Bizi Takip Edin

Görüş

Trump hükümetinin ticaret savaşına dair bir değerlendirme

Avatar photo

Yayınlanma

31 Temmuz’da Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae-myung, ABD ile bir ticaret anlaşmasına varıldığını doğruladı. ABD’nin Güney Kore otomobillerine uyguladığı gümrük vergisi %15’e düşürülecek, Güney Kore ise ABD’ye pirinç ve sığır eti pazarını daha fazla açmayacak; ancak ABD kontrolündeki yatırım projelerine 350 milyar dolar yatırım yapma sözü verdi.

Aynı gün, Trump hükümeti Meksika ile olan gümrük anlaşmasını 90 gün uzatmayı kabul etti. Aynı zamanda, 1 Ağustos’tan itibaren Hindistan’a %25 oranında gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu ve diğer ticaret ortaklarıyla müzakerelerin son tarihini uzatmayacağını duyurdu. ABD, Meksika, Kanada, Hindistan ve Çin gibi büyük ticaret ortaklarıyla henüz yeni anlaşmalar yapmamış olsa da, birçok ticaret ortağının özellikle AB ve Japonya’nın ABD’nin şartlarını kabul etmesiyle birlikte, bu destansı boyuttaki ticaret savaşının yarı yola geldiği söylenebilir. Trump hükümeti yüzeyde bir zafer kazanmış görünmektedir, ancak sonraki uygulamalarla ilgili pek çok belirsizlik devam etmektedir.

Çin-ABD ticaret savaşı üç tur müzakereyle devam etti ancak hâlâ nihai bir çözüme ulaşılamadı. 29 Temmuz’da Çin ve ABD, İsveç’te üçüncü tur müzakerelerini tamamladı. Çin Ticaret Bakanlığı’nın uluslararası ticaret müzakereleri temsilcisi ve bakan yardımcısı Li Chenggang, bir buçuk günlük görüşmelerin ardından, iki ülke liderlerinin 5 Haziran’daki telefon görüşmesinde vardıkları uzlaşma doğrultusunda, Çin ve ABD’nin ticaret ekiplerinin karşılıklı ilgilendikleri önemli konularda derinlemesine, samimi ve yapıcı iletişim kurduklarını duyurdu. Li, ayrıca her iki tarafın da %24’lük karşılıklı askıya alınmış vergilerin ve Çin’in karşı önlemlerinin süresinde uzatılmasını sürdürmeyi taahhüt ettiklerini vurguladı. Çin-ABD ticaret ekipleri, ticaret konularında zamanında görüş alışverişi yapmaya ve ikili ticaret ilişkilerini istikrarlı ve sağlıklı bir şekilde geliştirmeye devam edecek.

12 Mayıs’ta Çin ve ABD, Cenevre’de ilk tur müzakereleri gerçekleştirdi ve önemli bir “çift taraflı vergi iptali” sonucuna ulaşıldı: ABD, 8 ve 9 Nisan tarihli iki başkanlık emriyle Çin mallarına uygulanan toplam %91’lik vergiyi kaldırmayı taahhüt etti; Çin de buna karşılık %91’lik vergiyi kaldırdı; her iki taraf da %24’lük vergiyi 90 günlüğüne askıya almayı ve yalnızca %10’luk verginin kalmasını kabul etti. Bu sonuç, Trump’ın göreve yeniden başlamasıyla birlikte alevlenen Çin-ABD ticaret savaşını acilen yavaşlatıp soğutmaya yardımcı oldu.

12 Haziran’da taraflar Londra’da ikinci tur görüşmeleri tamamladı, ancak içerik açıklanmadı. Medya, yalnızca iki ülke liderlerinin telefon görüşmesinde vardığı önemli uzlaşmayı uygulamak ve Cenevre’deki ticaret görüşmelerinin sonuçlarını pekiştirmek için temel bir ön mutabakat sağlandığını vurguladı. Stockholm’de gerçekleşen üçüncü turda ise yine somut bir ilerleme kaydedilemedi ve taraflar hâlâ pazarlık ve çekişme aşamasında.

Çin-ABD ticaret müzakereleri zorlukla ilerlerken, Trump hükümeti on gün içinde üç büyük ticaret müzakeresi kalesini fethetmeyi başardı. Özellikle AB ve Japonya gibi iki kilit ticaret ortağıyla anlaşma sağlayarak sembolik zaferler elde etti. Bu durum Çin ve hâlâ uzlaşmamış diğer ticaret ortakları üzerinde yeni baskılar yarattı.

28 Temmuz’da ABD ile AB, otomobil, yarı iletken ve ilaç gibi önemli ürünleri kapsayan, %15’lik baz gümrük vergisi oranı belirleyen kapsamlı bir yeni ticaret anlaşması imzaladıklarını duyurdu. AB, ABD’den 750 milyar dolar değerinde enerji ürünü satın almayı ve 600 milyar dolarlık ek bir yatırım planı uygulamayı taahhüt etti. Bu anlaşma, AB’nin ABD’ye karşı büyük bir taviz verdiği anlamına geliyor.

Bundan önce, 23 Temmuz’da ABD, Japonya ile benzer bir anlaşmaya varmış, ABD’ye ihraç edilen Japon ürünlerinin çoğuna %15 oranında tek tip vergi getirilmiş, Japonya da ABD’ye 550 milyar dolarlık yatırım yapmayı taahhüt etmişti.

ABD-AB ve ABD-Japonya gümrük savaşları görünüşte karşılıklı tavizler içerse de, ABD’nin açıkça fayda sağladığı görülmektedir. AB açısından %15’lik oran, önceki ortalama %4,8’e göre oldukça yüksektir; ancak ABD’nin tehdit ettiği %30 cezai verginin ve kısa süreli uygulanan %20 oranının altındadır. Bu “kapsamlı tek tip vergi”, AB’nin çoğu mamul ürününe uygulanacak; bu, daha önce %27,5’e kadar çıkan otomobil ürünlerini de kapsıyor. İlaç gibi kilit sektörlerde ise ABD, %15’in altında oranları kabul etti ve gelecekte müdahale etme alanını da korudu.

Japonya açısından bakıldığında, %15’lik temel vergi oranı, her ne kadar daha önce kısa süreli uygulanan %10’un biraz üzerinde olsa da, temmuz öncesinde ABD’nin önerdiği %25’in çok altındadır. Bu vergi oranı, Japonya’nın ABD’ye ihracatının yaklaşık dörtte birini oluşturan çekirdek otomotiv sektörünü istikrara kavuşturmakta ve Japonya’nın özellikle otomobil ve yedek parça üretimi ve ihracatını sağlamlaştırması açısından stratejik önem taşımaktadır.

ABD, Avrupa ve Japonya’dan büyük çaplı mal ithalatı ya da yatırım taahhütleri elde etti. Avrupa Birliği, önümüzdeki birkaç yıl içinde ABD’den başta sıvılaştırılmış doğal gaz, petrol ve nükleer yakıt olmak üzere 750 milyar dolardan fazla enerji ürünü satın almayı taahhüt etti. Ayrıca, AB; altyapı, enerji sistemi entegrasyonu ve kritik sanayi zinciri yeniden yapılanması gibi alanları kapsayan 600 milyar dolarlık ek yatırım sözü verdi. Özellikle dikkat çekici olan ise AB’nin ABD’den askeri alımlarını da artıracak olması.

Japonya da üretim, otomotiv tedarik zincirinin genişletilmesi, altyapı ve yüksek teknoloji iş birlikleri gibi alanları kapsayan 550 milyar dolarlık bir ABD yatırım planını taahhüt etti. Otomotiv sektöründe, Japonya ABD’de yerelleştirilmiş üretim kapasitesini hızla artırmakta ve ABD pazarına stratejik erişimini sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.

ABD, Avrupa ve Japonya pazarlarını daha da açmayı başardı. Her ne kadar ABD-AB anlaşması tek tip temel vergi oranını belirlese de, uçak ve yedek parçalar, yarı iletken ekipmanları, temel hammaddeler, bazı tarım ürünleri ve özel kimyasallar gibi birçok “sıfıra karşı sıfır” istisna listesi de oluşturuldu.

Japonya da pazarını daha fazla açacak; özellikle ABD otomobilleri, pirinç ve bazı tarım ürünlerine giriş izni verilecek. Bu hamle, Trump’ın uzun süredir dile getirdiği “Amerikan ürünleri Japon pazarına giremiyor” şikâyetine bir yanıt niteliğindedir. Her ne kadar Japonya bu turda ABD mallarına uyguladığı gümrük vergilerini düşürmemiş olsa da, tarife dışı engelleri düzenleyerek ve kota sınırlamalarını gevşeterek Amerikan ürünlerine fiilen daha geniş bir erişim sağlamıştır. Aynı zamanda, Japonya kendi hassas sektörleri üzerindeki düzenleme yetkisini koruyarak, verdiği tavizlerde politika esnekliğini muhafaza etmeye çalışmaktadır.

2024 yılında ABD’nin toplam ticaret hacmine göre ilk on ticaret ortağı sırasıyla: Meksika, Kanada, Çin, Almanya, Japonya, Güney Kore, Tayvan (Çin), Vietnam, Birleşik Krallık ve Hindistan’dır. Japonya, AB ve Güney Kore’yi kazanmadan önce ABD, Birleşik Krallık, Vietnam, Endonezya ve Filipinler ile anlaşmalarını tamamlamıştı. AB üyeleri Hollanda, İrlanda, İsviçre, İtalya ve Fransa’nın ABD’nin 11 ila 15. en büyük ticaret ortağı olduğu göz önüne alındığında, Trump yönetiminin ticaret savaşı neredeyse yarı yarıya başarıyla sonuçlanmış sayılır. Geriye sadece Meksika, Kanada, Hindistan ve Çin gibi dört “zorlu ceviz” kalmıştır.

Bu nedenle bazıları “Trump kazandı” değerlendirmesinde bulunuyor, özellikle AB ve Japonya karşısında elde edilen ticaret zaferleri nedeniyle. Ancak hukuki olarak, ABD-AB ticaret anlaşmasının yürürlüğe girebilmesi için AB’ye üye 27 ülkenin yasama organlarının onayı gerekmektedir. Dolayısıyla bu anlaşmanın Trump yönetimine uzun vadeli zafer getirip getirmeyeceği henüz kesinleşmiş değil.

Öncelikle, Avrupa kamuoyu ve siyaset çevresi yeni ABD-AB anlaşmasını neredeyse oybirliğiyle eleştiriyor; özellikle Fransa ve Almanya’da bu eleştiriler yoğun. Fransa Başbakanı Bérou, 27 Temmuz’u Avrupa için “karanlık bir gün” olarak nitelendirdi; aşırı sağcı lider Le Pen, AB’nin “siyasi, ekonomik ve ahlaki yenilgiye uğradığını” ve “teslimiyet belgesi” imzaladığını söyledi; aşırı sol lider Mélenchon ise bunun “Trump’a tam bir teslimiyet” olduğunu ifade etti; eski Başbakan de Villepin, anlaşmanın “eşitsiz” olduğunu ve “haraç ödemeye” benzediğini belirtti. Fransa’nın sanayi ve dış ticaretten sorumlu yetkilileri, anlaşmayı “dengesiz” bulduklarını ve yeni bir müzakere turu talep ettiklerini söyledi. Almanya İhracatçılar Derneği, anlaşmanın birçok Alman tüccar için “hayatta kalma tehdidi” oluşturduğunu; Alman Sanayi Federasyonu ise AB’nin “asimetrik tavizler” verdiğini ileri sürdü.

Ayrıca, İsveç Maliye Bakanı yeni ABD-AB anlaşmasının İsveç ekonomisine zarar vereceğini söyledi. İspanyol El País gazetesi, anlaşmanın ABD-AB gümrük eşitsizliğini pekiştirdiğini yazdı. Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ise Trump’ın AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’i “kahvaltıda yediğini” alaycı bir şekilde dile getirdi. Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komisyonu Başkanı Bernd Lange ise anlaşmayı “taraflı” bir işlem olarak eleştirdi…

28 Temmuz’da Avrupa Komisyonu bir belge yayımlayarak Trump ile von der Leyen arasındaki “el sıkışma anlaşmasının” yasal bağlayıcılığı olmadığını vurguladı. ABD ile AB hâlâ resmi bir anlaşmaya varmış değil; özellikle gıda standartları, dijital düzenlemeler, enerji, yatırım ve çelik-alüminyum tarifeleri gibi konularda önemli görüş ayrılıkları sürüyor.

Japonya’daki muhalefet, Avrupa’daki kadar güçlü olmasa da, kamuoyunda Ishiba hükümetinin otomotiv sektörünü korumak adına pirinç sektörünü feda ettiği yönünde eleştiriler yer aldı. ABD’ye yapılan yatırımın büyük bölümünün yalnızca ABD’nin çıkarına olacağı düşünülüyor. Kyodo ajansının son anketine göre, halkın yaklaşık %78’i anlaşmadan memnun değil, yalnızca %11’i destek veriyor. Analistler, yeni ABD-Japonya anlaşmasının yalnızca Ishiba’nın siyasi itibarı ve Liberal Demokrat Parti’nin iktidar temellerini zayıflatmakla kalmadığını, aynı zamanda Japon toplumuna ABD ile imzalanan meşhur “Plaza Anlaşması”nı ve ardından gelen “kayıp on yıl” kabusunu da hatırlattığını söylüyor.

İkinci olarak, ABD’nin koyduğu şartların uygulanması, iç siyasi ve hukuki zorluklarla da engellenebilir. ABD Federal Temyiz Mahkemesi, Trump’ın vergi koyma yetkisinin yasallığına dair bir davayı görüşmek üzeredir ve verilecek karar, Trump’ın dış ticaret anlaşmalarının hukuki temelini sarsabilir. ABD-AB anlaşması, ABD mallarının Avrupa’ya ihracatındaki gümrük muamelesini netleştirmemektedir ve bu durum hâlâ ciddi bir asimetri olduğunu göstermektedir. ABD-Japonya anlaşması da ABD otomotiv sektörünü memnun etmemiş, bu anlaşmanın ABD’nin Japonya ile olan ticaret açığını esasen düzeltmediği ve iki ülke arasındaki yapısal sanayi çelişkilerinin çözümsüz kaldığı görüşü öne çıkmıştır.

Üçüncü olarak, AB ve Japonya ABD’ye yatırımlarını artırmış olsa da, Amerikan imalat sanayisinin ülkeye geri getirilmesi (reshoring) yapısal darboğazlarla karşı karşıyadır. Trump yönetimi, özellikle yarı iletkenler, otomotiv, batarya ve temiz enerji gibi kilit sektörlerde, Avrupa, Japonya ve diğer müttefiklerinin ABD’de doğrudan yatırımını genişletmesini ve üretimi hızla geri getirmesini teşvik etmektedir. Ancak uygulamada bu strateji; yetenek, kültür, düzenleyici sistem gibi birçok alanda yapısal engellerle karşılaşmakta ve yatırımların sistemsel maliyetini kısa vadede absorbe etmekte zorlanmaktadır. En temel kısıtlama, ABD imalat sektöründe ciddi mühendis ve teknisyen eksikliğidir; bu durum doğrudan üretim hatlarının kurulmasını sınırlamaktadır. Kültürel farklılıklar da sürtüşmeleri artırmakta, çok uluslu şirketlerin yüksek verimlilikteki işleyiş mekanizmaları, Amerikan tarzı dağınık ve yerinden yönetim sistemine uyum sağlayamamakta; bu da inşaat aşamasından işletmeye kadar yapısal darboğazlar yaratmakta ve genel yatırım verimliliğini azaltmaktadır.

Özetle; Kanada, Meksika ve Hindistan gibi ülkeler, ABD’nin artan baskısıyla tek başlarına mücadele etmeye zorlanacak, ABD’nin her yönden uyguladığı hegemonik baskıya karşı koymak zorunda kalacaklardır. Çin-ABD ticaret müzakerelerinin geleceği de pek parlak görünmemektedir; çünkü ABD’nin “her cepheden saldırı”dan “hedefli saldırı”ya geçmesiyle oluşan yeni durumlar ve Trump yönetiminin 1.0 dönemindeki kapsamlı baskı araçlarını yeniden devreye sokmasıyla ciddi zorluklarla karşı karşıya kalınacaktır.

Bu hafta, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), Çin’de “Chikungunya virüsü vakalarının artması” nedeniyle Çin’e yönelik bir seyahat sağlığı bildirimi yayımlamayı planlamaktadır. Aynı zamanda, ABD Temsilciler Meclisi ve Senatosu’nun Cumhuriyetçi kanadı, ağustos ayında Tayvan’a bir kongre heyeti göndereceğini duyurdu. Bu, Trump yönetiminin kısa süre önce Tayvan bölgesel liderinin transit geçişini reddetmesinin hemen ardından gelen bir hamle olup, ABD’nin Tayvan politikasındaki ikiyüzlülüğü ve tutarsızlığını göstermekte; aynı zamanda Çin’e şu mesajı vermektedir: Eğer Çin müzakere masasında taviz vermezse, ABD jeopolitik “Pandora’nın kutusunu” açar ve Çin’i her yönden rahatsız edecek “on sekiz taktik”i sahaya sürer.

Küresel ve stratejik açıdan bakıldığında, Çin-ABD ilişkileri, özellikle de ticari ilişkiler “batamayacak kadar büyük” konumundadır; küresel sanayi, ticaret ve değer zincirlerinin temel bağlantı noktasıdır. Çin-ABD ticaret hacmi çok büyük olup, karşılıklı bağımlılık yüksektir; ekonomik olarak birbirini tamamlayan ama yapısal farkları büyük olan iki ülkedir. Çatışma noktaları çoktur, politik uçurum derindir ve rekabet gücü yüksektir. Bu nedenle Çin-ABD ticaret müzakereleri, en büyük, en zor ve nihai “karar meydanı” olacaktır.

Çin hâlâ ABD’nin en büyük mal tedarikçisi, çok uluslu şirketlerin yatırım ve kâr anlamında en büyük pazarı, tarım ürünlerinin en büyük tüketicisidir. Çin, yalnızca geniş bir iç dolaşım piyasasına sahip olmakla kalmaz; aynı zamanda çok büyük bir dış dolaşım potansiyelini de barındırır. ABD, AB ve Japonya ile olan pazarlıklarda da elinde çoklu manevra kolları vardır. Trump yönetimi diğer ticaret ortaklarını birer birer anlaşmaya ikna ettikçe, doğal olarak müzakere masasında daha da özgüvenli olacak, taleplerini artıracak ve hatta ticari baskı ile jeopolitik araçları dönüşümlü ya da eşzamanlı kullanarak Çin’e daha fazla baskı yapmaya çalışacaktır.

Bu gidişata karşı, Çin’in stratejik bir duruşla hareket etmeye devam etmesi gerekir: stratejik netlik, stratejik özgüven, stratejik dirayet, stratejik sabır ve stratejik esneklik. Çin, Trump yönetimiyle yüksek zekâ, esnek stratejiler ve kombine taktiklerle mücadele etmeli; müzakereyi sürdürmeli ama bağı koparmamalı; sonunda Trump yönetiminin kör özgüvenini, boş söylemlerini ve aşırı taleplerini geri püskürtmeli; onu gerçeklerle yüzleştirerek nispeten adil ve dengeli bir ikili ticaret anlaşmasını kabul etmeye zorlamalı; böylece Çin ve ABD arasında gerçekten kazan-kazan esasına dayalı bir sonuç elde edilmelidir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English