Görüş
İhtiras ve güç arasındaki açı – 1

Yazıya iki önermeyle başlayacağım. Gerçekte bunların her ikisi de büyük teorik çözümlemeler gerektirmiyor, esas itibariyle sağduyunun sonucu; ancak yaşadığımız küresel cinnet çağında sağduyu en çok kaybedilen şeylerden biri.
Birincisi şu: ihtiraslar ve maddi güç arasındaki açı ne kadar geniş olursa gelecek o kadar öngörülemez ve tehlikeli hale gelir. İhtirasını hayata geçirebilmesine imkân verecek gücü olmayanlar kaçınılmaz olarak yıkıma sürüklenir.
İkincisi de şu: kapitalizmde genel olarak, cinnet çağlarında ise çok daha fazla, iktidarlar geleceğe yönelik orta ve uzun vadeli planlardan çok kan kokusuyla sarhoş olan sivrisinek refleksleriyle hareket ederler; ancak maddi güce sahip olanların refleksleri onlar için ihtimal dahilinde hayırhah sonuçlar vaat edebilirken maddi güce sahip olmayanların refleksleri yıkıma götürür.
Birkaç olgu
Sadece son birkaç haftanın gelişmelerine bakmakla yetinelim:
Rheinmetall hükümeti, tıpkı 1936’daki Krupp-Thyssen hükümeti gibi, bütçe programından anayasa değişikliğine kadar (ilki, planlanan 500 milyar avroluk savaş bütçesi; ikincisi, anayasada ABD’den sınırsız silah alımına izin veren küçük, sinsi değişiklik) savaş ekonomisiyle kalkınma hamleleri yapıyor ve bu hiç kuşkusuz, en azından 1936-1941 arasında olduğu gibi bir süreliğine başarılı olacaktır; sorun şimdilik, bugün yaşadığımız uzatmalı 1930’ların hangi ağır çekim modunda sürdüğüdür.
Gene de birçok açıdan Krupp-Thyssen hükümetinin Rheinmetall hükümetinden çok daha zeki ve yetenekli olduğu ileri sürülebilir; mesela 1930’larda hiçbir faşist devlet yetkilisi çıkıp da şöyle bir şey söylemezdi: “Finlandiya’ya Sovyetler Birliği’nin derinlerine karşı kullanması için silah vereceğiz, para da sorun değil ama hangilerini vereceğimizi söylemeyiz; hem zaten daha üretmedik.” Oysa 23 Temmuz’da Rheinmetall hükümetinin dışişleri bakanı Johann Wadephul neredeyse kelimesi kelimesine böyle dedi. Aynı gün bu faşist koalisyon hükümetinin sol sosu SPD’li savunma bakanı Pistorius da Patriot sistemleri için aynı şeyi söylüyordu: paramız çok, hem zaten bizden başka Hollanda, Norveç ve İsveç de finanse etmeye hazır ama alacak yer bulamıyoruz.
Alacak yer problemi kısa zamanda çözüldü. The Telegraph’a göre Almanya’daki Rheinmetall hükümeti, Kiev rejimine “gelecek bahara kadar” vaat ettiği 5 Patriot sisteminden birini geçen ayın son haftasında ulaştırdı. Pistorius’un söylediklerini ciddiye almak gerekirse yakın zamanda birini daha göndermeleri beklenebilir. Mesele epeydir bunların hangi şartlarda verileceğinde düğümleniyordu: Amerikan yönetimi sadece Avrupalıların kendi parasıyla alıp rejime kendilerinin hibe etmesini dayatmakla kalmıyordu (Avrupa’da birkaç önemsiz ses dışında buna karşı çıkan da yok zaten); aynı zamanda şunu da söylüyordu: “Siz NATO çerçevesinde size verdiğim sistemleri bizden satın almış gibi yapıp parasını ödeyip gönderin, biz de bir ara üretince sizdeki eksiğin yerine koyarız.” Rheinmetall hükümetinin bir elindeki sistemlerden birini öbür eliyle satın alıp Kiev rejimine teslimat kararı ABD yönetiminin ikna kabiliyetinin de gösteriyor.
Başka bir şeyi daha gösteriyor: bu işlerin siyasi planda nasıl yürüdüğünü. The Wall Street Journal’ın temmuz ortasındaki yayını, Rheinmetall şansöliyesinin kabiliyetlerinin altını çiziyordu: buna göre şansöliye “servetini özel sektörde yaptığı için” Trump’la daha kolay temas kurabiliyor. Mesela temmuz başındaki telefon görüşmesinde şansöliye berikine, ABD’nin Kiev rejimine silah sevkiyatını durdurduğunu hatırlatarak kendilerinin rejime vermek için 2 Patriot sistemi almak istediğini söylemişti. Trump’ın ise sevkiyatların durdurulduğundan haberi yoktu. Kısa süre sonra Amerikan sevkiyatları yeniden başladı; bunun hemen ardından Trump şansöliyeyi aradı ve 2 değil 5 Patriot sistemi almasını istedi.
Avrupa genel olarak bu durumda; Britanya veya Fransa’nın fevri çıkışları da durumu değiştirmiyor. Rothschild bankerinin neredeyse peçete süratiyle değiştirdiği bakanlarından Catherine Colonna, savunma bakanlığı sırasında, 2022’de, ABD’den “daha fazla özerklik” çağrısında bulunmuştu. Başka deyişle, Avrupa’nın geleneksel olarak siyasi bağımsızlığına en çok sahip çıkan ülkesi olan Fransa, ABD’den bağımsızlık filan değil sadece özerklik alanının genişletilmesini talep ediyordu. Bu durum değişmedi ve değişmeyecek; Fransa devlet başkanı ABD’nin gözünde en çok maskara olarak kalacak. Kurnaz ve bütün kurnazlar gibi kıt zekâlı bir banker, o kadar. Gittiği yerde hoşa gidecek şeyler söylemeyi seviyor; bir reklam oyuncusundan farksız; resmi ilişkileri kişisel itibarını güçlendirmek için kullanıyor. Bu anlamda herhangi bir çevre ülkesinin liderinden farksız. Avrupa’ya nükleer şemsiye gibi kocaman laflar, bu minik Napoléon bozuntusunun alametifarikası; oysa Amerikan yönetiminin alay konusu olması bir tarafa, nükleer silahların düzenli bakımını yaptığı bile kuşkuludur.
Britanya yönetimini de aynı durumda. Daha geçen hafta Britanya topraklarına Amerikan nükleer silahları konuşlandırılacağı haberleri çıktı, oysa kendisi de “nükleer güç”. Dört nükleer denizaltısı var, o nükleer denizaltılarda da ABD yapımı, ABD bakımı ve modernizasyonu gerektiren, hatta hedefe kenetlenme sistemleri de ABD teknolojisine bağımlı nükleer başlık taşıyan Trident füzeleri. Demek ki Britanya ordu, hükümet ve sermayesi imparatorluğun diğer toprakları şöyle dursun adayı bile tek başına koruyacak güçte değil.
Almanya’nın II’nci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden militarizasyonu NATO üyeliğinin tayin edici aşamayı mimlediği çok katmanlı bir süreçtir; ama bu süreçte nitel bir dönüşümün ilk adımı Avrupa ordusu tartışmalarının başlamasıyla birlikte atılmıştı. Dönüşümün kesin miladı ise 2 Aralık 2021’e tarihlenebilir: Merkel’in görevden ayrılış töreninde Bundeswehr’in nazi tapınmalarını hatırlatan meşaleli geçit töreni, geçmişe sembolik bir gönderme kadar güçlü orduya dayanan yeni bir gelecek tahayyülünü de yansıtıyordu. Sonucu, şimdilik, bir elindekini öbür eliyle para sayıp almaktır.
Öngörülemezlik
Her şey çürüyor, ama tarih gene de spiraldir. 100 yıl öncenin çok daha incelikli, doğru, analitik ifade edilmiş formülleri bugün alabildiğine kaba, mide bulandırıcı, köşeli biçimler içinde yeniden ortaya çıkıyor, ama bu durum formülün geçerliliğini ortadan kaldırmıyor. Sovyetler Birliği’nin Washington büyükelçisi K.A. Umanskiy, 6 Haziran 1939’da Roosevelt’e güven mektubunu sunarken aralarında kısa bir konuşma geçmişti; Roosevelt büyükelçiye orada şöyle dedi (benim “1939…”dan alıntılıyorum): “… günümüzün bu ciddi ortamında eski moda Avrupa entrikalarının devam ettiğini görmek gülünç. Ayrıca da, Avrupa’nın bu üç kuruşluk diplomatlarına filozof sükûnetiyle bakabilen iki ülke var: sizin ülkeniz ve bizim ülkemiz. Avrupa artık büyük değil.” 30 Haziran’da Umanskiy ile 40 dakikalık özel bir görüşme daha yaptı. Şu sözler de oradan: “Ben kendim de Fransızlara… inanmıyorum.”
Trump hiç kuşkusuz zır cahil bir hödük, ama ülkesinin yönetme kültürünü neredeyse alışkanlıkla biliyor. Eğer mevcut durumu az çok edebi formlarda estetize etmek gerekseydi, ABD yönetiminin Avrupalı yöneticilerden tiksintisiyle ilgili pek ilginç şeyler çıkabilirdi.
Avrupalı elitlerin askeri ve siyasi alanda güçsüz oldukları çok açık, ancak bu güçsüzlükle karşılaştırılamayacak kadar muazzam bir ihtiras ve pervasızlık var. Mesela Rusya özel kuvvetlerinin Oçakov baskınını ele alalım. Hükümet organı Rossiyskaya Gazeta’da da yayınlandığına göre artık teyitli saymak gereken haberlere göre özel kuvvetler 31 Temmuz’da şehre indirme yaparak en azından ikisinin kimliği belli Britanyalı muvazzaf ordu personelini ve en az bir MI6 elemanını esir aldılar. Normalde, Britanya personelinin güvenliği ve personelin açığa çıkmasıyla ortaya çıkacak güvenlik zafiyetinin büyüklüğü dikkate alınırsa, MI6’in adamlarını Rusya kuvvetlerinden görece uzak bir noktaya konuşlandırması beklenir. Ama hayır, durum hiç de öyle değil. Oçakov, Rusya’nın Pokrovskoye burnundaki tahkimatlı askeri noktaya sadece 10 kilometre uzakta. Yani öyle bir pervasızlıkla karşı karşıyayız ki, riskten mümkün olduğunca kaçınmak için mümkün olduğunca uzağa konuşlandırmaları gereken personeli Rusya’nın sadece 10 kilometre açığına yerleştirmişler.
Bu dengesizlik sadece Britanya’da değil, Avrupalıların hepsinde var. Almanya genelkurmayı daha geçen yıl Kerç köprüsüne Taurus saldırısıyla ilgili fikir cimnastiği yapıyordu. Pistorius daha geçen ay, Litvanya’daki Alman tugayının “Rusları öldürmeye hazır” olduğunu söyledi. Fransa daha geçen yıl, Rusya’nın tahkimatlı hattına sadece 30 kilometre mesafede, Harkov’da bir otelde, bazı kaynaklara göre 120’den çok paraşütçüyü topladı ve Rusya’nın tek bir füzesinin ardından bunlar ülkelerine ceset torbaları içinde döndüler.
Kendilerini koruyacak güçleri yok, üretim kapasiteleri yok, akılları yok, sadece içgüdüleri ve refleksleri var. Avrupa’nın en saldırganları: Britanya, Almanya ve Fransa’da durum bu. En azılı savaş kışkırtıcısı Baltık ülkelerinde ise içgüdü ve refleks de yok, sadece antikomünist kin, rusofobik nefret ve en çok adam yerine konulma arzusu var. Böyle bir ortamda AB, kâh birinci grubun, kâh ikincisinin küresel oyuncağından başka bir şey değil.
AB’nin ırkçı faşist diplomasi şefi — savaş nazırı Borrell’in yerine atanan eski Estonya başbakanı Kaja Kallas, geçen ayın ortasında, Trump yönetimi Rusya’ya karşı dengeli kararsızlık tutumundan sıyrılıp dengesiz kararlılık tutumunu takınınca şöyle demişti: “Amerikalıların bu adımları atmaya başlaması iyi; umarım onlar da Avrupalıların yaptığı gibi askeri yardımda bulunurlar.”
İyi de, neye güveniyorlar? Sadece Amerikan desteğinin süreceğini umut ediyorlar, ama buna da güven demek güç; dolayısıyla aslında güvendikleri hiçbir şey yok, sadece başka türlü davranamazlar, çünkü tabiatları bu — bir sivrisinek hali.
Böyle bir ortamda neler olabileceğini hiç kimse kestiremez. Tahmin ve analiz disiplini olarak uluslararası ilişkiler önemini kaybediyor. Uluslararası ilişkiler teorileri en idealist formunda (neoliberaller) bile rasyoneldir ve aktörlerin az çok rasyonel davranacakları kabulüne dayanır. Oysa Avrupa’da rasyonalizm neredeyse tamamen kaybedilmiş bir meziyet; orada sadece kan kokusu almış sivrisinek sarhoşluğundan pek de farklı olmayan refleksler var. Bir şamarla pestili çıkacak olması ihtimali sivrisineği ayıltmaz.
Böyle bir durum eşzamanlı olarak iki sonuç doğuruyor. İlki, öngörülemezlik faktörünü güçlendiriyor. Normal şartlarda rasyonel bir tutum herhangi bir devletin veya başka bir aktörün askeri gücüyle siyasi ihtirasları arasındaki dengesizliği gözetmesini gerektirir; oysa bunun tam tersi oluyor. Böyle bir durumda her türlü çılgınlık beklenebilir; hatta daha da ileri giderek şunu bile söylemek mümkün: yerkürenin uçurumun eşiğinde böylesine uzun zamandır tek ayak üzerinde durmayı başarmakta oluşu belki de gerçekten verilmiş sadakamız olması sayesindedir.
Hegemonya, veya troykanın atları
İkinci sonuç doğrudan doğruya hegemonya ile ilgili. Burada hegemonyadan kasıt emperyalist troyka içindeki hegemonyadır.
Troyka hiç şüphesiz bilinçli bir kavram tercihi değildi; sadece emperyalist kampta üç egemen grubun varlığını göstermek için üretilmişti: ABD ve çeperi, AB ve çeperi, Japonya ve çeperi. Ama yansıttığı nesnelliğe bu kadar denk düşen bir başka kavram daha bulmak çok güçtür.
Troyka, malum, “üçlü” demek; ama kışın karlı yollarda kullanılan üç atlı arabalara da öyle denir, hatta yüzyıllarca bu ikinci kullanım ilkinden daha yaygın olmuştur. Arabanın şaftları iki taraftan ortadaki atın boyunduruğuna bağlıdır. Bu ata “korennik” denir, koren/kök kelimesinden gelir bu — korennik ne yana sürülürse araba o yana gider. Yandaki atlar ise ne boyunduruk taşır ne dizgin, ne de şafta doğrudan bağlıdır; sadece kayışlarla arabanın iki yanına çıkarılmış dilleri çekerler. Yukarıdan bakıldığında üç at, bir yaya takılmış üç oka benzer: her birinin başı başka tarafa bakar. Yani arabanın dengesi ve hızı, ona manevra kabiliyeti sağlayan bu dengesizlik üzerine kurulmuştur; korennik idare eder onu, yan atlar ise (onların her birinin adı pristyajnıy, iliştirilmiş demektir bu da) belli bir hareket serbestisine sahip olsalar bile nihayetinde ancak korennik ne tarafa sürüklüyorsa o tarafa koşarlar. Bir başka özelliği de şudur troykanın: korennik hep hızlı bir rahvan koşusu tutturur, pristyajnıye ise dörtnal gider, bu yüzden onlar daha sık değiştirilir.
Emperyalist troyka, gerçek bir troykadır.
Yan atlar sağa sola çekiyor, dörtnal koşuyor, çabuk yoruluyor, ortadaki at ise rahvandan şaşmaz, uzun soluklu, dizgin ne tarafa asılıyorsa o tarafa döner. En korunaklısı da odur — kurt onun boynuna varmadan önce diğerlerinin işini bitirir, o zaman da yola devam etmek için sürücünün dillerin kayışını kesip leşi kurdun önüne atması yeterli olur. Eşit değillerdir, eşitlik akıllarına bile gelmez; en çok dil birazcık gevşesin (“daha fazla özerklik”) isterler.
Bu nedenle ben, çok uzun süredir, emperyalist kampta bir hegemonya krizi yaşandığı iddialarına şüpheyle yaklaşıyorum. Kuşkusuz, ABD siyaseti (bu plansız, refleksif, hiç kuşkusuz Trump nezdinde hödükçe, ama hegemon alışkanlıklarına ve yönetme kültürüne dayanan bir siyasettir) çevre ülkelerde merkezkaç eğilimlere güç veriyor, hatta mesela Suudi Arabistan’da olduğu gibi bunlar arasında doğal kaynak zengini kimileri daha bağımsız bir dış siyaset izleyebiliyor (bölgesel güçlerin yükselişi denilen şey); ama öte yandan emperyalist sistem içinde hegemonya zayıflamak şöyle dursun pekişiyor.
Mevcut durumda emperyalist sistem içinde bir hegemonya krizinden değil ancak hegemonya pekişmesinden söz edilebilir.
Ama bu çok daha geniş bir tartışma; o tartışmaya başlamadan, yani yeni soyutlamalara girişmeden önce somut durumun somut analizine daha yoğun eğilmek gerek.
Siyasi mücadelelerde en irrasyonel durum bile rasyonel bir takım ilişkilerden kaynaklanır. Öyleyse ilk adımda, bu irrasyonaliteye hangi rasyonel ilişkilerin yol açtığını analiz etmeliyiz.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları










