı

CNN’in haberine göre, Şuaibe Limanı’nda taktik operasyon merkezi olarak kullanılan üç bölmeli treylere yönelik saldırı 1 Mart sabahı erken saatlerde düzenlendi. Saldırının ani gerçekleşmesi sebebiyle askeri personelin tahliye edilmeye veya sığınağa geçmeye fırsat bulamadığı kaydedildi.

Vurulan binada patlamanın ardından saatlerce yangın çıktığı, şok dalgasının duvarları yıktığı ve yapısal unsurların iskeletten ayrıldığı belirtildi.

Olayın ertesi günü ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın misilleme saldırılarında altı Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonu 28 Şubat 2026 tarihinde başlamıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English