Görüş
İhtiras ve güç arasındaki açı – 1

Yazıya iki önermeyle başlayacağım. Gerçekte bunların her ikisi de büyük teorik çözümlemeler gerektirmiyor, esas itibariyle sağduyunun sonucu; ancak yaşadığımız küresel cinnet çağında sağduyu en çok kaybedilen şeylerden biri.
Birincisi şu: ihtiraslar ve maddi güç arasındaki açı ne kadar geniş olursa gelecek o kadar öngörülemez ve tehlikeli hale gelir. İhtirasını hayata geçirebilmesine imkân verecek gücü olmayanlar kaçınılmaz olarak yıkıma sürüklenir.
İkincisi de şu: kapitalizmde genel olarak, cinnet çağlarında ise çok daha fazla, iktidarlar geleceğe yönelik orta ve uzun vadeli planlardan çok kan kokusuyla sarhoş olan sivrisinek refleksleriyle hareket ederler; ancak maddi güce sahip olanların refleksleri onlar için ihtimal dahilinde hayırhah sonuçlar vaat edebilirken maddi güce sahip olmayanların refleksleri yıkıma götürür.
Birkaç olgu
Sadece son birkaç haftanın gelişmelerine bakmakla yetinelim:
Rheinmetall hükümeti, tıpkı 1936’daki Krupp-Thyssen hükümeti gibi, bütçe programından anayasa değişikliğine kadar (ilki, planlanan 500 milyar avroluk savaş bütçesi; ikincisi, anayasada ABD’den sınırsız silah alımına izin veren küçük, sinsi değişiklik) savaş ekonomisiyle kalkınma hamleleri yapıyor ve bu hiç kuşkusuz, en azından 1936-1941 arasında olduğu gibi bir süreliğine başarılı olacaktır; sorun şimdilik, bugün yaşadığımız uzatmalı 1930’ların hangi ağır çekim modunda sürdüğüdür.
Gene de birçok açıdan Krupp-Thyssen hükümetinin Rheinmetall hükümetinden çok daha zeki ve yetenekli olduğu ileri sürülebilir; mesela 1930’larda hiçbir faşist devlet yetkilisi çıkıp da şöyle bir şey söylemezdi: “Finlandiya’ya Sovyetler Birliği’nin derinlerine karşı kullanması için silah vereceğiz, para da sorun değil ama hangilerini vereceğimizi söylemeyiz; hem zaten daha üretmedik.” Oysa 23 Temmuz’da Rheinmetall hükümetinin dışişleri bakanı Johann Wadephul neredeyse kelimesi kelimesine böyle dedi. Aynı gün bu faşist koalisyon hükümetinin sol sosu SPD’li savunma bakanı Pistorius da Patriot sistemleri için aynı şeyi söylüyordu: paramız çok, hem zaten bizden başka Hollanda, Norveç ve İsveç de finanse etmeye hazır ama alacak yer bulamıyoruz.
Alacak yer problemi kısa zamanda çözüldü. The Telegraph’a göre Almanya’daki Rheinmetall hükümeti, Kiev rejimine “gelecek bahara kadar” vaat ettiği 5 Patriot sisteminden birini geçen ayın son haftasında ulaştırdı. Pistorius’un söylediklerini ciddiye almak gerekirse yakın zamanda birini daha göndermeleri beklenebilir. Mesele epeydir bunların hangi şartlarda verileceğinde düğümleniyordu: Amerikan yönetimi sadece Avrupalıların kendi parasıyla alıp rejime kendilerinin hibe etmesini dayatmakla kalmıyordu (Avrupa’da birkaç önemsiz ses dışında buna karşı çıkan da yok zaten); aynı zamanda şunu da söylüyordu: “Siz NATO çerçevesinde size verdiğim sistemleri bizden satın almış gibi yapıp parasını ödeyip gönderin, biz de bir ara üretince sizdeki eksiğin yerine koyarız.” Rheinmetall hükümetinin bir elindeki sistemlerden birini öbür eliyle satın alıp Kiev rejimine teslimat kararı ABD yönetiminin ikna kabiliyetinin de gösteriyor.
Başka bir şeyi daha gösteriyor: bu işlerin siyasi planda nasıl yürüdüğünü. The Wall Street Journal’ın temmuz ortasındaki yayını, Rheinmetall şansöliyesinin kabiliyetlerinin altını çiziyordu: buna göre şansöliye “servetini özel sektörde yaptığı için” Trump’la daha kolay temas kurabiliyor. Mesela temmuz başındaki telefon görüşmesinde şansöliye berikine, ABD’nin Kiev rejimine silah sevkiyatını durdurduğunu hatırlatarak kendilerinin rejime vermek için 2 Patriot sistemi almak istediğini söylemişti. Trump’ın ise sevkiyatların durdurulduğundan haberi yoktu. Kısa süre sonra Amerikan sevkiyatları yeniden başladı; bunun hemen ardından Trump şansöliyeyi aradı ve 2 değil 5 Patriot sistemi almasını istedi.
Avrupa genel olarak bu durumda; Britanya veya Fransa’nın fevri çıkışları da durumu değiştirmiyor. Rothschild bankerinin neredeyse peçete süratiyle değiştirdiği bakanlarından Catherine Colonna, savunma bakanlığı sırasında, 2022’de, ABD’den “daha fazla özerklik” çağrısında bulunmuştu. Başka deyişle, Avrupa’nın geleneksel olarak siyasi bağımsızlığına en çok sahip çıkan ülkesi olan Fransa, ABD’den bağımsızlık filan değil sadece özerklik alanının genişletilmesini talep ediyordu. Bu durum değişmedi ve değişmeyecek; Fransa devlet başkanı ABD’nin gözünde en çok maskara olarak kalacak. Kurnaz ve bütün kurnazlar gibi kıt zekâlı bir banker, o kadar. Gittiği yerde hoşa gidecek şeyler söylemeyi seviyor; bir reklam oyuncusundan farksız; resmi ilişkileri kişisel itibarını güçlendirmek için kullanıyor. Bu anlamda herhangi bir çevre ülkesinin liderinden farksız. Avrupa’ya nükleer şemsiye gibi kocaman laflar, bu minik Napoléon bozuntusunun alametifarikası; oysa Amerikan yönetiminin alay konusu olması bir tarafa, nükleer silahların düzenli bakımını yaptığı bile kuşkuludur.
Britanya yönetimini de aynı durumda. Daha geçen hafta Britanya topraklarına Amerikan nükleer silahları konuşlandırılacağı haberleri çıktı, oysa kendisi de “nükleer güç”. Dört nükleer denizaltısı var, o nükleer denizaltılarda da ABD yapımı, ABD bakımı ve modernizasyonu gerektiren, hatta hedefe kenetlenme sistemleri de ABD teknolojisine bağımlı nükleer başlık taşıyan Trident füzeleri. Demek ki Britanya ordu, hükümet ve sermayesi imparatorluğun diğer toprakları şöyle dursun adayı bile tek başına koruyacak güçte değil.
Almanya’nın II’nci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden militarizasyonu NATO üyeliğinin tayin edici aşamayı mimlediği çok katmanlı bir süreçtir; ama bu süreçte nitel bir dönüşümün ilk adımı Avrupa ordusu tartışmalarının başlamasıyla birlikte atılmıştı. Dönüşümün kesin miladı ise 2 Aralık 2021’e tarihlenebilir: Merkel’in görevden ayrılış töreninde Bundeswehr’in nazi tapınmalarını hatırlatan meşaleli geçit töreni, geçmişe sembolik bir gönderme kadar güçlü orduya dayanan yeni bir gelecek tahayyülünü de yansıtıyordu. Sonucu, şimdilik, bir elindekini öbür eliyle para sayıp almaktır.
Öngörülemezlik
Her şey çürüyor, ama tarih gene de spiraldir. 100 yıl öncenin çok daha incelikli, doğru, analitik ifade edilmiş formülleri bugün alabildiğine kaba, mide bulandırıcı, köşeli biçimler içinde yeniden ortaya çıkıyor, ama bu durum formülün geçerliliğini ortadan kaldırmıyor. Sovyetler Birliği’nin Washington büyükelçisi K.A. Umanskiy, 6 Haziran 1939’da Roosevelt’e güven mektubunu sunarken aralarında kısa bir konuşma geçmişti; Roosevelt büyükelçiye orada şöyle dedi (benim “1939…”dan alıntılıyorum): “… günümüzün bu ciddi ortamında eski moda Avrupa entrikalarının devam ettiğini görmek gülünç. Ayrıca da, Avrupa’nın bu üç kuruşluk diplomatlarına filozof sükûnetiyle bakabilen iki ülke var: sizin ülkeniz ve bizim ülkemiz. Avrupa artık büyük değil.” 30 Haziran’da Umanskiy ile 40 dakikalık özel bir görüşme daha yaptı. Şu sözler de oradan: “Ben kendim de Fransızlara… inanmıyorum.”
Trump hiç kuşkusuz zır cahil bir hödük, ama ülkesinin yönetme kültürünü neredeyse alışkanlıkla biliyor. Eğer mevcut durumu az çok edebi formlarda estetize etmek gerekseydi, ABD yönetiminin Avrupalı yöneticilerden tiksintisiyle ilgili pek ilginç şeyler çıkabilirdi.
Avrupalı elitlerin askeri ve siyasi alanda güçsüz oldukları çok açık, ancak bu güçsüzlükle karşılaştırılamayacak kadar muazzam bir ihtiras ve pervasızlık var. Mesela Rusya özel kuvvetlerinin Oçakov baskınını ele alalım. Hükümet organı Rossiyskaya Gazeta’da da yayınlandığına göre artık teyitli saymak gereken haberlere göre özel kuvvetler 31 Temmuz’da şehre indirme yaparak en azından ikisinin kimliği belli Britanyalı muvazzaf ordu personelini ve en az bir MI6 elemanını esir aldılar. Normalde, Britanya personelinin güvenliği ve personelin açığa çıkmasıyla ortaya çıkacak güvenlik zafiyetinin büyüklüğü dikkate alınırsa, MI6’in adamlarını Rusya kuvvetlerinden görece uzak bir noktaya konuşlandırması beklenir. Ama hayır, durum hiç de öyle değil. Oçakov, Rusya’nın Pokrovskoye burnundaki tahkimatlı askeri noktaya sadece 10 kilometre uzakta. Yani öyle bir pervasızlıkla karşı karşıyayız ki, riskten mümkün olduğunca kaçınmak için mümkün olduğunca uzağa konuşlandırmaları gereken personeli Rusya’nın sadece 10 kilometre açığına yerleştirmişler.
Bu dengesizlik sadece Britanya’da değil, Avrupalıların hepsinde var. Almanya genelkurmayı daha geçen yıl Kerç köprüsüne Taurus saldırısıyla ilgili fikir cimnastiği yapıyordu. Pistorius daha geçen ay, Litvanya’daki Alman tugayının “Rusları öldürmeye hazır” olduğunu söyledi. Fransa daha geçen yıl, Rusya’nın tahkimatlı hattına sadece 30 kilometre mesafede, Harkov’da bir otelde, bazı kaynaklara göre 120’den çok paraşütçüyü topladı ve Rusya’nın tek bir füzesinin ardından bunlar ülkelerine ceset torbaları içinde döndüler.
Kendilerini koruyacak güçleri yok, üretim kapasiteleri yok, akılları yok, sadece içgüdüleri ve refleksleri var. Avrupa’nın en saldırganları: Britanya, Almanya ve Fransa’da durum bu. En azılı savaş kışkırtıcısı Baltık ülkelerinde ise içgüdü ve refleks de yok, sadece antikomünist kin, rusofobik nefret ve en çok adam yerine konulma arzusu var. Böyle bir ortamda AB, kâh birinci grubun, kâh ikincisinin küresel oyuncağından başka bir şey değil.
AB’nin ırkçı faşist diplomasi şefi — savaş nazırı Borrell’in yerine atanan eski Estonya başbakanı Kaja Kallas, geçen ayın ortasında, Trump yönetimi Rusya’ya karşı dengeli kararsızlık tutumundan sıyrılıp dengesiz kararlılık tutumunu takınınca şöyle demişti: “Amerikalıların bu adımları atmaya başlaması iyi; umarım onlar da Avrupalıların yaptığı gibi askeri yardımda bulunurlar.”
İyi de, neye güveniyorlar? Sadece Amerikan desteğinin süreceğini umut ediyorlar, ama buna da güven demek güç; dolayısıyla aslında güvendikleri hiçbir şey yok, sadece başka türlü davranamazlar, çünkü tabiatları bu — bir sivrisinek hali.
Böyle bir ortamda neler olabileceğini hiç kimse kestiremez. Tahmin ve analiz disiplini olarak uluslararası ilişkiler önemini kaybediyor. Uluslararası ilişkiler teorileri en idealist formunda (neoliberaller) bile rasyoneldir ve aktörlerin az çok rasyonel davranacakları kabulüne dayanır. Oysa Avrupa’da rasyonalizm neredeyse tamamen kaybedilmiş bir meziyet; orada sadece kan kokusu almış sivrisinek sarhoşluğundan pek de farklı olmayan refleksler var. Bir şamarla pestili çıkacak olması ihtimali sivrisineği ayıltmaz.
Böyle bir durum eşzamanlı olarak iki sonuç doğuruyor. İlki, öngörülemezlik faktörünü güçlendiriyor. Normal şartlarda rasyonel bir tutum herhangi bir devletin veya başka bir aktörün askeri gücüyle siyasi ihtirasları arasındaki dengesizliği gözetmesini gerektirir; oysa bunun tam tersi oluyor. Böyle bir durumda her türlü çılgınlık beklenebilir; hatta daha da ileri giderek şunu bile söylemek mümkün: yerkürenin uçurumun eşiğinde böylesine uzun zamandır tek ayak üzerinde durmayı başarmakta oluşu belki de gerçekten verilmiş sadakamız olması sayesindedir.
Hegemonya, veya troykanın atları
İkinci sonuç doğrudan doğruya hegemonya ile ilgili. Burada hegemonyadan kasıt emperyalist troyka içindeki hegemonyadır.
Troyka hiç şüphesiz bilinçli bir kavram tercihi değildi; sadece emperyalist kampta üç egemen grubun varlığını göstermek için üretilmişti: ABD ve çeperi, AB ve çeperi, Japonya ve çeperi. Ama yansıttığı nesnelliğe bu kadar denk düşen bir başka kavram daha bulmak çok güçtür.
Troyka, malum, “üçlü” demek; ama kışın karlı yollarda kullanılan üç atlı arabalara da öyle denir, hatta yüzyıllarca bu ikinci kullanım ilkinden daha yaygın olmuştur. Arabanın şaftları iki taraftan ortadaki atın boyunduruğuna bağlıdır. Bu ata “korennik” denir, koren/kök kelimesinden gelir bu — korennik ne yana sürülürse araba o yana gider. Yandaki atlar ise ne boyunduruk taşır ne dizgin, ne de şafta doğrudan bağlıdır; sadece kayışlarla arabanın iki yanına çıkarılmış dilleri çekerler. Yukarıdan bakıldığında üç at, bir yaya takılmış üç oka benzer: her birinin başı başka tarafa bakar. Yani arabanın dengesi ve hızı, ona manevra kabiliyeti sağlayan bu dengesizlik üzerine kurulmuştur; korennik idare eder onu, yan atlar ise (onların her birinin adı pristyajnıy, iliştirilmiş demektir bu da) belli bir hareket serbestisine sahip olsalar bile nihayetinde ancak korennik ne tarafa sürüklüyorsa o tarafa koşarlar. Bir başka özelliği de şudur troykanın: korennik hep hızlı bir rahvan koşusu tutturur, pristyajnıye ise dörtnal gider, bu yüzden onlar daha sık değiştirilir.
Emperyalist troyka, gerçek bir troykadır.
Yan atlar sağa sola çekiyor, dörtnal koşuyor, çabuk yoruluyor, ortadaki at ise rahvandan şaşmaz, uzun soluklu, dizgin ne tarafa asılıyorsa o tarafa döner. En korunaklısı da odur — kurt onun boynuna varmadan önce diğerlerinin işini bitirir, o zaman da yola devam etmek için sürücünün dillerin kayışını kesip leşi kurdun önüne atması yeterli olur. Eşit değillerdir, eşitlik akıllarına bile gelmez; en çok dil birazcık gevşesin (“daha fazla özerklik”) isterler.
Bu nedenle ben, çok uzun süredir, emperyalist kampta bir hegemonya krizi yaşandığı iddialarına şüpheyle yaklaşıyorum. Kuşkusuz, ABD siyaseti (bu plansız, refleksif, hiç kuşkusuz Trump nezdinde hödükçe, ama hegemon alışkanlıklarına ve yönetme kültürüne dayanan bir siyasettir) çevre ülkelerde merkezkaç eğilimlere güç veriyor, hatta mesela Suudi Arabistan’da olduğu gibi bunlar arasında doğal kaynak zengini kimileri daha bağımsız bir dış siyaset izleyebiliyor (bölgesel güçlerin yükselişi denilen şey); ama öte yandan emperyalist sistem içinde hegemonya zayıflamak şöyle dursun pekişiyor.
Mevcut durumda emperyalist sistem içinde bir hegemonya krizinden değil ancak hegemonya pekişmesinden söz edilebilir.
Ama bu çok daha geniş bir tartışma; o tartışmaya başlamadan, yani yeni soyutlamalara girişmeden önce somut durumun somut analizine daha yoğun eğilmek gerek.
Siyasi mücadelelerde en irrasyonel durum bile rasyonel bir takım ilişkilerden kaynaklanır. Öyleyse ilk adımda, bu irrasyonaliteye hangi rasyonel ilişkilerin yol açtığını analiz etmeliyiz.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek








