Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Trump 2.0’nin 60 günlük Orta Doğu karnesi

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci dönemindeki ilk iki ay, Orta Doğu’da büyük hedeflerle ama sınırlı ilerlemeyle geçti. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz Trump’ın göreve gelmeden önce açıkladığı Orta Doğu hedeflerine ne kadar yaklaştığını değerlendiriyor:

***

Trump 2.0’ın Orta Doğu’daki ilk iki ayı: Zor hedefler için yoğun çaba

Paul Salem

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminin ilk 60 günü hem ABD iç politikasında hem de Amerika kıtası, Avrupa ve Asya’daki müttefiklerle olan ilişkilerde büyük sarsıntılara yol açtı. Ancak Orta Doğu’da, genel Amerikan hedeflerinde köklü bir değişim olmadı.

Genel hatlarıyla Trump’ın Orta Doğu politikası, Joe Biden’ın yaklaşımından çok da farklı değil. Ortak yönleri arasında İsrail’in güvenliğine güçlü bir bağlılığın yanı sıra Gazze ve Lübnan’daki son çatışmaları sona erdirme arzusu; ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasında Suudi-İsrail normalleşmesini içeren ancak İsrail’in Filistinlilere bazı tavizler vermesini gerektirecek üçlü bir anlaşmaya öncelik verilmesi; ABD’nin Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ekonomik ve teknolojik ilişkilerine hem kendi içinde bir amaç hem de Çin’i çevrelemenin bir yolu olarak yüksek değer biçilmesi; ve İran ile müzakere yoluyla bir anlaşmaya varmak yer alıyor.

Trump yönetiminin attığı adımlar ve hedefleri göz önüne alındığında, Trump’ın Biden’ın yapamadığı iki büyük diplomatik atılımı gerçekleştirmeye odaklandığı görülüyor: Biri Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki normalleşmeyi içeren üçlü bir anlaşmayla Arap-İsrail çatışmasını sona erdirmek; diğeri ise ABD ile İran arasında bir anlaşmaya varmak. Her ikisi de tarihî başarılar olurdu. Ancak şu ana kadar her iki konuda da ilerleme yavaş ve zor oldu.

İlk aylar

Trump, göreve başlamadan önce bile Orta Doğu’da dengeleri etkiledi. Kasım ayında seçilmesinden haftalar sonra, İsrail ve Lübnan, Hizbullah’la 15 ay süren çatışmayı sona erdiren ABD arabuluculuğunda bir ateşkes imzaladı. Trump’ın göreve başlamasından hemen önce ise, İsrail ve Hamas Gazze’de rehine/esir takası içeren ateşkese vardı. Bu diplomatik başarıların Trump’ın söylemleri ve ekibinin çabaları sayesinde gerçekleştirildiği bildiriliyor.

Trump’ın seçim kampanyasında verdiği “yeni savaş başlatmama” ve “mevcutları bitirme” sözü başta meyvesini vermiş gibi göründü. Ancak iki ay sonra, Gazze’deki ateşkes büyük ölçüde çöktü, İsrail yeniden geniş çaplı askeri operasyonlara başladı. Lübnan’da da geçen hafta yaşanan çatışmalar -İsrail’e atılan roketler ve Beyrut’a düzenlenen saldırılar- ateşkesi tehlikeye attı. Aynı zamanda ABD, Yemen’de Husilere karşı hava saldırılarını yoğunlaştırdı. ABD ile anlaşmaya yanaşmaması halinde İran’ı savaşla tehdit etti (ancak savaşın İsrail’le mi, Amerika’yla mı yoksa her ikisiyle mi olacağını netleştirmedi). Başka bir deyişle, savaş bulutları bir kez daha barış umutlarını gölgeliyor.

İsrail-Filistin

1 Nisan itibarıyla, Trump yönetimi Orta Doğu’daki hemen hemen hiçbir kilit konuda somut ilerleme kaydedemedi. Gazze’de ABD, Katar ve Mısır arabuluculuğunda Hamas’la kalan rehinelerin salıverilmesi, kalıcı bir ateşkes ve savaş sonrası yönetim modeli üzerine yeniden müzakere yürütüyor. Batı Şeria’daki durum ise giderek kötüleşiyor.

Suudi-İsrail normalleşmesini hedefleyen Trump yönetimi, Filistinlilere ne sunulacağı ve bunun İsrail ile Suudi Arabistan tarafından kabul edilip edilmeyeceğini netleştirmiş değil. Özel temsilci Steve Witkoff’un son açıklamalarında sadece Suudi-İsrail normalleşmesi potansiyelinden defalarca bahsetmesine rağmen bu tartışmayla ilgili sadece Gazze ile ilgili düzenlemelerden söz etmesi ve Batı Şeria’yı anmaması dikkat çekti. Bu sadece rastgele bir ihmal mi yoksa Beyaz Saray’ın politikasının bir göstergesi mi? İsrail’in vereceği tek taviz Gazze’yle ilgiliyse Riyad’ın normalleşme konusunda ilerleme kaydedeceği şüpheli; Batı Şeria’yla ilgili bazı tavizlerin de anlaşmanın bir parçası olması gerekecek.

Lübnan’da yol haritası

Lübnan’da ABD aracılığıyla sağlanan ateşkes, Gazze’ye kıyasla daha iyi korunuyor ancak o da sallantıda. İsrail’in Lübnan içindeki bazı bölgelerde hâlâ askeri varlık bulundurması ve istediği zaman saldırı düzenlemesi Hizbullah’ın söylemlerini güçlendiriyor. Geçen hafta, İsrail’in ateşkesten sonra ilk kez Beyrut’u hedef alması gibi gelişmeler, kırılgan barışın tamamen çökebileceğini gösteriyor. Yine de Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden çekilmesi, İsrail’in saldırılarının azalmış olması ve 1 milyondan fazla Lübnanlının evlerine dönmesi olumlu gelişmeler. İsraillilerin İsrail’in kuzeyindeki evlerine dönüşü ise çok daha sınırlı.

Lübnan’la açısından zorluk, ateşkes anlaşmasının, Hizbullah ve diğer tüm devlet dışı silahlı grupların tamamen silahsızlandırılmasını talep eden daha geniş Birleşmiş Milletler kararlarıyla bağlantılı hâle getirilmesini sağlamak. Hizbullah, Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi kabul etmiş olsa da nehrin kuzeyindeki silahlarını Lübnan devletine teslim etmeyi şu ana kadar kabul etmedi. Bu çıkmaz, Lübnan’da ciddi iç siyasi ve güvenlik sorunlarına yol açabilir ya da İsrail’in Hizbullah’a karşı tam kapsamlı bir savaşı yeniden başlatmasına neden olabilir ya da her ikisi birden gerçekleşebilir.

Yemen: Eski defterler açılıyor

Trump yönetimi Yemen’de de Biden döneminin yöntemlerine benzer şekilde, doğrudan askeri saldırılarla Husilerin Kızıldeniz’deki saldırılarını durdurmayı hedefliyor. Daha önce olduğu gibi, saldırılar Husilerin kapasitesini azaltabilir; ancak en azından şu ana kadar ne Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları ne de İsrail’e yönelik füze atışlarını caydırabildi.

İran’la anlaşma

Hem Biden hem de Trump yönetimlerinin doğru bir şekilde tespit ettiği gibi, İran, ABD’nin bölgede karşı karşıya olduğu birçok çatışmanın kilit aktörü. Nitekim Başkan Trump da İran’a karşı cesur adımlar attı, “görülmemiş şiddette bombalama” tehdidini içeren “maksimum baskı” kampanyasını yeniden başlattı, aynı zamanda İran’ın dini liderine bir mektup göndererek müzakere ve barışçıl çözüm çağrısı yaptı. Trump açıkça dönüştürücü bir anlaşmaya hazır; ancak İran’ın dini liderinin buna hazır olup olmadığı belirsiz. Nitekim İran, hafta sonu doğrudan görüşmeleri reddettiğini, ancak dolaylı müzakerelere açık olduğunu duyurdu.

Bir yandan İran’ın yoğun baskı altında olduğu söylenebilir: Suriye’deki varlığını büyük ölçüde kaybetti, Hizbullah zayıfladı, Husi müttefikleri saldırı altında ve Hamas büyük darbe aldı. Ayrıca İran’ın ekonomisi kırılgan ve giderek artan bir baskı altında ve İran’ın kendisi de doğrudan saldırıya açık durumda.

Ancak İranlı radikaller olaylara farklı bir açıdan bakıyor olabilir. İsrail’le -ve onların değerlendirmesine göre ABD’yle de- 18 ay süren savaşın ardından İran liderliğindeki Direniş Ekseni hırpalanmış olsa da ayakta kalmayı başardı. Hamas bile aylardır süren doğrudan İsrail saldırılarına rağmen yok olmuş değil; tıpkı Hizbullah, Husiler ve Irak Haşdi Şabi’si gibi. İran şu ana kadar Suriye’de tam bir kayıp yaşadı ama orada bile talihini tersine çevirmenin yollarını arıyor. Tahran, Şam’daki yeni yönetimin Suriye’ye birlik ve istikrar getirmedeki başarısızlığına güveniyor ve buna yatırım yapıyor; ülkedeki bölünmüşlüğün devam etmesinin ya da artmasının İran’a dönüş yolu açacağını düşünüyor. Mart ayı ortalarında Suriye kıyılarında yaşananlar İranlıların pek de yanılmadıklarını gösteriyor. İran ve İsrail’in, Suriye devletinin başarısızlığına katkı sunduğu ve bundan çıkar sağladığı yönündeki işaretler ise özellikle kaygı verici.

Son 18 aya bakıldığında, Orta Doğu’nun iki başlıca rakibi olan İsrail ve İran’ın güvenlik bilançosu net bir sonuca ulaşmayı zorlaştırıyor. Evet, İran şu anda İsrail ve ABD saldırılarına açık durumda. Ancak 7 Ekim 2023’te, İsrail modern tarihinde tek bir günde en fazla can kaybını yaşadı ve o günden bu yana savaş halinde. Buna karşılık, İran görece daha az zarar gördü ve daha az yıprandı. Geçen yıl nisan ve ekim aylarında hava savunma sistemlerine yapılan birkaç nokta saldırısı, bir füze yakıtı tesisi ile bir nükleer araştırma tesisinin imha edilmesi gibi ciddi darbeler almış olsa da İran’ın ve halkının yaşadığı travma, İsrail’in son 18 ayda yaşadığı sürekli sıkıntı ve krizle kıyaslanamayacak düzeydedir.

İran’ın vekil güçlerine saldırıların ters etkisi

İran’ın füze kapasitesinin azaltılması ve özellikle Hizbullah gibi milis müttefiklerinin zayıflatılması, İran’ın İsrail’e karşı caydırıcılığını neredeyse ortadan kaldırmış olsa da İsrail’in (ve bazı durumlarda ABD’nin) bu vekil güçlerle sürdürdüğü savaşlar, aslında Tahran’ın “Direniş Ekseni”ne olan bağlılığını pekiştiriyor. Her milis müttefike yapılan saldırı, İran’ın doğrudan hedef alınmak yerine düşmanlarının kaynak ve enerjisini başka hedeflere yöneltmesini sağlıyor. Bu durum, İran’ın vekil güçleri tampon bölgeler ve “savunma hattı” gibi konumlandırma stratejisini doğruluyor. İran ne kadar çok sayıda düşmanını vekil güçleriyle meşgul edebilirse, kendisini çatışmanın dışında tutma şansını o kadar artırıyor.

Gerçek müzakere mi, oyalama taktikleri mi?

Elbette Trump, bu stratejiyi boşa çıkarmak için İran’ı doğrudan askeri saldırılarla tehdit ederek büyük tavizler eşliğinde müzakere masasına çekmeye çalışıyor. Ancak Tahran da biliyor ki doğrudan İsrail ya da Amerikan saldırılarına karşı etkili bir askeri savunması olmasa da Körfez’deki petrol ve doğal gaz üretimini ve nakliyesini vurabilir ki Trump bu tür saldırıların küresel enerji ve ekonomik krizi tetiklemesinden kesinlikle kaçınmak istiyor. Deyim yerindeyse her iki taraf da birbirini köşeye sıkıştırmış durumda.

İran’daki radikallerin alışık oldukları “sığınak siyasetini” sürdürerek zaman kazanmaya çalıştığı anlaşılıyor, artık yanında Rusya ve Çin gibi müttefikler de var. Hem Trump hem de İsrail Başbakanı Netanyahu’nun görev sürelerini atlatmayı ve doğrudan savaştan kaçınarak uzun vadeli bir strateji izlemeyi hedefliyorlar. Şu an yalnızca ekonomik yaptırımlar ve vekil güçlerine saldırılarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, büyük tavizler vermek zorunda hissetmiyorlar. Müzakere sürecine girmeleri teşvik edilebilir, fakat verecekleri tavizler büyük olasılıkla 2015’teki nükleer anlaşmada kabul ettikleri düzeyi çok aşmayacaktır. Ayrıca, önceki anlaşmadan çekilen Trump’a güvenleri düşük. Ancak eğer durum hızla İran’a yönelik büyük çaplı saldırılara evrilirse, bu denge değişebilir.

Körfez ülkelerinin ekonomik ağırlığı

Çatışmaların ötesinde Trump yönetiminin Orta Doğu vizyonunun merkezinde Suudi Arabistan ve KİK ülkeleriyle ekonomik ve teknolojik işbirliği yer alıyor. Suudi Krallığı ve KİK’in diğer üyeleriyle kaydedilen muazzam ilerlemeyi anlatan ABD temsilcisi Steve Witkoff, bu gelişmelerin bölgede İsrail-Arap normalleşmesini hızlandırarak, Orta Doğu’yu ABD için “Avrupa’dan daha önemli” hale getirebileceğini savundu.

Sonuç

Trump yönetimi, göreve geldiği günden bu yana geçen iki ayda Orta Doğu’daki kronik krizleri çözmede henüz devrim niteliğinde bir ilerleme sağlayamadı. Ancak henüz yolun çok başındayız.

İki büyük soru hâlâ yanıt bekliyor: Gazze ve Batı Şeria’da “ertesi gün” için ABD’nin planı nedir ve bu plan Suudi Arabistan’ı İsrail’le normalleşmeye ikna edecek mi? Eğer bu sorunun yanıtı olumlu olursa, bölgede Filistin halkı için kabul edilebilir düzenlemeler ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde diğer Arap ve Müslüman ülkelerin de İsrail’le ilişkileri normalleştirmesiyle tarihî bir dönüşüm yaşanabilir.

İkincisi, Trump yönetimi İran’la nasıl dönüştürücü bir anlaşmaya varacak? Böyle bir anlaşma da Orta Doğu açısından derin ve olumlu sonuçlar doğuracaktır. Ancak mevcut durum göz önüne alındığında, daha olası senaryo; ne büyük bir savaş ne de büyük bir diplomatik kırılma yaşanması.

Trump, kendisini “en iyi anlaşma yapan lider” olarak görüyor. Arap-İsrail çatışmasını çözme ve ABD-İran düşmanlığını sona erdirecek bir anlaşma sağlama hedeflerini öncelik haline getirmekte haklı. Her iki anlaşmanın da zamanı çoktan geldi. Şimdiye kadar zorlu geçti; ancak önümüzdeki aylarda bu hedeflere ulaşmak için hâlâ yeterince zaman var.

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Musk, Pentagon için “savaş danışmanlığı” yapacak

Yayınlanma

Dünyanın en zengin adamı Elon Musk, savaşın geleceğine odaklanan ve “Project Meridian” olarak bilinen bir Pentagon girişiminin eş direktörlüğünü üstlendi.

Musk’ın yeni görevini ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth duyurdu.

Savaşların eninde sonunda otonom insansız hava araçlarıyla yapılacağına dair inancını uzun süredir dile getiren Musk, savunma alanında faaliyet gösteren startup Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ve eski Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich ile birlikte eş direktör olarak projeye danışmanlık yapacak.

Hegseth, Pentagon’da yayınladığı bir notta, grubun “geleceğin savaş alanlarını inceleyeceğini” ve “savaşçıların bu ortamlarda üstünlük sağlamak için hangi silah ve teknolojileri kullanmaları gerektiğini belirleyeceğini” belirtti.

Hegseth, Quantico Deniz Piyade Üssü’nde yaptığı “Kuvvetlerin Durumu” konuşmasında şunları söyledi:

“Gelecekteki çatışmaları en iyi öngörenler yalnızca Pentagon’da bulunmuyor. Hem soruları sormayı hem de bunlara cevap vermeyi kendimize yüklerken, bariz önyargılar ve riskler söz konusudur.”

Hegseth, bu girişimin derhal başlayacağını ve konuşmasının ardından güvenli bir mekânda Musk, Luckey ve Gingrich ile bir araya geleceğini söyledi.

Meridian Projesi, “savaşların, alanların ve teknolojilerin gidişatını acımasızca haritalandırmak” için 120 gün süreye sahip olacak ve bu süreç, bulgularının kamuoyuna duyurulması ve gizli bir ek ile sonuçlanacak.

Hegseth, “Yeryüzünün altından Ay’ın ötesine” uzanan kapsamlı bir görev tanımını açıkladı.

Grup, yeni askeri stratejiler veya politikalar geliştirmek yerine, “ele geçirmemiz gereken alanları ve ustalaşmamız gereken yetenekleri” belirlemeye çalışacak ve gelecek nesil Amerikan askerlerinin ihtiyaç duyabileceği silah ve sistemleri “keşfetmeye, geliştirmeye ve sahaya sürmeye” odaklanacak.

Grubun, Ocak ayı sonuna kadar kendisine öneriler içeren bir rapor sunması bekleniyor.

Musk, 2024 yılında “Gelecekteki savaşlar tamamen insansız hava araçları ve hipersonik füzelerle ilgili olacak,” demişti. Bu, son yıllarda yaptığı benzer açıklamalardan sadece biriydi.

Hükümet Verimliliği Departmanı’ndaki (DOGE) denetim görevi kargaşayla sona eren ve Başkan Donald Trump’ın harcama tasarısı nedeniyle Trump ile bir anlaşmazlığa dönüşen Musk için, bu paneldeki görev, herhangi bir sıfatla hükümete resmi şekilde geri dönüşünü işaret ediyor.

Musk ve Trump sonunda barıştılar ve Musk, bu hafta Beyaz Saray’da diğer teknoloji liderleriyle birlikte yapay zeka güvenliği konulu bir toplantıya katıldı.

Meridian, Hegseth’in duyurduğu, ordunun otonom savaş ve hızla gelişen teknolojiler etrafında yeniden yapılandırılmasına yönelik daha geniş kapsamlı bir girişimin parçası.

Hegseth, müşterek kuvvetler genelinde otonom ve robotik yetenekleri yaygınlaştırmak üzere, kendi ifadesiyle “hizmet kolu benzeri yetkiler”e sahip yeni bir dört yıldızlı muharebe komutanlığı olan Otonom Savaş Komutanlığı’nın (AUTOWARCOM) kurulduğunu duyurdu.

Savaş Bakanlığı ayrıca, Hegseth’in “yeni nesil otonom savaşçılar” olarak adlandırdığı kişiler için özel kariyer yolları oluşturmak üzere, tüm askeri birimlerde yeni mesleki çerçeveleri aşamalı olarak uygulamaya başlayacak.

“Otonom Savaş Komutanlığı’nı on yıl önce düşünmüş olmalıydık,” diyen Hegseth, Meridian’ın, ordunun geride kalmadan bir sonraki teknolojik dönüşümü öngörebilecek kadar ileriye bakmayı amaçladığını açıkladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English